![]() |
Topraklarını Alıyorlar Ellerinden
Değil mi ki vadinin ve kuraklığın ardında, ırmağın ve sararmış yaprakların ardında, tarla ve hasat için pusuda bekliyor toprak hırsızı. Bak bu çınlayan menekşe renkli ağaca, bak kızaran bayrağına ağacın, ve ardında sabah ırkının bekliyor toprak hırsızı. Dinle kör kayalıkların tuzu gibi kristal rüzgar ceviz ağaçlarında, ne ki her günkü mavi ışıkta cirit atmakta toprak hırsızı. Gör buğdayın tohum katmanları arasında altın oklarıyla vurduğunu, ve ekmekle insan arasında bir maskenin varlığını: toprak hırsızını. |
Topraklar ve İnsanlar
Korkunç hayvanların kemikleri gibi, toprağın kabuğunda yaşlı toprak fareleri, batıl inançlı mirasçıları encomienda’nın, karanlık bir toprağın imparatorları, çevrilmişler nefret ve dikenli tellerle. Çitlerin arkasında boğuldu gelişmesi insanın, diri diri gömüldü çocuk, ekmek ve kitaptan mahrum bıraktılar, damgaladılar köle işçileri olarak ve ahırlara mahkum ettiler onları. Zavallı, bahtsız toprak işçisi dikenler arasında, zincire vurulmuş varolmayışa, yabanıl çayırlıkların üzerindeki karanlığa. Kitapsız korunmasız et gibi oldun ve sonra da bir ahmağın iskeleti, bir hayattan bir hayata satılmış, beyaz kapının önünden kovulmuş yürek paralayan, hüzünlü bir gitar ve danstan başka sevda bilmeden, bir nemli rüzgâr çarpıntısı gibi aşırı çaba göstererek tutuşmuş. Fakat sadece taşrada değil insan yaraları. Daha uzaklarda, yakınlarda, derinlerde dövülmüş onlar: şehirde, yakınında sarayın, ateş etti havaya cüzzamlı kiralık kışla öldürücü pisliğiyle, suçlayan kangreniyle. Talcahuano’nun ekşi, dolambaçlı sokaklarında, tepelerin bataklık kül yığınlarında gördüm yoksulluğun kirlenmiş yaprağının kaynaştığını, hamuru aşağılanmış yüreklerin, bir yeraltı şafağının karanlığındaki açık çıban, paçavraların yara izi ve buruşturulmuş, dövülmüş insanın yaşlı özü. En aşağıdaki eve girdim, fare delikleri gibiydiler, güherçile ve çürümüş tuzla nemlenmiş, aç yaratıkların kendilerini sürüdüklerini gördüm, bu lanetli hava içinden bana gülümsemeye çalışan dişsiz gölgeler. Delik deşik etti beni acıları halkımın, dikenli teller gibi sardı ruhumu, parçaladı yüreğimi: o zaman çıktım yollara ve haykırdım, çıktım dışarı ve ağladım, dumanla çevrili, çaldım kapıları ve yaraladı beni keskin bıçaklar gibi, daha önce yıldızlar gibi taptığım duyarsız yüzlere karşı haykırdım ve gösterdiler bana ne kadar boş olduklarını. O zaman dönüştüm bir askere: sayısı bilinmeyen, tüm bir kıta, savaşan yumrukların birliği, hemfikir olmanın sistemi, sonsuz zamandan bir lif, silahlanmış bir ağaç, dünyadaki unutulmaz yolu insanın. Ve gördüm ne çok olduğumuzu, ne çok kimse olduğunu benim tarafımda, o ya da bu kişi değildi, fakat bütün insanlardı, yüzleri yoktu, halktı bu, metal ve yollar. Ve dolaştım dünyayı ilkbahar adımlarıyla. |
Toprak
O yeşil toprak teslim oldu sarı olan her şeye, altın ekinlere, tarıma, yapraklara, taneye, fakat muazzam sancaklarıyla ayaklandığında güz, sensin gördüğüm, benim için uzun saçlarındır başakları ayıran. Bakarım ufalanmış eski taşlardan anıtlara, fakat dokunduğumda taşın yarasına, yanıtlar beni bedenin, parmaklarım yeniden tanır ansızın, titreyerek, sıcak sızılarını senin. Toprağın ve tozun madalyasıyla yenilerde onurlandırılmış kahramanların arasından yürürüm, ve onların arkasında durur dilsizin biri senin küçük adımlarınla, sen misin o, yoksa sen değil misin? Dün, görmek için kökleriyle yukarı kaldırdıklarında bodur ağacı, gördüm geldiğini ve bana baktığını işkence görmüş ve susamış köklerden. Yaymak ve ulaştırmak için beni kendi sessizliğime ve bastırdığında uyku, uykumu mahveden büyük beyaz bir rüzgâr vardır, ve düşer yapraklar ondan, düşer bıçaklar gibi üzerime ve boşaltırlar kanımı. Ve her bir yaramda ağzının biçimi vardır. |
Tiranlık
Ey kalpsiz kadın, gökyüzünün kızı, yardım et bana bu ıssız saatte, doğrudan, bir silah gibi aldırışsız unutuşun soğuk hissiyle. Okyanus gibi büsbütün bir zamanda, yeni doğmuş gibi şaşkın bir yara çevreliyor ruhumun inatçı köklerini, kemiriyor güvenliğimin nüvesini. Hangi ağır nabız çarpıyor yüreğimde bütün dalgalardan doğmuş bir dalga gibi, ve benim umutsuz başım kaldırıyor kendini düşüşten ve ölümden bir güç çabalamasında. Uzakta bir şeyler titriyor kesinliğimde, büyüyerek gözyaşlarının gerçek kaynağında toparlanmış, kekre yapraklardan katı ve zalim bir bitki gibi. |
Tırman, Birader, Ayağa Kalk Benimle, Hayata
Tırman, birader, ayağa kalk benimle, hayata. Uzat elini bana heryerini kaplayan acıların derininden. Geri dönecek değilsin uçuruma. Geri dönecek değilsin yeraltı-çağından. Törpülenmiş sesin dönmeyecek geri. Delik deşik olmuş gözlerin dönmeyecek geri. Yeryüzünün derininden bak bana, köylü, dokumacı, suskun çoban: kutsal lamaların seyisi: serkeş yapıiskelesinin duvarcısı: And-dağı gözyaşlarının su-taşıyıcısı: ezik parmaklı saraç: kendi buğdayında titreyen çiftçi: kaval-çamuruna karışan çömlek yapımcısı: bu hayatın yeni kabına doldurun batmış eski acılarınızı. Kanınızı ve alınlarınızdaki kırışıklıkları gösterin bana, ve söyleyin bana: işte burada cezaldırıldım, çünkü parlamadı elmas ya da zamanında vermedi toprak taşı ve buğdayı: ve işaretleyin benim için başınızı çarpttığınız taşı, gösterin sizleri çarmıha gerdikleri ağacı, çakın eski çakmaktaşlarını yakın eski lambaları, yakın yüzyıllardır yaralara yapışan kırbaçları ve parıltılarını kanlı baltaların. Sizin ağzınızdan konuşmaya geliyorum. Ey topraktaki bütün suskun ve patlamış dudaklar, birleşin ve anlatın bana ta derinden, bütün bu uzun gece boyunca, sanki sizlerden biriymişimcesine. Ama anlatın herşeyi, bütün zincirleri, bütün bağıntıları ve bütün adımları, bileyin sakladığınız bıçakları ve yerleştirin göğsüme, sarı bir şimşek ırmağına benzeyen elime, gömülmüş kaplanların dalgasına benzeyen elime. ve bırakın ağlayayım sonra, saatlerce, yıllarca, kör-çağlarca, yıldız yüzyıllarınca. Sessizliği, suyu, umudu ver bana. Kayayı, demiri ve volkanları ver bana. Yapıştırın bedenleri bana, bir mıknatısmışım gibi. Damarlarımdan ve ağzımdan gir Ve konuş sözlerimle kanımın arasından. |
Tıngır Mıngır
Sonsuzca sallıyor deniz binlerce dalgayı. Dinliyorum denizlerin sevdasını ve sallıyorum bebeğimin beşiğini. Geceleyin avarelik eden mısır sallanıyor rüzgârda tıngır mıngır. Rüzgârların sevdasını dinliyorum ve sallıyorum bebeğimin beşiğini. Tanrı Baba sallıyor usulca beşiğini binlerce gezegenin. Karanlıkta hissediyorum O'nun elini ve sallıyorum beşiğini bebeğimin |
Tersine Çevrilebilir
Uzayda ben kendi içimdeyim uzay dışımda benim uzay hiç bir yerde ben kendi dışımdayım uzayda içinde uzaydır onun dışı hiç bir yer ben uzaydayım vesaire |
Terk Edilmiş
Aramadı mı şu ya da öbür gün seni, şafağın dişleriyle filizlenmiş bir gün, ölümün tıkırtısından doğmuş, seçilmiş üzümlerden bir gün aramadı mı zırhını, tenini, anakaranı, yıkamak için ayaklarını, sağlığını, tamamlanmışlığını? Sadece senin için doğmamış mıydı, erkek ya da kadın, kendine yakışan ilkbahar mavisi dolaşımıyla saat, dünya çığlığının o muazzam sesi, geminin sessizliği gecede, yaşayan her şey göz kapaklarıyla örtülmüş ölmek için ve akıp gitmek için? Soruyorum sana: hiç kimse, sen, o sensin, senin duvarın, ve rüzgâr, ırmağın sularında gördüğün gibi şarkıdan cömert bir gülü ve berraklık getiriyor sana, ya da sen insan tellerinin ilk titreyişiyle saldırılmış o israf edilmiş ilkbaharda mısın, askerler şakırken yaban kiraz ağaçlarının gölgesinde sel olup şavkıyan ay ışığı altında, o zaman görmedin mi senin için ayırtılmış gitarı, ve seni öpmek isteyen o kör kalçayı? Bilmiyorum, acı çekiyorum kim olduğunu bilmemekten, geri almaktan ağzının hecesini, en yüksek günleri tutup ve gömmek onları ormanda, o kaba, ıslak yaprakların altında, ve ara sıra, siklonun altında güvenlikte, sallanmış o en korkmuş ağaçlarla, o derin toprağın delik deşik eden memesi, felç olmuş kuzey rüzgârının en son çivisiyle, devinimdeyim ben, insan gözlerinin ötesinde, kaplanın pençesinin ötesinde, benim kollarıma yetişeni kazmak, dağıtmak için buz gibi günlerin ötesinde. Seni arıyorum, o gri göğün oluşturduğu ve sonra terk ettiği madalyalar arasında senin resmini, kim olduğunu bilmiyorum, fakat çok şey borçluyum sana ki toprak dolu benim acı hazinemle. Hangi tuz, hangi coğrafya, hangi taş dikmiyor ki kendi gizli bayrağını o korunmuş olanda? Hangi düşen yaprak benim için uzun bir kitap değildi ki gönderilmiş ve biri tarafından sevilmiş sözcüklerden? Hangi kasvetli mobilyanın altında saklamadım ki ben o en tatlı gömülmüş nefesi, kimseye ait olmayan işareti ve heceleri arayan? Sensin, sensin belki, erkek ya da kadın ya da kimsenin göremediği şefkat. Ya da belki ezmedin sen o karanlık insansı gök kubbeyi, o titreyen yıldızı, belki bilmiyordun yolunda giderken, ki seni arayan adımlardan o alazlı gün, çağıldıyor o kör topraktan. Fakat bulacağız kendi kendimizi silahsız ve yığılmış olarak, toprağın en son dilsiz armağanları arasında. |
Tembel
Yıldızların arasındaki metalden bu şey sürdürecek dolanıp durmayı, ve vahşilik yapmaya gidecek bitkin adamlar uysal aya ve bulacaklar kendi eczanelerini orada. Üzümlerin kabardığı bu zamanda hazırlanır şarap doğmaya denizle sıradağların arasında. Şimdi Şili’de dans eder kirazlar, şakır esmer kızlar ve su gitarlarda parıldar. Dokunur güneş her bir kapıya ve buğdaydan mucizeler yaratır. Pembedir ilk şarabın rengi, tatlıdır çocukluğun şirinliği gibi, sağlıklıdır ikinci şarap, bir gemicinin sesi gibi diridir, üçüncü şarap bir topazdır, hem bir gelinciktir hem de bir ateş. Evimin hem denizi var hem de toprağı, fındık rengi büyük gözleri var kadınımın, gece gelir, beyaz ve yeşil bir giysiyi bürünür deniz, ve sonra dalganın köpüğünde düşler ay deniz yeşili bir kız gibi. Hiç niyetim yok gezegenimi değiştirmeye. |
Tekmil Beyaz Dişleriyle
Tekmil beyaz dişleriyle kime gülümser pirinç? Niçin görünmez mürekkeple yazılır karanlık zamanlarda? Caracas’taki o güzel bilir mi kaç tane eteği vardır gülün? Niçin ısırıyor beni pireler ve edebiyat çavuşları? |
Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 03:08 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.