www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee

www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee (https://www.cakal.net/index.php)
-   Türk Tarihi Ve Türk Büyükleri (https://www.cakal.net/forumdisplay.php?f=234)
-   -   Tarihte Türk Büyükleri -Afabetik Sırayla- (https://www.cakal.net/showthread.php?t=50415)

bluekeys™ 11-28-2006 02:26 PM

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
( 1495-1566)
Osmanlı İmparatorluğu'nun en uzun hükümdarlık eden Sultanı... Devletinde tesis ettiği adaletle bütün dünyada ün yapmış ve "Kanunî" adına hak kazanmış bir padişah... Zamanında Akdeniz bir Türk gölü, üç kıta Türk buyruğu altında idi.

27 Nisan 1495 günü, babası Yavuz Selim'in valilik ettiği Trabzon'da doğdu. Annesi, Kırım Hanı'nın kızı Ayşe Hafza Hatun’dur. Beşiktaşlı Şeyh Yahya Efendi'nin büyük annesinden süt emmiştir. Çok iyi hocalardan ders gördü. Çağın bütün bilgilerini öğrenerek yetişti. Kültür, sanat, askerlik derslerini bir arada aldı. Sanat olarak kuyumculuğu öğrenmesi istenmiş, fakat genç Süleyman bu sanata önceleri pek yatkınlık göstermemişse de, sonradan bu sanaatı de mükemmelen başarmıştır.

15 yaşında iken, önce Karahisar, sonra da Kefe Sancakbeyliği'ne getirildi. Babasının savaşlarında, saltanat kaymakamlığı yapıyor, devletin bütün sorunlarını çok yakından biliyordu. Babasının tek oğludur. Bu yüzden, kardeşleriyle uğraşmak zorunda kalmamıştır ama daha sonra oğulları ile dertlenmiştir. Yetişkin bir oğlunu, devletin bekası adına öldürtmesi, hayatının en büyük dramıdır.

KUŞATMA MEVSİMİ GEÇMİŞTİ

Babası Yavuz Sultan Selim'in vakitsiz ölümü ile 1520'de Padişah olduğu zaman, yetişkin bir devlet adamı idi. Belgrat Kalesi, ataları tarafından çok zorlanmış, birçok defalar kuşatılmış, fakat düşürülememişti. Kanunî, yapılan savunmanın şiddetine, dehşetine rağmen, kaleyi düşürmeye muvaffak oldu. Fakat şehir yanıp yıkılmış, harap olmuştu. Kanunî, yerli Hıristiyanlardan 21.000 işçinin ücretini vererek şehrin imarını emretti. Kısa bir zamanda Belgrat, eskisinden güzel, eskisinden değerli eserlerle süslemiş olarak yenilenmişti.

Kanunî'nin bu tutumu, bütün dünyada yankılar yapmış, hayranlık uyandırmıştır. Belgrat dönüşü İstanbul'a geldiği zaman, kendisini Yemen elçileri beklemekte idiler. Yemen'in anahtarlarını Kanunî'ye teslim ettiler ve bağlılıklarını bildirdiler.

Rodos, dünyaca tanınmış bir Akdeniz adasıdır. İçinde uygarlıklar yaşatmış, daha sonraları da Saint Jean şövalyelerinin merkezi olmuştu. Çetin bir kuşatmadan, amansız saldırılardan sonra kale düştü ve Osmanlı sancağı kale burçlarına şerefle çekildi (1523).

Alman imparatoru Şarlken , aynı zamanda İspanya Kralı sıfatıyla Avrupa'da büyük bir devlet kurmak yolunda idi. Yakın akrabası Macar Kralı'nı da yanına alarak Türkler'e kafa tutmak istiyordu. Fransa Kralı I. Fransuva, Şarlken'e esir düşünce, Kanunîye başvurarak kurtarılmasını istedi. Kanunî, bir yandan Akdeniz'deki Türk donanması ile İspanya sahillerini yaşanmaz hale getirirken, bir yandan da Macaristan üzerine yürüdü (1526). Mohaç Meydan Muharebesi'ni, iki saatte kazandı. Böylece Macaristan tarihten silindi ve Osmanlı sınırları Viyana kapılarına dayandı.

ŞEHİR YANIP YIKILMIŞ HARAP OLMUŞTU

Macaristan'ın bazı bölgeleri.Şarlken'in elinde idi. 1529 Mayısında Kanunî, büyük bir ordu ile bu topraklar üstüne sefer etti. Fakat Alman imparatoru, Kanunî ile karşılaşmaktan çekindiği için, istediği toprakları boşalttı, böylece savaştan kurtuldu. Bunun üzerine Kanunî, Viyana'yı kuşatarak Almanları cezalandırmak istedi. Kuşatma mevsimi geçmişti. Kış yaklaşıyordu. Kanunî kuşatmayı kaldırarak İstanbul'a döndü.

Iran, doğu sınırlarında huzursuzluk çıkarıyordu. Kanunî, biri Makbul İbrahin Paşa'nın komutasında, biri kendi komutasında iki ordu ile İran üzerine yürüdü ve bu iki ordu Tebriz'de buluştular. Hemedan'ı, arkasından Bağdat'ı ele geçirdi. Bütün Irak kesin biçimde imparatorluk sınırlarına alındı. Aynı yıl Barbaros, Tunus'un Osmanlı topraklarına katıldığını müjdeliyordu.

Seferler birbirini izlemiş, Korfu da Venedikliler vurulmuş, Boğdan tam anlamı ile merkeze bağlanmış, Estergon Kalesi alınıp, akıncılar merkezi haline getirilmiş, Macaristan, bir eyalet haline konmuştur. Kanunî, 7.3 milyon kilometrekare aldığı Osmanlı topraklarını 13.7 milyon kilometrekareye çıkarmıştır. Almanlara son bir ders vermek için giriştiği Zigetvar Savaşı'nda, zaferi görmeden ölmüştür.

İPEK YOLU KONUSU İLE BİLİMSEL OLARAK İLGİLENMİŞTİR

Kanuni, Osmanlı tarihinin en uzun hükümdarlık etmiş sultanıdır. Sadece Osmanlı topraklarını genişletmekle kalmamış, Ümit Burnu'nun keşfi ile İpek Yolu'nun önemini kaybetmesi üzerine, bu ekonomik ve stratejik konuyu ciddiyetle ele almış, imparatorluğun en haşmetli günlerinde, Fransızlara gemilerinin eskisi gibi Türk limanlarına gelmelerini sağlamak düşüncesiyle imtiyazlar tanımıştır. İpek Yolu'nun önemi, Osmanlı ekonomisi için büyüktü. Kervanların geçtiği yollarda bir sanayi kurulmuş ve bu sanayi, Batı'daki altın ve gümüşü, Doğu'ya çeker olmuştu. Böyle bir gelirden yoksunluk, Osmanlı bütçesine yeni bir yük getirmekle kalmamış ayrıca kervan yollarında ekonomik bir buhranın hüküm sürmesine yol açmıştı.

Kanunî ve onun büyük veziri Sokullu Mehmet Paşa, İpek Yolu konusu ile bilimsel olarak ilgilenmişler, Don ve Volga nehirlerinin bir su yolu ile bağlanması, Süveyş Kanalı'nın açılması, Avrupa denizcilerine bazı imtiyazlar tanınarak ticaretin eski yola yeniden aktarılması teşebbüslerini birbiri peşinden düşünmüşler ve sürdürmüşlerdir. Eğer muvaffak olabilseydiler veya kendilerinden sonra gelenler bu konuyu iyi değerlendirebilseydiler, Osmanlı İmparatorluğu belki hakikaten "ebed müddet" (sonsuz) olabilecekti.

bluekeys™ 11-28-2006 02:27 PM

KARACAOĞLAN
( 1606-1679 )
Hayatı efsanelere karışmış, efsane efsane söylenmiş bir halk ozanı...
Nerde akşam orada sabah, nerde Karacaoğlan orda şenlik... Halkın yüreğinden geçeni söylemiş, kendi vurgun yüreğini konuşturmuş, şu dünya denilen aynadan gelmiş geçmiş... On yedinci yüzyılın yüz akı, sanat anıtı, cennet kuşu...

Karacaoğlan, sanıldığına göre, 1606'da doğdu.

Üstüne pek çok hikâyeler söylenir, ağıtlar yakılır... Bunların en dokunaklısı, karısını yeğenine kaptırmasıdır. Adana'nın Feke ilçesine bağlı, Gökçeli köyünde doğmuş... Kozan dağlarından, Kara İlyas adında, Farsak soylu bir yoksulun çocuğu. Babası ölmüş, anası Gök Hoca diye bilinen bir çerçi ile evlenmiş... Karacaoğlan, babalığının yanında barınamadığından, vermiş kendini yollara. Belen köyünde Kozanoğlu'nun kapısına sığınmış...

Karacaoğlan, adı gibi karaca, albenili ve sırım gibi bir yiğit. Kozanoğlu 'nün kapısında hizmet görürken, ağanın kızına vurulmaz mı?.. Biraz saz tıngırdatması varmış, çökmüş saza,
başlamış yüreğini yakan derdi, ağanın kızı Elif’e söylemeye. Yanaşmaya kız verilir mi? Vermemişler! Almış başını Karacaoğlan, Maraş'a gitmiş... Orada bir kahvede bir yandan çıraklık etmiş, bir yandan saz tımbırdatmış... Saz ozanlığını iş edinmiş kendine... Çalmış, söylemiş, sonunda nasıl olmuşsa olmuş, Elif’i ile buluşup başgöz olmuşlar.

KARACAOĞLAN YÜREĞİNİ ÇIRA GİBİ YAKTI , SELLER BOŞALTI

Karacaoğlan’ın zenaati, gayrı ozanlık... Almış yârini, ablasının bulunduğu, Farsak köyüne göçmüş... Sevimli, girişken, ayağına tetik olduğundan, hep köylüler sevmişler... Nerede düğün olsa çağırılır, güzel sesiyle söylediği türküler dinlenirmiş... Derken, önce ablası, ardından eniştesi ölmez mi?.. Bütün varlık kalmaz mı haşarı yeğenine!.. Karacaoğlan'ın parada, pulda gözü yok ama, yeğeninin gözü Elifte...
Elif, önceleri olmazlanmış, kaş çatmış, dudak büzmüş ama, oğlanın yüreği soğuyacak gibi değil!.
Hiçbir şeyden haberi olmayan Karacaoğlan'ı yakın bir köyde düğüne çağırmışlar. Atlanıp gitmiş... Düğün, güzel olmasına güzel de Karacaoğlan'ın yüreği küsük... Çalmış, söylemiş ama, nafile... Sabaha karşı, herkes kan uykusuna yattığı sıra, atına binip evine gelmiş... Eve girince bir de ne görsün!... Yeğeniyle sevgili Elif’i, açık saçık divanda uyuya kalmamışlar mı?.. Al baltayı, kes ikisini de!.. Ama öyle yapmamış Karacaoğlan, sırtından şalını indirip uyuyanların üstüne örtmüş ve çıkmış, gitmiş köyden... Gidiş, o gidiş!..
Ela gözlüm, ablak sunam
Dal boynumu eğdin bugün
Her bakışın kan ederdi
Tatlı cana kıydın bugün

Yüce dağdan bakınırdın
Lâle sümbül takınırdın
Engellerden sakınırdın
Engellere uydun bugün

Fani, Karaoğlan fani
Veren alır tatlı canı
Sevmediğim karadonu
Ta karşımda giydin bugün

Bu konuya dair şiirleri çoktur. Bu şiirinde olayı daha da açık-seçik görebiliyoruz:

Azgın, ağalar, zemane azgın.
Şahin yuvasına dönüyor kuzgun
Tarlası arı da bideri bozgun
Neyleyim yiğeni, day olmayınca

Söylerim söylerim, sözümden almaz
Denksiz bir cahildir, hal hatır bilmez
Hısım kavim, dosta hiç güven- olmaz
Atadan, dededen soy olmayınca

Karacaoğlan, yiğit, yiğiti över
Asılmış meyveler dalını eğer
Güzelim kıymeti bin altın değer
Netmeli güzeli, huy olmayınca

Karacaoğlan yüreğini çıra gibi yaktı, gözlerinden kanlı seller boşalttı ama, bir daha köyüne dönmedi. Kırk yıl, yaya-yapıldak kışın ovalarda, yazın yaylalarda gezindi durdu. Çaldı, söyledi, ağladı, güldü... Kendisi ile koca bir Anadolu'yu ağlatıp, güldüre ömrünü tamam etti:

Hasta oldum, odalarda yatarım
Ağalar, göçecek zaman da geldi
Tutuştu bir uçtan, yandı yüreğim
Bürüdü dağları duman da geldi

Yazılarda Arap atlar yarışır
Bayram olur, kanlı-kinli barışır
Dediler sevdiğin ille görüşür
Divane gönlüme güman da geldi

Omuz verip arkasında götüren
Meme verip beşiklerde yatıran
Adam edip meclislere getiren
Derdimin ortağı, anam da geldi

Felek, meyve yüklü dalım taşladı
Göz göz oldu, yaralarım işledi
Hocam geldi, Yâsin'lere başladı
Baktım, sağ yanıma imam da geldi

Karacaoğlan der ki,bu muydu payım
Çekildi bârhânem, yüklendi tayım
Kazıldı mezarım, ılındı suyum
Çırpına çırpına sunam da geldi


ANADOLU HALKI, KARACAOĞLAN'A BAĞLANMIŞTI

Karacaoğlan’ın şiirleri, yüzyıllar boyu, halk ağzında, dilinde yaşayarak, aktarıla aktarıla 19. yüzyıla kadar gelmiş ve ancak bu yüzyılda yazıya dökülmüştür. Anadolu halkı, Karacaoğlan'ı o kadar benimsemiştir ki kim güzel bir türkü yazsa, hemen Karacaoğlan'a bağlanır. Bu yüzden birçok yabancı şiir, Karacaoğlan'ın şiirleri arasına karışmıştır.

Hayatı gibi, ölümü de efsanelere karışmıştır. Bir söylenene göre, Tarsus civarındaki "Eshab-ı Kehf" mağarasına bir girmiş, bir daha çıkmamıştır. İşte ölümü diye bilinen tarih, bu söylentiye göre hesaplanmış ve 1679 bulunmuş. Bir başka ve daha gerçeğe yakın söylentilere göre Mut'un kuzeyindeki Karacaoğlan tepesinde yatıyor. İster Eshab-ı Kehf mağaralarının sır vermez karanlığında uyusun, ister Mut'un bir tepesinde kemikleri toprağa karışsın, şiirleri bütün tazeliği ile kitaplarda değil, dudaklarda yaşıyor...

bluekeys™ 11-28-2006 02:27 PM

KATİP ÇELEBİ
( 1609-1658 )
İstanbul'da doğdu. Adı Mustafa'dır . Babası Abdullah, Kapıkulu askeri idi. Ayrıca, medrese tahsili görmüştü. 14 yaşında iken, babasının mesleğine girdi. Babası onu, kendi aylığından 14 dirhem maaşla yanına aldı. Böylece Kâtip Çelebi, Anadolu Muhasebesi Kalemi'ne kabul edilmiş oluyordu. Buradaki işi, kâtiplik olduğundan, kendisine "Kâtip Çelebi" denilmiştir. Batılılar,"Hacı Kalfa" diye anarlar...

14 yaşından 24 yaşına kadar geçen 10 yılı, savaşlar, seferler, kuşatmalar içinde geçmiş, çok sevdiği bilim ve tarih ile uğraşmaya pek vakit bulamamıştır. Sadece, sefer dönüşlerinde İstanbul'da kaldığı sıralar, Kadızade Mehmet Efendi gibi İstanbul'un tanınmış vaizlerinden dersler almıştır. Önceleri hayran olduğu bu Kadızade Mehmet Efendi'yi daha sonraları ilimde hafif bulacak kadar ilerleyecektir.

KENDİSİNİ İLME VE BİLGİYE VERMEYE KARAR VERDİ

Bağdat seferine (1625 - 26) katılan Kâtip Çelebi, kıtlık yüzünden yenilen ordu ile birlikte büyük sıkıntılar çekmiş ve bu sıkıntılar içinde çok sevdiği babasını kaybetmiştir. Kısa bir süre sonra, amcasını da kaybeden Kâtip Çelebi, Diyarbakır'a gelmiş ve babasının yakın arkadaşlarından birinin yardımı ile kendisini Süvari Mukabelesi'ne tayin ettirmiştir. 1627 - 28 Erzurum kuşatmasında bulunmuş, sonuçsuz kuşatmadan sıkılan Kâtip Çelebi bir ara İstanbul'a gelerek, yine Kadızade'nin derslerine devam etmek fırsatını bulmuştur.

Ertesi yıl Hüsrev Paşa'nın komutasında bir ordu ile Gülanber, Hasanâbât, Hemedan, Bistûn gibi şehirlere uğramış ve daha sonra kaleme aldığı Cihannüma'sına izlenimlerini yazmıştır. İstanbul'a dönüp, Kadızade'nin derslerine bir süre daha devam ettikten sonra, bu se-
fer Tabanıyassı Mehmet Paşa'nın komutasındaki bir ordu ile Haleb'e geldiği sırada, komutandan izin alarak Hicaz'a gitmiş ve dönüşte orduya Diyarbakır'da katılmıştır. 1635'de, Dördüncü Murad'la birlikte Revan seferine katıldı. Bu sefere ait notlarını, "Fezleke"sinde kullandı. 10 yıl süren bu çeşitli savaş ve sefer hengâmesinden sonra Kâtip Çelebi, kendisini ilme, bilgiye vermeye karar verdi, İstanbul'a yerleşti. 1638'de evlendi. Birkaç kere, önemlice sayılacak ölçüde mirasa konduğu halde, eline geçen bütün parayı kitaba döktü ve sade bir hayat sürerek bilimle uğraştı..

ÖĞRENCİLERİ VARDI VE BUNLARI YETİŞTİRMEK İCİN ÖZEN GÖSTERİYORDU

5 yıl (1639-1644) İstanbul'da zamanın en ünlü hocalarından ders gördü. 5 yılın sonunda artık kendisi de ders verir olmuştu. Öğrencileri vardı ve bunları yetiştirmek için özen gösteriyordu. Girit seferi sıralarında haritaların nasıl çizildiği üzerinde araştırmalar yaptı. Fakat sağlığı bozulmuştu (1646).Tedavi çarelerini aramak için, tıb kitapları okumaya başladı. Ruhsal yollarla şifaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyordu. Bu yüzden, "Esma" ve "Havas" kitaplarını inceledi. "İnsanlardan uzaklaşarak Allah'a yaklaşıp, temiz bir gönülle edilen duaların ve yazılan yazıların şifalı etkisinden emin" olduğunu söylüyordu.

Kâtip Çelebi'nin bu düşüncesi, 1910'larda Alex Carel tarafından ele alınmış ve duaların şifaya açılan yollardan biri olduğu, bilimsel deneylerle ortaya konmuştur.
Şeyhülislam Abdürrahim Efendi, Kâtip Çelebi'nin yakın dostlarından biri idi. Nitekim, Çelebi'nin "Mizanü'l-hak"adlı eserinin faydalı bir eser olduğunu belirleyen bir fetva vermesi, o zamana kadar maddî sıkıntı geçiren Çelebi'yi feraha çıkarmış, daha sonraki yıllarını, bu kitabın geliriyle geçirmiştir. Birçok eserinin kaleme alınması bu yıllara rastlar. Şeyh Muhammed İhlâsi ile birlikte bazı eserleri Latince'den Türkçe'ye çevirmesi çalışmalarını da bu yıllarda sürdürmüştür.

1658'de, hayatının en verimli dönemini yaşamakta iken, 49 yaşında öldü. Büyük tarihçi, büyük bilim adamı, büyük din âlimi idi. Ölümünden iki yıl sonra, eserlerinin bütün müsveddelerini vârislerinden satın alan Muhammed İzzeti: Kâtip Çelebi gayretli, becerikli, iradeli, iyi huylu, az konuşan, bildiğini iyi bilen bir kişi idi. Vakur tabiatlı, hicivden hoşlanmadığı gibi, bâtıl itikatlara da açıkça ve dolaylı olarak daima hücum ederdi. En çok ilgilendiği konu tarihti. Kâtip Çelebi, tarihten başka konulara da itibar etmiş, merak etmiş, coğrafya kitaplarını okudukça, Batılıların ve eski Yunan'ın bu konuda çok ilerlediklerini, Doğu yazarlarının çok geride kaldıklarını görmüş ve her iki tarafça yazılan eserlerin yanlışları olduğunu fark etmiştir. Bu noksanı karşılamak için "Çihannüma" adlı eserini yazdı." diyor.

Toplumun ayakta kalmasının, bilgi üretmeye bağlı olduğunu söylüyor ve bilim adamlarını, bir toplumun yüreği gibi görüyordu. Bilim açısından Doğu ve Batı ayrımı yapmadan, bütün bilgileri tarafsız olarak incelemiş, doğruyu, yanlışı, göstermeye çalışmıştır.
"Keşfüzzünûn"adlı eseri, bir bibliyografik ansiklopedidir. Yazar bu eserinde, ilimlerin tasnifini yapmakta, 1500 kadar kitabı, adı ve muhtevası ile tanıtmaktadır. "Tuhfetü'l-Kibar" denizcilik tarihi açısından çok değerlidir. "Çihannüma"da ileriye sürdüğü coğrafya görüşleri ile bilimde bir çağ açtığı söylenebilir.

bluekeys™ 11-28-2006 02:27 PM

KÖPRÜLÜ FAZIL AHMET PAŞA
( 1635-1676 )
Osmanlı devletini yeniden sağlam temeller üzerinde güçlendiren Köprülüler döneminin en parlak devri, Köprülü Fazıl Ahmet Paşa devridir. Avrupa devletlerine Türk gücü bir kez daha ispatlanmış, içte huzur sağlanmış, sanat ve fikir hareketleri parlatılmış ve yıllar yılı süren Girit adasının fethi tamamlanmıştır. Fazıl Ahmet Paşa, babası gibi devlet işlerinde otoriter bir sadrazamdı. Fakat özel hayatında alçakgönüllü, yumuşak, iyiliksever bir insandı.

1635 yılında Vezirköprü'de doğdu. Babası, Köprülü Mehmet Paşa'dır. 7 yaşına bastığı yıl babası oğlunu İstanbul'a getirdi. Baba, okul-medrese görmemişti ama, oğlunun okumasını, iyi yetişmesini istiyordu. Oğlunu medreseye yollamakla kalmadı, zamanın ünlü hocalarından ders aldırdı. Hocalar arasında, zamanın ünlü bilginlerinden Osman Efendi ile, tarihçi Karaçelebizade Abdülaziz Efendi vardır. 16 yaşında iken müderris olmuştu. Dersler vermeye başladı, ve dersleri ilgi ile takip ediliyordu.

Babasının sadrazamlığı sırasında Fazıl Ahmet Paşa, müderrislikte en büyük mertebeye ulaştı. Fakat babası onun, devlet işlerine girmesini istiyordu. Padişahın iznini alarak oğlunu, Erzurum Valiliği'ne tayin etti. Bir yıl sonra, Şam Valiliği'ne getirilen Fazıl Ahmet Paşa, her iki görevde de başarı gösterdi. Vilayetinin yalnız asayiş işlerini değil, imar
işlerini de yoluna koydu ve hemen herkesin gözüne girdi.

DEVLET İŞLERİNDE BAĞIŞLAMASIZDI

Halep Beylerbeyliğine tayin edildiği sırada, babası, yorgun ve hasta idi. Padişahtan, kendisinin yerine oğlunu sadrazam yapmasını rica etti ve kabul olundu. Bunun üzerine Köprülü Mehmet Paşa, padişahla birlikte Edirne'ye giderken, oğlu Fazıl Ahmet Paşa'yı Sadaret Kaymakamlığına getrdi. Babasının ölümünün ertesi günü sadrazam oldu. 26 yaşında idi.

Padişah Dördüncü Mehmet, devlet işlerinden çok, ava çıkmaktan hoşlanıyor, bu yüzden zamanının büyük kısmını Edirne'de geçiriyordu. Fazıl Ahmet. Paşa, daha serbest hareket edebilmek için, padişahı bu zevkinden yoksun etmedi, belki biraz da teşvik ederek devlet işlerinde serbest hareket etmek imkânını buldu.

Babasının kurduğu otoriter yönetimi, sürdürdü. Devlet işlerinde bağışlamasız davranıyor, özel hayatında son derece alçakgönüllü, hatır sayar bir tutum gösteriyordu. İmparatorluğun asayişi babası zamanında kurulmuş, huzur sağlanmış olduğundan, Fazıl Ahmet Paşa'nın, babası zamanında başlanmış Erdel meselesinin halli ve Girit adası fethinin tamamlanması işleri vardı.

UYVAR KALESİ KOMUTANINA GÖNDERDİĞİ MEKTUP ÜNLÜDÜR

Orduyu kuvvetlendirdi. Avusturya'ya savaş açtı. (1663) Edirne'den hareket eden ordu, üç ayda Budin'e gelmişti. Budin'de , bütün vezirleri, beylerbeylerini, serhat beylerini bir savaş divanında topladı ve fikirlerini dinledi. Harp divanının aldığı karar, Avusturya'ya, bütün Avrupa'nın sesini duyacağı bir tokat atmak, bunun için de müstahkem kalesi olan Uyvar'ı ele geçirmekti.

Ağustos 1663'de Uyvar kapılarına gelindi. Burada Fazıl Ahmet Paşa'nın Uyvar kalesi komutanına gönderdiği mektup ünlüdür. Serdarı Ekrem mektubunda: Eğer Macarlar kaleyi teslim ederlerse, kimsenin burnunun kanamayacağını, mal ve canlarına ilişilmeyeceğini, direnecek olunursa, bütün kale halkının kılıçtan geçirileceğini haber veriyor ve padişahın, Macar kulları için duyduğu şefkati anlatırken, "Macarlar, padişahımın kendilerine nasıl şefkatle bağlı olduğunu bilseler, uğruna çocuklarını kurban ederlerdi" diyordu.

Kale komutanı teslim olmayı reddetti, savaş başladı. Avusturyalılar ve öteki Avrupa ülkeleri, kaleye sürekli yardım gönderiyorlardı. Uyvar'da bütün Hıristiyan âleminin savaş verdiği propogandası ile kalenin dayanması sağlanıyordu. Fakat, Türk ordusu öylesine bir yiğitlikle saldırılarını sürdürdü ki, çok kanlı savaşlardan sonra 24. Eylül. 1663'de teslim oldu.

Avusturya imparatoru Leopold, Papa'ya, Fransa kralına başvurdu. Tehlikenin büyük olduğunu, Türklerin bütün Avrupa'yı ele geçireceklerini söyleyerek gözlerini korkuttu. Papa, Alman ve İspanyolları da bu savaşa sokarak bir yeni ehlisalip ordusu kuruldu ve Feldmareşal Mentekukuli'nin komutasında bu Salip ordusu Sen Gotar'da Türk ordusu ile karşılaştı. (II Ağustos 1664)

Osmanlı deyimi ile, mübaleğa cenk olundu. Düşman ordusunun en ünlü komutanları savaş meydanında öldüler. Salip, bir kere daha Hilâl'e boyun eğdi. Düşman Vasvar barış antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.

GİRİT’E SERDAR OLDU

Padişah, muzaffer serdarını Edirne'de karşıladı. Osmanlı ülkesi zafer şenlikleri yaptı. Şimdi sıra, yirmi yıldır süren Girit adası fethinin tamamlanmasına gelmişti. Padişah Dördüncü Mehmet, başta sadrazam Fazıl Ahmet Paşa olmak üzere, devlet ileri gelenlerini huzuruna çağırdı ve yirmi yıldır süren Girit savaşlarını hatırlatarak, hemen bütün adanın Türklerin elinde olduğunu ve sadece Kandiye kalesinin dayandığını ve denizden yardım aldığı için bir türlü düşürülemediğini sayıp döktükten sonra, "Kandiye'nin bir an önce fethi, muradı şerifim olmuştur." dedi ve Fazıl Ahmet Paşa'yı, Girit'e serdar yaptı. (1666)

Fazıl Ahmet Paşa, Girit'teki kuvvetlerini perkittikten ve silah, cephane ile donattıktan sonra, 3 Kasım 1666 tarihinde Hznya limanına çıktı. Savaş üç yıl sürdü. Sonunda Kandiye düştü. Fetih tamamlanmıştı.

Fazıl Ahmet Paşa, devletine büyük hizmetler yaptıktan sonra, çok genç yaşta daha 41 yaşında iken öldü. Babasının yaptırdığı türbede gömülüdür.

bluekeys™ 11-28-2006 02:27 PM

KÖPRÜLÜ MEHMET PAŞA
( 1575-1661 )
Osmanlı Devleti, kuruluşunda çağın sorunlarına bir cevap getirmemiş olsaydı, derin temeller üzerinde oturamaz, en küçük sarsıntılarda, yıkılıp giderdi. Nitekim, kılıç gücüne dayanan bütün imparatorluklar, kuruluşunun üstünden yüz yıl bile geçmeden çöküp gitmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun 600 yıl ayakta kalması, çok kötü şartlar içine düştüğü halde çökmemesi, sarsıntıları kolay atlatması, kuruluşundaki fikir temellerinin sağlamlığına işarettir.

Köprülü Mehmet Paşa'nın sadrazamlık görevini yüklendiği padişah Dördüncü Mehmet dönemi, bir imparatorluğun çökmesi için gerekli bütün şartların bir araya geldiği dönemlerden biridir. Sarayda kadınlar saltanatı almış yürümüş, Kösem Sultan, Turhan Sultan gibi, padişah anaları, devleti yönetir yere gelmişlerdi. Saray, Bizans'a rahmet okutan entrikalar içinde çalkalanıyordu. Bütün devlet mevkileri, para ile satın alınır hale gelmişti. Bir valilik, bir kadılık hatta bir vezirlik, bir altın fazla verenin üstünde kalıyordu. Anadolu, isyanlarla kaynıyor, düşman donanmaları, Çanakkale Boğazı'nı kapamışlar, dışarıya kuş uçurtmuyordu. Hazine tamtakırdı. Yedi yılda 15 sadrazam değişmiş, hiçbiri de en küçük bir hizmet görememişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu sallanıyordu...
İşte tam bu sırada, geçmişinde büyük başarılar olmayan, üstelik yaşlı ve okuryazarlığı hafif bir Osmanlı, Köprülü Mehmet Paşa sadrazam oluyor, beş yıl gibi çok kısa bir zaman parçasında imparatorluğu derleyip topluyor, isyanları bastırıyor, maliyeyi düzeltiyor, düşman donanmasını kovup Çanakkale Boğazı'nı açıyor, baş kaldıran Erdel Beyi'nin haddini bildiriyordu. Bütün bu işleri başaran Köprülü Mehmet Paşa, elbette iyi bir sadrazamdı. Fakat imparatorluğun fikir temelleri sağlam olmasaydı, daha ehliyetli bir sadrazam bile olsa, yıkıntının altında ezilir giderdi.

Köprülü Mehmet Paşa, 1575'de Berat'ın Ruznik kasabasında dünyaya geldi. Gençliğinde İstanbul'a gelip saray hizmetine girdi. Sarayda bulduğu hizmet aşçı yamaklığı idi. Bu sırada Hassa Odalı Hüsrev Ağa'ya yamandı. Onunla beraber mevkiini yükseltiyor ve devletin önemli görevlerine atanıyordu. Boşnak Hüsrev Paşa 1628'de sadrazam olunca, Mehmet'in de bahtı parlamaya başladı. Hazinedar olmuştu. Daha sonra intisap ağalığından, voyvodalıklarda, silahdar bölüğü ağalığında, Çorum Sancak Beyliği'nde bulundu. Sultan Zade Mehmet Paşa sadrazam olunca da Beylerbeylik payesi ile Trabzon valiliğine atandı.

Köprülü Mehmet Paşa'nın 30 yıl süren bu hizmet süresinde birçok defalar azledildi, gözden düştü, tekrar itibara kavuşup devlet hizmetine döndü.

ÇEŞİTLİ ENTRİKALAR YAPIYOR, ÇEVRESİNİ UYUTUYORDU

1656 yılında Osmanlı İmparatorluğu, yukarıda tablosu çizilen amansız günlerini yaşıyordu. Köprülü Mehmet Paşa İstanbul'a geldi. Sarayda dostları vardı. Bu arada Valide Sultan'ın kethüdalığını yapan Kasım Ağa, hemşehrisi idi. Onu buldu, danıştı, görüştü. Bütün bu karman çorman işlerin içinden çıkabileceğine inanıyor, kendisine güveniyordu. Kasım Ağa Turhan Sultan'a, devleti içine düştüğü dar yerden çıkaracak tek sadrazamın ancak Köprülü Mehmet Paşa olduğunu söyledi.
Bu sırada sadrazam, Boynueğri Mehmet Paşa idi. Mehmet Paşa, başarısız, âciz bir sadrazamdı ama, bir takım entrikalara aklı yatıyor, çevresini uyutmasını biliyor, kesesini dolduruyordu. Köprülü Mehmet Paşa'nın adı sarayda konuşulmaya başlayınca, sadrazam hemen kendisine Trablusşam valiliğini vererek İstanbul'dan uzaklaştırmanın çaresini aradı. Fakat Köprülü, ayağını sürüdü, işi hafiften aldı ve saraydaki girişimlerinden bir sonuç beklemeyi tercih etti.

Boynu eğri Mehmet Paşa, kendisine görev verildiği halde ayağını sürüyen Köprülü'den iyice huylandı ve "Fesat ile meşguldür, vücudı muzırdır" diye ortadan kaldırmayı bile düşündüğü günlerde Valide Sultan, Köprülü Mehmet Paşa'yı saraya davet etti. Konuştu. Köprülü bütün güçlükleri ortadan kaldıracağını kesir olarak vaad ediyor, ancak bazı şartlar iler sürüyordu. Şartları, padişah isteklerini kabul edecek, kendi seçtiği insanlarla çalışacak, müstakil olacak ve kendisi hakkında söyleneceklere kulak asılmayacaktı.

Dördüncü Mehmet Köprülü'nün şartlarını kabul etti: "Göreyim seni, nice edersin diyerek mührünü kendisine teslim etti.

MALİYEYİ PRATİK YOLDAN DÜZENLEDİ

Köprülü Mehmet Paşa'nın sadrazam olduğu işitilince, bir sürü lâf ortalığı
kapladı. Kimi cahil olduğunu, kimi adının bile duyulmadığını, kimi ihtiyar ve beceriksiz olduğu söylüyor, “ Vah devletin bu haline" diye dizler dövülüyordu.

Köprülü, bütün gürültüleri, kanlı bir adaletle bastırdı. Anadolu'da türemiş eşkiyayı, yüz bulmuş derebeylerini, başkaldırmış azınlıkları yumruğu altında ezdi. Maliyeyi, pratik yollardan hareket ederek düzenledi ve güçlendirdi. Çanakkale Bogazı'nı tıkayan Haçlı donanmasını perişan ederek püskürttü ve boğazları açtı. Yeniçeri ocağını bir güzel temizledi. Bazı uygunsuzların kafalarını keserek yeniçerileri düzene soktu ve Erdel üzerine bir ordu ile yürüdü. Erdel, bu yaman Başvezir karşısında amana gelmişti. Bir anlaşma imzalayarak İstanbul'a döndü.

Bütün bu başarılardan sonra, onun vaktiyle aleyhinde bulunanlar bile, şimdi onu över olmuşlardı. Fakat ihtiyar vezir de yorgun düşmüştü. Hastalandı. Kendisinden sonra kimin sadrazam olmasının uygun olacağını soran Padişah'a, oğlu Mustafa Fazıl Paşa'yı tavsiye etti. 1661 yılında Edirne'de öldü. İstanbul Çemberlitaş'taki türbesine gömüldü. Büyük hizmetler etmiş bir Osmanlı sadrazamıdır...

bluekeys™ 11-28-2006 02:28 PM

KUBİLAY HAN
( 1214-1294)
Kubilay Han buyruğunun yürüdüğü ülke topraklarının yüzölçümü 24 milyon kilometrekaredir. Bir başka deyimle, bugünkü Avrupa sınırlarıyla 2.5 Avrupa büyüklüğünde bir imparatorluğun başı idi. Bir ucu Çin Denizi'nde, bir ucu bugünkü Polonya sınırlarında 300 milyon insanın yaşadığı bir ülke... O yıllarda İngiltere Adaları'nda bir milyon insan yaşadığını düşünecek olursak, 300 milyon insanın, o çağda nasıl bir ekonomik ve savaş gücünü belirlediğini daha iyi anlarız...

Kubilay Han, Büyük Moğol imparatoru ve imparatorluğun, Çin kolunun kurucusudur. İyi bir eğitim ve öğrenim görmüştü. Çince. Moğolca, Türkçe, Tibetçe biliyor ve bu dilleri edebiyatlariyle tanıyordu. Daha çok genç yaşta iken edebiyata, sanata, fene ve her türlü marifete gerçek bir ilgi gösteriyor, durmadan öğreniyordu. Buda dinine girmişti. Fakat hiçbir zaman, din tutuculuğu yapmamış, her dinden insanlara, ülkesinde ve yönetiminde yer vermiştir. Müslümanlara olduğu kadar Hıristiyanlara da hoşgörü göstermiştir. Bazı Müslüman ve Türkleri, genel valiliklerde ve hatta başbakanlıkta kullandı. Onun önem verdiği, insanın inancı değil, insanlığı ve yeteneği idi.

YENDİĞİ KARDEŞİNE BÜYÜK BİR ŞEFKAT VE MUHABBET GÖSTERDİ

Ağabeyi Mengü Kağan ölünce onun yerine geçti (1259). Küçük kardeşi Arık- Boğa da taht üstünde iddialı idi. İkna etmeye çalıştı, muvaffak olamayınca, yenerek bertaraf etti. Fakat yendiği kardeşine öylesine bir şefkat ve muhabbet gösterdi ki, bütün komutanlar ve Moğol ileri gelenleri, Kubilay'ı takdir ettiler ve onu kendilerine Yüce Kağan bildiler.

Kubilay, Çin'e yöneldi. Önce Moğolistan'ın başşehri olan Karakurum'u bırakıp Hanbalık'a (Pekin) yerleşti. Pekin, eski bir uygarlık merkezi idi. Büyük bir imparatorluğun da merkezi, uygar bir şehir olmalıydı. Emrindeki kuvvetleri, Çin'in çeşitli bölgelerine saldırttı. Uzun, amansız mücadele yılları yaşadı. Çin, büyük bir ülke idi ve her adım başında tuzaklarla dolu idi. Kubilay Kağan yılmadı, usanmadı ve 1276 yılında, bütün Çin'in istilâsını tamamladı. Artık, Çin Denizi'nden Saltık Denizi'ne kadar uzanan kocaman bir imparatorluğun başında bulunuyordu.

Kubilay Han, bu seter gözlerini Japonya'ya dikti. Bu adaların üstünde yaşayan insanlar, imparatorluğa dahil olmadıkça, imparatorluk için —küçük de olsa— tehlike idiler. Japonya'yı ele geçirmek için gemiler gerekti. Yüzlerce gemi yaptırdı. Onbinlerce asker bu gemilere bindiler ve denize açıldılar. Fakat deniz, Kubilay Han'dan yana değildi. Dağ gibi köpürerek havaya kalkan, ejderha misali dalgalar, Kubilay'ın gemilerini de, askerlerini de yuttu (1274).

Kubilay Han'ın donanması ve askerleri dalgalara yenilmişlerdi ama, Kubilay yenilmemiş, fikrinden vazgeçmemişti. Yeniden gemiler yaptırdı, yeniden askerler gemilere binip açıldılar. Ama fırtına da yeniden patladı. Yeniden bütün gemiler denizin dibini buldular. Bu sefer Kubilay Han ürktü. Üçüncü bir sefere izin vermedi ve böylece Japonya, Moğol istilâsından kurtulmuş oldu. Fakat bu istilâ teşebbüsünden Japonlar da ürkmüşlerdi. Kubilay'ı tanıyarak onun buyruğuna kendi istekleriyle girdiler.
DÜNYA'NIN İLK POSTA TEŞKİLATINI KURDU

Kubilay, Pekin saraylarına yerleşmiş bir cihangirdi ama, dünyanın dört ucunda olup biteni gözlüyordu. Pekin'de yüzlerce okul açtı. Herkesi okumaya teşvik etti. Hastaneler kurdu, kitaplıklar inşa ettirdi, yeni yollar açtı. Pekin'i bir ucundan öbür ucuna kesen büyük yollar, Kubilay zamanında yapılmıştır. Dünyanın ilk posta teşkilâtını Pekin'de kuran, Kubilay'dır. Mübadele vasıtası olarak bilinen altının yerine kâğıt para, ilk kez Pekin'de basıldı ve piyasaya sürüldü. Altının yerine kâğıdın geçer olması, Kubilay gibi devlet adamının varlığını gerektirir. Nasıl, bir Çin buluşu olan barut, Kubilay Han'ın elinde top haline getirilmiş ve ilk kez Çinlilere karşı kullanılmışsa, kâğıdın yapımını da Kubilay Çinlilerden öğrenmiş, fakat ondan para yapmayı kendisi düşünmüştür.

Kubilay döneminde Pekin, bütün tarihinde görülmemiş bir zenginlik ve ihtişam içinde yüzüyordu. İtalyan gezgini Marco Polo'nun Çin'e gelmesi bu sıralara rastlar. Kubilay Han'ın huzuruna kabul edilmiş, konuk edilmiş ve bütün ülkeyi gezmesine yardım edilmiştir . Marco Polo, sonradan yazıp yayınladığı kitabında bu gördüklerini, büyük bir tutku ve heyecanla yazıya dökmüştür.

PRATİK ZEKÂLI BÜYÜK BİR İMPARATORDU

Kubilay Han, güçlü, yiğit, fikir ve sanat hâmisi, fen ve teknikte elde edilen son bilgileri pratik bir biçimde kullanmasını bilen büyük bir imparator olarak tarihe geçmiştir. Birçok ülkede Kubilay için yazılmış biyografilere, romanlara, hikâyelere, şiirlere rastlanır. Ancak Çin, öyle bir ülke idi ki, önce dışardan gelenlere boyun eğer, fakat bir süre geçtikten sonra kendisine benzetirdi. Nitekim çok geçmeden Kubilay'ın komutanları, genel valileri de Moğol törelerini,, Moğol geleneklerini çabukça unutmuşlar ve hayatlarını Çinliler gibi yaşamaya, onlar gibi giyinmeye, onlar gibi zevk ve safa sürmeye başlamışlardı.

Kubilay Han 1294'de öldüğü zaman, dünyanın en büyük imparatorluğunu arkasında bıraktı. Yüzölçümü 24 milyon kilometrekare, nüfusu 300 milyon... Çin, hâlâ eski sınırları içinde duruyor. Fakat Moğolistan, yakın zamana kadar Çin'in bir vilâyeti idi. Uygarlıklar, kolay kolay ölmezler...

bluekeys™ 11-28-2006 02:28 PM

MEHMET AKİF ERSOY
( 1873- 1936 )
Yirminci yüzyıl ideal Müslüman'ı...
Şiirde, Türk edebiyatına yeni bir fasıl açan şair... Büyük vatansever, ince bir fikir adamı, faziletli vatandaş... İnançlarına hayatını, hayatına inançlarını koymuş örnek sanatçı... Aruz veznini mahalle kahvesi konuşmalarına kadar her yerde başarı ile kullanan nazım ustası Mehmet Akif Ersoy, 1873'de İstanbul'da doğdu.

Babası, Fatih dersiamlarından "İpekli Hoca" diye bilinen, Tahir Efendi'dir. Aile içinde etraflı bir din eğitimi görmüştür. Babasından ve başka hocalardan din dersleri, Arapça, Farsça dil dersleri aldi. Ayrıca Fransızca öğrendi. Fatih Rüştiyesi ve İstanbul İdadisi'nde okudu. Daha sonra, Halkalı Baytar Mektebi'ne girip burasını da bitirdi. İlk memuriyeti Orman ve Ziraat Nezareti'ndedir.

İLK ŞİİRİNİ İSTANBUL IDADİSİ'NDE OKURKEN YAZDI
İstanbul İdadisi'nde okurken, ilk şiirlerini yazdı. Bu okulda hocası, ünlü şair Muallim Naci'dir. Bu büyük nazım ustasından Mehmet Akif çok yararlanmış ve derslerinden aldığı bilgilerle şiirde kendisini aramıştır. Muallim Naci, bu yetenekli öğrencisi ile ayrıca ve şahsen ilgilenmiştir. "Bu çocukta gördüğüm cevheri, kimsede görmedim" diyordu.

Baytarlık görevi ile Osmanlı İmparatorluğu'nun birçok bölgelerini gezdi. Anadolu'da, Rumeli'de, Suriye'de bulundu. 1908 devriminden sonra baytarlık mesleğini bıraktı. Bundan sonraki hayatı, İslâmiyet'in gelişmesi ve çağdaşlaşması için çalışmak, şiir yolu ile Osmanlı aydınını etkilemek, çatırdayan ülkenin çöküşünü engellemek için her vasıtaya başvurmakla geçti. İstanbul Üniversitesi'nde ve Halkalı Ziraat Okulu'nda edebiyat dersleri verdi. Günün tanınmış dergilerinden "Sırat-ı Müstakim" ve "Sebilü’r-Reşad'da manzumeler, şiirler, yazılar yazdı.
Mehmet Akif, Osmanlı İmparatorluğunun İslâmiyet temelleri üzerinde yükselerek kurtulacağına ve yaşayışını sürdüreceğine inanıyordu. Ancak İslâmiyet'in de çağdaşlaşması, bilimle güçlenmesi gerekirdi. Bu inanç yolunda fikirlerini yaymak için, yazılar yazdı, camilerde vaazlar verdi, sohbetler yaptı.

Birinci Dünya Savaşı içinde Almanya'ya gitti. Batı uygarlığını ve yarattığı hayat biçimini gözleri ile gördü. Dönüşte, "Berlin Hatıraları" adı altında uzun bir manzume ile izlenimlerini anlattı. Gezi edebiyatımızda büyük yeri olan bu manzumesinde Mehmet Akif, Batı uygarlığı ile İslâm dininin kolayca bağdaştırılabileceğini savunuyor ve uygarlığın, İslâm ahlâkı ve gelenekleri üzerinde daha kolay ürün verebileceğini anlatıyordu.

Savaş içindeki Osmanlı Devleti'nin, Arabistan'da başlayan milliyet cereyanları ve bağımsızlık istekleri karşısında bazı sıkıntıları vardı. O günün istihbarat örgütü olan ‘Teşkilat-ı Mahsusa’nın başında bulunan Kuşçu Eşref, Necid Emiri İbnürreşid'in yola getirilmesi için, Mehmet Akif'in Necid'e gitmesini teklif etti. Birlikte yola çıktılar.

ÇANAKKALE ZAFERI'NDEN SONRA «ÇANAKKALE DESTANI»NI KALEME ALDI

Necid’e giderken, evinin geçimi için bir miktar altın vermek isteyen Kuşçubaşı Eşref'e, Akif'in verdiği cevap onun ne çeşit bir vatansever olduğunu ortaya koyar; "Bırakınız altınları Eşref Bey” demişti, “biz hizmetimizi altınla kirletmeyelim."

Necid çöllerinin amansız güneşi altında bin zahmetle yapılan seyahat sırasında, Çanakkale savaşlarının zaferi haberi, kendilerine ulaştı. Mehmet Akif, Çanakkale Zaferi'nden öylesine bir heyecan duydu, öylesine bir şükran duygusu ile doldu ki, çadırının önündeki kumda secdeye vardı ve ellerini Allah'ına açarak gözyaşları içinde dua etti. Kuşçubaşı Eşref, sabahleyin Mehmet Akif'i uyandırmak için çadırına girdiği zaman, titrek bir mumun ışığında şairin hâlâ birşeyler yazmakta olduğunu gördü ve sabaha kadar gözünü kırpmadığını öğrendi. Necid Çölü'nün bir uzun gecesinde, "Çanakkale Destanı" yazılmıştı.

"Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın!
Gömelim, gel seni tarihe desem, sığmazsın!"

Bu gezisi sırasında Hz. Peygamber'in türbesini de ziyaret etmek fırsatını bulan şair, "Necid Çöllerinden Medine'ye" adlı uzun şiirle izlenimlerini manzum olarak dile getirmiştir.

İSTİKLAL MARŞIMIZI YAZDI
Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmamız ve Mondros Mütarekesi'nin imzalanması, Mehmet Akif'i can evinden vurdu. "Üç bin yıldır hür yaşamış ve medeniyet öncüsü olmuş bir millet kefenlenemez! Buna kimsenin gücü yetmeyecektir" diyor, bütün gücü ile savaşını sürdürüyordu. Anadolu'ya geçti. Birinci Büyük Millet Meclisi'ne Burdur Milletvekili olarak katıldı. Meclis Başkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ve milletvekili arkadaşlarının ricası üzerine "istiklâl Marşı"mızı yazdı:

"Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak.
O benimdir, o benim milletimindir ancak..."

1 mart 1921 tarihli Büyük Millet Meclisi celsesinde Akif'in yazdığı marş, Hamdullah Suphi tarafından kürsüde okundu ve "Milli Marş" olarak kabul edildi.

Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Akif Mısır'a gitmiş ve bir dostunun (Abbas Halim Paşa) Kahire çevresindeki Halvan Köyü'nde 11 yıl yaşamıştır. Yurda döndüğü zaman "Mısır'da 11 yıl yaşadım. Fakat daha 11 gün yaşasaydım, herhalde çıldırırdım" diyordu. 1936 haziranında yurduna dönmüştü. Aynı yılın 27 aralık tarihinde gözlerini hayata yumdu. Bir resminin arkasına şu kıtayı yazmıştı:

"Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince.
Günler, bu heyulayı da er geç silecektir.
Rahmetle anılmak... Ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir."

Mehmet Akif, sessiz yaşadı ve sessiz öldü. Fakat büyük sanatkâr, büyük insan, büyük vatanseverin şiirlerine ve hayatına koyduğu ölümsüz uğultu, Türk milleti ile birlikte yaşamaya devam edecektir.

bluekeys™ 11-28-2006 02:28 PM

MELİKŞAH
(1055-1092)
Malazgirt’te, Bizans ordularını yenip imparatorunu tutsak eden büyük Selçuk Hükümdarı Alpaslan'ın bilgili, uygar oğlu... Devletini, imaretlerle, camilerle, sebillerle süsleyip mâmur eden Büyük Selçuklu Hükümdarı!...

Dünyanın, güneş çevresinde döndüğü temel fikrine dayalı olarak "Celalî Takvimi"ni yapan aydın düşünceli bir hükümdar!..

On yedisinde tahta çıkıp, otuz yedisinde öldüğü halde, imparatorluğunu Hindistan'a kadar genişleten ve Halife'yi himayesine alan şanlı bir devlet adamı... Melikşah, daha 11 yaşında iken, babası tarafından veliaht ilân edilmişti.

Babası öldüğü zaman, 17 yaşında idi. Dünyanın en değerli vezirlerinden biri olan Nizamül-mülk, babası gibi, onun da başveziri idi. Amcaları, taht üstünde hak iddiasıyle ayaklandılar, bastırdı. İmparatorluğa bağlı devletler, genç Melikşah'ın tecrübesizliğinden yararlanmak ümidiyle, bağımsızlıklarını ister oldular; ayrı ayrı yola getirdi, imparatorluğunu güçlü ve düzen içinde yaşar hale getirince, önce Karahanlılar'ı, daha sonra Gazneli Türk İmparatorluğu'nu, yaptığı anlaşmalarla kendisine sıkı sıkıya bağlamasını bildi. Böylece, babasından devir aldığı imparatorluk sınırlarını daha da genişleterek huzurlu bir devlet haline koydu.

BUGÜNKÜ TÜRKİYE'NİN İLK TEMELLERİNİ ATANLARDANDI

Bugün içinde yaşadığımız Türkiye'nin ilk temellerini atan da Melikşah'tır. Melikşah , 1077 tarihinde, Kutalmışoğlu Süleyman Şah'a, "Anadolu Melikliği" fermanını gönderdi. Böylece, Anadolu Selçuklularının temeli atılmış oluyordu. Daha sonra bu temel üstüne Osman Bey, kendi adını taşıyan Osmanlı Devleti'ni kuracak ve bu devlet büyük bir imparatorluk haline gelecektir.

Melikşah, Anadolu’daki Türk fetihleri ile çok yakından ilgilenmiş ve Süleyman Şah'ın başarılarını sürekli olarak izlemiş, desteklemiştir.

MelikŞah, babasının tasarladığı fetihleri de tamamlamıştır. Alpaslan, Halep'de ordusunu toparlamış ve Mısır üzerine sefere hazırlanırken, Bizans'ın büyük bir ordu ile Malazgirt önlerine gelmesi üzerine, geri dönmüş ve Bizans İmparatorluğu'nun 150.000 kişilik ordusunu, imparatorlarını da tutsak ederek, perişan etmişti. Fakat ondan sonra, bir kale komutanı tarafından hançerlenmesi ve ölümü yüzünden bu Mısır seferi geri kalmıştır.

HUTBELERİN ABBASİ
HALİFESİ ADINA OKUNMASINI SAĞLADI

Melikşah, Suriye'yi komutanlarından Atsız'ın yönettiği bir ordu ile ele geçirdi. Fatimîleri, Lübnan'dan kovup çıkardı. Hicaz'ı, Şiî Fatimîlerinin nüfuzundan kurtardı. Halife'yi himayesine aldı ve hutbelerin, eskisi gibi, Abbasî Halifesi adına okunmasını sağladı. Böylece, bütün dünya Müslümanlarının hayranlığını, şükranlarını kazandı.

Kafkasya'ya yöneldi. Bu bölgeyi tamamen istilâ edip imparatorluk sınırları içine aldı. Maveraünnehir'e kadar bütün topraklar, Melikşah'ın imparatorluğuna dahil oldu. Bu sırada, Hasan Sabbah gailesi çıkmıştı. İsmailiye mezhebinin temsilcisi olan Hasan Sabbah, çetin bir kaleye sığınmış, dehşet saçıyordu. Kendisine bağlı fedaileri dünyanın dört tarafına gönderiyor, suikastler düzenliyor, cinayetler işliyordu.

37 YAŞINDA, BAĞDAT'DA ZEHİRLENEREK ÖLDÜ...

Melikşah Hasan Sabbah'ı ortadan kaldırmaya ve Mısır'a da bir sefer açarak Fatimîler Devleti'ne son vermeye karar verdi. Başveziri Nizamülmülk, bu işlerle uğraştığı sırada Hassan Sabbah’ın bir adamı Bağdat'a geldi ve büyük devlet adamı Nizamülmûlk'ü öldürdü. Vezirinin katline üzülen Melikşah, Hasan Sabbah'ın işini bitirecek orduyu hazırladığı sırada, yani, Nizamülmülk'ün ölümünden bir ay sonra, 37 yaşında iken zehirlenerek öldü (1092). Bağdat'da ölmüş, cenazesi, başkenti olan Isfahan'a götürülerek kendi yaptırdığı türbesine gömülmüştür.

"Birinci Celâlettin Ebûlfeth" adıyla da tanınan Melikşah'ın 20 yıllık devlet hayatına sığdırdığı zaferler her ne kadar önemli ise de, bu yirmi yıllık zaman içinde uygarlık olarak ortaya konan eserler, ondan çok daha önemlidir. Nehirlere kanallar açarak toprakların sulanması, zirâatin ileri bir metotla geliştirilmesi, imparatorluğu baştanbaşa geçen büyük yolların yapılması, menzillerin kurulması, büyük kervan yollarının güven altına alınması gibi saymakla tükenmeyecek icraat, Melikşah'ın devletine bir uygarlık şerefidir.


Melikşah'ın bunca işi başarmasında, Başveziri Nizamülmülk'ün de büyük hissesi vardır. Fakat Melikşah da büyük bir devlet ve uygarlık adamı idi. Dünyanın, güneş etrafında döndüğü temel düşüncesinden hareket edilerek yapılan "Celalî Takvimi" yalnız Melikşah devletine değil, bütün Türk dünyası, Doğu dünyası için bir şereftir. Batı 16. yüzyılda, bu fikri ileri süren Galile'yi, işkence çarkında eziyordu.

SANATKAR VE BİLİM ADAMLARINI KORUDU

Melikşah, Bağdat'da bir rasathane kurdu. Şairleri, sanatkârları, bilim adamlarını sarayında topladı ve onları fikir ve eser üretmekte arkaladı. Dünyaca ünlü İran şairi Ömer Hayyam da Melikşah'ın sarayında ağırlanmış ve yazdığı rubaileri meclislerde okunmuştur.

Bugün içinde yaşadığımız Türkiye'nin temellerini atan Melikşah'a, Türk milletinin şükranı devam ediyor...

bluekeys™ 11-28-2006 02:28 PM

METE HAN
(? - M.Ö.174)


Asya milletlerini ilk kez avucunda toplayan büyük hükümdar. Çin Seddi'ni ilk aşan Hun soyunun büyük Hakan'ı...Babasından bile gelse, adaletsizliği kabul etmeyen Han Yabgu'su... Büyük Okyanus'tan Hazer’e, Keşmir'den Kuzey Sibirya'ya kadar Asya'yı kaplayan toprakları avucunda tutan adam: Mete Han.

Osmanlı tarihçileri, kendisini Oğuz Han olarak tanıtırlar. Osmanlıların da kökeni olan Oğuz boyu, birçok imparatorluğa ve cihangire kaynaklık etmiştir. Oğuz boyundan gelen Mete Han'ın doğduğu tarih belli değildir. M.Ö. 209'da tahta çıktığı bilinir. 35 yıl Asya'ya hükmettikten sonra M.Ö. 174'de ölmüştür.

Babası, Hun imparatorluğunun kucusu Teoman (Tuman)'dı. Teoman Han, son karısından olan oğlunu tahta geçirmek istiyordu. Oysa, Hanlığın beyleri ve Mete, buna razı değildiler. Böyle bir tercih, hem törelere uygun düşmüyor, hem en yeteneklinin başa geçmesi faziletine gölge düşürüyordu. Mete Han, babasının veliahtlık kararını reddetti. Kendisini destekleyen beylerle birlikte 10.000 kişilik bir ordu kurdu ve babasının üzerine yürüdü. Kanlı savaşlarda Teoman Bey de, sevdiği karısı da, genç veliaht da öldüler. Böylece rakipsiz olarak Mete, Han ilan edildi. (M.Ö.209)

ÖNCE BÜTÜN TÜRKLERİN BİRLEŞMESİNİ SAĞLADI

Mete, "Birlikten kuvvet doğar" felsefesine inanmıştı. Onun için Asya'daki bütün Türklerin birleşmesi gerekti. Önce bunu sağladı. Sonra Türklerin yakın akrabası sayılan Tunguzlar'ı ve Moğollar'ı bir araya getirdi. Böylece o çağda, hiç bir devletin önünde duramayacağı büyük bir ordu kurmuştu. Güneyde Hindistan'a kadar bütün Asya topraklarını imparatorluğuna kattı. Batıda Hazer Denizi'ni sınırları içine aldı. Kuzeyde bütün Sibirya'yı ele geçirdi. Artık Mete'nin karşısında bir tek güç kalmıştı: Çin.

Çin, Çin Şeddi diye anılan aşılmaz bir taş duvarla korunuyordu. Mete orduları, bu taş duvarı aştılar ve Çin'e girdiler. Pateng Kalesi'nde Çin İmparatoru'nu, 320.000 kişilik ordusu ile kuşattı. Mete'nin askerleri kaleye kuş uçurtmuyorlardı. Sonunda kaledekilerin yiyecekleri tükendi. Bugün bile Çinli ihtiyarların söyleyip kuşaktan kuşağa aktardıkları şu şarkı, o zamanlar söylenmişti:

Pateng Kalesi'nde Felaket!
İnsanlar Yedigün ekmeksiz
Kalmadı yay çekecek kuvvet
Öyle bir halkı düşünemezsiniz.

Bu ünlü kuşatmanın kaç gün sürdüğü iyice bilinmiyor. Fakat imparator, sonunda amana geldi. Kuzeydeki Çin vilayetlerini Türklere bırakmaya ve yıllık vergiye bağlanmaya razı oldu. Kuşatma kaldırıldı.

HUN İMPARATORLUĞU
EN UZUN YAŞAYAN TÜRK İMPARATORLUĞUDUR

Mete'nin kurduğu Hun İmparatorluğu, Osmanoğulları'nın kurduğu imparatorluktan sonra, en uzun yaşayan Türk imparatorluğudur. Batılı tarihçiler, Hunları çirkin, vahşi, canavar gibi gösterirler. Bu kesinlikle doğru değildir. Dünyanın hiçbir döneminde uygar olmayan milletler, uygar milletleri hakimiyetleri altında tutamamışlardır. Eğer Hunlar, Batılıların iddia ettikleri gibi çadır uygarlığını yaşayan göçebe bir topluluk olsaydı, 500 yıl yaşayamaz, dünyayı avucunda tutamazdı. Saraylarını tahtadan yapmaları, bir Asya geleneği idi. Çinliler de o tarihlerde saraylarını tahtadan yapıyorlar ve taş kullanmayı uygarlık saymıyorlardı.
Mete'nin babası Teoman, sağlığında imparatorluğunu çocukları arasında bölüştürdü. Böylece Büyük Hun İmparatorluğu, Asya Hunları, Volga Hunları, Avrupa Hunları ve Hindistan Hunları olmak üzere dörde bölünmüştür. Batı'da Antik devri kapatan Attila, Avrupa Hunları'nın başında idi. Hindistan Hunları, 6. yüzyıla kadar egemenliklerini kendi bölgelerinde sürdürdüler.

Yirminci yüzyılda yapılan araştırmalar Hunların uygar bir millet ve devlet olduğunu kesin çizgileri ile ortaya koymuştur. Edebiyatları, mimarileri vardı ve çeşitli tekniği biliyorlar ve kullanıyorlardı. Orta Asya'ya yerleşik bir toplumdu. Toprağı sürüyorlar, ekiyorlar,ürün alıyorlardı.Tahtadan evleri vardı. Hayvanları için ahır yapmasını biliyorlar, siteler kuruyorlardı.

DÜŞMANLARINA KARŞI DEĞİŞİK SAVAŞ
TAKTİKLERİ UYGULUYORLARDI

Çağın en yüksek savaş aletleri ellerinde idi. Düşmanları peşlerine düştükleri zaman geriye dönmeden ok atmada üstlerine yoktu. Düşmanlarına karşı savaş alanının elverdiği şartlar içinde değişik stratejiler kullanabiliyorlar, düşmanlarını şaşırtıyorlar, yitirilmiş savaşları zafere çevirmenin kafa ve seciye üstünlüğünü hemen her vuruştukları yerde gösteriyorlardı.

Zaferden dönen orduları, genç kızların şarkılarla, şiirlerle karşılamaları uygar bir gelenekti. Tiyatro zevkleri vardı. Bugün de geleneksel tiyatro olarak bilinen orta oyunu, o günlerin tiyatrosudur.

Mete Han'ın zaferlerini övmek için söylenmiş Oğuz Destanı, dünyanın en ünlü destanlarından biridir. Oğuz Destanı, Mete'nin doğuşunu şöyle anlatır:

"Günün birinde Ay Kağan'ın gözü parladı, bir oğlan çocuk doğurdu.
Çocuğun yüzü mavi, ağzı ateş kırmızısı, gözleri ela, saçları, kaşları kara idi. Güzel perilerden daha güzeldi. *******n sütünü bir emdi, bir daha emmedi. Yiyecek istedi, konuştu.Doğduktan kırk gün sonra yürümeye, ata binmeye başladı. Ayakları kurt ayağı, beli kurt beli gibi idi. Vücudun her yanı tüylüydü. İşi gücü ata binmek, ava gitmekti."

Hun Türkleri, dünyanın en büyük ilk Türk imparatorluğunu kurmuş, Mete, Attila gibi kahraman hükümdarları ile adını tarihe çivilemiş bir topluluktur. Çağlarının en uygar insanları idiler.

bluekeys™ 11-28-2006 02:29 PM

MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMÎ
(1207-1273 )
Ünü dünyayı tutan bir mutasavvıf...
700 yıldır, insan yüreklerinde ve kafalarında yaşayan bir fikir ve gönül adamı... Çağının en büyük devrimcisi... İslâm dinine raksı ve musikîyi sokan büyük Müslüman... Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, 3 Eylül 1207'de Horasan'ın Belh şehrinde doğdu.

Babası, Sultan-ı ulema Mehmet Burhanettin Veled'dir. Öteden beri bilginler yetiştiren bir aileden geliyordu. Horosan'ın en ünlü bilgini sayılmaktaydı. Oğlu Celâleddin'e daha küçük yaşlarda iken okuyup yazma öğretmiş, bilgisini oğluna aktarmaya çalışmıştı. Bir gün oturduğu şehri terketti ve oğlunu yanına alarak uzun bir geziye çıktı. Belh'den neden ayrıldığı bilinmiyor.

Celâleddin, babası ile birlikte, çeşitli şehirlerde konaklayarak Hicaz'a gitti. Hac farizasını yaptıktan sonra, Şam'a geldiler. Şam'da, Muhittin-i Arabi ile tanıştılar, konuştular. Muhittin-i Arabi'nin, o sıralar henüz 13 yaşındaki Celâleddin'e, babası kadar önem verdiği ve itibar ettiği söylenir.

Yine babası ile birlikte Konya'ya geldi. Doğuda ün yapmış Burhanettin Veled ve karşılaştığı her insanda saygı ve hayranlık uyandıran oğlu Celâleddin, Konya'da fevkalâde karşılandı. Selçuk hükümdarları dahi, verdiği vaazları dinlemişler ve fikirlerinden yararlanmışlardır.

AKILLI BİR DÜŞÜNÜRDÜ

Burhanettin Veled, 6 Şubat 1231'de Konya'da öldü. Babasının yerini oğlu Celâleddin almış, vaaz ve derslerini vermeye başlamıştı. Büyük bir tesir gücü vardı. Eski Yunan tefekkürünü, Sokrat, Eflatun, Aristo'yu Doğu kültürü ile kaynaştırarak yeni bir senteze gittiği içindir ki, bazı Batılı eleştirmenler kendisine "Doğu Rönesansının Kaynağı" gözü ile bakarlar. Akılcı bir düşünürdü ve evrende olup bitenleri, akılcı bir yöntemle açıklıyordu.

Konya'da, babasından çok daha geniş bir ün kazandı. Adı, Anadolu'dan, Selçuk sınırlarından taşmıştı. Ders verdiği öğrencileri, hocalarını tapar gibi seviyorlar ve kendisini "Mevlânâ" diye çağırıyorlardı.

37 yaşına kadar bu böyle sürüp gitti. Fakat ömrünün 37. yılında, günlerden bir gün, Şam'dan bir derviş çıkageldi. Adı, Tebrizli Şems'ti. Kara kalın bir aba giyiyor, ağaç dalından kesilmiş bir âsâ ile dolaşıyordu. Kaynayan kara gözleri vardı ve konuştuğu insanların adeta yüreklerini tutuşturuyordu. Mevlânâ'ya:

"Bu kitapları bırak" dedi ."Onlar, gerçeğin dış kabuğudur. Gerçeğe, akılla değil, yürekle ulaşılır. Bilmediğimiz bir yerden geldik, bilmediğimiz bir yere gidiyoruz. Geldiğimiz yer Tanrı, gideceğimiz yer Tanrı'dır. Ondan koptuk, ona döneceğiz. Ondan getirdiğimiz cevher, aklımızda değil, yüreklerimizde saklı. Sevilecek tek şey Tanrı'dır!. Ona akılla değil, yürekle ulaşabiliriz! Sev öyle ise!. Sev ki, gerçeğe ulaşabilesin!. Bu kitapları okuyanlar, "Enel-hak" diyen en büyük ermiş, Hallacı Mansur'u asmadılar mı?.. O ki, Tanrı'ya ulaşmıştı, sonunda "Tanrı Benim" dedi."

YOLUNU KESTİLER, ÖLÜMLE TEHDİT ETTİLER

Bu fikirleri tanıdıktan sonra, birdenbire değişiverdi Mevlânâ!. Bir anda kitaplarını bıraktı, derslerini, öğrencilerini bıraktı, yalnız Şems'in öğretileri içinde Şems ile yaşamaya başladı.

Çevresindekiler, Şems'i kıskandılar. Şems'i, Mevlânâ'yı ellerinden almış bir şarlatan gibi görüyorlardı. Karanlıkta yolunu kestiler, ölümle tehdit ettiler. Sonunda Şems, bu yüzden tekrar Şam'a döndü. Fakat Mevlânâ, Şems'in yokluğunda; öylesine perişan oldu, öylesine gözyaşı döktü ki, oğlu Sultan Veled, Konya'yı temsil eden 20 kişilik bir heyetle Şam'a gitti, Şems'i buldu ve onu tekrar Konya'ya babasının yanına getirdi.Mevlânâ şiirler söylüyordu:

"Oraya gitme, demedim mi sana,
Seni yalnız ben tanırım, demedim mi?.
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim!
Bir gün, kızsan bana, alsan başını, yüz bin yıllık yere gitsen,
Dönüp kavuşacağın yer benim, demedim mi?."

Fakat ne yazık ki, bu beraberlik de uzun sürmedi. Mevlânâ'nın bütün zamanlarını Şems ile geçirmesi, müritlerini ihmal etmesi, bir türlü bağışlanamıyordu. Düşmanlıklar ayaklandı. Yol kesmeler, tehditler aldı yürüdü. Bir gün Şems, ortalıktan kayboldu. Öldürüldü mü, uzak bir yere mi gitti, bilinmiyor.

ÖMRÜ KİTAPLAR VE ŞİİRLERLE GEÇTİ

Mevlana ömrünün yarısını, kitaplar arasında geçirmişti, öteki yarısını da şiirler söyleyerek tüketti.

"Dinle neyden kim hikâyet etmede,
Ayrılıklardan şikâyet etmede"

diye başlayan 25.700 beyitlik Mesnevi'si, çağını çok aşan, günümüzde de insanlara fikir yolları gösteren büyük bir eserdir. Bunun dışında, bütün şiirlerini bir araya getiren "Divan-ı Kebir"i, vardır. Bundan başka, düşüncelerini yansıtan "Fih-i Mafih" ve "Mektubât" ayrı değerde eserleridir.

Mevlâna Celâleddin'i Rumî, 17 Aralık 1273'de öldü. Ölümü, yalnız Konya'da, yalnız Selçuklu ülkesinde değil, çok geniş bir dünya parçasında yankılar yapmıştır. Bugün de dünyanın pek çok ülkelerinde adına kurulmuş dernekler vardır. Her yıl Konya'da yapılan anma toplantılarına, dünyanın her tarafından insanlar gelmekte ve "Şeb-i arûz" törenlerine katılmaktadır. Çünkü o bütün dünya insanlarına sesleniyordu:

"Gene gel gene...
Ne olursan ol!..
İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta,
İster, yüz kere tövbe etmiş ol,
İster yüz kere bozmuş ol tövbeni.
Umutsuzluk kapısı değil bu kapı!.
Nasılsan, öyle gel!."

bluekeys™ 11-28-2006 02:29 PM

MİMAR KEMALETTİN
(1870 – 1927)
Türk mimarlık dünyasının ihyası için çalışmış bir fen adamı... "Taşa, gönülden bir şey koymazsan, heykel olmaz, yapıya tarihin içinden bakmazsan, eser olmaz" diyen
bir mimar... Mimarlığın, güzel sanatların bir parçası olduğunu unutmayan insan...

1870 yılında İstanbul'da doğdu. Deniz albaylarından Ali Bey'in oğludur. İlköğrenimini İbrahim Ağa ilkokulunda yapmıştır. Babası, görevle Girit'e gidince, Kemalettin de Girit'e gitmiş ve orada bir yandan Fransızca, bir yandan Arapça dersler alarak bu iki dili öğrenmiştir. Babası ile birlikte İstanbul'a dönünce, bu sefer özel hocalardan bu iki dili geliştirmiş ve perkitmiş, bu arada da Şemsülmaarif ve Numune-i terakki okullarında öğretimini ilerletmiştir.

HÜKÜMET HESABINA ALMANYA'YA GÖNDERİLDİ

Lise tahsilini tamamladıktan sonra mühendis okuluna girdi. Bu okulu birincilikle bitirmiştir (1891). Bu yetenekli öğrenciyi, okulun hocası Alman mimar, kendisine asistan olarak almış ve birlikte çalışmıştır. Dört yıl kadar çeşitli mimarlık ve yapı işlerinde çalıştıktan sonra, öğrenimini daha ilerletmek için hükümet hesabına Almanya'ya gönderildi.

Mimar Kemalettin, Almanya'ya gitmeden önce, İstanbul'daki çalışmaları sırasında Osmanlı tarihini inceledi. Özellikle Osmanlı Güzel Sanatlar tarihini dikkatle gözden geçirdi. Bu uygarlığın yetiştirdiği mimarları ve bunların en büyüğü olan Mimar Sinan'ı, eserlerindeki özellikleriyle etüt etti. Almanya'ya geldiği zaman, doğu kültürü ile dolu idi.

Dört buçuk yıl Almanya'da kaldı. Charlattenburg Teknik Okulu'nu bitirdi. 19. yüzyıl Alman mimarisini inceleyerek, tarihle mimarî arasında köprülerin nasıl kurulduklarını öğrendi ve Türkiye'ye döndü.

Türkiye'ye dönünce, Mühendis Mektebi'nin mimarlık ve inşaat hocalığına atandı. Burada öğrencilerine, Türk mimarisinin geçirdiği safhaları ve yıkılışını anlatıyor, yabancı ellere düşen Türk mimarisinin nasıl dejenere olduğuna öğrencilerinin dikkatini çekiyordu. Bu hocalığı sırasında bazı yetenekli mimarlarımız yetişmiş ve hocalarının açtığı çığırı yaşatmaya çalışmışlardır.

NEO-KLASİZM DENEMESİ YAPIYORDU

Kemalettin Bey, hocalık dışında, özel bürosunda iş de kabul ediyordu. Bostancı, Bebek camileri bu dönem çalışmaları içindedir. Bir ara, Seraskerlik Dairesi Başmimarlığı'na getirildi. 1908 devriminden sonra Evkaf Nezareti inşaat ve tamirat Müdürü oldu. Özellikle bu dönemde verimli çalışmaları görülmüştür, l. Vakıf Hanı, II. Vakıf Hanı, III. Vakıf Hanı ve IV. Vakıf hanları, bu dönem içinde projelendirilmiş, inşaatına girişilmiştir. Mimar Kemalettin, Alman mimarisinin güvenli oturmuşluğu ile Osmanlı mimarisinin inceliğini birleştirerek yeni bir üslup yaratmaya çalışıyor, bir çeşit neo-klasizm denemesi sürdürüyordu.

Yahya Kemal'in divan edebiyatında yaptığı işi, Mimar Kemalettin mimaride uyguluyor gibiydi. İkisi de, eskinin ölümsüz yanlarını alarak, değersiz eklemelerden soyutlayarak bir eskimsi yeni veya yenimsi eski yaratmaya çalışmakta idiler. Kemalettin Bey, Türk kubbesini, kemerlerini, sarkıtlarını stlize ederek yapılara yansıtıyor, Türk çinilerini süslemede kullanıyor ve böylece yaptığı binalar, modern niteliklerinden hiçbir şey kaybetmeden, eski mimarimizin özellikleriyle bezenmiş oluyordu.

Bu neo-klasik arayışa karşı çıkan mimarlar da vardı. Onlara göre, Kemalettin Bey'in yaptığı, eski mimariden kubbe, sarkıt, kemer almak gibi basit bir işti. Bununla bir üslup yaratılamazdı. Ayrıca bu alıntılar, maliyete intikal ettiği zaman, büyücek masraf kapısı açıyorlardı. Oysa Osmanlı Devleti, Batılılaşmaya doğru gitmekteydi. Edebiyatta, resimde, güzel sanatların bütün dallarında Batı'ya giderken, mimaride sapma yapmak, çağın anlayışına ters düşmekti. Durup dururken böyle bir moda yaratmanın âlemi yoktu. Yeni bir çağ başlamıştı ve çağın gereklerine göre, sade, ucuz, hacmin iyi kullanıldığı eserler verilmek sırası idi...

İNGİLTERE, KRALİYET MİMARLIK ENSTİTÜSÜ'NE ÜYE OLARAK KABUL ETTİ

Kemalettin Bey, bu eleştirilere aldırış etmeden çalışmalarını sürdürdü, insan, tarihi ile birlikte yaşıyordu. Geçmişten kopmanın imkânı yoktu. Öyleyse, eserlerine kendi düşüncesini, kendi zevklerini ve hatta dünya görüşünü aktarmalıydı: "Her eser, mimarinin imzasını taşır."

Mimar Kemalettin, Kudüs'teki "Mescid-i Aksa"nın tamiri işini üzerine aldı. Bunu büyük bir ehliyetle başardı. Başarısı, yalnız Osmanlı ülkesinde değil, bütün dünyada yankılar yaptı. İngiltere, Kemalettin Bey'i, Kraliyet Mimarlık Enstitüsü'ne üye olarak kabul etti. Son devrin bütün büyük eserleri onun eliyle ortaya konmuştur, denebilir.

Başlıca eserleri: İstanbul Bahçekapı’daki 4 Vakıf han, Hürriyeti Ebediye Tepesi’ndeki "Şehitler Anıtı", Bostancı, Bebek, Bakırköy camileri, Çamlıca Kız Lisesi binası, Lâleli'deki sıra apartmanlar, Ayazma Mektebi, Eyüp'teki Reşadiye Okulu ve türbesi, Yeşilköy Camisi, Mahmut Şevket Paşa, Cevat Paşa, Ali Rıza Paşa türbeleri, Sultan Selim civarında birkaç medrese, şimdiki Üniversite Kitaplığı... Ankara'da, Mimar Kemal Okulu, Gazi Eğitim Enstitüsü, Türk Ocağı binası, Devlet Demir Yolları binası ve proje halinde kalmış birçok eser... 1927'de öldü.

Mimar Kemalettin, Türk mimarî tarihine atılmış şerefli bir imzadır

bluekeys™ 11-28-2006 02:29 PM

MİMAR SİNAN
( 1490-1588 )
Çağımızın ünlü mimarı Wright, "Hiç kimse, yıldızlı gökyüzünü, birkaç direğin üstüne oturtmasını, Sinan kadar becerememiştir" diyor. Eğer bugün dünyada estetik kubbe sanatı ve bir hesap-kitap mucizesi, varsa bunu, Türklerin büyük mimarı Sinan'a borçludur. Estetik kubbe, ne Arap'tır ne de Bizans... Türk’tür. Kubbe bugün de, dokunulmaz ölçülerine Sinan'ın hendese kafasında ve hesabında ulaşmıştır. Günümüzün modern mimarisi, Sinan'ın attığı temeller üstünde yükseliyor.

Sinan'ın Osmanlı sınırlarından taşarak bir dünya mimarı olmasının sırrı, BAKMASINI ve GÖRMESİNİ bilmesindedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun fışkırma ve yayılma devri olan 16. yüzyılda Türk orduları nereye gitti ise, oralara giden ve gittiği yerlerdeki sanat eserlerini kafası ve ruhu ile inceleyen Mimar Sinan, baktığı eserlerde aradıklarını görmesini bilmiş ve sonra, bütün bunlarla beraber ve bunların dışında yepyeni bir mimari ortaya koymuştur.

1490'da Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğdu. 1512'de bir devşirme grubu ile İstanbul'a geldi ve "Acemi Oğlanlar" okulunda okudu. Bu sırada, İstanbul'un eşsiz sanat eserlerini inceledi. Yavuz Sultan Selim ile birlikte Çaldıran seferine katıldı. 1516'da Mercidabık ve Ridaniye savaşlarına girdi. Yavuz Selim'le birlikte Kahire'de kaldı. Mısır firavunların ehramlarını, saraylarını, mabetlerini, Kölemen sultanlarının eserlerini, Araplar döneminin camilerini, köprülerini bir bir gözden geçirdi.

ORDUDA BİRÇOK SEFERLERE KATILDI

Rodos seferine katıldı ve bu seferden sonra Sekban sınıfına geçti. Rodos'ta da Yunan mimarisini tanıdı. 1526'da Kanunî Sultan Süleyman'ın Mohaç Meydan Savaşı'na katıldı. Macaristan'ın başşehri Budin'e girdi. Orada, sarayları, kiliseleri inceledi. Kanunî'nin Bağdad seferinde yine orduda idi. Bağdad'a giren ordu ile birlikte, Arap mimarisinin en parlak eserlerine irfan gözü ile bakmasını bildi. Bu sırada önce Haseki, sonra Subaşı tayin edildi.

Boğdan seferinde ordunun Prut Nehri'nin geçmesi gerekiyordu. Kurulan köprüler tutmuyor, kazıklar çöküyor, akıntı köprüyü sürüklüyordu. Padişah, bu işin üstesinden gelecek birinin bulunmasını emretti. İkinci Vezir Lütfi Paşa, Sinan'ı tanıyor, güveniyordu. Padişah'a tavsiye etti. Kanunî, Sinan'a: "Göreyim seni... Şuraya bir köprü kur... Askerim üstünden geçsin... Ama başaramazsan, sen bilirsin!.." dedi. Sinan önce akıntıyı, sonra bataklığı inceledi, gözledi ve 13 gün içinde bir köprü kurdu. Askerler üzerinden bütün ağırlıklarıyla geçtiler. Padişah Sinan'a: "İşe yarar adammışsın!" diye iltifat etti.

1539'da Lütfü Paşa sadrazam olunca, Sinan da mimarbaşılığa getirildi. Böylece, Osmanlı uygarlığına mührünü basan Mimar Sinan, 49 yaşında toplumuna ve kendisine şerefler katacak işine başlamış oluyordu.

BİRÇOK SARAYLAR, MEDRESE VE CAMİLER YAPTI

İlk büyük eseri, 1544'de başlayıp, 1548'de tamamladığı Şehzade Camisi'dir. Kanunî Süleyman, "Şehzadeler Güzidesi" diye övdüğü oğlu için yaptırdığı bu caminin, bir abide-eser olmasını istiyordu. Medresesi, türbesi, imareti, tabhane ve misafirhanesi ile tam bir külliyedir ve gerçek bir sanat değeri taşımaktadır.

Sinan, bundan sonra birçok saraylar, medreseler, camiler, türbeler yaptı. İstanbul'u içme suyuna kavuşturmak için, ünlü Bentleri inşa etti. Ünü, bütün ülkeyi tutmuş, nerede bir eser yapılacaksa, ondan yardım istemek usul haline gelmişti. Sinan, her yere yetişiyor, planlar yapıyor, uygulamasını kontrol ediyor ve mimarîde Osmanlı-Türk çizgisini ebedileştiriyordu.

KANUNÎ, GÜZEL BİR KÜLLİYE YAPTIRMAK İSTEDİ

Kanuni, dünyanın en büyük ve en güçlü imparatorluğunun başında bulunan bir Padişah olarak, ülkesinde yapılan bütün eserlerden daha büyük, daha muhteşem,
daha sanatlı ve güzel bir külliye yaptırmak hevesindeydi. Bunun mümkün olup olmadığını Sinan'dan sordu. Yaptıracağı bu külliyeye, kendi adını verecekti... Sinan, alçakgönüllülüğünden hiçbir şey kaybetmeden, "Devletinizde her şey mümkündür" dedi.

Süleymaniye'nin temeline ilk harcı, çağının en ünlü alimî olan Şeyhülislam Ebussuud Efendi koydu, inşaat başladı. Sinan, Ayasofya'nın kubbesinden daha büyük ve daha estetik bir kubbeyi, caminin üstüne kondurmak istiyordu. Çekemeyenler, Sinan'ın düşmanları harekete geçtiler. Bunların başında Sadrazam Rüstem Paşa da vardı. Bunlar, bu kadar büyük bir kubbenin tutturulmayacağını, maazallah çökerse, yüzlerce müminin ölümüne sebeb olacağını ileri sürüyorlar ve Sinan'ın bu yüzden inşaatı bitirmeyi geciktirdiğini söylüyorlardı.

Kanunî bir gün camiye geldi ve inşaatın ne zaman biteceğini sordu. Sinan, "iki ay içinde" dedi. Çevresindekiler, bu kadar kısa bir zamanda inşaatın tamamlanamayacağını söyleyerek Sinan'ı uyarmak istediler. Fakat o fikrinde direndi ve iki ay sonunda caminin anahtarlarını cihangir hükümdara götürdü.

BİRBİRİNDEN ÜSTÜN İKİ ESER...

Kanuni'den sonra yerine Padişah olarak gelen 2. Selim için de Edirne'de, Selimiye Camisi ve külliyesini inşa etmiştir. Sinan: "Kalfalığımda Süleymaniye'yi, ustalığımda Selimiye'yi yaptım" der. Biri birinden üstün iki eserdir. Dünya mimarî anıtları arasında yer alırlar. Michel Ancelo'nun Roma'daki Sen Piyer Kilisesi ile Selimiye, mimarlık tarihinde, birbirlerine karşı ayrı ayrı üstünlükleri olan, fakat birbirlerinden üstün olmayan iki eser olarak eleştirilir.
Sinan Osmanlı ülkesi içinde 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 darülkurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa, 7 su yolu ve su kemeri, 8 köprü, 15 kervansaray, 33 saray, 6 mahzen, 32 hamam yapmış ve bırakmıştır. Bugün de Türk ve dünya mimarisine atılmış en büyük imza olarak bilinmektedir.

bluekeys™ 11-28-2006 02:29 PM

MİTHAT PAŞA
( 1822- 1884 )
İstanbul'da doğdu. Babası, Hacı Eşref Efendi'dir. Okuma yazmayı çevresinden öğrendi. Asıl adı Ahmet Şefik'tir. 10 yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş, dini bilgilerini almıştı. Güzel okunaklı bir yazısı vardı, üstelik hızlı yazmasını beceriyordu. Babıâli Divan Kalemi'ne girdi. Kalemde, Farsça, Arapça bilenler vardı. Onlardan dersler aldı ve dil bilgisini ilerletti. Arkadaşları kendisine Mithat ismini verdiler. Bundan sonra bu isimle tanınmıştır. Bir münasebetle Koca Reşit Paşa'nın huzuruna çıkınca, Paşa'nın dikkatini çekti. Paşa kendisine Arapça ve Farsça'dan başka, Fransızca dersleri de almasını tavsiye etti. Bu sefer Fransızca'ya başladı ve kısa bir zamanda bu dilde bir hayli ilerledi.

MİTHAT PAŞA 39 YAŞINDA «ISLAHHANE» AÇTI

Yirmi yaşından yirmi altı yaşına kadar kâtiplik görevi ile Şam'da, Sayda'da, Konya ve Kastamonu'da bulundu. İstanbul'a dönünce, Reşit, Ali ve Mütercim Rüştü paşaların başkanlıklarında kurulan heyetlerde tutanak kâtipliği yaptı. Zekâsı ve becerikliliği ile bu paşaların dikkatlerini çekti. Kendisini, Fransızca'yı ilerletmek ve Batı memleketlerini yakından tanımasını sağlamak için Avrupa'ya gönderdiler. Londra, Paris, Belçika ve Viyana'yı gördü. Batı toplumlarının örgütlenmesi dikkatini çekmişti. 6 ay süren bu gezisinden sonra İstanbul'a döndüğü zaman, Yusuf Kâmil Paşa'nın başkanlığındaki kabinenin başkâtipliğine getirildi.

1861'de 39 yaşında iken, kendisine vezir rütbesi verildi ve Niş vilayetine vali gönderildi. Avrupa gezisi sırasında gördüklerini uygulayabileceği bir yere gelmişti. Önce, halkı rahatsız eden eşkıyaları kısa bir sürede yok etti. Yollr açtırdı. Sulama kanalları yaptırdı. Kimsesiz çocuklar için "ıslahhane"ler açtı. Bu çalışmaları İstanbul'a yansıyor ve takdir topluyordu. Fuat ve Âli paşalar, ondan daha da yararlanmak için, Silistre, Vidin, Niş vilayetlerini Tuna vilayeti adı altında birleştirerek başına Mithat Paşa'yı getirdiler. Geniş yetkileri vardı. Burada da yollar, sulama kanalları, ıslahhaneler yaptı. Belediye teşkilâtını modernleştirdi ve Ziraat Bankası'nı kurdu.

Buradan, önce İstanbul'da Şûra-yı Devlet Başkanlığı'na, oradan da Bağdat valiliğine atandı( 1869). Tuna vilayetinde yaptığı icraatını orada da tekrarladı. Fakat Sadaret makamına gelen Mahmut Şevket Paşa, icraatı ile sarayda büyük yankılar yapan Mithat Paşa'nın muvaffak olmasını istemiyordu. Çeşitli yollarla valisini iş yapamaz hale getirdi. Bunun üzerine Mithat Paşa, Bağdat Valiliği'nden istifa ederek İstanbul'a döndü.


MİTHAT PAŞA'NIN İLK SADRAZAMLIĞI 3.5 AY SÜRDÜ

Ancak, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa, Mithat Paşa'nın İstanbul'da bulunmasını, mevkii açısından tehlikeli gördü ve kendisini Edirne valiliğine tayin etti. Mithat Paşa, vilayetine hareket etmeden, usul gereği, sarayda Padişah Abdülaziz'e bir veda ziyareti yaptı. Abdülaziz, bu gittiği vilayeti mamureye çeviren Paşa'yı beğendi. Hele Mahmut Nedim Paşa hakkındaki düşüncelerini korkusuz, pervasız söylemesi, büsbütün hoşuna gitti. Ertesi günü, Mahmut Nedim Paşa'dan mührünü aldırdı ve Mithat Paşa'yı sadrazam yaptı.

Mithat Paşa'nın sadrazamlığı uzun sürmedi. Mahmut Nedim Paşa'nın, gözboyamak için şişirdiği bütçeyi gerçek rakamlarıyla padişaha sununca, devlet giderlerinin gelirlerinden çok olduğu ortaya çıktı. Saray tahsisatlarının kısılması gerekiyordu. Ayrıca Mithat Paşa, kendi düşüncesine uygun bir dış politika izlemekte idi. 31 temmuz 1872'de oturduğu sadrazam koltuğundan, 18 ekim 1872'de indirildi. Devletin başında, sadece üç aya yakın bir zaman kalabilmişti.

Ahkâm-ı Adliye Meclisi Reisliği, Selanik valiliğinde bulunduktan sonra, Mütercim Rüştü Paşa kabinesine, bir çeşit devlet bakanı demek olan "Sandalyasız Nazır" olarak getirildi. Osmanlı ülkesi, özellikle İstanbul kaynıyordu, imparatorluk ıslahat hareketlerine muhtaçtı. Bürokrasinin bir kanadı meşrutiyetin kurtarıcı olacağına inanmıştı. Bunların içinde Mithat Paşa da vardı. Nitekim, Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ile, Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Harbiye Komutanı Süleyman paşalar da tıpkı Mithat Paşa gibi düşünüyorlardı. Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi ile anlaştılar ve Âbdülaziz'i tahttan indirdiler. Yerine V.Murad geldi (30 mayıs 1875).

Fakat V. Murad bir ruh hastası idi. Kısa bir sürede bu padişahla iş görmenin mümkün olamayacağı ortaya çıktı. Bu sefer Mithat ve Rüştü paşalar, Şehzade II. Abdülhamit'le görüştüler ve kendisinden meşrutiyeti ilân edeceği vaadini aldıktan sonra, V. Murad hal’ edildi ve yerine II.Abdülhamit geldi (1876).

MİTHAT PAŞA ABDÜLHAMİT ÎLE İHTİLAFA DÜŞTÜ

Mithat Paşa, ikinci defa sadrazam oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk Kanun-ı Esasi'si hazırlandı ve ilân edildi. Meclis toplandı. Kısa bir sürede Abdülhamit'le Mithat Paşa ihtilafa düştüler. Abdülhamit, "Kanun-ı Esasi"nin kendisine verdiği "sürgün" hakkını kullanarak Mithat Paşa'yı memleket dışına çıkardı. Mithat Paşa, bir süre Avrupa'da kaldı. Tekrar memlekete çağrıldı, önce Suriye Valiliğine, sonra da İzmir Valiliğine getirildi, İzmir Valisi iken, tutuklanacağını haber aldığı için, Fransız Konsoloshanesine iltica etti. Fakat Padişah'ın ısrarı üzerine İstanbul'a getirildi. Padişah Abdülaziz'in katli ile suçlanıyordu.

Yıldız'da kurulan bir mahkemede idama mahkûm edildi. Padişah bu mahkûmiyeti ömürboyu hapse çevirdi ve Taife sürgün etti. 7 mayıs 1884'te boğularak öldürülmüştür.

bluekeys™ 11-28-2006 02:30 PM

MURAT HÜDAVENDİGAR
( 1326-1389 )
Devlet felsefesi olan bir hükümdar... Savaşta ve diplomaside üstün insan. Osmanlı devletinin toplumsal temellerini atan 3. adam.

1326'da Bursa'da doğdu. Osmanlı beyliğinin 3. hükümdarıdır. İlk gençliğinde, Bursa Sancak beyi olarak hizmet gördü. Amcası Süleyman Paşa, Rumeli'de fetihlerini sürdürürken, Murad da yardımcı olmuş, Çorlu ve Lüleburgaz'ın ele geçirilmesinde yararlıkları görülmüştür. Süleyman Paşa, fetihler sırasında ölünce, Rumeli'nin işini Murad sürdürdü.

1362'de Orhan Bey ölünce, yerine geçen Murad, savaşta ve devlet işlerinde pişmiş, başarılı bir komutandı. Fakat hükümdar değişikliği, daima düşmanlara ümit vermiştir. Orhan'ın ölümü, Murad'ın beyliğe geçişi de Bizans'a bir ümit ışığı yakmış ve Bizanslılar, bu dönemde, Çorlu-Lüleburgaz ve Malkara'yı geri almaya muvaffak oldular. Ankara, Ahileri de Osmanlı muhafızları kovmuşlardı. Bir de, Eskişehir'deki kardeşleri başkaldırınca, düşmanlara gün doğdu.

Ama Murad, hiç acele etmeden önce Bizans'ın eline düşen Çorlu, Malkara ve Lüleburgaz'ı geri aldı. Kardeşlerinin isyanını bastırdı ve kendilerini bertaraf etti. Ankara Ahileri de şehri teslim ettiler. Fakat Murad sadece şehirleri almakla kalmıyor, yepyeni bir iskân politikası ile, Rumeli'de aldığı toprakların halkını Anadolu'ya geçiriyor, Anadolu'daki halkı da Rumeli'ye yerleştirerek, Osmanlı devlet yapısının temellerini oluşturuyordu. Bu, yeni bir toplum yaratma politikası, daha sonraki yıllarda ihmal edildiği için, milliyetçilik cereyanları karşısında Osmanlı ülkesi, yüz yıl içinde parçalanmış, erimiş ve elden çıkmıştır.

SIRP ORDUSU BÜYÜK BOZGUNA UĞRADI

Evrenos Bey ve Hacı Ali Bey akınlarını sürdürdüler. Murad, Edirne'nin Bizans'tan alınmasına karar verdi. Bulgar ve Bizans orduları yenildiler ve Edirne Türklerin eline geçti. İlk Edirne muhafızı olan Lala Şahin Paşa, Filibe'yi, Evrenos Bey Gümülcine'yi aldı.
Avrupa telâşa düşmüştü. Türklerin durdurulması gerekliydi. Fakat Bizans'ın gözü korkmuştu. İmparator İoannes, Murad Bey'le anlaşıp topraklarının üzerindeki hakkından vazgeçti.

Bu, nisbeten sakin geçen dönemde, Murad savaşta tutsak edilen Hıristiyan çocukların Anadolu'daki çiftliklere gönderilerek bir süre eğitildikten sonra bunlardan yeni bir ordu kurulmasını, Çandarlı Kara Halil'e emretti. Kara Halil bu teşkilâtı kurdu ve adına yeni asker anlamanı gelen "Yeniçeri" dediler. Büyük tarihçi Toynbee: "Sürüden bir kuzu alıp, onu çoban köpeği yapmak ve kurda karşı sürüyü korumak görevini bu kuzuya vermek, Türklerin icat ettiği bir marifettir" diyor. Sonraları bu kurulan Yeniçeri teşkilâtı ordunun temeli olmuştur.

OĞLU, BABASINA BAŞKALDIRDI
Papa Urbanus V.Macar, Bulgar, Sırp krallarını ikna ederek bir Haçlı seferi düzenledi. Buna, Eflâk Voyvodası ile Bosna Bey'i de katıldılar. Lala Şahin Paşa, durumu Anadolu'daki padişaha duyurdu. Murad 10.000 kişilik bir kuvvetle Hacı İlbeyi, bu salip ordusunu, kendisi yetişene kadar oyalamak görevi ile Rumeli'ye gönderdi. Salip ordusu, Edirne üzerine yürüyordu. Hacı İlbey, Sırp Sındığı denen yerde, beklenmedik bir baskın yaptı. (1346) Macar Kralı Lajos güçbela canını kurtarabildi. Çoğunluğunu Sırpların teşkil ettiği ordu, darmadağın oldu.

Murad ertesi yıl Edirne'yi kendisine başkent yaptıktan sonra, akınları başlattı. Bulgar Kralı Türk egemenliğine girmeyi kabul etti ve kızını Murad'a vererek bir akrabalık kurdu. Bu sefer Sırplar, Makedonya beyleri ile birleşerek Türklere saldırmayı denediler. Çirmen Savaşı'nda yenilip yüzgeri oldular. Batı Trakya ve Makedonya Türklerin eline geçti.

Anadolu'daki Türk beyliklerini birleştirmek işi, güç yürüyordu. Murad, Karaman-oğlu'na kızını vererek ve Süleyman Şahın kızını da oğluna alarak, bir akrabalık örgüsü içinde birleşmeyi denedi. Hamidoğulları beyliğini, Kemalettin Hüseyin Bey’den 60.000 duka altını karşılığı satın aldı. Sıra Candaroğulları'na gelmişti. Bu sırada, beklenmedik bir şey oldu. Murad'ın 14 yaşındaki oğlu Savcı Bey, Bizans imparatorunun oğlu Andronikos ile birleşerek babasına başkaldırır. Murad Bey, İstanbul yakınlarında bu başkaldıran asi evlâtların ordusunu dağıttı ve kendi oğlunun gözlerine mil çektirerek kör etti. Bizans imparatoru da kendi oğlunu cezalandırdı.

Murad Bey, satın aldığı Hamidoğlu topraklarına saldıran Karaman beyini cezalandırmak için Konya üzerine yürüdü. Karaman beyin ordusunu darmadağın etti ama Murad Bey'in kızı olan karısının yalvarmaları üzerine hayatını bağışladı.

HAÇLI ORDUSU BİR KEZ DAHA YENİLDİ

Murad Bey Konya'da oyalanırken, Sırp despotu, Bosna Bey'i, Arnavut beyleri tekrar birleştiler. Hırvat ve Bulgar kralları ile Dobruca hâkimi de birliğe katılınca, Murad Bey, Lala Şahin Paşa komutasındaki akıncı kuvvetlerini Rumeli'ye geçirdi. Fakat bu kuvvetler, birleşik Hıristiyanlara yenildiler. Yıllardan beri zafer görmeyen Hıristiyan devletleri büyük bir ümide kapıldı. Murad, Çandarlı Kara Halil'in komutasında 30.000 kişilik bir orduyu Rumeli'ye geçirdi. Kendisi de Anadolu beylerinden devşirdiği bir ordu ile Kosova önlerine geldi. Düşmanla karşılaştılar. (1388) Tarihin büyük meydan muharebelerinden biri yapıldı. Batı için bu savaş, ölüm-kalın meselesi idi. Fakat Türkler yine yendiler ve Haçlı Ordusunu kılıçtan geçirdiler.

Murad Bey, savaş meydanını gezerken bir yaralı Sırplı tarafından hançerlenerek şehit oldu. Bursa'da kendi adına yaptırdığı cami ve imaretin yanındaki türbede gömülüdür.

bluekeys™ 11-28-2006 02:30 PM

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
(1881 – 1938)
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı. Selanik, Kasımiye Mahallesi'nde, bugün müze olan evde dünyaya geldi. Babası Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Mustafa eğitime Selanik'te "Fatma Mollakadın" adlı mahalle okulunda başladı; daha sonra bu okuldan alınarak Şemsi Efendi İlkokulu'na verildi.Bu okulu bitirmeden babası öldü. Bu yüzden Zübeyde Hanım, Langaza'da bir çiftlikte kahya olarak çalışan kardeşinin (Hüseyin Ağa) yanına çocuklarıyla birlikte gitti. Mustafa, burada bir süre tarla bekçiliği yaptı. Köyde okul yoktu. Bu sebeple Mustafa Selanik'te bulunan teyzesinin yanına gönderildi. Selanik Mülkiye İdadisi’ne yazıldı ise de arkadaşlarıyla anlaşamadı ve okulu terketti; çünkü Mustafa, askerî okula gitmek istiyordu. Sonunda Askerî Rüştiye'ye yazıldı (1893). Matematik derslerindeki başarısından dolayı Mustafa Sabri adlı matematik öğretmeni ona "Kemal" adını verdi. Mustafa Kemal, 1896'da Askerî Rüştiye'yi bitirdi ve Manastır Askerî İdadisi'ne girdi. Bu okulu 1898'de tamamlayarak İstanbul'daki Harbiye Mektebi'ne geldi; piyade sınıfına yazıldı (13 Mart 1899).
Mustafa Kemal, Harbiye Mektebi'ni 10 Şubat 1902'de bitirdi ve Erkân-ı Harbiye (Kurmay) sınıflarına geçti.
Erkan-ı Harbiye (Harb Akademisi)'yi 11 Ocak 1905'te bitirdi ve kurmay yüzbaşı oldu. Kurmaylık hakkını kazanan onüç subaydan biri idi. Beyazıt'ta bir ev kiralamıştı. Ayrıca birkaç arkadaşı ile bu eve bitişik bir oda tutmuştu. Siyasî faaliyetleri bu odada sürüyordu. Arkadaşlarından birinin bu durumu jurnal etmesiyle, Mustafa Kemal, Ali Fuad (Cebesoy) ve 2 yüzbaşı tutuklandılar. Yıldız Sarayı'nda birkaç ay sorguya çekildiler, İstanbul'dan sürülmek şartıyla affedildiler.
Mustafa Kemal ve Ali Fuat, Şam’a, 5. Ordu emrinde 30. Süvari Alay’ına gönderildiler. Bu görev Mustafa Kemal’e imparatorluğun içinde bulunduğu durumu öğretti. Mustafa Kemal, burada Hacı Mustafa (Cantekin) ile tanıştı. Mustafa Kemal ve arkadaşları Müfit (Özdeş), Lütfi ve Mustafa (Cantekin) birleşerek "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdular (Ekim 1906). Cemiyetin Yafa, Kudüs ve Beyrut şubelerini Mustafa Kemal açtı. Ancak Suriye, cemiyetin gelişmesi için uygun değildi. Bu sebeple Mustafa Kemal, Selanik'e giderek cemiyetin bir şubesini de orada kurdu. Kısa bir süre sonra Şam'a döndü, İngiltere ile Osmanlı Devleti arasındaki Akabe meselesi yüzünden güneye gönderilen birlikler arasında Birüssebi'ye gitti. O sırada Selanik'te İttihat ve Terakki Cemiyeti kurulmuştu. Eylül 1907'de bu iki cemiyet "İttihat ve Terakki" adı altında birleşti.
Haziran 1907'de Mustafa Kemal, kolağası olarak önce Şam 5. Ordu kurmaylığına, Eylül ayında da Manastır 3. Ordu Komutanlığı emrine tayin edildi. Manastır'a giderken Selanik ordu müşirliği kurmaylığına gönderildiğini öğrendi. 22 Haziran 1908'de kendisine ek görev olarak Selanik-Üsküp demiryolu müfettişliği verildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri bu bahane ile onu, merkezden uzaklaştırmış oluyorlardı. İttihat ve Terakki Cemiyeti 1876 Anayasası'nın geri getirilmesini isteyen bir bildiri yayınladı. Çıkan olaylar sonucu 23 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edildi .İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinden binbaşı Enver (Paşa) bu zaferin kahramanı olarak görülüyordu. Mustafa Kemal, ülkede reformlar yapılmasını, İttihat ve Terakki'nın açık bir siyasî parti niteliği almasını ve ordunun kesin olarak siyasetten çekilmesini istiyordu. Mustafa Kemal ve İttihat ve Terakki arasındaki fikir uyuşmazlığı bu görüşlerden sonra ortaya çıktı. Bu sırada Trablusgarp'ta Meşrutiyet'e karşı bir ayaklanma başladı. İttihatçılar bunu bir fırsat bilerek Mustafa Kemal'i Trablusgarp'a yolladılar. Mustafa Kemal, kan dökmeden ayaklanmayı bastırdı ve Redif tümeni kurmay başkanı olarak Selanik'e döndü (13 Ocak 1909). II. Meşrutiyet'e rağmen İttihatçılar İstanbul'a hakim olamamışlardır, İslamî prensiplerin ihlâl edildiği bahane edilerek İstanbul'da bir ayaklanma meydana geldi. 31 Mart Olayı adı verilen bu ayaklanmayı "Hareket Ordusu" bastırmıştır. 3. Ordu'ya bağlı birliklerle Redif kıtalarından meydana gelen Hareket Ordusu olayı bastırdıktan sonra suçluları cezalandırdı ve padişah II. Abdülhamid tahttan indirildi.
22 Eylül 1909'da Selanik'te İttihat ve Terakki'nin yıllık kongresi toplandı. Mustafa Kemal bu kongreye Trablus delegesi olarak katıldı ve görüşleriyle dikkati çekti.
Bundan sonra Mustafa Kemal, Zabit Talimgahı ve 38. Piyade alay kumandanlığı yaptı. General Litzman'ın "Takımın Muharebe Talimi" ve "Bölüğün Muharebe Talimi" adlı kitaplarını çevirerek bastırdı (1909 ve 1912). Cumalı Ordugahı (1909) ve Tabiye Tatbikat Seyahati (1911) adlı kitaplarını da bu dönemde yayınlandı. 1910 sonbaharında, Fransız ordusunun Picardie'de yaptığı tatbikata katıldı.29 Eylül 1911'de İtalyanlar Trablusgarb'a saldırdılar. Bu bölge imparatorluğun ihmal edilmiş bir bölgesi idi ve savunması az sayıda bir kuvvete bırakılmıştı. Paris Ataşemiliteri Fethi (Okyar), Berlin Ataşemiliteri, En ver (Paşa) gönüllü subay olarak Trablus'a gittiler. Mustafa Kemal de gizlice Trablus'a geldi. Önce Tobruk'ta sonra Derne'de muharebeleri yönetti. 27 Kasım 1911'de Binbaşı oldu. Bu sırada Balkan Savaşı başladı (1912). Mustafa Kemal bu olay üzerine İstanbul'a geldi. Ancak, Bulgarlar, Çatalca hattına kadar gelmişlerdi. Osmanlılar Bolayır Yarımadası'nda kuvvet toplamayı, bu kuvvetle Bulgar hattının gerisine saldırmayı düşünüyorlardı. Mustafa Kemal, Bolayır'da kurulan mürettep kolordusunun harekat şubesi müdürlüğüne tayin edildi (25 Kasım 1912). Mürettep kolordu kumandanı Fethi Bey'in askerlikten istifa edip, İttihat ve Terakki'nin Genel Sekreteri olmasıyla, yerine Mustafa Kemal geçti. 22 Temmuz 1913'te Edirne'ye giren ilk kuvvetler bu kolorduya aitti. 27 Ekim 1913'te Mustafa Kemal Sofya Askerî Ateşeliği'ne gönderildi; bu bir çeşit sürgün cezası idi.
Bu sırada Enver Paşa yarbaylıktan tuğgeneralliğe yükselerek Harbiye Nazırı oldu ve orduda bir gençleştirme hareketine başladı. Mart 1914'te Mustafa Kemal yarbaylığa yükseltildi. 28 Haziran 1914'te Avusturya veliahtı Arşidük Franz Ferdinand Saraybosna'da öldürüldü. Bu I. Dünya Savaşı'nın başlamasıydı. Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti'nin Almanya yanında savaşa girmesine karşıydı. Enver Paşa ise karşı fikri destekliyordu ve Osmanlılar Almanların yanında savaşa katıldılar.
Mustafa Kemal, 2 Şubat 1915'te Tekirdağ'da kurulmakta olan 19. Tümen Kumandanlığına getirildi. 19. Tümen önce Maydos (Eceabad)'a sonra Bigalı'ya nakledildi. Bu sırada İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale'yi geçmeye çahşmışlarsa da ağır kayıplara uğrayarak geri çekilmişlerdir (18 Mart). 25 Nisan'da Gelibolu Yarımadası'na iki yerden çıkartma yapıldı (Seddülbahir ve Arıburun). Mustafa Kemal'in hayatında önemli bir yer tutan Çanakkale Savaşları başlamıştı. Mustafa Kemal'in Sarıbayır, Kocaçimen, Çonkbayırı, Kireçtepe ve Anafartalar'da muharebeleri tarihin en çetin muharebeleri olarak nitelenmiştir. 21 Ağustos muharebelerinden sonra düşmanı denize dökmek için bir saldırı düşündü. Ancak yardımcı kuuvetlere ihtiyaç vardı. Yardım gelmeyince Grup Kumandanlığı'ndan istifa etti. İstifası kabul edilmeyerek hava değişimine çevrildi. Mustafa Kemal albaylığa yükseltildi.

Bir süre Soyfa'da dinlendi ve daha sonra Edirne'de 16. Kolordu Kumandanlığına tayin edildi (1916). Nisan 1916'da rütbesi generalliğe yükseltildi. Mustafa Kemal Muş ve Bitlis'i geri aldı (6-7 Ağustos 1916). Bu başarısından dolayı Altın Kılıçlı imtiyaz madalyası kazandı. 5 Mart 1917'de 2. Ordu kumandan vekili, 18 Mart'ta da asaleten ordu kumandanı oldu. Daha sonra Hicaz Kuvve-i Seferiyesi kumandanlığı teklif edildiyse de görevi kabul etmedi. Başkumandanlık Hicaz'in boşaltılmasını teklif etti. Enver Paşa bu görevi Mustafa Kemal'e verdi; bu şekilde onu harcamak istiyordu. Ancak Mustafa Kemal bu teklifi de kabul etmedi. Enver Paşa, Bağdat'ı geri almak üzere Halep'te Yıldırım Orduları grubu adı verilen yeni bir kuvvet topluyordu. Bu orduların başına general Falkenhayn getirildi. Mustafa Kemal Paşa da bu gruba bağlı 7. Ordu Kumandanı oldu (5 Temmuz 1917). Bağdat'ın geri alınmasından vazgeçildi ve ordu Filistin'e yollandı. Buradan Enver Paşa'ya bir rapor gönderdi. Enver Paşa'nın raporla ciddi bir şekilde ilgilenmemesi yüzünden istifa etti. 7 Kasım 1917'de genel karargah emrine alındı.
Aralık 1917'de Kayser, Osmanlı padişahını Alman imparatorluk karargahına davet etti. Bu davete veliaht Vahdeddin Efendi ve Mustafa Kemal Paşa birlikte gittiler.15 Aralık 1917-5 Ocak 1918 tarihleri arasında yapılan bu seyahatte Veliaht'a savaşın kaçınılmaz sonuçlarını anlatmaya çalıştı. Dönüşünde böbrek rahatsızlığının artması yüzünden Karlsbad (Bugünkü Karlovi Vari) gitti. Temmuz 1918'de kendisini ziyarete gelen bir arkadaşı padişah Mehmed Reşad'ın öldüğünü ve yerine Vahdeddin'in geçtiğini bildirdi. 4 Ağustos 1918'de İstanbul'a döndü. 16 Ağustos 1918'de 7. Ordu Kumandanlığına yeniden tayin edildi. 22 Eylül'de Vahdeddin'in fahrî yaveri oldu. Buna rağmen Nablus'a gitti. Bu cephede 3 ordu vardı. Bu üç ordunun Filistin Cephesi'ndeki muharebeleri yenilgi ile sonuçlandı.
8 Ekim'de Talat Paşa hükümeti istifa etti. Padişah hükümeti kurmak görevini Tevfik Paşa'ya verdi. Mustafa Kemal Paşa, Padişaha telgraf çekerek sadarete Ahmed İzzet Paşa (Furgaç)'yı getirmesini istedi. Sonuçta Tevfik Paşa hükümeti kuramadı ve sadrazam Ahmed İzzet Paşa oldu. Ancak Mustafa Kemal Paşa'yı Harbiye Nazırı yapmadı. 30 Ekim'de Osmanlı Devleti Mondros Müterekesi 'ni imzaladı. Mütarekeye göre Alman kumandanların Türkiye'yi terketmeleri gerekiyordu. Bu sebeple Liman von Sanders Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığı'nı Mustafa Kemal Paşa'ya bıraktı (31 Ekim). 7 Kasım 'da Yıldırım Orduları Kumandanlığı kaldırıldı ve 13 Kasımda Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a geldi. Bu tarih müttefiklerin İstanbul'a geliş günüydü.
Sadrazam İzzet Paşa istifa etti. Yeni hükümeti kurma görevi Tevfik Paşa'ya verildi. Mustafa Kemal ve arkadaşları yeniden İzzet Paşa'nın sadrazam olması için uğraştılarsa da başarılı olamadılar. Mustafa Kemal Paşa "Zabit ve Kumandanla Hasbihal" adlı eserini bu sırada yayınladı, işgal kumandanları ondan şüphelenmeye başladılar. Kendisini uygun bir görevle merkezden uzaklaştırmak gerekiyordu, İngiliz raporlarına göre Türkler Samsun'da Rum ahaliye baskı yapıyorlardı, İngilizler, bu duruma bir son verilmezse kendilerinin Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesi gereğince işe el koyacaklarını bildirdiler. Hükümet bir tedbir olarak Mustafa Kemal Paşa'yı 9. Ordu Kıtaatı müfettişliğine tayin etti. Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'da hem askerî, hem de mülkî görevleri vardı. Bunlar kısaca: Bölgedeki asayişin düzeltilmesi, silahların toplattırılıp saklanması ve mıntıkadaki Redd-i İlhak ve Mü-dafaa-i Hukuk cemiyetlerinin kapatılması idi. Mustafa Kemal Paşa bu görev ile müfettişlik sınırları içinde ve dışındaki bütün kumandanlarla doğrudan doğruya haberleşip, gereken emirleri verecekti. Mustafa Kemal, yol hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yaptı, İstanbul'dan ayrılmadan önce Yıldız Sarayı'nda Vahdeddin'i ziyaret etti ve gizli bir görüşme yaptı. 16 Mayıs'ta Bandırma vapuru ile hareket ederek 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı.
Bu arada Batı Anadolu'da da Yunan işgali başlamıştı. Yunan kuvvetleri 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktılar.
Mustafa Kemal Paşa, çalışmalarını iki nokta üzerinde topladı: l-Yetkisi altındaki askerî ve sivil makamlarla sıkı bir temas kurmak. 2-Halkı düşmanlarla savaşmaya teşvik etmek.
Bu sebeple Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak grupları arasında bağlantı kurmaya çalıştı. Bu çalışmaları işgal kuvvetleri ile Osmanlı Hükümeti'ni tedirgin etti. İngilizlerin baskısıyla hükümet Mustafa Kemal Paşa'yı geri çağırdı. Mustafa Kemal Paşa bunu kabul etmedi ve karargahını Samun'dan Havza'ya taşıdı. 28 Mayıs'ta Havza'dan Anadolu ve Trakya'daki bütün kumandanlara ve sivil yöneticilere ilk genelgesini gönderdi. Havza'dan Amasya'ya geçti 21/22 Haziran gecesi ünlü Amasya Genelgesi (Tamimi)'ni yayınladı. Mustafa Kemal Paşa 3 Temmuz'da Vilayât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin düzenlediği kongreye katılmak üzere Erzurum'a geldi, İstanbul Hükümeti 7 Temmuz'da Mustafa Kemal'i görevinden uzaklaştırdı. Mustafa Kemal bunu haber alır almaz görevlerinden istifa etti. Erzurum Kongresi 23 Temmuz'da toplandı, 7 Ağustos'a kadar devam etti. Kongrede vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı; vatanın istiklalini İstanbul Hükümeti koruyamazsa, bunu temin için bir geçici hükümet kurulacağı; manda ve himayenin kabul olunmayacağı gibi önemli kararlar alındı. Sivas Kongresi 4 Eylül 1919'da toplandı. Kongre Erzurum Kongresi- nde alınan kararları onayladı. Misak-ı Milli metnini daha açık bir hale getirdi. Aldığı kararları uygulayabilmek için bir Heyet-i Temsiliye seçti.
12 Eylül 1919'da Mustafa Kemal Paşa bütün telgraf merkezlerine bir tamim göndererek, iyi bir hükümet işbaşına gelinceye kadar İstanbul Hükümeti ile bütün resmî bağların kesildiğini bildirdi. Damad Ferid Paşa hükümeti çekildi ve yerine Ali Rıza Paşa geldi. Hükümet Heyet-i Temsiliye ile görüşmek ve bir anlaşma yapmak için Bahriye Nazırı Salih Paşa'yı Anadolu'ya gönderdi. 20-22 Ekim'de yapılan görüşmelerde alınan kararlarla İstanbul Hükümeti Anadolu hareketini resmen tanımış oluyordu.
7 Kasım 1919'da İstanbul Hükümeti'nce yapılan seçimlerde Mustafa Kemal Paşa Erzurum milletvekilliğine seçildi. 27 Aralık'ta Ankara'ya geldi. 10 Ocak 1920'de Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'ni kurdu.
12 Ocak'ta İstanbul'da Meclis-i Mebusan açıldı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a giden milletvekillerine kendisini Meclis başkanlığına seçmelerini ve "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk" adı altında bir grup kurmalarını teklif etmişti. Fakat başkan olmasının sakıncalı olacağı düşüncesiyle onu başkanlığa seçmediler ve kurdukları gruba Felah-ı Vatan adını verdiler. Bu grup 28 Ocak'ta Misak-ı Milli esaslarını bir bildiri şeklinde Meclis'e kabul ve imza ettirmiştir. 13 Mart'ta Onlar Meclisi İstanbul'un işgaline karar verdi ve 16 Mart'ta İstanbul işgal edildi. 18 Mart'ta Osmanlı Meclisi son toplantısını yaparak çalışmalarına ara verdi.
Mustafa Kemal Paşa 19 Mart'ta yayınladığı bir bildiri ile Ankara'da bir meclisin toplanacağını, bu meclisin milletin seçeceği temsilciler ile İstanbul Meclisi üyelerinin Anadolu'ya geçebilenlerinden oluşacağını bildirdi.
Ankara'da kurulan T.B.M.M. ilk toplantısını 23 Nisan 1920 Cuma günü, en yaşlı üye Sinop milletvekili Şerif Bey'in başkanlığında yaptı. 24 Nisan'da başkanlığa seçilen Mustafa Kemal Paşa söz alarak Mondros Mütarekesi'nin imzasından Büyük Millet Meclisi'nin açılışına kadar geçen siyasî olayları anlattı.
Ankara'ya ilk geldiği günlerde Ziraat Okulu'nda ve sonraları istasyon binası yanındaki dairede bir süre kaldıktan sonra, Ankara Belediyesi'nin Çankaya'da satın alarak kendisine hediye ettiği köşke yerleşmiş bulunan Mustafa Kemal Paşa'nın bütün hayatı tam bir çalışma içinde geçiyordu. Meclis'te kurulan Lâyiha Encümeni'ne 27 Nisan 1920'de seçildi. 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile İcra Vekilleri Heyeti Başkanlığı makamı kurulunca, Fevzi Paşa bu göreve seçilinceye kadar İcra Vekilleri Heyeti Başkanlığı'nı da yaptı. Mustafa Kemal, 30 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin kurulduğunu bir sirkülerle bütün yabancı devletler Hariciye nezâretlerine bildirmişti. Bu arada, İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa'yı idam cezasına mahkûm ediyordu.
Mustafa Kemal, Ermenistan askerî kuvvetlerinin Türklere karşı yapmaya başladıkları zulümlere son vermek üzere 9 Haziran 1920'de Doğu vilayetlerimizde gerekli hazırlıkların yapılması için emir vererek, 15.Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir'i Şark Cephesi Komutanlığı’na tayin etti.
22 Haziran 1920'de de Yunan Ordusu, Salihli, Akhisar, Soma, Aydın, Nazilli yönünde ilerlemeye başladı. Bu taarruzun amacı Sevr Antlaşması'nın kabul edilmesini kolaylaştırmaktı. Büyük Millet Meclisi, bu taarruzu önlemek ve dağınık kuvvetleri bir kumanda altında birleştirmek üzere, 18 Haziran 1920'de Ordu Komutanlığı yetkisi ile Garp Cephesi Komutanlığı'nın kurulmasına karar verdi ve bu vazifeye 20. Kolordu Komutanı General Ali Fuad (Cebesoy) tayin edildi. Düşman kuvvetleri kısa bir müddet içinde Trakya'yı işgal ettiler (20-27 Temmuz 1920).
İtilaf Devletleri, daha Yunan taarruzu başlamadan önce padişah hükümeti elçilerini Paris'e davet ederek, Osmanlı Devleti'yle barış için hazırladıkları Sevr Projesi'ni vermişler (11 Mayıs 1921) ve Vahdeddin'in başkanlığında toplanan bir "Şurâ-yı Saltanat" da 22 Temmuz 1920'de antlaşmanın kabul ve onanmasına karar vermişti, İstanbul Hükümeti elçileri, öldürücü hükümler taşımasına rağmen, bu anlaşmayı imzaladılar (10 Ağustos 1920).
Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında Sevr Antlaşması'nı imzalayanların ve bunu onaylayan Şurâ-yı Saltanat 'ta bulunanların vatan haini olduklarını ve vatansız sayılmalarını karar altına aldı.
24 Eylülde Türk topraklarına saldıran Taşnakçı Ermenistan'a 28 Eylül 1920'de Şark Cephesi'ndeki ordumuz taarruza geçerek, arka arkaya zaferler kazandı. Sarıkamış, Kars ve Gümrü işgal edildi. Ermenilerin istekleri üzerine 18 Kasım 1920'de mütareke imzalandı; 2/3 Aralık gecesi de Gümrü Antlaşması yapıldı.
Ermenilerle mevcut anlaşmazlıklar halledildiği ve Misak-ı Milli'nın Doğu'daki hudutlarımıza ait bir kısım gayeleri gerçekleştiği sıralarda Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi'nin Gürcistan ile olan münasebetlerini de düzenlemek için çalışıyordu. Temmuz 1920'de İngilizler, Batum'u boşaltınca Gürcüler Batum'u işgal etmişlerdi. Mustafa Kemal Paşa 25 Temmuzda bu hareketi protesto etti.

bluekeys™ 11-28-2006 02:30 PM

(Devamı...)

Daha sonra Gürcü Hükümeti'nin elçisi, aradaki anlaşmazlıkları bir karara bağlamak üzere Ankara'ya geldi. Ancak Gürcülerin görüşmeleri uzatmaları ve güçlükler çıkarmaları üzerine Gürcistan'a bir ültimatom verildi (23 Şubat 1921). Sonuçta Ardahan, Artvin bölgesi işgal edilerek Misak-ı Milli’nin bir kısım gayeleri daha elde edildi.
11 Mayıs 1920'de Moskova'ya gitmek üzere yola çıkan Türk elçileri, Moskova'ya , 11 Temmuz'da vardılar. Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin, 3 Haziran 1920'de Misak-ı Millî'yi tanıdıklarını bildirmiş ve antlaşma metni 24 Ağustos 1920'de son şeklini almıştı. Ancak Sovyetler Ermeniler lehine Doğu hudutlarımızda fedakarhk yapmamızı isteyince, antlaşmanın imzalanması geri bırakıldı. 14 Aralık'ta Moskova'ya bir heyet daha gönderildi. 16 Mart 1921'de Türk-Sovyet dostluğunun temeli olan Moskova Antlaşması imzalandı. Mustafa Kemal Paşa siyasî, ictimaî,idarî ve askerî görüşlerini açıklayan bir program hazırladı ve bunu "Halkçılık Programı" adı altında bastırarak hükümet teklifi halinde Meclis'e verdi (13 Eylül 1920). Mustafa Kemal Paşa'nın programı esas tutularak hazırlanan (20 Ocak l920) Teşkilat-ı Esasiye kanunu kabul edildi.
Kurtuluş Savaşı devam ediyordu, II.İnönü Zaferinden sonra Ankara'ya dönmüş olan Londra Konferansı Türk elçilik heyeti başkanı Bekir Sami'nin imzaladığı sözleşmeler, Mustafa Kemal'in şiddetli tenkitlerine hedef oldu ve hükümetçe reddedildi.
10 Mayıs 1921'de Ankara öğretmen okulunun konferans salonunda Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında toplanan 151 milletvekili "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Meclis Grubu" nü teşkile karar verdiler ve grup başkanlığına oy birliğiyle Mustafa Kemal Paşa'yi seçtiler.
5 Ağustos 1921'de T.B.M.M. Başkomutanlık görevini Mustafa Kemal Paşa'ya verdi. Sakarya Meydan Muharebesi'nden önce Mustafa Kemal Paşa atına binerken düştü ve kaburga kemiklerini kırdı. Ankara'ya gelerek gerekli tedavisini yaptırttıktan sonra hemen cepheye döndü. 23 Ağustos-13 Eylül 1921'de cereyan eden muharebe zaferle sonuçlandı ve 19 Eylül 1921 'de kabul edilen bir kanunla Mustafa Kemal'e Müşirlik (Mareşallik) rütbesiyle Gazilik unvanı verildi. 31 Ekim 1921'de ise Gazi Mustafa Kemal'in Başkomutanlık yetkisi üç ay daha uzatıldı. 4 Şubat 1922'de Büyük Millet Meclisi ikinci defa Gazi Mustafa Kemal'in Başkomutanlık görev ve yetkilerini üç ay daha uzattı. 5 Mayıs 1922'de Gazi Mustafa Kemal'in görev ve yetkilerinin uzatılması hakkında teklif olunan yeni kanun tasarısı, onun Başkomutanlık'ta kalmasını istemeyenlerin tesiriyle Büyük Millet Meclisi'nde yapılan birçok tartışmalı görüşmeden sonra oylar dağıldığı için kabul edilmemişti. 6 Mayıs'ta Büyük Millet Meclisi' nin yaptığı gizli toplantıda Mustafa Kemal Paşa'nın Başkomutanlık görevi 3 ay daha uzatıldı.
26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı saat 05.30'da Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı ve Kurmay başkanlarıyla birlikte Kocatepe'de hazır bulunuyordu. Düşman Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde büyük bir yenilgiye uğratıldı (30 Ağustos 1922). T.B.M.M. 8 Temmuz 1920'de Meclis Başkanlığı kürsüsüne örttüğü kara örtüyü 6 Eylül 1922'de kaldırdı.
Siyasî alanda başarının müjdesi olan Mudanya Mütarekenâmesi de imzalanmış bulunuyordu (11 Ekim 1922). 28 Ekimde de İtilâf devletleri konferansın Lozan'da toplanacağını bildirmişlerdi.
Büyük Millet Meclisi l Nisan 1923'de seçimi yenilemeye karar verdi. Yapılacak seçimde milletin yeni vekillerine vereceği görev ve yetkileri Mustafa Kemal Paşa 8 Nisan 1923'de "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adına "Dokuz Umde" halinde yayımladı. Mustafa Kemal Paşa'nın bu Dokuz Umde'si Cumhuriyet Halk Partisi'nin ilk yazılı programı oldu. 9 Eylül 1923'te Parti kuruluşunu tamamladı. 11 Eylül'de Fırka, kurucusu Mustafa Kemal'i Genel Başkanlığına seçti. Hayatı boyunca Cumhuriyet Halk Partisi'nin "Değişmez Genel Başkanı" olan Mustafa Kemal Paşa'yi ölümünden sonra 26 Aralık 1938'de toplanan olağanüstü Kurultay "Ebedî Şef" ilân etti.
Mustafa Kemal, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında partinin ikinci kurultayında 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığı günden başlayarak Millî Mücadelemiz ve İstiklal Savaşımızın geçirdiği saf haları bütün belgeleri ile anlatmıştır. Mustafa Kemal Paşa nutkuna, Türk Cumhuriyeti'ni, Türk Gençliği'ne, emanet eden tarihî hitabesiyle son vermiştir.
24 Temmuz 1923'de Lozan Antlaşması imzalandı. 29 Ekim 1923 saat 20.30'da Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyet'i kabul etti ve derhal Cumhurbaşkanlığı seçimine gidildi. Oy birliğiyle ilk Cumhurbaşkanlığına Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa seçildi. Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet Hükümetinin ilk Bakanlar Kurulu'nu kurmaya da Başbakan sıfatıyla İsmet Paşa'yı memur etti. 3 Mart 1924'de Halifelik kaldırıldı ve Osmanoğulları Hanedanı mensupları Türkiye sınırları dışına çıkarıldı. Bu suretle Cumhuriyet rejimi tam manasıyla kurulmuş oluyordu.
Türk Milleti Kurtuluş Savaşı'nı kazanarak yeni bir Türk Devleti'ni kurmayı başarmış ve cumhuriyeti ilân etmişti. Şimdi bu devletin medenî devletler seviyesine yükseltilmesi gerekiyordu. Bu sebeple eski müesseselerle, özelliklerini kaybetmiş olan gelenekleri bırakarak ve yerlerine devletin yapısına uygun müesseseleri kurmak gerekiyordu. Mustafa Kemal Paşa kısa bir süre içinde bunları tasarlamış ve uygulamaya koymuştur.
Bütün bu çalışmalar, Türkiye Devleti'ni medenî milletler seviyesine yükseltme amacını taşıyordu. Ancak bu çalışmalar büyük bir süratle yapılmalı idi. Atatürk, bu çalışmaları büyük bir başarı ile sürdürmüş üstün bir kumandan ve üstün bir diplomattır. “Yurtta sulh cihanda sulh” prensibiyle Devleti'ni medenî milletler arasında söz sahibi yapmıştır.
Atatürk Ocak 1938'de Yalova ve Bursa'ya yaptığı seyahat sırasında hastalandı. Mayıs 1938'de Mersin'e yapmış olduğu seyahat de onu yordu ve yeniden hastalandı. Yapılan konsültasyonda, hastalığın karaciğerde olduğu anlaşılmıştır (Siroz ). Atatürk, 10 Kasım 1938'de saat 09.05'de ölümsüzlüğe geçti. 16 Kasım'da tabutu Dolmabahçe Sarayı'nın büyük tören salonuna konuldu ve halkın ziyareti için sarayın kapıları açıldı. 19 Kasımda yine aynı salonda Prof. Şerafettin Yaltkaya cenaze namazını kıldırdı. Daha sonra cenaze Gülhane Parkı'na getirilerek Yavuz zırhlısına kondu ve İzmit'e gönderildi. 20 Kasımda ise trenle Ankara'ya getirildi. 21 Kasım'da törenle geçici kabri olan Etnografya Müzesi'ne defnedildi. 10 Kasım 1953'te de kendisi için yaptırılan Anıtkabir'e nakledildi.

bluekeys™ 11-28-2006 02:31 PM

MUSTAFA REŞİT PAŞA
( 1800- 1858 )
Osmanlı devletinin yenileşme ve Batı'ya yaklaşma döneminin yetiştirdiği büyük devlet adamlarından biri... Osmanlı diplomasisine yeni ufuklar getiren bir diplomat... Büyük Reşit Paşa, 1800 yılında İstanbul'da doğdu. Tanzimat Fermanı'nı kaleme alan ve bizim ilk anayasamızın temellerini atan devlet adamımız olduğu için, Büyük Reşit Paşa diye anılır.

Reşit Paşa, bürokrat bir aileden gelir. Babası, Enderun yetiştirmelerinden Mustafa Efendi'dir. Eniştesi, Sadrazam Ispartalı Ali Paşa idi. Reşit Paşa'nın yetişmesini de eniştesi Ali Paşa üstlenmiştir. Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi. Zamanın bilginlerinden dersler aldı. Daha çok genç yaşta, eniştesiyle birlikte Mora'ya gitti; Yunan isyanının iç yüzünü, Avrupa devletlerinin Osmanlı devletinin içişlerine nasıl karıştıklarını yerinde gördü. Bu içler acısı perişanlık, genç adamın kafasında yepyeni düşüncelerin doğmasına yol açtı.

OSMANLI DEVLETİ DIŞ MÜDAHALELERİN GÖBEĞİNDE YAŞIYORDU

İstanbul'a döndüğü zaman, Hariciye Nazırı Pertev Paşa ile görüşürken söyledikleri, Nazırın dikkatini çekti. Olağanüstü bir gözlem gücü vardı ve gözlemlerden hareket ederek çözüme gidebiliyordu. Pertev Paşa, Padişah II. Mahmut ile görüşürken, bu genç yetenekten bahsetti. II. Mahmut, yepyeni bir Osmanlı devleti kurmak, Batı'nın gelişmelerini ülkesine getirerek devletini geliştirmek istiyordu. Mustafa Reşit Bey'le görüştü ve kendisinde aradığı vasıfların bulunduğunu anlamakta gecikmedi.

Bir ara, devletine baş kaldırır gibi olan Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile yapılan müzakerelerde bulundu. Mısır meselesinin hangi etkenlerin altında geliştiğini farketmekte gecikmedi. Osmanlı devleti, dış müdahalelerin göbeğinde yaşıyordu. Bu dönemde adı, hem Osmanlı sınırları içinde, hem Avrupa'da "iyi diplomat" olarak duyulmuştu.

Önce Londra Büyükelçisi oldu. Bu elçilikte gösterdiği başarı üzerine, Dışişleri Bakanlığı'na getirildi. Bu sırada, yenilik taraftarı II. Mahmut ölmüştü (1839).

Taht'a II. Mahmud'un 17 yaşındaki oğlu Abdülmecit çıkmıştı. Genç padişahı tutucu bir çevre, babasının başlattığı yenilik hareketlerinden caydırmaya çalışıyordu. Yenilik taraftarı bilinen Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa'yı da bir kenara itmek istiyorlardı. Oysa Reşit Paşa, devletinin ve dünyanın durumunu çok iyi görüyordu. İmparatorluk, düşmanla çevrelenmişti. Bunlardan bir bölümü ile anlaşıp öteki bölümüne karşı direnmekten başka çıkar yol yoktu. Fransa ve İngiltere'yi, Rusya'ya karşı kullanarak bir denge yaratmak, bu sükûndan faydalanıp bazı Batı toplum kuruluşlarını Osmanlı devletine getirerek modern bir devlet olmak, tek çıkar yoldu.

REŞİT PAŞA SADRAZAM OLDU

Genç Padişah, doğru fikirlerin Reşit Paşa'dan geldiğini farketmekte gecikmedi. ' Kendi isteği ile, o güne kadar elinde tuttuğu bazı haklarından vazgeçerek, Reşit Paşa'nın kaleme aldığı "Tanzimat Fermanı"nı imza etmekte tereddüt etmedi. Böylece, Tanzimat dönemi başlatılmış oldu. Reşit Paşa da Sadrazam olmuştu.

Reşit Paşa'nın ilk işi, Mısır meselesinin halli olmuştur. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Osmanlı'ya başkaldırmış, orduları Kütahya önlerine kadar ilerlemişti. Üstelik Türk donanması, Kaptan-ı Derya Ahmet Fevzi Paşa eliyle Mısır'a götürülüp Kavalalı'ya teslim edilmişti. Fransızlar, Kavalalı'yı arkalıyorlardı. Reşit Paşa, İngiltere'yi, Hindistan yolunun tehlikede olduğuna ikna etti ve İngilizler, savaş tehdidi ile Fransa'yı, Mısır işine karışmaktan alıkoydular. Bundan yararlanan Reşit Paşa, Mısır kuvvetlerini Beyrut civarında perişan etti. Mısır'ı barışa zorladı. Kavalalı, kendisine iltica eden Osmanlı donanmasını geri verdi ve böylece Mısır meselesi hâlledilmiş oldu.

Reşit Paşa, çeşitli aralıklarla 5 kere Sadrazam olmuştur. Sadrazam olmadığı zamanlarda da çoğu zaman Hariciye Nazırı olarak kabinede bulunuyordu. Onun en büyük eseri, kaleme alıp genç hükümdara imzalatmaya muvaffak olduğu "Tanzimat Fermanı"dır. Tanzimat Fermanı Osmanlı devletinin ilk yazılı anayasasıdır. Bu anayasa ile vatandaşın ana hakları, devletin teminatı altına alınıyordu.

KANUN ÖNÜNDE HERKESE EŞİTLİK TANINDI

Bu fermana göre, mahkeme kararı olmaksızın, hiçbir vatandaşın hayatına dokunulamayacak, ne padişah, ne sadrazam, "hikmet-i hükümet" mazereti ile hiç kimsenin öldürülmesini emredemeyecekti. Teba arasında eşitlik kuruluyordu. Kanun önünde herkes müsavi idi. Vatandaşa angarya yaptırılmayacak, kanunsuz vergi alınamayacak, mülkiyet hakkı, devletin teminatı altında olacaktı.

Din, ırk, mezhep farkları da kaldırılmıştı. Sokaklarda papazlarla hocalar sarmaş dolaş oluyorlar, her ırktan insanlar, adalet önünde eşit saygı görüyorlardı.

Mustafa Reşit Paşa, 1858 yılında, daha çok genç sayılacak bir yaşta öldü. Zamanında çok değerli devlet adamları, sanat adamları yetiştirmiştir. Türk sadrazamlarının en büyüklerinden biri sayılır.

bluekeys™ 11-28-2006 02:31 PM

NAİMA
( 1655-1716 )
Türk tarihinin en büyük ustası... İbni Haldun'un bilimsel Batı tarihine temel olan fikirlerinden hareket ederek, Osmanlı tarihini kaleme alan büyük yazar!

Naima, saray vak'anüvisi olduğu halde, tarihçi olmasını bilmiş ilk fikir adamımızdır. Tarihin, olaylar dizisinden ibaret olmadığını, yaşanan hayata etkisi olan "Yaşanmış hayat parçası" olduğunu idrak eden ve belgelerin dışında sadece sosyolojik yorumlara yer veren bu tarihçimiz, günümüzün birçok tarihçilerine bile hocalık edecek düzeyde bir tarih bilginimiz-dir.

1655'te Halep'te doğdu. Asıl adı Mustafa Naim'dir. Genç yaşta İstanbul'a gelmiş ve Baltacılar Ocağı'na kaydolmuştur . Bu ocağa kayıtlı olanlar, Beyazıt Camii'ndeki derslere de devam ederlerdi. Naima da öyle yaptı. Dersleri dikkatle izledi ve her öğrendiğini kendi içinde tartışarak bir kere daha değerlendirmeden kullanmadı.

Bir süre sonra Baltacılar Ocağı'ndan çıkıp Divan-ı Hümayun kalemine girdi. Burada "Naima" mahlasını almıştır. Karagöz Ahmet Paşa, kaptan-ı deryalığa getirilince, paşanın "divan efendisi" oldu. Bu dönemde kendisini, devrin önemli kişilerine tanıtmak fırsatını buldu. Şair, bilgin Rami Mehmet Efendi, Kazasker Yahya Efendi gibi insanlarla dost oldu. İstanbul gümrüğünde 1000 kuruş aylıkla göreve gelmesi, Rami Mehmet Efendi'nin sayesindedir.

BÜYÜK BİR BİLİMSEL TARİHÇİYDİ

Fakat asıl parlaması, Amcazade Hüseyin Paşa'nın sadareti zamanına rastlar. Amcazade şairleri, sanatkârları, fikir adamlarını çok yakından korumuş, kollamış bir
devlet adamı idi. Naima'daki cevheri farkettikten sonra onu saraya, vak'anüvis olarak aldı. Kendi adını taşıyan tarihin önsözünü yazdığı zaman bunu Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa'ya sundu. Bu önsöz gerçekten önemlidir. Çünkü, o zamana kadar gelen bütün tarihçilerden farklı olarak bu önsözde Naima, olaylara nasıl baktığını, nasıl değerlendirdiğini anlatıyor, İbni Haldun'un sosyolojik tarih metodunu kullanacağını haber veriyordu. Bugün de değerini muhafaza eden bu önsözü okuyan Sadrazam, Naimâ'yı ödüllendirdi ve takdirlerini bildirdi.

Naima'nın, bilimsel bir tarihçi olması ne kadar önemli ise, çağında bir sadrazamı, bilimsel tarihten anlaması ve Naimâ'yı arkalaması da o kadar önemli bir konudur. Osmanlı devlet yapısına ışık tutar. Nitekim Amcazade'nin ölümünden sonra iş biraz tavsamış, fakat Damat Hasan Paşa sadrazam olunca bu tarih seven devlet adamı Naimâ'yı hem "korumuş', hem eserinin zamanına kadar işlenmesini emretmiştir.

Naima'nın ocak arkadaşı Karagöz Ahmet Paşa, sadrazam olunca 28 Eylül 1704'de Naima'nın da yıldızı parladı. Anadolu muhasebeciliğine tâyin edildi. Geçimi ferahlamıştı. Yıldızlar ilmi üzerinde de çalışıyor, bazı "zayice"ler yazıyordu. 1706'da Sadrazam olan Çorlulu Ali Paşa, Naima'nın zayicelerinden kuşkulandı ve Hanya'ya sürgün etti. Hanya'dan Bursa'ya geldi. Bir yıl sonra da İstanbul'a dönmesine izin verildi.
Sadrazam, Şehit Ali Paşa idi. Büyük bir kitaplığı vardı ve şairleri, sanatkârları ve bilginleri arkalıyor, onları devlet hizmetine yerleştiriyordu. Naimâ'yı teşrifatçı yaptı, ayrıca
Kalyonlar Defterdarlığı'na tâyin etti. Bu dönemde Naima, büyük eseri olan "Tarih"ini
yazmaya devam etti. Fakat Silahtar Damat Ali Paşa'nın sadareti zamanında işleri yine bozuldu.

17. YÜZYIL OSMANLI İMPARATORLUĞU'NUN EN BÜYÜK NAŞİRLERİNDENDİR.

Ordu ile birlikte Mora seferine katılan Naima, Mora'ya defter emini olarak tâyin edildi. Bunu hiç istemiyordu, İstanbul'a dönmek muradında idi. Fakat derdini kimselere anlatamadı. Üzüntüler, sıkıntılar içinde Paleo Patras kasabasında hayata gözlerini yumdu.

Naima, Amcazade Hüseyin Paşa'nın teşviki ile 1591 tarihinden 1660 tarihine kadar olan zamanı Menarzade Ahmet Efendi'nin Vakayiname müsveddelerinden de yararlanarak yazmış ve birinci cilt olarak yayınlamıştır. Birinci bölümün devamı olan 1660- 1699 döneminin bütün belgelerini 'hazırlamış, notlarını almış, müsveddelerini geliştirmiş, fakat tamamlamaya fırsat bulamadan ölmüştür.

Ölümünün üstünden bir hayli geçtikten sonra Naima'nın müsveddeleri, notları, Şehrîzade Sait Efendi'ye geçmiş ve son bölüm onun kalemi ile tamamlanmıştır. 17. yüzyıl Osmanlı uygarlığının yetiştirdiği en büyük naşirlerinden biridir. Biridir deyişimizin sebebi, büyük söz ustası Kâtip Çelebi'nin de bu yüzyılda "Seyahatname"sini yazmış olmasıdır. Naima, kalemi fırça gibi kullanmasını bilen bir yazardı. Sadece yazdığı olayı düşünmez, olayın çevresindeki öteki olaylarla, yazdığı olayın arasındaki münasebetleri bulur, çağı bir "bütün" olarak çizgi çizgi ortaya çıkarırdı. Günümüzde elbette Naimâ'dan daha iyi tarihçilerimiz vardır, fakat o veciz, beyan sadeliğine ulaşacak bir kalem zor gelir....

bluekeys™ 11-28-2006 02:31 PM

NAMIK KEMAL
( 1840- 1888 )
Namýk Kemal, epik þiirin ustasý ve bir özgürlük savaþçýsýdýr. "Vatan" sözünü, edebiyata sokan þairdir. Mýsralarýnda kullandýðý kelimeler, bazen mücevher parçalarý gibi, bazen ateþ parçalarý gibi dökülür, inanan ve inandýðýný, okuyucularýna aktarmasýný bilen yaman bir edebiyatçýdýr.

"Musýrrým, sabitim ta can verince halka hizmette
Fedakârýn kalýr ezkarý daim kalb-i millette
Denir bir gün gelir de saye-i feyz-i hamiyette
Kemal'in seng-i kabri kalmadýysa namý kalmýþtýr."


21 aralýk 1840'da Tekirdað'da doðdu. Annesinin babasý Abdüllatif Paþa, o sýralar Tekirdað'da görevliydi. Namýk Kemal'i okutan, yetiþtiren Abdüllatif Paþa'dýr. Özel öðretmenler tuttu. Çocuk sayýlacak yaþlarýnda Arapça, Farsça öðrendi. 17 yaþýna geldiði zaman, mükemmel Fransýzca konuþup yazýyor, bir "Divan" dolusu þiirin sahibi bulunuyordu.

NAMIK KEMAL ZÝYA PAÞA'YLA BÝRLÝKTE PARÝS'E KAÇTI

Bu yaþta Ýstanbul'a geldi ve Babýâli ‘Tercüme Odasý’na alýndý. Ýstanbul'un edebiyat çevreleri, bu genç ve çok yetenekli þairi hemen benimsediler. 20 yaþýna geldiði zaman bütün Osmanlý ülkesi þair Namýk Kemal'i tanýyordu. 21 yaþýnda iken (1861) "Encümen-i Þuarâ" (Þairler Akademisi)ya üye oldu. Birçok insanýn ancak hayatlarýnýn sonuna doðru eriþtikleri þöhret ve mevkilere Namýk Kemal genç yaþta ulaþmýþtý.

Ýlk þiirlerinde, Þair Leskofçalý Galip Bey'in etkisi vardýr. Giderek bu etkiyi sildi ve kendi sesini buldu;

"Ne efsunkâr imiþsin ah ey didar-ý hürriyet
Esir-i aþkýn olduk gerçi kurtulduk esaretten."

Þinasi'yi tanýyana kadar, bir divan þairi idi diyebiliriz. Aþk ve tabiat üstüne þiirler yazýyordu. Fakat Þinasi'yi tanýdýktan sonra, yepyeni bir kiþilik kazandý. Genç ruhunda fýrtýnalar kopuyor, istibdada kartal kanatlarýyla saldýrýyordu. Þinasi onu, çýkarmakta olduðu "Tasvir-i Efkâr'" gazetesine aldý. Yazdýðý yazýlar heyecanla okunuyor ve kapýþýlýyordu.Þiirde mi daha güçlü, nesirde mi daha parlak olduðunu kestirmeye imkân yoktu. Düz yazý da yazsa, nazým tekniðini de kullansa, insan yüreklerine ateþ parçalarý gibi dökülüyordu.

"Tasvir-i Efkâr"a girmesi ve yazý yazmaya baþlamasý 1862'de olmuþtu. 21 yaþýndaydi, politikaya girmiþti. Sarayla dövüþüyordu. Bu sýrada Þinasi, bazý özel sebepleri yüzünden Avrupa'ya kaçtý. Giderken gazetesini, Namýk Kemal'e devretmiþti. Padiþah, Abdülaziz'di. Kemal, yazýlarýnda Abdülaziz'i hedef almýyor, fakat onun hükümetlerinde sürekli olarak Sadrazamlýk eden Fuat ve Ali Paþalara veryansýn hücum ediyordu. Onu bu hücumlarýnda arkalayan, sadece Veliaht Murad Efendi idi. Murad Efendi, amcasýnýn yerine geçmeye hevesli idi ve bu yüzden yenilik taraflýsý görünüyordu. Hem Namýk Kemal ile, hem Ziya Bey (sonra paþa olmuþtur) ile Kurbaðalýdere'deki köþkünde uzun sohbetler yapýyordu.

PARÝS'TEN DÖNEN KEMAL, ÝSTANBUL'DA ÝBRET GAZETESÝNÝ ÇIKARDI

Sadrazam Ali Paþa, gerek Veliaht ile olan bu iliþkilerden ve gerekse bu iki yazarýn yazdýklarý yazýlardan sýkýntýya düþtü. Bunlardan kurtulmak için, 1867'de Namýk Kemal'i Erzurum Valiliðine, Ziya Paþa'yý da Kýbrýs Mutasarrýflýðýna tayin etti,. Her ikisi de gitmediler ve Paris'e kaçmanýn bir yolunu buldular. Paris'te kendilerini, Prens Fazýl Mustafa Paþa himaye ediyordu.

Üç yýl kadar Avrupa'da kaldýlar. Bu yýllar, Batý geliþiminin hýzlý olduðu yýllardý. Gördüklerine hayran kalýyorlardý. Fakat Mustafa Fazýl Paþa'nýn bu gençlerin himayesine son vermesi, onlarý güç durumda býraktý. Ýstanbul'a döndüler. Kemal Ýstanbul'da "Ýbret" gazetesini çýkardý. (1870). Þimdi Babýali'ye daha bilinçli hücum ediyor, hükümeti bunaltýyordu. Ayrýca "Vatan ve Silistre" adlý bir oyun yazdý. Oyunun Gedikpaþa Tiyatrosu'nda oynamasý, Ýstanbul'u da yerinden oynattý. Seyirciler, oyundan sonra Namýk Kemal'i omuzlarý üzerine aldýlar ve Ýstanbul sokaklarýnda dolaþtýrdýlar. Halk bu vesile ile, Velihat Murad Efendi lehinde nümayiþ yapýyordu.

ÝSTANBUL'DAN UZAKLAÞTIRILDI

Namýk Kemal ve arkadaþlarý tutuklandý. Kýbrýs'ta Magosa kalesine sürüldü. Önceleri zindana kapatýlmýþsa da sonradan serbest býrakýlmýþ ve birçok deðerli eserini bu sýrada kaleme almýþtýr.

1876 tarihinde V.Murad tahta çýkýnca, af edildi ve Ýstanbul'a geldi. Yeni bir anayasa kaleme alýnýyordu. Namýk Kemal, bu anayasa Komisyonuna, "Þura-yý Devlet" üyesi olarak katýlmýþtýr.

Bu sýrada Namýk Kemal'in dostu V. Murad tahttan indirildi ve yerine II. Abdülhamit geldi. Abdülhamit Ziya Paþa'yý, vezir rütbesi ile Suriye Genel Valiliðine tayin etti ve uzaklaþtýrdý. Namýk Kemal, Ýstanbul'dan ayrýlmak istemiyordu yazýlarýna devam ediyordu. Tutuklandý, mahkeme edildi ve beraat etti. Fakat Abdülhamit, onun Ýstanbul'da kalmasýný zararlý görüyordu. 1879'da Midilli Mutasarrýflýðýna tayin edilerek Ýstanbul'dan uzaklaþtýrýldý. 1884'de Rodos, 1887'de de Þakýz Mutasarrýfý oldu. Bu dönemde "Osmanlý Tarihi"ni yazmýþ ve bu tarihin baþýna konmak üzere II. Abdülhamid'i öven þiir kaleme almýþtýr. Tarihçiler, bu þiirin, kitabýn basýlmasýný saðlamak için yazýldýðýný söylerler. Daha 48 yaþýnda, hayatýnýn en üretken çaðýnda iken, 2 aralýk 1888'de geçirdiði bir zatürree hastalýðýndan kurtulamayarak Sakýz adasýnda öldü.

Vasiyeti üzerine, hayran olduðu Rumeli'nin fatihi Süleyman Paþa'nýn Bolayýrdaki türbesinin yanýna gömüldü.
"Ölürsem görmeden millette ümmit ettiðim feyzi
Yazýlsýn seng-i kabrimde vatan mahzun, ben mahzun."

bluekeys™ 11-28-2006 02:31 PM

NASRETTİN HOCA
(1208-1238 )
Türk kahkahasının adı, Nasrettin Hoca'dır. Türk insanının dünyaya bakışı, akılcılığı, özündeki gerçekçilik hep Nasrettin Hoca'nın fıkraları ile dile gelir. Gün görmüş, akıl öğrenmiş insanların durmuş-oturmuşluğu, onda... Örümcek kafalı yobazın budalalığını yüzüne çarpmak, onda... Namusluyu yüceltip, rezili yere çarpmak, onda... Düşünmek ve düşüncenin içinden bir tebessüm çıkarmak, yine onda... Nasrettin Hoca, Türk toplumunun şaheser bir karikatürüdür...

1208 yılında Sivrihisar'ın Horto köyünde dünyaya geldi. Babası Abdullah Efendi, bu köyün imamı idi. Ölünce, yerine Nasrettin Hoca bir süre imamlık yaptı. Fakat köyden çabuk sıkıldı. Gezmek, görmek, öğrenmek hevesi ile dolu idi. İmamlığı bırakarak Akşehir'e indi. Hayatı hakkında fazla bilgi yok. Hatta doğum ve ölüm tarihlerinin bile doğru olup olmadığı kesin değildir. Eğer doğru ise, 1238 yılında 30 yaşında iken Akşehir'de öldü...

ANADOLU'DA HER GÜLÜNÇ FIKRA ONA MALEDİLMIŞTİ

Ağızdan ağıza geçerek zamanımıza gelen fıkraların pek çoğu, gerek kaba-saba, gerekse gerçek bilgiden yoksun oluşlarından, Nasrettin Hoca'ya ait olmadığında kuşku yoktur. Genellikle Anadolu'da her gülünç fıkra, her iğneli sözün Nasrettin Hoca'ya mal edilmesi, millî bir gelenek haline gelmiştir. "Bir gün Timurlenk Nasrettin Hoca'ya..." diye başlayan bütün fıkraların uydurma olduğu kesindir. Çünkü Nasrettin Hoca, Timurlenk'in yaşadığı çağdan yüz elli yıl önce ölmüştü.

Bir söylentiye göre, Nasrettin Hoca, Konya Medresesi’nde okumuş ve hatta bir süre kadılık da yapmıştır. Ama Konya'da okumuş mu, okumamış mı, kadılık yapmış mı, yapmamış mı, bilinemez. Ancak Nasrettin Hoca'nın dünya görüşüne, olgunluğuna, esprisine baktığımız zaman, onun okumuş bir kişi olduğundan şüphemiz kalmaz.

Nasrettin Hoca'nın, güldürmenin ötesinde pek bir şey söylemeyen fıkraları olduğu gibi, derin bir felsefî görüşü, Türk toplumunun akılcı ve faydacı mizacını yansıtan hikayeleri de vardır. Bu güldürü hikayelerinden birini örnekleyelim:

"Nasrettin Hoca bir gün, bir bahçeye girmiş... Bakmış, başının üstünde, güneş parçası gibi parlayan kayısılar var... Dayanamamış, bir iki tane koparıp yemiş. Bir iki tane daha ko-parayım derken, ağacın üstüne çıkmış... Tam bu sırada, bahçe sahibi, elinde koca bir sopa ile çıkagelmez mi? Bahçe sahibi, "Sen kimsin?.. Ne arıyorsun bakayım orada?" demiş. Hoca, bakmış ki pabuç pahalı... Başlamış bülbül gibi şakımaya... Sonra da cevap vermiş: "Görmüyor musun, bülbülüm, yuvamda oturuyorum işte..." "Bahçe sahibi, "Ay o bülbül sesi mi senin ağzından çıkan?.. Biz hiç mi bülbül dinlemedik?.."deyince, Nasrettin Hoca öfkelenmiş, "Bana bak arkadaş, sen uzun ettin!. Zoraki bülbül bu kadar öter." deyip, Kestirip atmış...

«ARKADAŞ, YARIM OKKA ÇEKMEZ BU KUŞ!..»

Şimdi bir de Türk insanının akılcı, faydacılığını belirleyen bir hikayesini aktaralım...
Nasrettin Hoca pazarda dolaşırken bir kalabalık görmüş. Karışmış aralarına, bakmış, bir kuşun sahibi avazı çıktığı kadar haykırıyor: "Haydi, yok mu artıran?... Üç altına... Üç altına!. " Hoca kuşu satana sormuş: "Arkadaş, yarım okka çekmez bu kuş!.. Üç altın istemeye utanmıyor musun?." Kuşun sahibi gülmüş: "Çekil git Hoca, zevzekliğin sırası değil... Bu kuş, ama adam gibi konuşur!.. Anladın mı?.. Papağan bu, papağan!.."

Hoca eve koşup kümesteki kazı koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi pazara gelmiş, papağanı satanın yanına gelip bağırmaya başlamış!.. "Hadi, çeyrek altına, çeyrek altına!.." Papağanın sahibi sormuş: "Neden 5 kuruşluk kaza çeyrek altın istiyorsun? Ben üç altın istiyorum ama, benim papağan adam gibi konuşur... Senin bu kaz ne yapar?..." Hoca, istifini bozmadan cevap vermiş: "Ne yapacak?.. O da adam gibi düşünür!."

Bu hikaye, ister faydacı bir görüşle olayların değerlendirilmesi biçiminde yorum-lansın, ister, "Söz gümüşse, sükût altındır" atasözünün eleştirisi gözü ile bakılsın, apaçık bir dünya görüşünü yansıttığı ortadadır. Hele, gerçeği bulmanın kolay olmadığını, gerçeğin görüşe, anlatılışa göre değer değiştirdiğini anlatan, Nasrettin Hoca'nın çok bilinen şu hikayesi, dünya mizahı ölçülerinde bile altın değerindedir:

"Nasrettin Hoca'nın komşusu, karısı ile kavga etmiş sonra Hoca'ya gelip içini boşaltmış. Hoca, dinlemiş dinlemiş, sonra, "Haklısın komşu" demiş.

Derken bu sefer, komşunun karısı gelmiş. O da başlamış anlatmaya. Kendi açısından olanları bir bir anlatmış... Hoca, yine dinlemiş dinlemiş, "Haklısın, Bacı komşum" demiş..."
Meğer bütün konuşulanları yandaki odadan karısı işitirmiş. Koşmuş, Hoca'nın karşısına dikilmiş: "Kocası geldi, karısından yandı, "haklısın" dedin. Karısı geldi, kocasından yakındı "haklısın" dedin, ikisi birden haklı olur mu?.."

Hoca dönmüş, karısına bakmış, bakmış... Sonra, "Sen de haklısın hatun" demiş..."

«NASREDDIN HOCA TÜRK MİLLETİNİN MİNYATÜRÜDÜR»

Her anlatımın insan çıkarlarına dayandığını bundan güzel nasıl söylersiniz?.. Hoca da geniş bir hoşgörü, akılcı bir yöntem olmasa, bu hikaye nasıl kurulur, nasıl bağlanır?.. Eğer Türkler tarih boyunca imparatorluklar kurmuş, milletler yönetmişse, bunun sebebi, bu gerçekçilikleri, bu hoşgörüleridir.

Amerikalı sosyolog Herbert Adams Cibbons, Birinci Dünya Savaşı'nda Türklerin politikaları üzerine yazdığı bir kitaba, şu sözlerle giriyor:

"Türkler, akılcı, gerçekçi, hoşgörüsü bol, inanmış bir millettir. Önce, Nasrettin Hoca'nın hikayelerini okuyunuz, sonra kendilerini gidip görünüz. Göreceksiniz ki, dediklerim doğrudur. Nasrettin Hoca, Türk milletinin minyatürü gibi bir şeydir."

Sözden güzel ne olur?.. "Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş..."

bluekeys™ 11-28-2006 02:32 PM

NEDİM
( 1681-1730 )
18. yüzyıl Osmanlı edebiyatına imzasını atan bir şair... Türk Divan Edebiyatı'nı hüzünden ve kederden kurtararak cıvıl cıvıl neşe ve espri ile dolduran bir sanatçı... Şiire, ölüm korkusu, ayrılık acısı yerine, yaşama şevki ve vuslat keyfi koyan, ince bir Lâle Devri adamı... Nedim, 1681 yılında İstanbul'da doğdu. Soykütüğü, kendisinin Fatih dönemine kadar uzanan bir eski aileye bağlı olduğunu gösteriyor. Zeki, neşeli, hoşsohbet bir insandı. Klâsik medrese kültürü görmüş, müderris olarak hayata atılmıştır.

NEDİM, DAMAT ALI PAŞA İÇİN KASİDELER YAZDI

Medrese duvarları arasında ciddî konular üzerinde düşünmek ve konuşmaktan sıkıldı. Yaşamayı, eğlenmeyi, âlemlerde bulunmayı seviyordu, iyimser bir yapısı vardı. Bir kolayını bulup zamanın saray damatlarından Ali Paşa ile tanıştı. Damat Ali Paşa, bilgili, görgülü, sanatsever, şair tabiatlı bir devlet adamı idi. Çevresindeki istidatları arkalar, onların gelişmesi için gerekli yardımları yapmaktan geri kalmazdı. Nedim'in şiirlerindeki renkli cünbüşü hemen fark etti. Nedim'i himayesine aldı...

Nedim, Damat Ali Paşa için kasideler, gazeller yazmıştır. Onun çevresinde kısa bir sürede üne kavuştu. Artık bütün meclislerin aranan adamı olup çıkmıştı. Fakat ülke savaşta idi. Üstelik savaş, hiç de Osmanlı'nın yararına gelişmiyordu. Nedim, Damat Ali Paşa, 1716'da Varaddin bozgununda şehit olunca, fazla güçlük çekmeden yeni bir damada kapılanıverdi: Damat ibrahim Paşa.

Damat İbrahim Paşa, mizacı ve düşüncesi ile barıştan yana bir adamdı. Savaşların, devleti -ister kazanılsın, ister kaybedilsin- çökerteceğine inanıyordu. Devletler, barış içinde gelişirlerdi. Bu düşüncesini açıkça söylüyor ve sürüp giden. Osmanlı Rus savaşının biran önce bir anlaşmaya ulaşması için girişimlerde bulunuyordu. Bu tutumunu tehlikeli bulan Sadrazam, Padişahın dikkatini çekerek Damat İbrahim Paşa'nın uyarılmasını istedi. Fakat bu damat -Sadrazam tartışması, Damat İbrahim Paşa'nın üstünlüğü ile sona erdi. İbrahim Paşa sadrazam oldu. (9 Mayıs 1718)

NEDİM ARTIK BÜLBÜL OLMUŞ ŞAKIYORDU

Sadrazam İbrahim Paşa'nın ilk işi, Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük kayıplarını verdiği bir anlaşmayı, Pasarofça Muahedesini imzalamak oldu. Tarihçilerin çoğu, bu anlaşmanın, Osmanlı İmparatorluğu'nun hayat damarlarından birkaçını kopardığını kabul ederler. Ancak bu anlaşma ile, gerçekten imparatorlukta geçici bir sükûn devresi açılmış ve tarihte "Lale Devri" diye adlandırılan, cünbüşlü, sanatlı kısa bir çağ yaşanmıştır. Artık Nedim'e gün doğmuştu. Mutluluk, cıvıltıları ile dolu mısralarla sohbetleri renklendiriyor, yeni koruyucusuna kasideler yazıyor, en şıkırtılı gazelleri ile Sadâbât âlemlerinin bülbülü oluyordu.
"Bak Sitanbul'un şu Sâ'dâbad-ı nev bünyanına
Ademin canlar katar âb ü havası canına...
Ey felek insaf, ey mihr-i cihanârâ aman,
Bir naziri var ise söylen, konulsun yanına.
Nedim artık bülbül kesilmiş şakıyordu. Gerçekten bir birinden güzel, birbirinden sanatlı kasidelerini, gazellerini ardarda yazdı.

Nedim, bu sırada, Damat İbrahim Paşa'nın kitaplık memurluğuna getirildi. Paşa, Nedim'in şiirlerini de sohbetini de seviyordu. Böylece şairi daha yakınına almış ve hemen gittiği bütün toplantılara Nedim'i de götürür olmuştu. Bunun dışındaki bir vazifesi de, Damat İbrahim Paşa'nın arkalaması ile İbrahim Müteferrika'nın kurduğu basımevinde hangi kitapların hangi sıra ile baskıya gireceğini tayin etmekti. Fakat bu işleri, Nedim'in çok az vaktini alıyor, daha çok zamanını, şiir yazmak ve yazdıklarını sohbetlerde okumakla geçiriyordu.

Bir ara da Mahmut Paşa Mahkemesi naipliğine getirilen Nedim, yine gazeller, kasideler yazıyor ve her yazdığı kaside için ihsanlara gark oluyordu... Kâğıthane'de Sa'dâbât, Alibeyköyü’nde Hüsrevâbât, Kuruçeşme'de Neşâtâbât, Üsküdar'da Şerefâbât, Bebek'te Humayunâbât mesireleri Nedimi beklemekte idi. Şarkılarla, gazellerle çınlayan İstanbul, lâle bahçeleri arasından akan renkli suları seyrederek ve Nedim'in şarkı ve gazellerini dinleyerek mest yaşamakta idi.

KAÇMAK İSTERKEN AYAĞI KAYDI VE ÖLDÜ
Bir yanda zevk ve safa, bir yanda keder ve bir yanda keder ve yoksulluk yan yana uzun süre yaşayamadı. 1730'da patlak veren Patrona Halil isyanı, Sa'dâbâdı da, lâle bahçelerini, sulu köşklerini de yerle bir etti. Damat İbrahim Paşa'nın hayatına da nokta koydu. Bu arada, şairimiz Nedim de baş suçlular arasında biliniyordu. Bir rivayete göre, Beşiktaş'taki evinin damına çıkıp, başka evlerin damlarına atlayarak kaçmak isterken, ayağı kaydı ve düşüp öldü.
"Bir nim neşe say bu cihanın baharını
Bir sagar-ı keşideye tut lâlezarını."
(Bu cihanın baharını bir yarım neşe say... İçilmiş bir kadeh, koskoca lâle bahçesi değerindedir) demişti. Nedim, son kadehini ölümün alinden içti. Acaba, bir şiirinde dediği gibi, "Nim sun peymaneyi saki, tamam ettin beni" diyebildi mi?

Nedim, 18. yüzyılın en büyük şairidir. Şiire, onun kadar yaşama zevkini getirmiş bir başka şairimiz yoktur. Taa günümüze kadar, onun kadar ince, onun kadar renkli ve cümbüşlü bir başka sanatçı gelmedi, gelemedi... Bütün Divan Edebiyatımız içinde tekti, tek kaldı...

bluekeys™ 11-28-2006 02:32 PM

NEF’İ
( 1572-1635)
Kaside denen ve ustalık isteyen Divan kalıbını en iyi kullanan şairin Nef'i olduğunda bütün edebiyatçılar birleşirler. Hiciv yazdığı zaman, mısralar neşter gibidir. Kaside yazdığı zaman, mısralar, haşmet ve saltanat doludur. Aşkı, mitolojik imajlarla anlatır. Savaşı anlatan satırlarında, cengin bütün gümbürtülerini, düşen kellelerin bütün dehşetini, yenmenin göklere sığmayan sevinci ile, yenilginin çamurlu homurtusunu duyarsınız... Velhasıl Nef'i, her kasidesine, her gazeline, bir başka orkestra ile girer ve şiiri, çok sesli bir mûsikî haline getirir.

1572'de Hasankale'de doğdu... Mehmet Bey'in oğludur. Mehmet Bey, Kırım hanlarının maiyetinde bulunuyordu. Bu sebeple Kırım Hanı Canbeygiray'a oğlunu tanıştırmış ve Can-beygiray'dan oğlu için, Kuyucu Murad'a hitap eden bir tavsiye almıştır. Bu tasviye mektubunu Kuyucu Murad'a veren Nef'i, İstanbul'a gönderilmişti.

KASİDELERİ BÜYÜK İLGİ GÖRDÜ

Nef’i İstanbul'a geldiği yıllarda iyi şiir yazıyordu. Nitekim ilk hamisi Kuyucu Murad'a, daha sonra, zamanın sadrazamı Nasuh Paşa'ya kasideler yazmıştır. Padişah, Birinci Ahmet idi. Birinci Ahmet de şiirler yazıyor ve "Bahtî" takma adını kullanıyordu. Nef'i'nin padişaha takdim ettiği kasideler büyük ilgi görmüş, atiyelere, ihsanlara yol açmıştır
.
Nef'i'nin şiir sanatındaki ünü, kısa bir sürede, bütün Osmanlı ülkesine yayıldı. İstanbullu şairler tarafından kıskanılıyor ve padişahın iltifatları çevresine dost kadar, düşman da topluyordu. Birinci Ahmet ölünce, yerine Birinci Mustafa, onun halli ile de İkinci Osman geçti. İkinci Osman da şairdi. Bu sefer Nef'i, yeni padişaha da kasideler sunmaya başladı. Divan'nın en kıymetli kasidesi olarak bilinen:

"Aferin ey rûzigârın şehsuvar-ı safderi
Arşa as şimdengeru tiğ-i Süreyya cevheri"

beytiyle başlayan kasidesini Sultan İkinci Osman'ın Lehistan seferi için yazmıştır.

PADİSAHİN HOŞLANMADIĞI KİŞİLERİ HİCVEDİYORDU

Nef’i, Dördüncü Murad zamanında en saltanatlı günlerini yaşadı. Saraya yerleşmiş padişahın musahipleri arasına girmişti. Tantanalı yaşamayı, tantanalı konuşmayı, tantanalı yazmayı seviyordu. Saray da onun bu isteklerine uygun yerdi. Üstelik Dördüncü Murad da iyi şiir yazıyor ve Nef'i'nin şiirlerini hayranlıkla okuyordu. Nef'i, padişahın bulunduğu bazı meclislerde gümbürtülü şiirlerini gümbürtülü sesiyle okuyor, insanlar alıyor, ya da neşter gibi cümlelerle padişahın hoşlanmadığı kişileri hicvederek alkış topluyordu.

Nef'i, çağı yozlaştıran bazı devlet adamlarını hicvetmiş ve bunları, "Siham-kaza" adlı bir kitapta toplamışlar. Türkçesi, kaza yıldırımı anlamına gelen bu kitabı bir gün padişah okurken, çevresine bir yıldırım düşmüş, bundan bir uğursuzluk sezen Dördüncü Murad, Nef'i'nin hiciv yapmasını yasaklamıştı. Nef'i, bu yasağa çok üzüldü ama, kabul etti. Bu haleti ruhiyesini yazdığı şu beytinde görmek mümkündür:

"Bugünden ahdim olsun, kimseyi hicvetmeyim, illâ
Ger icazet verseydin, hicv ederdi bahtı nâsazı..."

Ama Nef'i yine dayanamadı ve Bayrampaşa için bir hiciv yazdı. Dördüncü Murad, bunu haber aldığı zaman, Nef'i'yi huzuna çağırıp, hicviyenin kendisi tarafından yazılıp yazılmadığını sordu. Nef'i'nin öyle bir üslubu vardı ki, "yazmadım" dese bile, onun yazdığı belli olurdu. Padişaha baş eğip kendisinin yazdığını söyledi. Öfke içindeki padişah, boynunun vurulmasını buyurdu. 1635 yılının 27 Ocak kışında, kar bütün İstanbul'u örterken, boğularak öldürüldü ve cesedi denize atıldı.
Nef'i, Divan edebiyatımızın, mısralarına, Wagner musikisi koyan yaman bir şairimizdir. İran edebiyatından gelen abartılmış imajları büyük ustalıkla kullanmış, aşk şiirerini bile kendisine has bir musikî ile doldurmuştur.

"Kavs-ı ebrusunu kursa, yıkılır tak-ı felek,
Tir-i müjgânım atsa, titirer cay-ı adem..."

Sevgilisi, her hangi bir şeyden sinirlenip kaşını kaldırsa, gök kubbe (evren) yıkılırmış!.. Kirpiğinin okunu atsa, yokluk ülkesi titrermiş!..

Bir gazelinin ilk dört satırı, mu*****izin piri sayılan Itri Efendi tarafından bestelenmiş ve bu beste günümüze kadar gelmiştir:

"Tuti-i mucize gûyem ne desem laf değil
Cerh ile söyleşemem, âyinesi saf değil
Ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana
Ehl-i dil, birbirini bilmemek insaf değil!.."

"Bir papağanım ama, herkesin söyleyemeyeceğini söyleyen bir papağan. Zemane ile söyleşemem, çünkü yürekleri temiz değildir. Yüreği temiz olmayana gönül adamıdır diyemem. Gönül adamlarının birbirlerini bilmemeleri olacak iş değil..."

Hayyamane beyitleri çoktur:
"Zahit bize peymane yeter sanma tehi-dest
Lazım mı hemen suphe-i mercan elimizde."

"Ey sofu!.. Bizi eli boş belleme... Elimizdeki kadeh bize yeter. Hep elimizde mercan tesbih olacak değil ya!.."

Nef'i, çağını süslemiş, zenginleştirmiş bir sanatçımızdır.

bluekeys™ 11-28-2006 02:32 PM

NİZAMÜLMÜLK
(1018 – 1092)

Doğu bürokrasisinin yetiştirdiği, en büyük devlet adamı... Tarihe, aklı, adaleti, faziletiyle geçmiş bir Türk veziri... Zulmü önlemiş, mazlumu kanadı altına almış bir yönetici... Devlet idaresi üstüne yazdığı "Siyasetname"si ile, günümüze kadar gelen devlet adamlarına öğüt dağıtmış bir aydın... Kendisine, "toplumun düzeni" anlamına gelen "Nizamülmülk" adı verilen tek başbakan.

Asıl adı, Ebu Ali Hasan'dır. 10 Nisan 1018'de Nukan kasabasında doğdu. Babası Ali, yüksek dereceli bir devlet memurudur. Oğluna, çağın en ileri bilgin kişilerini öğretmen olarak tuttu, iyi bir eğitim görmüştür. Üstelik zeki ve hafızası, son kertede kuvvetli olan Hasan, kısa bir zamanda çağın bilgilerini öğrendi. Daha 11 yaşında iken Kur'an'ı ezberlemiş, sonra da Fıkıh ile ilgilenerek bu alanda ün yapmış kişilerle tartışmalara girmiştir.

GENİŞ BİR KÜLTÜRÜ,
KUVVETLİ BİR MANTIĞI VARDI...

Çağın tanınmış şair ve edebiyatçıları ile arkadaşlık kurdu. Kuvvetli mantığı ile sağlam, seçtiği kelimelerle parlak konuşmalar yapıyordu. Geniş kültürü, edebiyatı kullanma gücü ve aklı ile idarecilik hayatına girdiği zaman, hemen herkesin dikkatini çekti. Daha çok genç yaşta, çevresinin saygı mihrakı olmuştu.

İlk memuriyeti, babası ile birlikte gittiği Gazne Devleti'nde olmuştur. Horasan genel Valisi'nin maiyetinde görev aldı. Bu sırada, Gazne Türk Devleti ile Büyük Selçuklu Devleti arasında bir savaş patladı. Dandanakan Savaşı olarak tarihe geçen bu ünlü savaşta (1040) Büyük Selçuklular üstün geldiklerinden, Horasan düştü, Hasan ile babası Ali, Gazne'ye çekildiler.

Fakat birkaç yıl sonra, Horasan'a döndü ve Selçukluların hizmetine girdi. Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, Hasan'a, iç yönetimde önemli bir görev verdi. Sonradan, Nizamülmülk adını alacak olan Hasan, görevini o kadar başarı ile yaptı ve görev sırasında kaleme aldığı buyruklarla o kadar dikkati çekti ki, Tuğrul Bey, daha sonraları yerine geçecek olan Alp Aslan'a Hasan'ı tanıtırken: "Ona dikkat et, ondan yararlanmaya bak!.. Tedbiri geniş, okumuşluğu derindir. Bir gün devletin başına geçersen, sana güveneceğin vezir olur" demişti.

Nitekim kısa bir süre sonra Tuğrul Bey, arkasında erkek evlât bırakmadan öldü. Veziri Kandurî, Alp Aslan'ın kardeşlerinden Süleyman'ı tutuyordu. "Beyimin vasiyeti vardır" diyerek Süleyman'ı tahta çıkardı. Oysa, Selçuk beylerinin çoğunluğu, Alp Aslan'dan yana idi. Kurultay kurup başlarına Alp Aslan'ı seçtiler. Kardeş kavgası başladı.

Bu sırada Alp Aslan, Tuğrul Bey'in öğüdünü dinlemiş ve Hasan'ı yanına almıştı. Hasan, bu kardeş çekişmesi döneminde, isabetli kararları, geçerli tedbirleri ve iyi yürüttüğü politikası ile herkesin dikkatini üzerinde topladı. Alp Aslan, 6 Aralık 1063'de, Hasan'ı Başvezir ilân etti. Birkaç ay sonra kardeşiyle olan çekişmesini bitirdiği için Alp Aslan, resmen Selçuk Sultanı olunca (27 Nisan 1064), Hasan da resmen Selçuklu İmparatorluğu'nun Veziri olarak görevini sürdürdü.

HALİFE, HASAN'A «NİZAMÜLMÜLK» ADINI VERDİ

İki kardeş arasındaki taht kavgasında büyük politika hüneri gösteren Hasan, yalnız Selçuk ileri gelenlerinin değil, Halife'nin de dikkatini çekmişti. Halife, kendisine "Nizamülmülk" adını verdi ve ondan sonra hem Nizamülmülk adı ile anılmış, hem tarihe bu adla geçmiştir.

Bütün savaşlara sultanla birlikte katılmıştır. Böylece de, yalnız iyi bir bürokrat olmayıp, iyi bir silahşor olduğunu da ispatlamış oldu. 27 Kasım 1072'de Alp Aslan şehit edilince, oğlu Melikşah'ın tahta çıkmasını sağladı. Melikşah'ın da sultanlığını kabul etmeyenler vardı. Amcaları ayaklandılar. Nizamülmülk, bütün bu karışıklıkları büyük bir ustalıkla düzeltti ve Melikşah'ın sultanlığını meşru hale koydu.

ONU ÇEKEMEYENLER HÜKÜMDARA KÖTÜLÜYORLARDI

Onun zamanında Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Kaşgâr’dan Adalar Denizi'ne, Aral Gölü'nden Hint Denizi'ne kadar uzanan geniş, güçlü ve iyi yönetilen bir imparatorluk oldu.

Nizamülmülk'ün vezirliği, efsaneleşmiştir. Bu konuda binlerce hikâye ortaya atılmış, Nizamülmülk'ün adaleti, uz görürlülüğü, fakir fukara babası olması lejant haline konmuştur. Bir ara, Melikşah ile arası açıldı. Çünkü Nizamülmülk o kadar büyük bir şöhrete sahipti ki, Sultan'ın, adeta adını gölgeliyordu. Kendisinin zenginliğini, aklını, ününü çekemeyenler, hükümdara sürekli olarak Nizamülmülk'ü kötülüyorlar, gözünün tahtta olduğunu söyleyerek düşmanlığını körüklemeye çalışıyorlardı. Bu körükleyenler arasında, Melikşah'ın eşi Terken Hatun da vardı. O da oğlunu tahta geçirmek için, Nizamülmülk'ü kendisine engel görüyordu. Bu sıralarda, Nizamülmülk'ün bir oğlunun öldürülmesi, Vezir ile Şah'ın arasını iyice açtı.

O günlerin birinde Nizamülmülk, Şah'ın yakınlarına: "Varın, söyleyin, demişti, bugün ulaştığı ikbalde benim tedbirlerimin payı vardır. Unutmasın ki, benim divit ve destanınla, onun taç ve tahtı birbirine bağlı ve birbirleriyle kaimdir."

1092'de, hançerlenerek öldürüldü. 29 yıl süren vezirliği sırasında ülkeyi refah ve huzura kavuşturmuş, ikta sistemini benimseyerek toprak mülkiyetini devlete bağlamıştır. "Siyasetname" adıyla, yazdığı eser, modern devlet yönetiminin nasıl götürülmesi gerektiğini, zamanındaki ve sonraki hükümdarlara ve bürokratlara örneklerle anlatmıştır.

bluekeys™ 11-28-2006 02:32 PM

OSMAN GAZİ
( 1258-1326 )
Üç kıtada 600 yıl yaşayacak, dünyanın en büyük imparatorluklarından birine adını veren devlet kurucusu... Osmanlı hanedanının başı... Zulüm ve ceberutluğun hüküm sürdüğü çağa, adalet ve huzur getiren Türk...

Osman Gazi, Osmanlı hükümdarlarından ilkidir. 1258 yılının 9 Mayısında, küçücük Söğüt kasabasında doğdu. Babası, Ertuğrul Gazi, Oğuz Türklerinin Bozok kabilesine bağlı Kayı aşiretindendi. Annesi, soyu Eba Müslim-i Horosanî'ye kadar çıkan Hürmüz hatundu. Oğuz törelerine göre yaşıyorlar, çocuklarını da Oğuz törelerine göre yetiştiriyorlardı. Osman, bu sebeple, Oğuz Destanı'ndan parçalar dinleyerek büyümüştür.

TOPRAKLARINI GENİŞLETTİ VE GÜÇLÜ BİR ADALET KURDU

Babası Ertuğrul Gazi, Moğol akınları önünde Batı'ya göç edenlerle birlikte, aşiretini alarak önceleri Doğu Anadolu’ya gelmiş, bir süre de Kuzeybatı Anadolu'da dolandıktan sonra, Selçuk hükümdarları tarafından, Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç çevresine yerleştirilmiştir. Ertuğrul Gazi, yerine oğlu Osman'ın getirilmesini istiyordu. Ölümü üzerine, aşiretin bir bölümü Osman'ın, bir bölümü de Ertuğrul Gazi'nin kardeşi Dündar Bey'in almasını istediler. Sonunda Osman Bey başa geçti.

1258-60 yılları, Anadolu'nun, Moğol silindiri altında ezildiği, Selçukîlerin Konya'da bir isimden ibaret kaldığı, Bizans'ın iç kavgalarla çökmekte olduğu yıllardı. 23 yaşında başa geçen Osman Bey, bölgenin bilgini Edebâli'nin kızı ile evlendi ve böylece aşiretine bir de tarikat gücünü ekledi. Çevresindeki Rum tekfurlarıyla başa çıkabileceğini biliyordu. Selçukluların çöktüğünün farkında idi. Bizans heyulası ise, zulüm ve adaletsizlik içinde yaşıyordu.Osman Bey, hiçbir devletin adalet olmaksızın yaşayamayacağını çok iyi biliyordu.

Başlarda, çevresindeki Rum tekfurlarla iyi geçinmeye baktı. Fakat dostu Bilecik Tek-furu'ndan, öteki tekfurların beyliğini ortadan kaldırmak için baskınlar düzenlemekte olduğunu öğrenince, 1308'de Lefke'yi, Akhisar'ı, Geyve'yi, 1313'de İnegöl'ü, daha sonra Yenişehir ve Koyulhisar'ı ele geçirerek, topraklarını genişletti ve aldığı kasaba ve şehirlerde öylesine bir adalet kurdu ki, bunu duyan komşu tekfurların halkı, Osman Bey'i gözler oldular.

ELE GEÇİRDİĞİ GANİMETLERİ DAĞITIYORDU

Selçuklular çökmüştü ama, Osman yine de Selçuklulara bağlılığını sürdürüyor, ele geçirdiği ganimetlerden Selçukluların hissesini düzenli olarak gönderiyordu. Son olarak Karacahisar'ı ele geçirdiği zaman da ganimetin beşte birini Konya'ya göndermiş, gerisini gaziler arasında taksim etmişti. Osman Bey'in bu tutumu, çevresine büyük bir güven sağlıyordu.

Bu sırada İlhanlı Hükümdarı Gazan Han, Anadolu'yu baştan başa istilâ etti ve Selçuk hükümdarını yanına alıp İran'a götürdü. Anadolu'daki birçok beylikler dağılmış ve beylerin büyük bir kısmı, güvenlik içindeki Osman Bey'in yanına sığınmışlardı. Bu beyler, Osman Bey'i devlet kurmaya zorladılar. "Selçuk yıkıldı, Moğol üstün çıktı. Sen Kayıhan neslindensin. Oğuz'dan sonra Kayı gelir. Başımıza geç" diyorlardı. Osman Bey, bir meclis topladı. Aşiretin ileri gelenleri ile kayınpederi Edebâli'nin de bulunduğu bu mecliste Osman Bey'i han seçmeye karar verdiler. Ahi Evran, Osman gaziye kılıç kuşattı, mehter çalındı, Osman Bey eliyle meclistekilere kımız ikram etti. Kımızı içenler, "Hanlık kutlu olsun" dediler. Hutbe okundu ve Türkmenler birer birer gelip Osman Bey'e biat ettiler.

ÜLKEYİ 5 İDÂRİ BÖLGEYE AYIRDI

Osman Bey, 1299'da han seçildikten sonra önce Karacahisar'ı, sonra da Ye-
nişehir'i başkent seçti. Bursa üzerine sefer düzenledi. Fakat Bursa, son derece sağlam bir
kale idi. İçinde suyu, yiyeceği, barutu boldu. Osmanlı akıncıları, kalenin çevresindeki bütün
köyleri ve öteki yerleşim merkezlerini yakıp yıktılar. Kaleyi, vireye zorladılar. Bu kuşatma 10
yıl sürdü.

Bu 10 yıllık dönem içinde Osman Gazi; elindeki kalelere subaşı, dizdar ve kadı gönderdi. Adaletten şaşanın cezası ölümdü. Her şey saat gibi işliyordu. 3000 kilometrekarelik bir toprağını, 5000 kilometrekareye çıkarmıştı. Küçük ülkesini, 5 idarî bölgeye ayırdı, bunların idaresini güvendiği komutanlara verdi. Sultanönü Orhan Bey'in, Eskişehir Gündüz Alp'in, İnönü Aykut Alp'in, Yarhisar Hasan Alp'in, İnegöl Turgut Alp'in idaresine bırakılmıştı.

Altmış altı yaşına kadar, yani 43 yıl küçük devletini yönetti. Bir iki denemeden sonra güvenerek bel bağladığı oğlu Orhan'a, idareyi devretmiş ve kendisi devletin iç işleriyle uğraşmıştır. Çok sade bir hayat sürerdi. Gün batmadan akşam yemeğini yer ve bu herkesin arasında yenilen yemeğe dileyen otururdu. Yemekten sonra mehter çalar ve mehter ayakta dinlenirdi.

Uludağ'ın Bakacık tepesinden Bursa'yı seyrederken, güneşin ışıkları altında pırıl pırıl parlayan Gümüşlü Kümbet'i pek beğenmiş ve oğluna, eğer ölürse, bu kümbetin altına gömülmesini vasiyet etmişti. Osman Bey, Bursa'nın alınışını göremedi ama, cesedi Bursa'ya getirilip bu Gümüş Kümbet'in altına gömüldü.

CaKaLBoT 11-28-2006 02:34 PM

Bu konuyu herzaman merak etmiştim...geniş anlatım bilgiler için saol abi...+rep

bluekeys™ 11-28-2006 02:35 PM

OSMAN HAMDİ BEY
(1842-1910)
Büyük Türk arkeologu... Büyük Türk müzecisi... Büyük ressam ... Müzelerimizi kendisine borçlu olduğumuz adam ...

Sadrazam İbrahim Ethem Paşa'nın oğludur. İstanbul'da doğdu, öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Daha 16 yaşında öğrenci iken yaptığı kara kalem resimlerle çevresinin dikkatini çekti. Babası ile birlikte gittiği Viyana'da, müze ve sergilerle ilgilendi. Aynı yıl Hamdi Bey'i, Paris'te hukuk tahsiline gönderdiler. Hukuk Fakültesi'ne yazıldı, arada bir derslere de devam etti ama asıl eğilimi olan ressamlıktan vazgeçmedi ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde, çağın önemli imzalarından, Boulanger, Gerome'nin atölyelerinde resim çalışmaları yaptı.

GÜZEL SANATLAR AKADEMİSİ'İNİ KURDU

Paris'te 12 yıl kalmıştır. Bu sırada açılan Paris Sergisi'nde Osmanlı hükümetinin temsilcisi olarak bulundu (1867). İstanbul'a döndüğü zaman, Mithat Paşa'nın "Umur-u Ecnebiye Müdürü" olarak Bağdat'a gitti. Orada Ahmet Mithat Efendi ile tanışmış ve dost olmuşlardır. İstanbul'a dönüşte, ecnebi büyükelçilerin protokol işleriyle uğraşmak görevine atandı. Bu sırada düzenlenen Viyana Sergisi'ne birinci komser olarak katıldı. Çok takdir gördü ve madalya kazandı.

1881 'de Hamdi Bey, Padişah Abdülhamid'in şahsî emriyle ,eski eserler işlerini düzenlemek için Müze Müdürlüğü'ne getirildi. O zamana kadar eski eserler şurada burada toplanıyor, alanın elinde kalıyordu. Hamdi Bey, daha Bağdat'ta iken, tarihe ve arkeolojiye merak sardığı ve ilk arkeolojik çalışmalarını Bağdat'ta yaptığı için, bunca emekle toprak altından çıkardığı tarihi eserlerin Çinili Köşk'te üst üste yığılı durduğunu görünce, çok müteessir oldu ve hemen kolları sıvayıp bir müze kurma çalışmalarına başladı. İlk iş olarak, bir "Asar-ı Atika Nizamnamesi” hazırladı. Kazılardan çıkarılan eserlerin yabancı ülkelere kaçırılmasını önlemeye çalıştı.

Hemen yine o yıllarda 1883'de Güzel Sanatlar Akademisi'ni kurdu. Bu arada, resim müzemizin çekirdeğini hazırlayan girişimleri oldu. Dünyaca tanınmış tabloların kopyalarını yaptırdı ve bunları, Türk ressamlarının eserleriyle birlikte Güzel Sanatlar Akademisi'nin büyük salonunda topladı.

ARKEOLOJİK ÇALIŞMALARI DAHA ÇOK BATI ANADOLU'DADIR

Hamdi Bey, arkeoloji alanındaki başarılı çalışmaları ile yurt dışına ulaşan bir ün sahibi olmuştur. Ülkede yapılan arkeolojik çalışmaları bir disiplin altına aldı. Daha önce başlanmış ve yarım bırakılmış kazıları ele aldı ve bunları geliştirdi. Nemrut Dağı'ndaki kazılar bunlardan biridir (1892). Adana'nın incirlik mevkiinde yapılan kazılarda, Hititlere ait yazılı levhalar bulunması, bütün dünyada Hamdi Bey'e ün kazandırdı. 2. Sayda kazısında dünyaca ünlü İskender'in lâhdi bulunmuştur. Hamdi Bey'in arkeolojik çalışmaları daha çok Batı Anadolu'dadır. Aydın yörelerindeki kazılardan başka Milas ilçesi içinde Hakate Anıtı'nı kuşatan süslü, kabartma tirizler (1891-92), Aydın'da Tralles'de bulunan mermer heykeller, Diyana'ya bağışlanmış tapınak frizinin büyük bir bölümü ile daha birçok eseri ortaya çıkarmış ve müzelerimize aktarmıştır. Fransız, Alman, Yunan, İspanyol müzeleri, madalya ve nişanlarla Hamdi Bey'i kutlamışlar, böylece Türkiye milletlerarası üne sahip bir ressam, arkeolog, müzeci kazanmıştır. Birçok üniversite de kendisine doktorluk unvanı tevcih etmişlerdi.

Hamdi Bey, gerek devlet işlerini yaparken, gerek arkeoloji ve müzecilik çalışmalarını sürdürürken ressamlığını, bu vurgun olduğu güzel mesleğini hiç ihmâl etmemiş, fırsat elverdikçe resim yapmıştır. Memlekette tanınmasından daha çok, yabancı ülkelerde ismi duyulmuştur.

Bunun sebebi, resimlerinin konularıdır. Hamdi Bey, Osmanlı hayatının renkli sahnelerini resimlerine almış ve bunları sanat sevgisinin sabrı ile ince ince bütün ayrıntılarına kadar işlemiştir. Resimde en küçük teferruat bile dikkatle ve gerçek renklerine uygun olarak resmedilmiştir.'' Okuyan Adam", "Silah Tüccarı", "Kaplumbağalı Adam", "Şehzadebaşı Camisi Avlusunda Kadınlar" gibi tabloları, hem Osmanlı İstanbul'unun hayatını yansıtmakta, hem tarihî gerçek bir belge olacak kadar gerçeği yansıtmaktadırlar.

ULUSLAR ARASI ÜN KAZANMIŞ SANATÇILARIMIZDAN BİRİDİR

Bu çok yönlü sanatçımız, memleketimizde “Müze Müdürü Hamdi Bey" olarak bilinir. Arkeolojik çalışmaları, ancak ilgililer tarafından, ressamlığı, resimle ilgili çevreler tarafından duyulmuş ve benimsenmiştir. Halkın Müze Müdürü olarak Hamdi Bey'i tanımasının nedeni, bu yolda hazırladığı "Asar-ı Atika Nizamnamesi'' dikkatle uygulamasıdır. Günümüze kadar devam eden eski eser kaçakçılığına "dur" diyen ilk sorumlu kişi, Osman Hamdi Bey olmuştur. Bu yüzden halk arasında hem bilinir, hem sevilir.

1910 yılında öldüğü zaman, memlekette ve dünyada büyük yankılar uyandırdı. Kurucusu olduğu Güzel Sanatlar Akademisi'nde bir törenle anıldı ve resimlerinden hazırlanan bir sergi açıldı. Eserlerinin bir kısmı, akrabalarının elinde, bir kısmı Avrupa müzelerinde, bir kısmı da İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndedir. Birkaç tablosunun da bazı meraklıların koleksiyonları arasında olduğu bilinmektedir.

Hamdi Bey, son çağ biliminin en seçkin siması ve gerçek bir uluslararası ün kazanmış birkaç, sanatçımızdan biridir.Yabancı üniversitelerden birçok payeler almıştır. Bugün onu, kendisine milletçe borçlu olduğumuz büyüklerimizden biri olarak tanıyor ve anıyoruz.

bluekeys™ 11-28-2006 02:35 PM

PİRİ REİS
( 1465-1554 )
Bilgin bir korsan... Yaman bir denizci... .Dünyayı avucu gibi bilen adam... Pirî Reis, bazı kaynaklara göre Gelibolulu, bazı kaynaklara göre de Konyalı olup Gelibolu'ya yerleşmiş biri... Bütün başarılı insanların kendilerinden olmasını isteyen Batılılar, Pirî Reis'in Hıristiyan olduğunu söylerler. Ama kanıt yoktur.

1465'de doğduğu sanılıyor. Gelibolulu Kemal Reis'in yeğenidir. Amcası ile birlikte denize açılmış, İtalya sahillerini vurmuş, Akdeniz'de şanlı adını dolaştırmıştı. Ama bu maceranın iyi yanı da kötü yanı da amcası Kemal Reis'e aittir. Piri Reis'i, Osmanlı ülkesinde tanınan bir isim haline getiren olay, 1500 yılında yapılan Mora Seferi'dir.

KAPTAN-1 DERYAYI ÖLÜMDEN KURTARDI

Davut Paşa komutasındaki Türk donanması İnebahtı Limanı'ndan çıkmış, Navarin önünde büyük bir düşman filosu ile karşılaşmıştı. Davut Paşa, amiral gemisiyle, düşmanın amiral bastardasına rampa etti. Başka bir düşman gemisi de Davut Paşa bastardasının öteki yanına rampa edince, Davut Paşa büyük bir tehlikenin içine düştü. İşte tam bu sırada Piri Reis, kendi gemisiyle şimşek gibi yetişip düşman gemisine rampa ederek, Osmanlı Devleti'nin Kaptan-ı deryasını ölümden, devletini yenilgiden kurtardı.

Amcası Kemal Reis, 1511'de ölünce Piri Reis, Barbaroslar'ın yanında görev aldı. Barbaros adına iki defa İstanbul'a gidip padişaha Barbaros'un bağlılık duygularını iletmiş ve hediyeler takdim etmişti. Piri Reis, İstanbul'da büyük itibar görerek ağırlandı.
Sadrazam Makbul İbrahim Paşa ile birlikte yaptığı Mısır seyahati maceralı geçmiş, fakat göğe kalkan denizin dalgaları arasından sıyrılıp Mısır'a girdikleri zaman, sultanlar gibi karşılanmışlardı.

73 gün Mısır'da kaldılar. Bu fırsattan yararlanan Piri Reis, yazdığı "Kitab-ı Bahriye" adlı kitabını, sadrazam eliyle Padişah Kanunî Sultan Süleyman'a ulaştırma fırsatını ele geçirdi.

ADEN'İ PORTEKİZLİLERİN ELİNDEN KURTARDI

Mısır Kaptanı Solak Ferhat Bey, Yemen Valiliği'ne gönderilince, yerine Piri Reis tayin edildi. Piri ilk iş olarak, evvelce Türkler tarafından feth edildiği halde, tekrar Portekizlilerin eline geçen Aden'i kurtardı (26 Şubat 1548). Fakat, Hürmüz Boğazı'na dışardan hâkim olan Maskat kalesi ile, içerden hâkim olan Hürmüz adası, Portekizlilerin elinde olduğu için, ticaret gemilerini vuruyorlardı. Kanunî, bu adaların alınmasını Piri Reis'e buyurdu. Piri Reis, 35 gemiden oluşan Mısır filosunu alarak Hind Denizi'ne açıldı (1551). Arabistan yarımadasının Güney doğusundaki Maskat'i zapt etti. Portekizlilerin, yüksek bordalı 70 gemisiyle savaşa tutuştu. Düşmanını yenmekten başka, düşman amirali Zoas De Lisboa'yı da esir etti. Bazı düşman gemileri kaçabilmişti. Bunları izledi, sığındıkları Hürmüz adasındaki kaleyi kuşattı. Fakat düşüremedi. Frenklere yardım ettikleri için şehri yağmalattı. Oradan Basra'ya gelip Kubat Paşa'dan yardım istedi.

Kubat Paşa Piri Reis'e çok sert karşılık verdi: "Sen Müslümanlara zulm ettin, mallarını yağma ettin." diyordu. Pirî Reis'i tutuklamak ve elindeki malları almak istiyordu. Pirî Reis,

Portekizlilerin kendisini izleyerek Basra Körfezi'ni kapamak hazırlıklarına giriştiğini duyunca, tutsak düşmemek için, bir kısım kadırgalarıyla denize açıldı ve Süveyş'e döndü.

MISIR'DA YARGILANDI VE İDAM EDİLDİ

Basra Valisi Kubat Paşa, İstanbul'a durumu bildirmiş ve Piri Reis'in Müslüman ahaliyi yağmaladığını, onlara zulm ettiğini söylemişti. Padişah, hangi sebeple olursa olsun, Müslüman ahaliye ve tebasına zulm edilmesini kabul edemezdi. Padişah bir dîvan kurularak Pirî Reis'in Mısır'da muhakeme edilmesini buyurdu. Kurulan dîvan Pirî Reis'i, iki noktadan suçlu görüyordu. Hürmüz kuşatmasının kaldırılması ve Basra'da öteki gemileri yüzüstü bırakarak birkaç gemi ile Mısır'a gelmesi...

Pirî Reis'in savunması, dîvanı tatmin etmedi ve kafası kesilmek suretiyle cezalandırılması kararlaştırıldı. Pirî Reis kocamış, seksen yaşını aşmıştı. Kararı sükûnetle dinledi ve iki rekat namaz kıldıktan sonra, cellada boynunu teslim etti.

Pirî Reis, "Kitab-ı Bahriye" adlı kitabı ile bütün dünyada ünlüdür. Akdeniz'in en mükemmel haritasını çizen, yine Pirî Reis'tir. Amerika'nın bulunmasından önce, bir dünya haritası çizen ve bunu Yavuz Sultan Selim'e Mısır'da sunan Pirî Reis, haritasına Amerika kıtasını da koymuştu. Bugün bile bu bilimsel sır, çözülmüş değildir.

Devletine büyük hizmetleri, dünya bilimine saygıdeğer katkıları ve Akdeniz yalılarına masal gibi söylenen kahramanlıkları kalan Pirî Reis, Türk milletinin adını saygı ile andığı ve anacağı bir kahramandır.

bluekeys™ 11-28-2006 02:36 PM

SULTAN ORHAN
( 1281-1362)
Osmanlı Devleti’nin ikinci hükümdarı... Osmanlı devlet çekirdeğinin patlayıp imparatorluk haline dönüşmesinde büyük hissesi olan devlet adamı... Askerlikte, idarede ve toplumda ilk düzenlemeleri yaparak tarihe bir imparatorluk kazandıran Türk...

Bâlâ Hatun'un oğludur. 1281 yılında doğdu. Daha babasının sağlığında askerlik ve devlet işleriyle yakından ilgilenen Orhan Bey, babasının ölümü üzerine beyliği eline aldı, Bursa'nın fethini tamamladı. Bunun ardından Kandıra, Aydos, Şamandıra ve İzmit Körfezi çevresini, bir bir ele geçirdi. Babasının can yoldaşları ve ideal arkadaşları Akçakoca ve Karamürsel genç hükümdarı her bakımdan destekliyorlardı.

1327 yılı önemli olaylarla doluydu, İlhanlıların Anadolu Valisi Timurtaş Bey'in Mısır'a kaçması ve orada idam edilmesi üzerine, Anadolu'da İlhanlı baskısı kalkmıştı. Bundan yararlanan Orhan Bey İznik'i kuşattı. İznik'in yardımına koşmak isteyen Bizans imparatoru III. Andronikos, büyük bir ordunun başında Anadolu'ya geçti. Bu ilk Bizans-Osmanlı karşılaşması Orhan Bey'in zaferi ile sonuçlanmıştır.(1329) İznik, Osmanlı Beyliği'nin merkezi oldu (1330). Bunu Ulubat, Mihaliç, Kirmasti zaferleri izledi. Böylece, Osmanlı Beyliği, Karesioğulları Beyliği ile komşu olmuştu. Orhan Bey, Karesi Beyliği'nin kargaşalığından yararlandı ve kısa bir zamanda Balıkesir, Manyas, Kapıdağı ve Edincik'i kendi topraklarına kattı. Karesi Beyliği'nin ileri gelen komutanlarından Hacı llbey, Evranos Bey, Ece Halil Bey ve Gazi Fazıl gibi önemli komutanları da Osmanlı hizmetine geçtiler.

İMPARATORLA BERABER BİZANS TAHTINA OTURDU

Bizans İmparatoru III. Andronikos'un ölümü Bizans'ı karıştırmış, ileri gelenlerin birbirine düşmesine sebep olmuştu. Orhan Bey durumu dikkatle izlemekte idi. Kantekuzenos'un vasiliğini tanıyanlar, kendilerine karşı mücadele edenleri alt etmek maksadı ile Orhan Bey'den yardım istediler (1341). Orhan Bey kuvvet gönderdi, Kantakuzen de İstanbul'a girip imparatorla beraber hüküm sürmek üzere Bizans tahtına oturdu. Orhan Bey, Kantakuzen'in kızı Theodora ile evlendi. Bizans'ın korunması için Süleyman Pasa emrinde bir kuvvet ayırdı (1349). Bu kuvvetler, Sırp Kralı Stefan Duşan'ın kuşatmasında bulunan Selâ-nik'i kurtardılar. 1351 'de Türk kuvveleri bir kere daha Rumeli'ye geçti ve Edirne'de kuşatılmış olan Kantakuzen'in oğlu Meteos'u kurtardı. Daha sonra Dimetoka'da Sırp-Bulgar ordusunu yendiler. Kantakuzen bu yardımlara karşılık Orhan Bey'e Çimbe kalesini verdi. Böylece Osmanlılar Rumeli'de bir harekât üssüne sahip oldular.

DEVLET BÜYÜKLERİ İLE İSTİŞAREYE ÖNEM VERİYORDU

Sıra Rumeli yakasına atlamaya ve buraları Osmanlı topraklarına katmaya gelmişti. Önce Gelibolu'yu alıp Tekirdağ ve Bolayır'a kadar bütün Marmara kıyılarını ele geçirdiler. Ele geçirilen topraklara Türkler yerleştiriliyor, orada yaşayan ahali de Anadolu'ya aktarılıyordu.

Bu dönemde devlet teşkilâtı geliştirildi. Divan teşkilâtı meydana getirildi. Devlet adamı ve askerlerin kıyafeti tayin edildi. Tımar teşkilâtı ile Osmanlı'nın ilk daimi ordusu olan yaya ve müsellem teşkilâtı kuruldu. Orhan Bey, babası Osman Bey döneminde yürütüldüğü gibi, devlet büyükleri ile istişare işlerine önem veriyordu. Karar, bey iradesine bağlı olmakla birlikte istişare, Osmanlı mülkünde böylece gelenek olmuştu. Orhan Bey'in, Sadrazam Çandarlı Mevlâna Kara Halil, Şehzade Süleyman Paşa ve Şehzade Murat Bey'den kurulu bir istişare heyeti vardı. Bu heyetin müzakerelerine alpler de katılırlardı. Bu kurulun aldığı ilk kararlar arasında şunlar vardı:

1— Hükümdar adına hutbe okutup para bastırmak.
2— Devlet adamlarına ve askere bir örnek kıyafet seçmek.
3— Arazinin askerî, mülkî ve malî noktalardan taksim edilip vergilendirilmesini sağlamak.

"İmamet hakkı hükümdara aittir" kuralı konularak, Osman Gazi adına "Emîr" unvanı ile hutbe okutuldu. Orhan Gazi adına da camilerde hutbe okunmasına başlandı. Orhan Bey'in beyliğinde hâlâ Selçuk parası kullanılmakta idi. Devletin bağımsızlığına bir belge sayılan para basılması Bursa'da olmuştur. İlk gümüş ve altın paralar Bursa'da basılmış bu paralara Akçe-i Osmanî denip, bir tarafına kelime-i şahadet, diğer tarafına "Orhan Halledallahül-mülke" yazıldı. Kazaskerlik makamı tesis edilip bu makama Mavlânâ Çandarlı Halil getirildi.

ÖLDÜĞÜNDE, TEMELLERİ SAĞLAM BİR DEVLET BIRAKMIŞTI

Devlet teşkilâtı kurulurken, bir yandan Oğuz töresi, bir yandan Selçuklu devlet nizamı, bir yandan da İslâmî kurallara dikkat edilmiştir. Bazı tarihçiler, Osmanlı devlet yapısı ve toplum düzenlemelerinin Bizans'tan alındığını iddia ederlerse de, bu iddiaların hiçbir temeli olmadığı bilimsel araştırmalarla ortaya çıkarılmıştır. Osmanlı devlet kuruluşunda daha çok Oğuz törelerinin ağırlık kazandığı anlaşılıyor.

Orhan Bey, 1362'de hayata gözlerini yumduğu zaman, ardında temelleri sağlam atılmış bir devlet bırakmıştı. Türbesi Bursa'dadır. Babası Osman Bey ile yanyana yatmaktadırlar.

Osman ve Orhan beyler dönemi Osmanlı uygarlığının çekirdek dönemidir. Mimaride, edebiyatta ilk eserlerini vermeye başlamıştır. Bursa'daki Alaaddin Bey Mescidi, .Ahi Hasan Mescidi, Çoban Bey Mescidi gibi mütevazi yapılardan başka Orhan Camii ve Külliyesi gibi önemli mimarî eserler de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Özellikle Orhan Camii'nin mimarisinde, Selçukîlerden ayrı bir üslûp kullanılmış ve yapıya büyük bir sadelik hâkim olmuştur. Sonradan maalesef yıkılmış olan bu eserin yerine yapılmış olan bugünkü cami, bu vasıfları göstermez.

bluekeys™ 11-28-2006 02:36 PM

SÜLEYMAN ÇELEBİ
( ? – 1422 )

Türk Osmanlı dünyasının değil, bütün İslâm dünyasının saygı duyduğu, hayranlık duyduğu bir şair... Bir samimî Müslüman...

Süleyman Çelebi'nin hangi yılda ve nerede doğduğu bilinmiyor. Babasının Ahmet Paşa olduğuna dair bir söylenti varsa da, bu Ahmet Paşa'nın, hangi Ahmet Paşa olduğu da belli değildir. Yine bir söylentiye göre, dedesi, Sultan Orhan zamanında yaşamış Şeyh Mahmut'tur. Bilinen gerçek, Süleyman Çelebi'nin Bursalı olduğu ve Yıldırım Beyazıt günlerinde yaşayıp, onun tarafından yaptırılmış 20 Kubbeli Ulu Cami'nin imamı olduğudur.

Bu samimî Müslüman, imam Süleyman Çelebi, yazdığı Mevlid'den de kolayca anlaşılabileceği gibi, iyi bir eğitimden geçmiş, zamanın edebiyatını iyi anlamış, dinî bilgileri kuvvetli bir insandı. İlk gençlik yıllarında Bursa'da büyük şöhreti olan Buharalı Şeyh Emir Sultan'ın yanında ders gördü. Emir Sultan, derin bilgisi ile çağın ulularından sayılır. Bugün de kendi adını taşıyan caminin yanındaki türbede gömülüdür. Osmanlı devlet yapısına, Şeyh Edebâli'den sonra en çok etki yapmış bir bilgin olarak bilinir. İşte Süleyman Çelebi, bu derin hocadan dersler görmüş bir din adamıdır.

İYİ EĞİTİM GÖRMÜŞTÜ VE GENİŞ BİR BİLGİSİ VARDI

Eldeki bilgilere göre yapılan tahminler, Süleyman Çelebi'nin 1359-1364 arasında doğmuş olduğunu gösteriyor. Demek 55 -60 yıl kadar yaşamıştır. Tek eseri, Mevlid adı ile bilinen "Vesiletün Necat”dır. Fakat, nazmı bu kadar ustalıkla kullanmasını bilen bir insanın, yazmadığını düşünmek oldukça güçtür. Belki, Timur'un ordusu Bursa'ya girdiği zaman, yakılıp yıkılanlar arasında Süleyman Çelebi'nin diğer eserleri de yok olmuştur. Süleyman Çelebi'nin iyi bir eğitim gördüğü ve geniş bir bilgisi olduğunun başka bir kanıtı, Mevlid'de tasavvufî bazı deyimlerin kullanılmış oluşudur:

"Zâtıma mir'at edindim zâtını
Bile yazdım adın ile adımı."

beytinde görüldüğü gibi Ahmet Yesevi'yi hatırlatan ifadeler, onun sıradan bir kişi olmadığını açıklar. Emir Buhari'den çok şeyler öğrendiği anlaşılıyor. Mevlid'in yazılmasına sebep diye gösterilen bir olay vardır. Söylendiğine göre Süleyman Çelebi, imamlığını yaptığı Ulu Cami'de, İran'dan gelen bir müderrisin vaazını dinlemiş. Bu müderris vaazında, dinler arasında da bir fark olmadığını, bütün kitaplı dinlerin hak din, bütün peygamberlerin hak peygamber olduklarını anlatmış.

Süleyman Çelebi, hayranı olduğu Hz. Peygamber'in öteki peygamberler safhında değerlendirilmesine son derecede üzülmüş ve sevgili Peygamber'ine karşı duyduklarını, manzum olarak yazmaya başlamış... İşte bu sonsuz aşktır ki, Mevlid adı ile bilinen "Vesiletün Necat”ı ortaya çıkarmış....

DOĞU SÜRREALİZMİNİ ÇOK YERDE YANSITTI

Altı yüz yıldır, bütün İslâm dünyasının her dinî günde, doğumda, ölümde, bayramda okuduğu bu lirik eserin, bugün okunan biçimi ile, Süleyman Çelebi'nin yazdığı biçimin aynı olduğu söylenemez. Zamanla bazı mısralarda kelimeler, bazan da mısralar değiştirilmiş, Türk halkının duygu ve düşünce kalıbı içinde yeniden oluşturulmuştur.

Mevlid'in bazı parçaları, ne kadar realist bir üslûpla yazılmışsa, bazı parçaları da sürrealist bir üslûpla kaleme alınmış gibidir:

"Hem hava üzre döşendi bir döşek
Adı Sündüz, döşeyen ân ı melek."

beytinde olduğu gibi, doğu sürrealizmini yansıtan birçok parçalar vardır. Süleyman Çelebi'-den sonra birçok şairler ve büyük şairler birer mevlid yazdılarsa da hiçbiri Süleyman Çelebi'nin eriştiği noktaya erişemedi. Çünkü Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i "Sehl-i Mümteni" denilen bir sanat örneğidir.Çok kolay yazılmış gibi göründüğü halde, taklidi son derece de güçtür.

15. YÜZYIL EN BÜYÜK OSMANLI ŞAİRLERİNDENDİ

Bu yüzden taklitleri tutmamış, halk yazılanların hiçbirini benimsememiştir. Oysa yazılan Mevlidlerin arasında, çok sanatkârane olanları vardır.

Süleyman Çelebi, 1422'de Bursa'da hayata gözlerini yumdu. Mezarı Bursa'da, Çekirge yolundadır. Uzun yüzyıllar, basit bir parmaklıkla çevrili olan mezarını Bursa Valisi Haşim İşcan, Güzel Sanatlar Akademisi'nin fikrini alarak Teknik Üniversite'ye çizdirdiği bir proje ile Türk mezarı haline koymuş ve bulunduğu yeri park haline getirmiştir.

Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i, Rumca, Bulgarca, Sırpça, Arapça'ya çevrilmiş ve dili konuşan Müslümanlar arasında her dinî günde, bayramda, ölümde, doğumda okunagelmiştir. Süleyman Çelebi, 15. yüzyılı Osmanlı şairlerinin en büyüklerinden biridir.

bluekeys™ 11-28-2006 02:36 PM

ŞAH CİHAN
( 1593-1666 )


Timuroğulları hanedanın Hindistan'daki 5. hükümdarıdır.Babası, Cihangir Selim Şah, dedesi Ekber Şah'tır. Lâhur'da 1593'de doğdu. İyi bir öğrenim gördü. Zamanın en ünlü bilginleri kendisine ders verdiler. İyi ok atar, iyi ata binerdi. İyi bir edebiyat ve musiki bilgisi vardı.

Daha genç denilecek çağlarında Dekkan ve Gucarat'da genel valilik yaptı. Genel valiliği sırasında bu şehirleri imar etti. Kendi zevkiyle yaptırdığı binalar, bugün de Hindistan'da Türk mimarisinin sanat eserleri olarak hayranlıkla seyredilir.

1637'DE TİBET ÜZERİNE BİR SEFER DÜZENLEDİ

Babası Cihangir Selim Şah ölünce, tahta geçti. Devlet işlerindeki büyük tecrübesi ile, kısa bir zamanda halk tarafından çok sevildi. İmparatorluğu güçlendirmek ve son zamanlarda komşu devletlerin başlayan saldırılarını durdurmak için, Özbek Türkleri üzerine bir sefer düzenledi. Özbekleri, Afganistan'dan çıkardıktan sonra, geri döndü ve Güney Hindistan'daki Nizam-Şah Devleti üzerine yürüdü (1631). Şah Cihan'ın üstün güçleri karşısında Nizam-Şah, Timuroğulları’nın egemenliğini tanıdı ve onların hâkimiyetleri altına girdi. 1633'de tamamen imparatorluğa katılmışlar ve Şah Cihan devletinin sınırlarını Güney Hindistan'a kadar genişletmişlerdir.

Güney Hindistan'da Nizam Şah devletinin dışında da Türk şahlıkları ve krallıkları vardı: Kutb-Şah Krallığı ile Adil-Şah İmparatorluğu... Cihan Şah, Nizam Şah'ın topraklarını kendi ülkesine kattıktan sonra Kutb-Şah'a, oradan da Adil-Şah'a sarktı. Her ikisini de yendikten sonra, bu ülkeleri kendi egemenliğine bağladı.

1637'de Tibet üzerine bir sefer düzenledi. Tibet'i ele geçirdi ve imparatorluk sınırlarını böylece doğuya doğru genişletti. Batıda Şah Cihan için, İran gailesi vardı. Türk Safevi İmparatorluğu, Kandehar'a saldırmış ve bu eski şehirlerini geri almıştılar. Bu sefer Şah Cihan, İran üzerine bir sefer düzenledi. Safevi orduların bozup perişan etti,. Kandehar'ı geri aldı. Böylece, batıda bozulmaya yüz tutan devlet prestijini yeniden kurdu ve morali yükseltti (1637}.
1639'da Şah Cihan, Kâbil'e geldi. Ne yapacağı bilinmiyordu. Atalarının ülkesi olan Türkistan üzerine sefer yapabilir ve orada kurulmuş Türk devletlerini ezebilirdi... Nitekim Özbekler, büyük telaşa düştüler, hazırlıklara giriştiler. Fakat Şah Cihan, kendi soyundan sayılan Özbeklerle, arasını bozmak istemedi ve geldiği gibi sessizce Agra'ya döndü

1647'de Özbekler, Belh'i, bir hücumla geri aldılar. Bunu, Safevilerin Kandehar’a saldırısı izledi. Şah Cihan'ı rahat bırakmıyorlardı, karşılık vermesi gerekliydi. Tekrar Kâbil'e geldi ve 110.000 kişilik bir ordu ile İran üzerine saldırdı. İran ordusu yenilmiş, zaferi Şah Cihan kazanmıştı ama, Kanderhar’ı geri alamadı (1652).

Bu sırada Kutb-Şah Krallığı harekete geçmişti... Savaşlar iki yıl sürdü: (1655-1656) Şah Cihan, Haydarabad’ı tekrar geri aldı. Fakat bu Türk krallığının bağımsızlığına dokunmadı.

OĞLU İLE TUTUŞTUĞU SAVAŞI KAYBETTİ

Şah Cihan artık hem yaşlanmış, hem hastalanmıştı. Savaşlara katılamıyor, ordularının yendiği düşmanlarına bile merhamet edip onları bağışlıyordu. Bu ve benzeri olaylar, hem halk arasında, hem oğulları arasına tartışılmaya başlandı. Ve oğulları, tahtı ele geçirmek için kavgaya tutuştular. Şah Cihan, bu kavgaların önüne geçmek için boşuna yoruldu. Oğlu Evrengzip Alemdar Mirza, kardeşlerini yenmiş, ortadan kaldırmış, babasına dönmüştü. Oğlu ile tutuştuğu savaşı kaybetti ve tahttan indirildi (1658).

Şah Cihan'ın bundan sonraki hayatı acıklıdır. 7.5 yıl, Agra Sarayı'nda gözaltında yaşadı ve öldü. Öldüğü zaman, sevgili eşi Bâdşâh Begim için yaptırdığı şaheser türbeye, "Taç Mahal "e gömüldü (1666).

TAC-MAHAL'IN YAPILMASI İÇİN ELİNDEN GELENİ YAPTI

Şah Cihan'ın Hindistan imparatorluğu, Batıda kurulmuş Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü zamanlarına rastlar. Nitekim Osmanlı hükümdarları, Hindistan'ı elinde bulunduran bu hükümdar ile yakından ilgilenmişler ve ona destek olmaya çalışmışlardır. Sevgili eşi Bâdşâh-Begim'e yaptırdığı Tac-Mahal'in inşası için, Osmanlı hükümdarları en kıymetli nakkaşlarını, mimarlarını, ustalarını göndermişler ve bu büyük eserin kusursuz ortaya çıkmasını yardımcı olmuşlardır.

Timuroğulları’nın Hindistan hükümdarlığı, Şah Cihan döneminde en yüksek sanat ve bilgi seviyesine ulaşmıştır. Günün her saatinde ayrı bir renge bürünen, dünyanın en büyük eserlerinden biri olan Tac-Mahal'den başka, bir çok cami, medrese, sebil, kervansaray hep Şah Cihan döneminin kıymetli eserlerindendir. Tac-Mahal'in 50 milyon altına çıktığı hesaplanıyor.Şah-Cihan'ın tahtındaki mücevherlerin kıymeti de 50 milyon altın değerinde idi. Şah Cihan'ın Agra Sarayı, şairler, sanatkârlar, bilginlerle dolup taşıyordu. Bu çağ, Çin sınırından Orta Avrupa'ya kadar bütün toprakların Türk imparatorluklarının elinde bulunduğu bahtlı bir dönemdir.



bluekeys™ 11-28-2006 02:36 PM

ŞEMSEDDİN FENARİ
( 1350-1430 )
Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında Bursa çevresinde dikkati çekmiş, din ve
ilim sahasındaki derin bilgisi ile büyük saygı toplamış, zaman zaman Osmanlı beylerine öğütler vererek onları uyarmış değerli bir din bilginidir. Yüzden fazla yazılı eseri vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk şeyhülislâmı olmuştur.

1350'de Maveraünnehir'de doğmuştur. Doğduğu yıllar, Maveraünnehir ve çevresinin büyük kargaşalıklar içinde çalkalandığı yıllardır. Oradan kaç yaşında ve ne suretle Anadolu'ya geldiği bilinmemektedir. İlk öğrenim yıllarında, ilk öğrenimini ve gerekli bilgileri, Horasan, Taşkent çevrelerindeki yetkili hocalardan aldığı ve göç dalgaları ile Anadolu'ya geldiği sanılıyor. Osmanlı kuruluşunun çekirdek günlerinde Bursa çevresinde görülmüş, derin bilgisi, anlayışı ile hemen dikkati çekerek etrafında insanların kümelendiği bir bilgin olmuştur. Kurduğu fikrî otorite, Osmanlı beylerini de etkiliyordu. O kadar ki, Yıldırım Beyazıt, Niğbolu zaferinden sonra içkiye alışması ve sarayında içki âlemleri tertiplediğinin duyulması üzerine, Şemseddin Fenarî'nin cephe alması, padişahı frenlemiş ve daha dikkatli davranmasına sebeb olmuştur.

DİN BİLGİSİNİN YANINDA MATEMATiK VE ASTRONOMİ ÖĞRENDİ

Zamanın ünlü kişilerinden ders alarak kültürünü zenginleştirdiği biliniyor. Bu
arada, Cemalettin Aksarayi ve Mısır'da Şeyh Kemaleddin gibi büyük üstadlardan dersler görmüş, din bilgisinin yanında matematik ve astronomi öğrenmiştir.

Bursa'da müderris olarak ders veriyordu. Ünü, bütün çevreye yayılmıştı. Uzak vilâyetlerden insanlar, Fenarî'den ders almak için Bursa'ya geliyorlar ve Orhan Medresesi'nde ondan ders görüyorlardı.

Bursa'da kadı olarak da hizmet vermiş ve birçok davaların adaletle sonuçlanmasını sağlamıştır.

Bir ara, hac farizasını yerine getirmek için Hicaz'a gitmiştir. Hicaz dönüşü Mısır'a uğramış ve Mısır'da dersler vermiştir. Mısır'da kısa bir sürede ünü bütün ülkelere yayılmış ve Fenarî'nin Mısır'da olduğunu öğrenen Çelebi Mehmet, kendisine haber göndererek Bursa'ya dönmesini rica etmiştir.

Bunun üzerine Fenarî, Mısır'dan kalkıp Bursa'ya geldi. O yıllarda Çelebi Mehmet Bursa'da ünlü Yeşil Cami ile türbesini yaptırmakta idi. Timurlenk askerlerinin harap ettiği Orhan Medresesi'nin tamirini de bitirmişti. Şemseddin Fenarî, bizzat padişah tarafından karşılandı ve Orhan Medresesi'nin baş müderrisliğine tayin edildi.

İLK ŞEYHÜLİSLAM LIĞI TEKLİF ETTİ

Osmanlı İmparatorluğu gelişiyor, sınırları gittikçe genişliyordu. Padişah ikinci Mu-rad, işlerin adaletle yürümesi ve şeriatın gösterdiği çizgiler içinde gelişmesi için, kendisine bu konuda yardımcı olacak bir bilgine ihtiyaç duydu. Şemseddin Fenarî'ye, Osmanlı Devleti'nin ilk şeyhülislâmlığını teklif etti.

Tarihlerin yazdığına göre, Şemseddin Fenarî, önce bu teklifi kabul etmek istememiş ve şeriat ahkâmı içinde fetva verecek bir makamın, padişah tarafından tayin ve gerektiğinde azledilmesini doğru bulmamıştı. Bunu cesaretle padişaha söyledi, ikinci Murad, tayinin bir ehliyet tercihi olduğunu, bu sebeple padişahın yapmasında yarar bulunduğunu ileri sürmüş, fakat azlinin, adaleti baskı altına alabileceğini kabul ederek, şeyhülislâmlık makamının kayd-ı hayat şartına bağlanmasını kabul etmiştir.

ADI EVLİYALARA KARIŞMIŞTI

Şemsettin Fenarî 1424'teOsmanlı mülkünün ilk şeyhülislâmı olarak göreve başladı. 6 yıl bu görevi büyük bir ehliyetle ve adaletle yürüttükten sonra, tekrar Hicaz'a gitmek istedi.Hükümdardan müsaade aldı ve yola çıktı.

İlerlemiş yaşta idi. Yol zahmetli ve uzundu. Buna rağmen Şemseddin Fenarî, zahmetlere katlanmış ve ikinci haccını da tamamlayarak Bursa'ya dönmüşse de döndükten kısa bir zaman sonra hayata gözlerini yummuştur.

Bursa'da, kendi adı ile bilinen bir mahallede, kendi eliyle yaptırdığı camisinin yanındaki bahçede gömülüdür. Tertemiz hayatı, daha sonra masallaşmış ve adı evliyalara karışmıştır.

100'den fazla yazılı eseri vardır. Öldüğü zaman kitaplığında 10.000 cilt kitap bıraktığı söylenir. Yunan işgali sırasında bu kitaplık yakılmış, yağma edilmiş, bu yüzden pek çok eser ortadan yok olmuştur. Yaptığı tefsirler büyük değer taşır. Özellikle Fatiha tefsiri, yalnız Osmanlı ülkesi içinde değil, bütün Müslüman dünyası içinde ünlüdür.

Ayrıca,"Enmuzecü'l-Ulûm" adlı yüz kadar ilmin tasnifini yapan ansiklopedik eseri, değerli bir kaynaktır. En büyük eseri olarak "Hulusü'l-Bedayi fi Usulü'l-Şerayi" bilinir.

bluekeys™ 11-28-2006 02:37 PM

ŞEMSEDDİN SAMİ
( 1850- 1905 )
İlk ansiklopedistimiz, ilk romancımız, ilk sözlükçümüz, ilk gazetecilerimizden Şemseddin Sami, Yanya'nın Fraşeri kasabasında doğdu. Babası, o bölgenin Timarbeyi Halit Bey'dir. Ailesi, Fatih dönemine çıkar. Devlete hizmet etmişlerdir. Çevresinin, tek söz sahibi ailesinin oğlu olduğu için, çok itinalı yetiştirildi. İlk öğrenimini özel olarak yapmıştır. Orta öğrenimini Rum gimnasyomlarında yaptı. Burada, Fransızca, İtalyanca, Rumca ve eski Yunanca’yı öğrendi.

Bundan sonra, medrese eğitimi gördü. Dinî bilgilerini burada pekiştirdi ve Arapça, Farsça öğrendi. İslâm tarihini inceledi. Türkçe’den başka, 8 dil daha bilir. Bu bildiği dilleri de sadece konuşacak kadar değil, yazacak kadar hatta bazılarında, üslûp sahibi olacak kadar bilirdi. Medrese tahsilini yürütürken, bildiği dillerden faydalanarak, edindiği kitaplardan, Batı'daki yeni bilim gelişmelerini izlerdi. 19. yüzyılın pozitivizmi üzerinde ilk araştırmaları yapan yazarlarımızdan biridir.

BATI GAZETELERİNE BENZEYEN «SABAH» GAZETESİNİ ÇIKARDI

Medrese öğrenimini tamamladıktan sonra, matbuat kalemine girdi. Bildiği yabancı dillerinden yararlanarak tercümeler yaptı. Fakat onun asıl istediği şey, Batı gazetelerine benzeyen bir gazete çıkarmaktı. Nitekim, bu isteğine de bir süre sonra kavuştu ve İstanbul'da kendi namına "Sabah" gazetesini çıkardı.

Şemseddin Sami, çok iyi Farsça, Arapça bildiği halde, konuşmaların ve yazışmaların sade Türkçe ile yapılmasından yana idi. Şinasi'nin başlattığı sadelik hareketini yürütmek istiyordu. Çıkardığı gazetede bu sade dili kullandı. Fakat bir süre sonra, yazdığı yazılar yüzünden, gazetesi kapandı ve kendisi sürgünü boyladı. Bu zorunlu sebeple, önce Trablus-garp'ta, sonra başka şehirlerde bulunduktan sonra bağışlandı ve İstanbul'a döndü.

Padişah Abdülhamit, Şemseddin Sami'ye karşı birçok sebeplerden ötürü dikkatli idi. Bir kere Şemseddin Sami, Arnavutluk'un en soylu ailelerinden birinin oğlu idi. Fraşerilerin oyu alınmadan Arnavutluk'ta hiç bir şey yapılamazdı. Oysa Şemseddin Sami, çıkardığı gazetesinde ilerici fikirleri tutmuş, Genç Osmanlıların başlattığı hareketin fikriyatını yapmıştı. Ayrıca Şemseddin Sami, dil biliyor, eli kalem tutuyor, güzel konuşuyordu. Bu bakımdan da Padişah'ın gözü üstünde idi. Her halde bu ve benzeri sebeplerle, sürgünden döndüğü zaman Şemseddin Sami, sarayda görev yapan "Teftiş-i Askerî Komisyonu"na katip olarak atanmış olmalıdır (1880).

TÜRKLÜK ŞUURUNUN UYANIŞINI VE GELİŞMESİNİ SAĞLADI

Sonradan başkatipliğine getirildiği bu komisyonda, hayatının sonuna kadar görevde tutulmuştur. Kendisini ''Kamus-u Türki" yazmaya teşvik edenin Padişah olduğu ve her –sayfasına bir altın ödediği, sonradan ailesi tarafından açıklanmıştır. Kamusu'l-Alâm'ın da aynı şekilde desteklendiği düşünülebilir. Çünkü Abdülhamid'in, sarayda yapacak işi olmadığı zamanlar, Şemseddin Sami'yi Erenköy'ündeki evine gönderdiği ve burada göz altında bulundurarak çalışmalarını izlediği bilinmektedir.
Nitekim Şemseddin Sami de, Abdülhamid'in bu davranışlarıdan hiç şikayet etmemiş ve hatta kardeşi, Arnavutluk'ta isyana karar verince, ağabeysinin de kendisine yardım etmesini istediği zaman, Şemseddin Sami'nin "Ben bir Osmanlıyım ve isyana karşıyım" dediği ayrıca bilinmektedir.

Şemseddin Sami, edebî çalışmalarını gençlik yıllarında yapmış, gazetecilik, hikâyecilik ve romancılık üstünde çalışırken, çağdaş fikirleri savunmuş ve dikkate değer eserler vermiştir. "Taaşşuk-u Talât ve Fitnat" adlı romanı, onun iyi bir toplum gözlemcisi olduğunu ve iyi romancı kumaşı taşıdığını gösterir. Kendisinden sonra yazılan romanların birçoğu, onun çizgisine ulaşamamıştır. Tiyatro eserlerinde de aynı başarıyı göstermiştir.

O, bütün eserlerinde,Türklük şuurunun uyanışını ve gelişmesini sağlamaya çalıştı. Türk dilinin ne kadar zengin bir dil olduğunu ispatlayan Kamus-u Türki'si, bugün de en büyük kaynak eser haysiyeti ile ayakta durur. Kendisinden sonra sözlük yapanların hepsi, bu kaynaktan yararlanmışlardır.

«BESA»,«SEYİT YAHYA»ve «GAVE» ADLI ÜÇ TİYATRO ESERİ BULUNUYOR

Kamusu’l-Alâm, başlı başına 6 ciltlik büyük bir ansiklopedidir. Bütün dünyada heyetler tarafından yapılan ansiklopedilere karşılık, Şemseddin Sami'nin tek başına 6 ciltlik büyük bir ansiklopediyi bitirmeye muvaffak olması,onun şaşılacak bir çalışma gücüne sahip olduğunu gösterir. Kamus-u Fransevî adı altında, Fransızca’dan Türkçe’ye, Türkçe’den Fransızca’ya olmak üzere tamamladığı iki ciltlik sözlük, 80 yıldır itibarlı bir lügat olarak elden ele geçti.

"Besa", "Seyit Yahya", "Gave"adlı üç tiyatro eseri vardır. Bu oyunlar, günümüzün zevklerine cevap vermese bile, zamanının gerçeklerini tamamen yansıtmışlar ve yazarın ne kadar gerçekçi olduğunun belgesi olmuşlardır. Ayrıca, Batı'dan bazı eserlerin çevirilerini yapmış ve bu arada Viktor Hugo'nun "Sefiller"ini ilk defa dilimize çevirmiştir. "Robenson Crusoe" romanını da ilk olarak dilimize çevrilen, Şemseddin Sami'dir.

1905'de hayata gözlerini yumduğu zaman, ardında 50'den fazla büyük eser ve büyük bir isim bırakmıştır.

bluekeys™ 11-28-2006 02:37 PM

ŞEYH GALİP
( 1757- 1799 )
18. yüzyıl, Osmanlı devleti açısından ne kadar bahtsız ise, Osmanlı Dîvan şiiri açısından da o kadar bahtlıdır. Çünkü bu yüzyılın birinci yarısında -bir örneğini bulmak mümkün olmayan- Nedim, ikinci yarısında da -yine bir benzerini bulmak mümkün olmayan- Şeyh Galip yaşadılar ve en güzel eserlerini verdiler. Şeyh Galip Dîvan Edebiyatımızın getirdiği son büyük şairdir.

Nedim, nasıl şuh havası, neşeli edası, hayatla dolu mısraları ile Dîvan Edebiyatı içinden bir sanat fıskiyesi gibi yükselmişse, Şeyh Galip de muhayyile zenginliği, kendisinden önce gelenlerin hiçbirine benzemeyen edası ve Mevlevîliğin fikir ve yürek dolu dünyası ile yepyeni ve bambaşka bir şiir dünyası kurmuştur. Dîvan Edebiyatımıza atılan son şerefli imza, Şeyh Galip'indir.

1757 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mehmet'tir. Babası Mustafa Reşit Efendi, şair, bilgin bir Mevlevi dervişi idi. Oğlunun iyi yetişmesine önem verdi. Önce kendisi ders verdi. Mevlevîliği sevdirdi ve bu tarikatın önemli eserlerini ona okuttu. Babasından ilk şiir zevkini ve Mevlevîliğin rind dünyasının güzelliğini alan Şeyh Galip, daha sonra çağının ünlü bilginleri ile tanıştı, onların derslerinden geçti.

«ESAT»TAKMA ADINDAN SONRA «GALİP» ADINI KULLANMAYA BAŞLADI

Ders aldığı hocalar arasında Galata Mevlevîhanesi şeyhi Hüseyin Efendi de vardır. Zamanın en tanınmış hocası Neşet Efendi'den de dersler aldı. Neşet Efendi, genç Şeyh Galip'in yeteneğini çabuk farketti ve yazdığı şiirleri beğenerek ona "Esat" takma adını önerdi. Şeyh Galip, bir ara "Esat" takma adıyla şiirler yazdıktan sonra "Galip" adını kullanmaya başladı. Böylece, asıl adı olan Mehmet unutulmuş ve daha sonraları hep "Şeyh Galio" olarak bilinmiştir.

1782'de, yazdığı bütün şiirlerini bir divanda topladığı zaman, yirmi dördünü bitirmiş, yirmi beşine basmış gencecik bir delikanlı idi. O yaşta dîvan sahibi olmak, hele "Şeyh Galip Divanı" gibi fikir derinliği, muhayyile zenginliği ve üslûp tazeliği taşıyan bir dîvan sahibi olmak, o güne dek kimsenin erişemediği bir mutluluktu.

ALTI AY İÇİNDE «HÜSNÜ AŞK»I YAZDI

İstanbul'un sanat çevrelerinde bir anda yıldız gibi parladı. Çevresi, hayranları ile dolup taşıyordu. Şiirleri dillerde geziyor, saraydan mahalle kahvesine kadar her yerde okunuyor, beğeniliyordu. İşte bu günlerin birinde bir sanat meclisinde söz, dönüp dolaşıp, büyük dîvan şairlerimiz arasında yer alan "Nâbi"ye geldi. Orada bulunanlar, Nâbi'nin "Hayrâbât" adlı mesnevîsini övmeye başladılar. Bu övgü o kadar ileri götürüldü ki, konuşanlardan biri, "Böyle bir mesnevî, bir daha yazılamaz" dedi.

Şeyh Galip, bu yargıya katılmamıştı. "Çok abartılıyor" dedi. Bunun üzerine sordular:
-"Peki sen yazabilir misin?"
Şeyh Galip'in şairlik gururu incinir gibi oldu:
-"Evet" dedi, "Hem de daha güzelini!"
Ve yazdı. Altı ay içinde Nâbi'nin "Hayrâbât”ını gölgeye çeken "Hüsn ü Aşk"ı yazdı. Bu kadar kısa bir zaman içinde bu ölçüde ve hacimde bir eser ortaya çıkarmak, başka bir şaire nasip olmuş değildir.

Hüsn ü Aşk, tasavvuftan kaynaklanan bir eserdir. Olaylar ve kişiler, sembolleri gerçekleştirmek için kullanılmıştır. Mesnevide kullanılan Hüsün ve Aşk, mutlak güzellik ile mutlak bilgidir. Bunlar "edep" okulunda, yani Mevlevî dergâhında okurlar. Mutlak aşk ile mutlak bilginin birleşebilmesi için, kalp şehrine giden çileli yolu geçmek gerekir. Geçerler ve muratlarına ererler.

Bu eserinde Şeyh Galip, öylesine imajlar kullanmış ve bu soyut dünyadan öylesine somut bir dünya ortaya koymuştur ki, her açıdan eşsizdir. Bakınız, 'Muhabbet' kabilesinin insanlarını nasıl çiziyor:
"Giydikleri âfitab-ı temmuz
İçtikleri, şûle-i cihansûz."
"Muhabbet" kabilesinin insanları, temmuz güneşini giyerler, can ışığını içerlermiş...

ÜÇÜNCÜ SELİM, ŞAİRİ SEVİYOR VE SAYGI DUYUYORDU

Hüsn u Aşk'ı 26 yaşında yazdı ve 28 yaşında Konya'ya giderek Mevlânâ'nın dergâhında çileye çöktü. Birkaç yıl Konya'da kaldıktan sonra İstanbul'a gelerek çilesini Yenikapı Mevlevîhanesi'nde tamamladı. Niyeti, bundan sonra babası ve annesi ile bir eve geçmek ve orada inziva hayatı yaşamaktı.

Fakat o yıl padişah olarak tahta çıkan Üçüncü Selim Şeyh Galip'in şiirlerini tanıyor, seviyor ve şaire saygı duyuyordu. Saraya davet etti, kendisiyle görüştü ve iltifatlarda bulundu. Yine padişahın arzusu ve işareti ile Galata Mevlevîhanesi Şeyhliği'ne getirildi. Üçüncü Selim, sık sık Galata Mevlevîhanesi'ne gitmiş ve âyinlerde bulunarak Şeyh Galip'e verdiği ehemmiyeti göstermiştir. Şeyh Galip'in sarayı ziyaretinde de padişahın, "Şeyhim, şeref verdiniz" diye itibar sözü ile karşılandığı bilinir.

Galata Mevlevîhanesi'ne başladığı tarihten itibaren "Galip Dede" diye anılmıştır. Şöhretinin zirvesine ulaştığı 1799 yılında (3 Ocak) 42 yaşında iken öldü. Herhalde Türk Dîvan Edebiyatı göklerinin en parlak yıldızı o gün düşmüş olacak.

bluekeys™ 11-28-2006 02:37 PM

ŞİNASİ
( 1826-1873 )
İçlerinde "öğrenme aşkı" olan insanlar, ister düzenli bir eğitim döneminden geçsinler, ister geçmesinler, eninde sonunda muradlarına ererler. İşte, Türk gazeteciliğinin babası sayılan Şinasi, mahalle mektebinden başka bir eğitim görmediği halde, yalnız, "aydın kişi" olmamış, Türk gazeteciliğine damgasını vurmaktan başka, Türk edebiyatının Batı türlerine erişmesi, Türk dilinin zenginleşmesi yolunda "öncü" olmasını bilmiştir.

Şinasi, mahalle mektebini bitirdikten sonra, ailesi güçlük içinde olduğu için, Tophane kalemine girdi. Tophane kaleminde bir yandan kâtiplik yapıyor, bir yandan da yabancı dil öğrenmeye çalışıyordu. Birlikte çalıştığı insanlar arasında, Arapça, Fransızca bilenler vardı. Şinasi , bunlarla dostluk kurdu ve kendilerinden ders almaya başladı. Akşam karanlığında aldığı dersleri, gece yarılarına kadar mum ışığında pekiştiriyor, ertesi gün, yeniden ders alıyordu. Böylece Şinasi, Tophane kaleminde kaldığı birkaç yıl içinde, işine yarayacak ölçüde Fransızca ve Arapça öğrenmişti.

FRANSIZCASINI İLERLETMEK İSTİYORDU

Şinasi’nin içinde, öğrenmeye karşı büyük bir hırs vardı. Sonraları, annesine yazdığı bir mektupta şöyle diyecekti: "Benim hırsım, şimdiki akıl ve idrakime bakılırsa, bir parça geçinecekle, çok hünerden ibarettir. Elhamdülillâhi Tealâ, şu genç yaşımda bunlardan bir miktar hissedar oldum. Lakin hakikatte hep senin sayendedir. Zira beni okutup yazdırttın.. Senin hakkını bin yıl yaşasam ödeyemem."

Şinasi, gençlik yıllarında şiirler yazmıştır. Klasik ölçüler içinde yazılan bu şiirler, çevrede ilgi ile okunuyor, bilhassa kaside biçiminde yazdıkları pek beğeniliyordu. Abdülmecit Karaköy Köprüsü'nü yaptırdığı zaman, bir kitabe yarışması açmış ve yarışmayı Şinasi'nin düşürdüğü tarih beyti kazanmıştı.

Yabancı ülkelere gitmek, özellikle Fransızca’sını ilerletmek istiyordu. O zamanın Tophane Müşiri Fethi Paşa'ya bir dilekçe -mektup- yazdı. Bu dilekçesinde Fransızca öğrenmeye başladığını, fakat bunu ilerletmek istediğini, iyi bir dil bilen kişilerin memlekete daha yararlı olduklarını gördüğünü, kendisinin de bu yararlı kişilere katılabilmek için can attığını yazdı ve eğer kendisine bir iyilik yapılıp Fransa'ya gönderilirse, İstanbul'daki annesi bakımsız kalacağından, annesine de bir aylık bağlanmasını rica ediyordu.


TÜRK GAZETECİLİĞİNİN İLK FİKİR GAZETECİSİ ŞİNASİ'DIR

Fethi Paşa, Avrupa memleketlerinde elçiliklerde bulunmuş, dil bilir, ileri düşünür bir insandı. Dilekçeyi destekleyerek Babıali'ye gönderdi. Sadrazam Reşit Paşa, Şinasi'yi çağırıp kendisiyle görüştü ve çok çalışmasını öğütledi. Şinasi 1849 yılında Paris'e gitti, İstanbul hükümeti, maliye üzerinde uzman olmasını istiyordu. Paris'te bir taraftan maliye okudu, bir taraftan da o çağın ünlü edebiyatçıları ile görüşüp tanıştı. Tanıştıkları arasında Fransız Şairi Lamartin de vardır.

1853'de İstanbul'a döndü, eski görevine başladı. 1855'de Maarif Meclisi üyeliğine getirildi. Bir yıl sonra azledildi. Çünkü Sadrazam Ali Paşa , Şinasi'yi sevmiyordu. Belki de bunun sebebi, kendisinin adamı olmamasıydı. Ali Paşa düşüp yerine tekrar Reşit Paşa gelince, Şinasi de otomatik olarak eski görevine döndü.

Şinasi'nin gözü gazetecilikte idi. Avrupa'da gördüğü biçimde bir gazete çıkarmak hükümetten malî destek görmeyen bir gazetede yazı yazmak istiyordu. Bu sırada Agâh Efendi "Tercüman-ı Ahval"i yayınlamaya başladı. Şinasi, bu gazetenin başyazarlığını yapmıştır. Halkın konuşma dili ile yazıyor, geniş halk kitlesi tarafından okunuyordu. Böylece, yepyeni bir gazete üslûbu ortaya koydu. Aynı gazetede, "Şair Evlenmesi" adlı oyununu da tefrika etti. Gerek sanat eserinde ve gerekse günlük gazetede halk dilinin, konuşma dilini kullanması büyük bir yenilikti. Alkışlayanlarla, tepki gösterenler yan yana yaşıyorlardı.

Kısa bir süre çalıştıktan sonra Tercüman-ı Ahval'den ayrıldı ve kendi başına "Tasvir-î Efkâr" gazetesini çıkardı. Bu gazetede yazdığı yazılarla, geniş halk kitlelerine bazı fikirler aktarıyor, devletle millet arasında yeni bir dengenin kurulması gerektiğini savunuyordu. Bizde, ilk fikir gazetecisi, Şinasi'dir. Matbaasında kitap da yayınlıyor ve Türk kültür hayatında bir okuma patlaması yapmaya uğraşıyordu. Şiirlerini toplayarak "Müntehabatı Eşar" adı ile burada yayınladı. "Durub-u Emsal-i Osmanî" adı ile yayınladığı Türk atasözleri, bugün de kaynak kitap olarak bilinir.

SİNASİ, EDEBİYATIMIZIN BATI'YA AÇILAN PENCERESİ İDİ

Çıkardığı Tasvîr-i Efkâr gazetesine Namık Kemal'i de yazar olarak aldı ve bir süre sonra gazeteyi kendisine devrederek yine Fransa'nın yolunu tuttu. Adı bir suikast teşebbüsüne karıştığı için uzun süre yurda dönmedi. Abdülaziz'in Fransa gezisi sırasında, padişaha refakat eden Fuat Paşa, kendisine dönmesi için rica edince, yurda döndü ve bir matbaa kurarak Avrupa'da yapmaya başladığı "Büyük Sözlük"ü basmayı düşünürken, 1871'de öldü.

Şinasi, Türk gazeteciliğinin babası, Türk edebiyatının Batı'ya açılan penceresi ve Türk yazarlarının sadelik ve fikir öncüsüdür.

bluekeys™ 11-28-2006 02:37 PM

TEVFİK FİKRET
( 1867-1915 )
İnançlarını yaşayan ve hayatını eserine koyabilen, seyrek yaratılmış sanatkârlardan biri...

"Servet-i Fünun" edebiyatına damgasını vuran şair... Erdemli bir yönetici, devrimci bir insan... Tevfik Fikret, edebiyatımıza ve toplum tarihimize bu çizgilerle girmiş bir sanatçıdır.

24 Aralık 1867'de İstanbul'da, Aksaray semtinde doğdu. Babası Hüseyin Efendi, Çankırı'nın bir köyünden çıkmış, İstanbul'a gelmiş,Urfa mustasarrıflığına kadar yükselebilmiş bir Anadolu çocuğu... Tevfik Fikret de babası gibi, dürüst, vakarlı bir insan olarak yetişmiştir.

İlk öğrenimine, Aksaray'ın Mahmudiye Rüşdiyesi'nde başladı. Sonra Galatasaray'da okumasını sürdürdü. Okulda iken, dürüst, temiz, disiplinli bir insan olarak tanındı. Daha 14 yaşında iken, "Nazmi" takma adıyla şiirler yazdı. Galatasaray'ı, 1888'de birincilikle bitirdi.

SERVET-İ FÜNUN DERGİSİ’NDE EDEBİYAT YÖNETMENİ OLDU

İlk memuriyeti, Hariciye istişare Odası'ndadır. Burada iken, Bülbül Tevfik Paşa'nın dikkatini çekti ve onun aracılığı ile Sadaret Kalemi'ne terfî etti. Tevfik Fikret, bir taraftan Sadaret Kalemi'nde çalışıyor, bir taraftan Ticaret Okulu'nda Fransızca ve Türkçe dersleri veriyordu. Bu sırada, Galatasaray Okulu, Türkçe öğretmenliği için bir yarışma açmıştı. Buna girdi, kazandı ve okuduğu okulun Türkçe öğretmeni oldu.

Bu dönem, aynı zamanda Tevfik Fikret'in şiirde atılımlar yaptığı dönemdir. "Mirsat" dergisinde Mehmet Tevfik imzasıyla şiirler yayınladı. Daha sonra, İsmail Safa ile birlikte "Malûmat" gazetesini çıkardı. En sonra 1896'da, Recaizade Ekrem'in aracılığı ile, Servet-i Fünun dergisinin edebiyat yönetmeni oldu. Bu dergide, çağın en ünlü şairleri, romancıları, hikayecileri, fikir adamları yazılar yayınlıyorlardı.

Fikret, bu döneminde, o kendine has üslûbu, o vurucu ifadeyi buldu ve geliştirdi. Şiirlerini daha çok toplumun sorunları üzerinde yoğunlaştırıyordu. Yayınlanan ilk şiir kitabı: "Rubab-ı Şikeste"dir (1896). Büyük ilgi topladı. Kısa bir süre içinde satıldı ve Tevfik Fikret bir anda, Türkiye'nin en tanınmış, ünlü şairi oluverdi.

ESERLERİ İLE HAYATI ARASINDA KUSURSUZ BİR KÖPRÜ KURABİLMİŞTİR

Devlet yönetiminin özgürlükleri kısıtlaması ve baskıya alması, Tevfik Fikret üstünde boğucu bir etki yapıyordu. "Sis", "Bir Lahza-i Teahhür", "Tarih-i Kadim" gibi şiirlerini bu sıralarda yazmış ve bu şiirleri yayınlanamadığı için, o günün gençliği ve devrimci aydınları arasında, elden ele geçerek okunmuştur.

1908 devriminden sonra bu şiirleri "Tanin" gazetesinin birinci sayfasında yayınladı. Fakat "İttihat ve Terakki" fırkasının yönetimi de Fikret'in düşüncelerine uygun düşmüyordu. Bir avuç aydın, birbirine düşmüştü. Osmanlı Devleti’nin başında tehlike bulutları dolaşıyordu. Politikadan nefret etti ve bu sırada, teklif edilen Galatasaray Sultanisi'nin müdürlüğünü kabul ederek, kendisini eğitime verdi.

Tevfik Fikret'in şairliği, kültürü, düşünce yapısı tartışılabilir; üzerinde çeşitli yorumlar yapılabilir; fakat, Tevfik Fikret'in karakteri üzerinde hiçbir tartışma yapılamaz. Dürüst, faziletli, inandığı gibi konuşan, inandığı gibi yazan ve inandığı gibi davranan ve yaşayan bir insandı. Birçok şairler, yazarlar, sanatçılar, hayatları ile eserleri arasında tam bir köprü kuramamış olabilirler ama Tevfik Fikret, eserleriyle hayatı arasında tam ve kusursuz bir köprü kurabilmiş seyrek insanlardan biridir.

"Millet yoludur, hak yoludur, tuttuğumuz yol,
Ey hak yaşa, ey sevgili Millet, yaşa, varol!.."

diye yazıyordu; fikirleri ve duyguları da budur. Abdülhamit'e suikast yapan Ermeni'ye "Şanlı avcı" demek zaafını mı gösterdi; bu zaafı da hayatında taşır... Velhasıl Fikret, dış planında ne gösteriyorsa, iç planında da onu yaşamıştır.

Galatasaray Sultanisi, onun zamanında en ileri ve örnek bir okul haline geldi. Öğrencilerini de kendisi gibi dürüst, ahlâklı, temiz yetiştirebilmek için çok çalıştı. Okulu istediği duruma getirmek için, hem Maarif Vekâletiyle boğuşuyor, hem okuldaki Fransız öğretmenlerin fanatikliği ile uğraşıyordu.

Bu sırada devletin bütçesi açık veriyordu. Açığı kapatmak için hükümet, memurların maaşlarından yüzde 10 kısıntı yaparak bütçeyi denkleştirme kararı aldı. Tevfik Fikret: "Memurların maaşından yüzde 10 keserek denk bütçe yapan devlete hizmet etmem" dedi, Galatasaray müdürlüğünden ayrıldı.

ÇOCUK ŞİİRLERİNİ «ŞERMİN» ADLI KİTABINDA TOPLADI

Parası yoktu, sıkıntı çekiyordu. Devletin bütün memurları gibi, Fikret'in de birikmiş aylıkları vardı, fakat hazinede para olmadığı için alamıyordu. Bu sırada Fikret'in arkadaşları harekete geçtiler ve özel bir emirle Fikret'in birikmiş aylıklarının ödenmesi kararını çıkardılar. Kendisine bu haberi getiren arkadaşlarına, Fikret'in cevabı şu oldu: "Hayır!... Herkes sıkıntıda iken, ferahlamak istemem... Onların sıkıntısını paylaşmak, ferah olmaktan çok daha iyidir. Parayı kabul etmiyorum."

Robert Kolej 'de hocalık etti. Çok sevdiği oğlu Halûk için yazdığı şiirleri, "Halûk" adı altında yayınlamıştır. Daha sonraları, 1914'te hece vezniyle yazdığı çocuk şiirlerini "Şermin" adlı kitabında topladı. 19 Ağustos 1915'te öldü. Kendisini anlatan bu kıt'ası, hayatına tıpatıp uyar:

"Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perri-bal,
Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tairim.
İnhina, tavk-ı esaretten girandır boynuma,
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim."

bluekeys™ 11-28-2006 02:38 PM

TİMUR
( 1336-1405 )
Türk-Moğol soyundan gelen büyük bir cihangir. Ayağından ve kolundan aldığı yaralarla hayatını topal ve çolak olarak yaşadığı halde, hayatında yenilginin tadını tatmamış, gittiği her yere zaferi beraberinde taşımış yaman bir komutan. "Tüzükât-ı Timur" adlı eseriyle, hayatını ve devlet yönetme üstüne düşüncelerini yazan bir hükümdar.

"Cengiz"e kadar uzanan bir soykütüğü var. Babası Togay, Barlas adlı bir kabilenin başkanı idi. Timur, Semerkant çevresinde Yeşilşehir (Keş) kasabasında doğdu (1336). İlk gençlik çağına ait bilgiler karışıktır. Hırçın bir delikanlı olarak bilinir. Ata biner, ok atar, avlanmayı severdi. Vuruşmak, döğüşmek, mizacında yatıyordu. Nitekim çok genç günlerinin birinde bir gece baskınına katıldı ve bacağından aldığı bir yara yüzünden, bütün hayatınca topal yaşadı. Bir başka vuruşmada da kolu sakatlanmıştı.

Fakat çolak ve topal olmak, Timur'a ne aşağılık duygusu vermiş, ne hırslarına bir gem olabilmişti. Gözü pekliği, ataklığı sayesinde çabucak çevresinde kendisini tanıttı. Çağatay Hanlığı valilerinden Kaşgan Han'ın emrine girdi ve az sonra da kızı Olcay Türkân hatunla evlendi.

Bir süre sonra Kaşgan Han, düşmanlarının bir tuzağına düştü ve öldürüldü. Kayınpederini öldürenlerden öç almak Timur'a düşmüştü. Timur, tuzak kuranları bir bir tuzağa düşürerek öldürdü. Bu başarısı Çağatay hükümdarı Kutluk Han'ın dikkatinden kaçmadı. Timur'u 10.000 kişilik bir ordusuna komutan tayin etti.

AMAÇ, TİMUR' U BEYAZIT 'LA KAPIŞTIRMAKTI

Timur, ikbal merdivenlerini adım adım çıkıyordu. Kutluk Han'a başarılı hizmetler gördü ve günün birinde de Belh şehrinde bağımsızlığını ilân etti. Hırslıydı, gözü pekti, acımasızdı. İyice güçlendiğine kanaat getirince, kurultay toplayıp kendisini hükümdar seçtirdi.

Timur, ülkenin dizginlerini ele geçirince, çevresindeki devletlere saldırmaya başladı. Her birini bulduğu bir sebeple savaşa zorluyor, topraklarını, kendi topraklarına katıyordu. Doğu'da Çin sınırına kadar genişledikten sonra, İran ve Azerbaycan üzerine yöneldi ve buralarını da ele geçirdi.

O sıralar, Osmanlılar, Yıldırım Beyazıt günlerini yaşıyorlardı. Gerek Yıldırım gerekse babası ve dedesi, Anadolu'daki birtakım beylikleri ele geçirmişler ve Anadolu birliğini kurma yoluna girmişlerdi. Beyliği elinden alınanların arasında Karakoyunlu hükümdarı Yusuf Han da vardı. Yusuf Han, kaçmış ve Timur'a sığınmıştı. Beyliğini ele geçirmek için Timur'u, Beyazıt ile kapıştırmaya çalışıyordu.

Bahane bulmakta üstüne olmayan Timur, Beyazıt'a bir mektup yazarak, Anadolu'daki beylere topraklarını geri vermesini istedi. Fakat asıl maksadı, Osmanlıların kendi himayesine girmelerini sağlamaktı. Yıldırım ile Timur arasında hakaret dolu yazışmalar yapıldı. Sonunda iki tarafın ordusu, Ankara'ya yakın bir yerde Çubuk ovasında karşılaştılar.

PAPANIN EKMEĞİNE YAĞ SÜRMÜŞTÜ

Yıldırım Beyazıt komutanlarının ihaneti yüzünden Timur'a yenildi ve esir düştü. Bu esaret sırasında Timur'un Yıldırım Beyazıt'a karşı davranışı çeşitli tarihlerde başka başka anlatılmıştır. Bazı tarihçiler, Timur'un, Yıldırım'ın karısı ile evlendikten sonra Yıldırım'ı demir kafese koyduğunu ve gözü önünde karısı ile âlemler yaptığını yazarlar. Bazı tarihçiler de Yıldırım'a iyi davrandığını, itibar ettiğini söylerler. Fakat nasıl davranılmış olursa olsun, Yıldırım Beyazıt kahrından öldü. Timur, Anadolu'yu baştan başa ele geçirdikten ve eski beylere yerlerini vererek kendisine bağladıktan sonra Semerkant'a döndü.

Timur'un hırsı, Yıldırım'ın gururu yüzünden tarihin en büyük hatası işlenmiştir. İki büyük Türk devleti, hiçbir ciddî sebep olmadığı halde, meydan savaşı vermiş ve biri, diğerini yok etmiştir. O tarihte Avrupa'nın Belgrad'a kadar olan toprakları, Osmanlı hakimiyeti altına girmişti. Avrupa'nın Türk ordularına karşı direnme gücü yoktu. Asya, Avrupa kıtalarını kaplayan büyük bir Türk imparatorluğu kurulmak üzere idi. Timur'un, Çin'e döneceği yerde, Osmanlı Türklerine dönmesi, kendi imparatorluğunun da işine yaramamış fakat Papa'nın ekmeğine yağ sürmüştü. Çünkü Papa, Osmanlı orduları ile başa çıkamayınca, Timur'a heyetler göndermiş ve ona Osmanlılar üzerine yürümesini ve kendisini kurtarmasını rica etmişti. Nitekim Timur'un Anadolu'yu ele geçirmekle yetinmesi ve asıl bereketli Balkan topraklarına geçmemesi de bu yorumun berkitir.

TEŞKİLATÇI, STRATEJİST OLARAK BÜYÜK BİR KOMUTAN

Kimin doğru, kimin yanlış bir iş gördüğünü tarih ortaya koymuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun, sadece 30 yıl gibi çok kısa bir duraksama döneminden sonra, yeniden ve eskisinden daha güçlü olarak kurulabilmesi buna karşılık Timur İmparatorluğu’nun, Timur'un ölümünden kısa bir zaman sonra eriyip gitmesi, hangi imparatorluğun fikir temeline, hangi imparatorluğun kör güce dayalı olduğunu ortaya koymuştur.

Timur 1405'de öldü. Timur'un kan yağmuru altında kurduğu imparatorluğu, yüzyıl bile sürmemiş, kardeş kavgaları, komutan başkaldırmaları içinde yüzerek, sönüp gitmiştir. Timur, bir teşkilâtçı, bir stratejist, bir komutan olarak büyüktür. Fakat acımasız olduğu için çok kan dökmüştür. Sağlığında, savaş ve politika hakkındaki görüşlerini, Moğol geleneklerini, kendi hayatını ve çocuklarına öğütlerini içeren bir kitap yazdı: "Tüzükât-ı Timur".

bluekeys™ 11-28-2006 02:38 PM

TİRYAKİ HASAN PAŞA
( ? – 1611 )
Kimin oğlu olduğu, nerede ve ne zaman doğduğu hiç belli değil. Afyona düşkünlüğü bilindiğinden adı Tiryaki Hasan Paşa olmuştur.

Enderun'da yetişti. Uzun süre saray çevresinde görev aldı. Sonradan dış görevlere verildi. En uzun kaldığı görev, Zigetvar Beylerbeyliği’dir. Burada sürekli olarak 20 yıl kaldı. Macaristan'ı ve Batılıları çok iyi tanımıştı. Palangalardaki hayatı iyi biliyordu. Osmanlılar, belki de bu yüzden uzun yıllar Hasan Paşa'yı hep sınır-boyu valiliklerinde bulundurdular. 1594'de Bosna Valiliği'ne atandı. Kısa bir zaman sonra da Kanije muhafızlığına getirildi.
Kanije Macaristan'ın 5 sancağını birleştiren bir genel valiliğin merkezi idi. Berkitilmiş kalesi ile, Batı'dan gelecek akınları göğüslüyordu. Bu yüzden, Batı sınır hayatını çok iyi bilen Hasan Paşa, bu valiliğe getirilmişti. Fakat getirilişinin üstünden pek bir şey geçmeden Almanlar, yanlarına Macarları da alarak 100.000 kişilik bir ordu ile Kanije üzerine yürüdüler. Yanlarında, 47 ağır top taşıyorlardı. Kanije'yi kuşattılar.

KALEDE NE YİYECEK NE DE BARUT VARDI

Tiryaki Hasan Paşa, gafil avlanmıştı. Kalede ne yeterli kadar yiyecek, ne de barut vardı. Almanlar, her gün kalelere bir iki bin gülle savuruyorlar, Hasan Paşa açılan gedikleri örüyor ve karşılık veriyordu. Kaledeki bütün asker 3000 kadardı. Kış bastırmıştı, İstanbul'dan yardım gelmesi olanaksızdı. Hasan Paşa'nın da kalede 100 kadar topu vardı ama,
barutu çok azdı. Nitekim bir an geldi barut da tükendi.

Hasan Paşa kalede barut yapmanın çarelerini aramaya başladı. Buldu da... 5. bölüğün ağası Ahmet Ağa, barut yapmasını biliyordu. Gerekli maddeler bulundu ve barut yapımı başladı . Fakat bu da yetmedi. Çünkü bir süre sonra yiyecek de tükenecek ve kaledekiler aç kalacaklardı. Fakat Hasan Paşa, kurnazlık ediyor, geceleri kale dışına saldığı adamları ile ölülerin ceplerine mektuplar koyduruyor , bu mektuplarda güya büyük bir ordu ile Hasan Paşa'nın imdadına gelen sadrazama bilgi veriyordu. Düşmanın eline geçen bu mektuplar, kale dışındakilerin moralini bozdu, çünkü mektuplara göre, kalede bol yiyecek vardı ve bitmez tükenmez barutları ile yıllarca dayanabileceklerdi.

Yüz binlik ordunun başındaki Arşidük Ferdinand, kendi askerini heveslendirmek için, kalenin yakında düşeceğini söylüyor ve Hasan Paşa'nın kellesini getirene, Kırk köyünü bağışlayacağını ilân ettiriyordu. İçerdekiler başka sıkıntı içinde, dışardakiler, başka sıkıntı içindeydiler. Çünkü Almanlarla kuşatmaya katılmış bulunan Macarlar, Türklere karşı dövüşmek istemiyorlar, silahlarını gelişigüzel boşaltıyorlar ve Almanları çileden çıkarıyorlardı.

Yetmiş üç günlük kuşatmadan sonra, Hasan Paşa'nın dayanacak tarafı kalmadı. Çünkü yiyecek de bitiyor ve barut yapmak için malzeme bulamıyorlardı. Tiryaki Hasan Paşa, son oyununu hazırladı. Düşmana yakalattığı son mektubunda, sadrazamın çok yakınlara geldiğinden ötürü duyduğu memnuniyeti bildirdi. Arşidük, tedirgin günler geçirmeye başladı.

18 Kasım 1601 gecesi, Hasan Paşa bir baskın hareketi düzenledi. Birkaç bin kişiden ibaret kuvvetlerini, iyice hazırladı ve bir anda kale kapılarını açarak düşman üzerine saldırdı. Bir yandan da mehter takımı, gökleri dolduran davul sesleri ile cehennemi bir gürültü koparmıştı. Mehter seslerine, Allah Allah sesleri karışıyor, bu gürültü ile uykularından uyanan Almanlar, başta Arşidükleri olduğu halde, atlarına atlayıp kaçıyorlardı. Çünkü beklenen serdarıâzamın ordusunun yetiştiği mehterden belli idi!

Akıncı taburu Komutanı Kara Ömer Bey, bir avuç atlısı ile düşmanın peşine düştü. 18.000 kelle uçurulmuştu. Arşidükün karargâhı, olduğu gibi ele geçti. Tiryaki Hasan Paşa, Arşidük'ün çadırında altın ve gümüşten iki taht ve 12 kürsü buldu. Ordunun hazinesi ve mücevherlerini götürememişlerdi. Alman müttefik ordusu, bu savaşı 80.000 ölü ile kapattı. 47 top, 14.000 tüfek ele geçirilmişti. Artık Hasan Paşa'nın, yıllarca dayanacak malzemesi vardı.

HASAN PAŞA , ZEKASI VE ÇABUK KARAR VERMESİYLE TANINMIŞTI

Haber İstanbul'da padişaha ulaştığı zaman, III. Mehmet, son derece memnun oldu. "Tiryaki Hasan Paşa'ya mareşallik rütbesini vermekle kalmadı, mücevherli bir kılıçla, yine mücevherli 3 at takımı gönderdi ve savaşta yararlığı görülen Kara Ömer Beyi, tümgenerallik rütbesi ile, Beç Valiliği'ni verdi. Tiryaki Hasan Paşa, zekâsı , cesareti, keskin kavrayışı ve çabuk karar verme yeteneği ile tanınmış bir Türk komutanıdır. Bulunduğu bütün görevlerde bu hassalarını iyi kullanmış, yenilgi görmeden uzun yıllar yaşamıştır. Kanije'den sonra Bosna Valiliği'ne, oradan da Rumeli Valiliği'ne gönderildi. Celâli eşkıyalarından Canbulat'ın üstüne düzenlenen ordunun komutanlığına yine Hasan Paşa getirilmiş ve bu işi de başarı ile sonuçlandırmıştır.

Yeniden Budin Valiliği'ne tayin edildi. Bu görevi sırasında hayata gözlerini yumdu.

bluekeys™ 11-28-2006 02:38 PM

TURGUT REİS
( 1490-1574 )
Yiğitlerin harman olduğu 16. yüzyıl Akdeniz'inde, yiğitlerin baş eğdikleri bir
yiğit!.. Barbaros'un "benden üstündür" dediği denizci... Batı'nın en büyük amirali olan
Anderya Dorya'yı yenmiş, hem yenilmiş bir amiral... Akdeniz kıyılarını adı ile titretmiş bir
bahadır... Frenk gemilerinde forsalığın bile çürütemediği yaman bir Osmanlı...

1485 yılında Muğla'nın bir köyünde doğdu. Babası fakir bir çiftçi... Turgut, gözünü budaktan esirgemez, attığı taşın altına koşan bir haşarı çocuk... iyi ok atıyor, iyi güreş tutuyormuş... Kabına sığmadığı için, köyüne de Muğla'ya da sığmamış; günün birinde, limanlardan birinden bir Türk gemisine levend yazılıp Akdeniz'e açılmış... Böylesine bir yiğidi, ancak deniz paklar...

BARBAROS'UN KARDEŞLERİ İLE BİRLEŞTİ

Kısa bir zamanda Turgut, kendisine bir gemi uydurmuş ve adamlarını topladığı gibi, ver elini Cerbe adası!.. Cerbe Adası, o yıllarda, korsanların harman olduğu yer... Her milletten bileğine güvenen, Cerbe adasındadır. Burada, Barbaros Hayrettin'in kardeşleri de var. Turgut, Barbaros'un kardeşleriyle arkadaş olur. Birleşirler, Hıristiyan sahillerini velveleye verirler. Artık, Barbaros'un büyük filosundadır.

Gemi bağlamaları, sahil yağmaları gırla gider. Turgut'un adı artık bütün Akdeniz kıyılarını tutmuştur: Dragot... Derken, 1538 yılının 27 Eylülüne geliriz. Anderya Dorya, bütün Hıristiyan devletlerinin donanmasını arkasına takmış, Ehli salip donanması halinde Preveze önlerine gelmiştir. Tarihin en büyük kalyon savaşı yapılacak. Barbaros, bütün gemicilerini toplar. "Düşman sayıca üstün. Biz Preveze limanında mı kalalım, açıkdenize mi çıkalım?.. Ne dersiniz?.." deyince, Turgut Reis, Barbaros'un yürekten dilediği cevabı patlatır:

"Açık denize!" Sonunda karar da öyle çıkar. Turgut Reis, gönüllü gemileri yönetir bu savaşta ve Anderya Dorya'nın koca kalyonlarını, baştardalarını biçer geçer...

Turgut'un Akdeniz günlerinde bütün Avrupa sahilleri, dehşet yıllarını yaşamıştır. Fakat, bir gün, "Leventler, az biraz soluklansınlar, gemiler yağlanıp perketilsin, ben de birkaç gün 'Gerallata'nın hamamlarında kemiklerimi yumuşatırım" deyip Korsika adasının limanına yanaşınca, Anderya Dorya'nın gemilerini de limanı da kapatır. 1540 yılının 15 Haziranında bir baskın!.. Turgut yenilir ve tutsak edilir. Akdeniz'i tir tir titretmiş koca Turgut, şimdi bir baştardanın küreklerinde forsalık ediyor!

Gemilerin kürekleri çürür ama, Turgut'un çelikten bilekleri çürümez. Sonunda gemide kalmasını sakıncalı bulanlar, Turgut'u götürüp Cenova zindanlarına kapatırlar...

BARBAROS, TURGUT REİS'İ KURTARIR

Derken, 1543 yılı gelir. Piyale Paşa komutasındaki Türk donanması, Fransız Kralı'na yardım için İspanya sahillerini hallaç pamuğuna çevirdikten sonra, Barbaros, gemilerin bir bölümünü alır, Cenova limanına dayanır: "Verin Turgut'u!.." Cenovalılar bakarlar ki, çare yoktur. Barbaros'un isteğini yerine getirirler ve zindandan Turgut Reis'le, Salih Reis'i çıkarıp Barbaros'a teslim ederler! İki büyük dost, iki büyük denizci, kucaklaşırlar böylece...

1546'da Barbaros ölünce, Kaptanıderyalık, Turgut Reis'e düşerdi. Ama saray fitneleri ve fiskosları yüzünden bu makam Turgut Reis'e verilmedi. Elbette, yüreği burkulmuştur Turgut'un... Fakat sesini çıkarmadı. Tam bu sırada, Haçlılar'ın şerrinden Cezayir tehlikeye
düşmüştü. Koştu Turgut, bunu padişaha haber verdi. Padişah bu hizmetine karşılık Kariyeli Sancak Beyliği'ni verdi Turgut'a... Bu üçüncü sınıf bir hizmet yeri idi. Memnun kalmadı. Fakat Kanunî, "Kim Tunus'u alırsa, beyliğini ona vereceğim" demişti.

DİN GÜCÜ, MİLLET AŞKI İLE VURUŞTU

Turgut Reis, donanma ile birlikte Malta adasına geldi. Burası bir korsan
yuvası idi. Kuşatıldı. Eğer Sinan Paşa, Turgut'un dediklerine kulak verseydi, ada alınmış, devletin bayrağı kalenin burcuna çekilmişti. Ama olmadı. Tunus'a varıldı ve Turgut, din gücü, millet aşkı ile vuruştu. Tunus alınmıştı. Fakat yine saray oyunları başladı. Tunus Beyliği'ni Turgut Reis'e vermediler.

Ama Turgut, bu sefer kararlı idi. Atladı, Edirne'ye gitti. Edirne'de selâmlık alayında iken Kanunî'nin önüne çıktı: "Bize Tunus Beyliği vaad etmiştin Sultanım... İşte sana Tunus'u getirdik... Hani beylik?.." deyiverdi.

Padişah, vaadini de, sarayda dönen oyunları da hatırlayıverdi Gülümsedi yaşlı deniz kurduna, geçti. Ertesi gün ferman çıkmış, Turgut Reis, Tunus Bey'i olmuştu. Koynunda fermanıyla geldi, oturdu. Ama İtalyanlar, hele İspanyollar telâşa düştüler. Korsanken başede-medikleri Turgut'la, Osmanlı beylerbeyisi olarak nasıl geçineceklerdi. Büyük bir donanma topladılar. Haçlı sefer hazırlandı. 14 Mayıs 1560 tarihinde Cerbe sularında iki donanma kozlarını pay etmek için karşılaştılar. Kaptanıderya, Piyale Paşa'nın komutasındaki donanma, Turgut Reis'in aklı ve ustalığı ile, Haçlı donanmasını parça parça etti.

Malta Kuşatması'na katıldığı sırada, ateş hattında "Ha yiğitlerim" diye askeri yüreklendirirken şehit oldu (22 Haziran 1576). Onunla Akdeniz, en yiğit ve savaş ustası dostunu kaybetmiştir.

bluekeys™ 11-28-2006 02:38 PM

ULUĞ BEY
( 1344- 1449 )
Bilgin bir hükümdar!.. Halkı gibi, gökteki yıldızları da gözleyen, anlamaya çalışan bir devlet başkanı... Doğu Rönesansını yapan büyük kafalardan biri... Uluğ Bey, Timuroğullarındandır. Tarihin en tanınmış astronomlarından biridir. Semerkant Rasathanesi'nde yaptığı sürekli gözlemlerle, o güne kadar geliştirilmiş yıldızlar bilgisindeki yanlışları düzelten bu hakan, daha sonra Batıda gelişmeğe başlayan Astronomi bilimine büyük katkılarda bulundu.

Timur'un küçük oğlu Şahruh, Uluğ Bey'in babasıdır. Onu, büyükannesi Imparatoriçe Saray Mülk Hanım himayesine aldı ve yanında büyütüp, eğitti. 22 Mart 1394'de İran'ın Sultaniye şehrinde doğdu. Çağın bilginlerinden ders aldı. 17 yaşına bastığı 1411 yılında, Maveraünnehir eyaletine, imparatorluk naibi olarak görevlendirildi. Maveraünnehir eyaletinin başkenti, Semerkant'tır.

ÇAĞININ EN İLERİ FİKİRLERİ İLE DOLU İDİ

Semerkant, Buhara, Fergana, yani Maveraünnehir havzası, tarihin büyük fikirlerine ve fikir adamlarına yataklık ve kaynaklık etmiş bir bölgedir. Çok değerli din, tasavvuf, fikir ve sanat adamı yetiştirmiştir. Daha 17'sinde iken, böyle bir bölgeye imparator naibi atanan Uluğ Bey, çağının en ileri fikirleriyle dolu idi. 38 yıl bu bölgede, gerçek bir imparator gibi yaşamış ve çevresine, çağın en ileri bilginlerini, sanatkârlarını toplamış, sarayını bir üniversite haline koymuştur.

Tarih felsefecilerinin, "Timuroğulları Türk Rönesansı" adını verdiklerini uygarlık hamlesinin gerçek kurucularından biri olmuştur. Yalnız çevresinin değil, çağının en ünlü matematikçilerinden, astronomlarından biri idi. Osmanoğullarının 2. Murad döneminde yaşıyordu. 2. Murad, Semerkant hükümdarının fikir ve sanatta açtığı çığırı yakından izliyor, bu hareketlerden yararlanıyor, Uluğ Bey de, 2. Murad'ın Osmanlı ülkesinde başlattığı fikir ve sanat hareketlerini dikkatle izliyordu.

ORDUSUNU DÜZENLEDİKTEN SONRA KENDİNİ BİLİME VERDİ

Hükümdarlığının ilk yıllarında, bölgesindeki asayişi sağladı, çevresini düzene soktu, ordusunu caydırıcı bir güç haline getirdikten sonra, kendisini bilime ve uygarlığa verdi. Dünyanın ve insanların, savaşla değil barışla düzeleceğine, bilim, sanat ve fikrin savaş değil, barış aradığına inanıyordu. Uygar bir dünya kurmadan, insanların mutlu olacaklarına inanmak hayaldi.

Bir taraftan Çin'e, bir taraftan Osmanlılara heyetler göndererek, oralardaki bilginleri kendi ülkesinde, toplamaya çalıştı. Kendisi de, Semerkant'ta kurduğu rasathanede çalışıyor, Arapların bir yere kadar geliştirdikleri gökbilgisini, hem daha da geliştiriyor, hem yanlışlarını düzeltiyordu.

Babasının ölümü üzerine Uluğ Bey, Doğu Türk Hakanlığı tahtına oturdu. (1446) Fakat üç yıl geçmeden oğlu, Uluğ Bey'e başkaldırdı.

Etrafına topladığı insanlarla Semerkant'a yürüdü. Oğlunun bu hareketi, duygulu, bilgin babayı çok üzdü. Fakat o da ordusu ile oğlunun karşısına çıktı ve onu yendi. Merhametli idi. Oğlunu bağışladı.

Baba, oğlunu bağışlamıştı ama, oğlunun hırsı babayı bağışlamamıştı. Yeniden bir ordu topladı ve yeniden babasına saldırdı. Bu sefer talih oğlundan yana idi. Uluğ Bey 1449'da öldürüldü. Baba katili oğlu da tahta geçti.

TÜRK KÜLTÜRÜNÜN EN BÜYÜK İNSANLARINDAN

Uluğ Bey, Semerkant Rasathanesi'nde bir ömür boyu yaptığı gözlemlerini "Ziyc" adlı bir eserde toplamıştır. Bu eser, daha 15. yüzyılda Latince'ye çevrildi ve 16. yüzyılda hemen bütün Batının astronomi ve matematik kaynağı olarak elden ele geçti. 17. yüzyıl Avrupa üniversitelerinde okunan ders kitabı olmuştur.

Galile'den çok evvel, Galile'nin vardığı yere varan ve dünyanın döndüğünü fark ederek hesaplarını buna göre yapan Uluğ Bey, Türk kültürünün en büyük insanlarından biridir. Yazık ki, ömrünün en verimli bir çağında 55 yaşında iken evlât ihanetini görerek öldü.

Uluğ Bey'in 38 yıllık hükümdarlığı sırasında Semerkant, Buhara, Fergana, Kâşgar ülkelerinde bilim, sanat, edebiyat ve fikir, en yüksek doruklara ulaşmıştır. Bir uygarlık öncüsüydü. Türk soyunun büyükleri arasındaki yerini, gelecek zamanlarda da şerefle koruyacaktır.

bluekeys™ 11-28-2006 02:38 PM

YAHYA KEMAL BEYATLI
(1884- 1958)
Türkçe’ye, ana sütü aklığını getiren şair. Divan edebiyatını taze bir nefesle canlandırmaya çalışan ve bu edebiyatı yücelten bir sanatçı. Türk ve Osmanlı tarihini yeni bir açıdan inceleyen ve yaşadığı çağa ışık tutan bir düşünür. Düzyazıda ve şiirde, ulaşılmaz büyük usta...

1884'de Üsküp'te doğdu. Babası Naci Bey icra memuru idi. Ayrıca, ünlü şair Leskofçalı Galip Bey'in yeğenidir. Annesi de babası da, soy olarak, Sancakbeyi Şehsuvar Paşa'ya bağlanır. Şairin soyadı, "Şehsuvar" adının Türkçeleştirilmesidir. İlk ve orta öğrenimini Üsküp'te tamamladıktan sonra İstanbul'a geldi. Vefa İdadisi'ne yazıldı (1902). İlk şiirini "İrtika" adlı bir dergide yayınladı.

10 YIL PARİS’TE KALDI

Yahya Kemal'in İstanbul'da bulunduğu sıralar, Jön Türkler'in Avrupa'da hareket halinde bulunduğu yıllardı. İstibdada karşı olmak, genç bir insan için doğaldır. Bir süre sonra, içinde sıkıntılar duymaya başladı ve Avrupa'ya gitmeyi kararlaştırdı. Bu kararına, Göçmen şivesiyle konuşmasının çevrede bazı iğnelemelere yol açmasının da payı yok değildir. Çok sonra, şiirleri herkes tarafından beğenilmeye başlandığı günlerde, bu duygusunu da açıklamıştır.

Paris'te, önce Fransızca öğrendi (1903). Sonra "Ecole Libre" deSeiences Politigus okudu. O çağın en ünlü şairlerinden Jan Moreans, en çok adı duyulmuş tarihçilerden Albert Sorel gibi otoritelerden öğrenim yaptı. Paris'te 10 yıl kalmıştır. Bu 10 yıl içinde birçok ünlü kişilerle tanışmış, onların dostu olmuş, fikirlerini öğrenmişti. Özellikle Albert Sorel'in tarih anlayışı, Yahya Kemal'i derinden etkiledi. Kendi anlatımına göre, bu öğrendiklerinden sonra, dünyayı başka türlü görüyor ve değerlendiriyordu. Bir gün, Michele'nin bir kitabını okurken, "Fransız milletini 500 yıllık Fransız toprağı meydana getirdi" diye bir cümle gözüne çarptı. Ve düşünmeye başladı: Acaba kaç yüzyıllık Anadolu toprağı, Türk milletini yaratmıştır?..

Türkiye'ye döndü (1912). Önce tarih üzerinde geniş bir araştırma yaptı. Sonra edebiyat metinlerine girdi. Böylece, sade bir şair olarak bazı manzumeler yazmakla işe başlayan Yahya Kemal, usta bir şair olup çıkmıştı. Çünkü Paris'ten, parnasyenlerin dil titizliği ile mısra ustalığını getirmiş, buna bir de tarih derinliği yerleştirmişti. Onun için tarih, uzun ve sonsuz yaşamak demektir. Bir sohbetinde, "Ben tarih okuyorum... Tarihî devirleri öğrendikçe yaşım üç yüz, beş yüz, bin oluyor. Yaş, hatıralardan ibaret değil mi?" diyor.
İstanbul'da edebiyat ve tarih araştırma ve çalışmalarını bir taraftan sürdürürken, bir taraftan
da edebiyat öğretmenliği yapıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında şiirlerini, Ziya Gökalp'in çıkardığı "Yeni Mecmua"da yayınlıyordu. Türk Ocağı'ndaki çalışmalara katılıyor, buralarda konferanslar veriyor ve etrafına toplanan gençlere öncülük ediyordu. Yine bu dönemde, İstanbul Darülfünunu'nda edebiyat tarihi dersleri vermeye başladı.

MİLLETVEKİLLİĞİ VE BÜYÜKELÇİLİK YAPTI

Mütareke yıllarında gençlerin çıkardığı "Dergâh" adlı dergide hem yazılarını yayınladı. hem de gençleri yönetti. Kurtuluş Savaşı zaferinden sonra Lozan Konferansı'na müşavir olarak katıldı. Büyük Millet Meclisi'nin ikinci döneminde milletvekili olarak Meclis’te bulundu. 1923'de Urfa milletvekili, 1934'de Yozgat milletvekili, 1943'de Tekirdağ milletvekili ve 1946'de İstanbul milletvekillikleri...

Ayrıca, 1925 Varşova Büyükelçisi, 1929 Madrid Büyükelçisi, 1947 Pakistan büyükelçiliklerini yaptı. 1948'de "Hayal Şehir" adlı şiiri ile İnönü Sanat Armağanı'nı kazanmıştır.

Türk dili, Yahya Kemal'in şiirlerinde ana sütü beyazlığına ve temizliğine kavuşmuş, en güzel örneklerini bulmuştur. Fransız parnasyenlerinden getirdiği mısra temizliğini Türk edebiyatına sokmuş, neo-klasizmin bizdeki öncüsü olmuştur. Yahya Kemal, divan şiirini klasik şiirimiz olarak kabul etmiş ve bu şiirin iyi taraflarını alarak, kötü ve eskimiş taraflarını atarak bir neo-klasik şiir denemesine girişmişti. Buna örnek olacak güzel gazeller, şarkılar, rubailer yazdı.

"Şehzadeyi hapseyledi zalim pederi
Bir kasra ki gözler göremez gökle yeri
Akseyledi kasrın der-ü diyarından
Her saniye bin bir gece efsaneleri."

Doğunun bütün bin bir gece masallarının sembolünü, dört satıra sığdırabilecek kadar bu usta şair, okuyanları büyülüyordu.

Şiirlerini aruz vezni ile yazdı. Fakat hece vezniyle yazdığı şiirleri de vardır. Özellikle hece veznini kullanan gençleri savunmuş ve hecenin millî bir vezin olduğunu ileri sürerek geliştirilmesi için emek verilmesini istemiştir.

ATATÜRK ŞAİRE ÖNEM VERMİŞ, ÇEVRESİNDE BULUNDURMUŞTUR
Yahya Kemal, Batıyı iyi anlamış bir doğulu idi. Millet realitesine, inanıyor, düşüncelerini hep bu realiteye düğümlüyordu. Yahya Kemal'e göre, milleti, mazisi yaratırdı. Mazisi olmadan millet olmak mümkün değildi. Onun için her insan, kendi tarihini dikkatle okumalı, geçmiş olayların içinde düşüncesi ile yaşamalı ve bir derinlik kazanmalı idi. ' Onun için uygarlık, insanın tarihten kazandığı bu derinlikten başka bir şey değildi.

Cumhuriyet döneminde Atatürk, bu değerli ve büyük şaire önem vermiş, milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'nde, diplomat olarak büyükelçiliklerde bulunmasına dikkat etmiş, çevresinde bulundurmuştur. 1948 yılında, Pakistan Büyükelçiliği'nden emekli olmuş ve bundan sonra kendisini yalnız şiire ve tarihe vermiştir. Evlenmedi. 1 kasım 1958 yılında öldü ve Rumelihisarı Mezarlığı'na gömüldü.

Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şirazi hayal ettiren ahengi ile.

Yahya Kemal Beyatlı, edebiyat dünyamızın sönmeyecek yıldızlarından biridir.


Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 09:25 AM

Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11   Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.