![]() |
Hata ve Telafi
Yapılan bir hatayı, Zamanın unutturacağını sanma sakın! Hiçbir hata yoktur ki, Telafi edilmeden unutulmuş olsun! (07,01,82) Mehmet Kıyak |
Hayal Dünyam
Bana göre değil bu dünya! Ne acılar çekmek için geldim dünyaya, Ne de acılar görmeye… Çektiğim hep acı, Gördüğüm hep acı, Kurduğum hep hülya, hep hülya… Bana göre değil bu dünya! Öyle bir dünya olsa, Yoksulluk olmasa… Öyle bir dünya olsa, Bütün açlar doysa… Bir gün, Açları doyuracak olsam, Aç bulamasam… Öyle bir dünya olsa, Herkesin işi olsa, Hiç kimse kimseye muhtaç olmasa… Bir gün, Yardım yapacak olsam, Yardıma muhtaç bulamasam… Bir gün bütün servetimi, Dağıtacak olsam, “Al bunları, al! ” desem, Alacak insan bulamasam… Öyle bir dünya olsa, Sevgi dünyayı kuşatsa… Kimse kimseyi kırmasa; Herkes tatlı dilli, Güler yüzlü olsa… Öyle bir dünya olsa, Bütün insanlar, Mutlu olsa… Mehmet Kıyak |
Hayat Okulu
Hayat bir okuldur, Bu yaşamda insan, Bir yazı tahtasıdır; Gelen yazar, giden çizer. Üzülme, bir silgi bir gün, Her şeyi siler geçer! Her şey insan içinmiş meğer, İnsan ölür ölür de, Dirilirmiş meğer! (25.02.92) Mehmet KIYAK Mehmet Kıyak |
Hazan Bahçesi
Ektim, bitmedi, Suladım olmadı, Hazanda baktım, Bülbüller ordaydı! Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
Hep Hüzün Hep Hüzün
HEP HÜZÜN HEP HÜZÜN Bir gün, gülemeyecek miyim ben… Hep hüzün hep hüzün…! Bir gün de düşünmesem, Bu memleketin sorunlarını, İnsanların dertlerini, Bir kere de düşünmesem, Kendi dertlerimi… Gülsem, eğlensem, güldürsem… Dertsiz tasasız yaşasam… Bıraksam bir kenara her şeyi… Olmuyor, olmuyor! Olmuyor işte! Kimse demiyor, “Boş ver, takma kafanı, Bu gün ben hüzünlenirim, Senin yerine…” Çıkmıyor öyle bir kimse, Çıkmıyor işte! Anladım, Hüzünsüz bir gün yok, Bana bu dünyada! Anladım, bu görev benim! Anladım, bütün sıkıntıları ben çekeceğim! Siz aldırmayın, Bakın neşenize, Siz bakın keyfinize, Ben hüzünlenirim sizin yerinize! Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
Hikmet
Odun yanar, köz olur, Köz söner, kül olur, Kül olmak da yetmez, Kül olup uçmak gerekir! (20.01.1991) Mehmet KIYAK Mehmet Kıyak |
İbadet ve Mabet
İbadet için mabet şart mıdır? Evren bir mabet, Yaşam zaten bir ibadettir! Bir ömürlük ibadette, En büyük ibadetse, Okumak ve yazmaktır, İyiyi, yüceyi, Hakkı ve HAK'kı! (07.04.1990) Mehmet KIYAK Mehmet Kıyak |
İçimdeki Çocuk
Bakmayın siz güldüğüme, İçimde ağlayan bir çocuk var, Küllense de korlarım, Parlamaya hazır bir alev var. Bakmayın siz ağladığıma, İçimde gülen bir çocuk var, Alevlense de korlarım, Söndürecek bir nefesim var. Mehmet Kıyak |
İçimdeki Sahip
Birileri bana sahip olmak istiyor... Bilmiyorlar ki benim sahibim var! Sanıyorlar ki Ben sadık bir köpeğim... Bilmiyorlar ki Ben de bir SAHİP'im, Bilmiyorlar ki Ben, içimdeki köpeğin sahibiyim! Mehmet Kıyak |
İmkânsız Aşk- 1
İMKÂNSIZ AŞK Biliyorum, bu aşk imkânsız; Ama ben yine de Aşığım sana! ... Virüs girmiş bilgisayar gibi, Yaşarım hatalarla, Bu uzun yollarda … Biliyorum, sevmemeliydim seni! Ama elimde değildi ki… Korkma be güzelim! Sana zarar veremem ki… Korkma sen! Çıkarmam bu aşkı pazara, Ben yaşarım acılarımla! Verdiğin acı senin kadar tatlı, Yaksa da yüreğimi bu sevda, Batsa da dikenler ayağıma, Kanatsa da… Yürüyeceğim tek başıma, Bu yolda… Sen boş ver beni, Benden ne köy olur, ne kasaba… Sen bak, kendi hesabına! Kıyamam ben sana, Mahkûm edemem seni, Kör hayatıma… Biliyorum, Sevmemeliydim seni… Bu gönül söz dinlemiyor ki… Sen üzme kendini, Sevmek zorunda değilsin beni! … Ben hep seveceğim seni! Sen bunu bil, yeter ki! Hasrete kaldım, bir ömür! ... Özlemlerdeyim! Bir şey beklemiyorum artık, Ne günden, ne haftadan, Hangi mevsim, hangi sene… Gelirsen gel! Beklemekteyim! Mehmet KIYAK* 25.08.2007 Mehmet Kıyak |
İmkânsız Aşk- 2
İMKÂNSIZ AŞK- 2 (Yeni Düzenleme) Biliyorum, bu aşk imkânsız; Ama ben yine de Aşığım sana! Gönül düştü ki bu sevdaya, İçin için yanmakta… Olsun…! Aşksız olur mu dünya… Ben razıyım yanmaya! Senin içinde ben olmasam da olur, Ama içinde sen olmazsan, Neye yarar bu dünya! Biliyorum, sevmemeliydim seni! Ama elimde değildi ki… Korkma be güzelim! Sana zarar veremem ki… Korkma sen! Çıkarmam bu aşkı pazara, Ben yaşarım acılarımla! Verdiğin acı senin kadar tatlı, Yaksa da yüreğimi bu sevda, Batsa da dikenler ayağıma, Kanatsa da… Yürüyeceğim tek başıma, Bu yolda… Sen boş ver beni, Benden ne köy olur, ne kasaba… Sen bak, kendi hesabına! Kıyamam ben sana, Mahkûm edemem seni, Kör hayatıma… Biliyorum, Sevmemeliydim seni… Bu gönül söz dinlemiyor ki… Sen üzme kendini, Sevmek zorunda değilsin beni! … Ben hep seveceğim seni! Hep bekleyeceğim! Sen bunu bil, yeter ki! İzin ver sevmeme seni, yeter ki! Hasrete kaldım, bir ömür! ... Özlemlerdeyim! Bir şey beklemiyorum artık, Ne günden, ne haftadan, Hangi mevsim, hangi sene… Gelirsen gel! Ben, beklemekteyim! Mehmet KIYAK* 25.08.2007 Düzenleme Tarihi: 01.09.2007 Mehmet Kıyak |
İnsan Olmak
Her şeyin bir kuralı vardır, Hacı olmadan önce, Müslüman olmak gerekir, Müslüman olmadan önce, İnsan olmak gerekir! Kul olmak gerekir! Kül olmak gerekir! (26.05.92) Mehmet Kıyak |
İstenmeyen Dua
İSTENMEYEN DUA Birilerine çok kızıyorum, Öyle kızıyorum, Öyle kızıyorum ki… “Benim çektiklerimi çek! Benden beter ol! ” Diyesim geliyor! ... Olmuyor! Çektiklerime bakıyorum, Kıyamıyorum! ... Vicdanım elvermiyor! ... Çekemezler… Biliyorum! ... Biliyorum, Dayanamazlar…! Ben çekiyorum! Ben dayanıyorum! Onlar dayanamazlar! ... Onlar acı nedir, Çile nedir? Bilmezler ki! ... Onlar çekemezler ki! ... Onun için beddua edemiyorum! Onun için “Onlar çekmesin! ” diyorum! Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
İsterim ki...
İSTERİM Kİ… İsterim ki, Yanımda her an dostlarım olsun, İsterim ki her an ben onların yanında olabileyim. Ola ki bir sıkıntım olursa, Dostuma çekinmeden gidebileyim. Biliyorum, Her şey karşılıklıdır. İsterim ki, Dostlarımla paylaşacak bir şeylerim olsun. İsterim ki, Onun birine karşılık ben beş verebileyim! Dostsuz yaşar mı insan, Dostum istesin, Canımı vereyim! Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
İşte Dünya
İŞTE DÜNYA İşte dünya bu kadar; Ne gördün, ne duydun, Ne yaşadınsa o kadar! İşte dünyan bu kadar! Ne bıraktınsa geriye, Hepsi o kadar! Mehmet KIYAK* 19.08.2007 Mehmet Kıyak |
İtiraf
İTİRAF Sanma ki, Yazdığım bütün şiirler sanaydı… İnan, hepsi palavraydı! Yalandı, aşk meşk, Hep yalandı! Yalandı, Seni seviyorum, dediklerim! Yalandı! ... Yalandı, Aşkım, dediklerim! İtiraf ediyorum, Hepsi yalandı! … Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
İyi Ki Sevmedin Beni
İyi ki sevmedin o zamanlar beni, Yoksa bu aşk böyle sürer miydi? Birazcık sevseydin beni, Bu aşk daha o zaman biterdi! Ben zor aşkların aşığıyım, Sevmem ben öyle, Ucuz gönülleri, Teslimiyetçi ruhları… İyi ki sevmedin beni! İyi ki sevmedin beni! Bak hala seviyorum seni… Şimdi daha iyi anladın değil mi? Ne çok severmişim seni… Bak nasıl seviyorsun, Şimdi sen de beni..! Anladın değil mi? Hevesler geçer, Gerçek sevgiler, Kalırmış değil mi? Sözler dilde, Arzular tende, Ölümsüz sevgiler, Gönüllerdeymiş, Gördün değil mi? Aşk, ne tenmiş, Ne ten, aşkmış, Aşk, TANRISALMIŞ, Gördün değil mi? Mehmet KIYAK Mehmet Kıyak |
Kadınım
KADINIM Kadınım! Sen benim için, Kadın değildin, Kadından öteydin! Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
Kanatlı Kaplumbağa
Seni sevdim, değer verdim, Seni başımın tacı ettim, Beni anlarsın diye. Seni göklere çıkardım, Kanat taktım, Yükselsin diye. Sense hep havalarda kaldın, Hep yükseklerden baktın. “Gel kalbimde kal”, dedim, “Kabuğun var”, dedin. Bakıyorum da, Ayakların yere basmıyor, Şimdi burnun pek havada! Oysa, Senin kanatların benim, A kaplumbağa! 19.02.2006 Mehmet KIYAK Mehmet Kıyak |
Kayıp
Ben, beni kaybetti gören var mı? Ruh, bedenden ayrıldı bulan var mı? Mehmet Kıyak |
Kendim İçin..!
Ne şairim,ne yazarım, Kendimce,bir şeyler yazarım! Şair olmak değil amacım, Şiir dostlarıyla olmak için buradayım! Gezdikçe Antoloji'nin sayfalarını, Yeni yeni dünyalar keşfederim! Gördükçe güzel şiirleri, Şiir yazmaktan geçerim! Hem ne kalmış bana yazacak, Hepsi yazılmış bir bir, Ne varsa yazılacak, Bir bu kalmış bana yazacak, Ah, ne çok şey var okunacak! Ben yazmasam ne çıkar, Yazan ne güzel yazmış, Yazana saygı duyarım! Girince büyülü etkisine şiirin, En büyük hazzı duyarım! Beni öyle acımasızca eleştirmeyin, Daha başındayken işin! Şiir nasıl yazılır bilirim amma, İşte bu kadar oluyor anca..! Bütün ustalardan af ola! Öyle kolay değil şiir yazmak, Al eline kalemi, Yaz aklına geleni...? Kaç kağıt yırttım, Kaç kalem kırdım, Olmadı diye! Sonra sordum kendime, 'Bardak dolmadan taşar mı? ' diye! ... Yine de olsun, Yazıyorum işte! Yazıyorum, Bir şeyler,kendimce! Yazıyorum; Bakarsın bir gün, Birisi okur diye! Bilirim, Söz uçar,yazı kalır! Her şey ölür, Yalnız anılar kalır! Malım mülküm yok benim, Demesinler 'bir şey bırakmadı'diye, Hiç değilse benden de, Birkaç satır kalsın geriye! Mehmet Kıyak (15,04,05) Mehmet Kıyak |
Kızmasın Şarkıcılar
KIZMASIN ŞARKICILAR Şarkı söylemeyi de iş sayarlar! Şair yanmasaydı… Şair yazmasaydı… Nasıl söyleyecekti onlar? ... Varsayalım, Bende çok para var! ... (Olmaz ya! ...) Bendeki parayla Fabrikatör mü olacaktı onlar? ... Para benim olsa da, Fabrika benim olsa da, Eh, Fabrikaya da Bir direktör lâzım ya…! Haksızlık etmeyelim! Şiir bahçesinin bülbülleridir onlar… Şair duyuramasa da sesini, Şairin sesi oluyor onlar... Onlar sayesinde, Bestekârlar sayesinde, Oluyor şair, güftekâr! * Şiir-şarkı, Şarkıcı-şair, Ardından fabrika-para, Diyeceksiniz, ne alâka? ... İnan, çok büyük alâka… Mehmet KIYAK* 05.07.2007 Mehmet Kıyak |
Kİ!
Öyle ateşlerdeyim… Kİ! Öyle ateşlerdeyim ki! Ben yine seni düşünmekteyim… Kİ! Biliyorum… Kİ! Sen de yanmaktasın ki, Hiçbir su söndürmedi ateşimizi, Yanmak kader olsa gerek… Kİ! Bilmiyorsun ki… Kİ! Benim senden başka, Kimim var ki! Bir damla suyum olsa… Kİ! Kor ateşlerde yansam da… Sana vermez miyim… Kİ! Biliyorum ki, Sen de orada yanmaktasın… Kİ! Bilesin ki… Ben de burada yanmaktayım… Kİ! Öyle ateşlerdeyim ki… Öyle suya ihtiyacım var ki… Bir damlasını istemem… Kİ! Yeter ki, Sen yanma… Kİ! Bir damla suyum olsa… Sana vermez miyim… Kİ! Bir damla suyum… Kİ! Bir damlam… Kİ! Karaman, 11.11.2006 Mehmet Kıyak |
Kitaplarda Buluşmak
İsterim, Unutmamanızı, Beni hatırlamanızı. İsterim, Bir yerlerde, bir zamanda anılmak, Zor günlerinizde, mutlu anlarınızda anılmak, Sizlere bir şeyler verdim sanarak. İsterim, Yine sizlerle her konuda konuşmak, Yine size bir konuda ışık olmak. … Beni bulmak mı istiyorsunuz? Nerede olursanız,olunuz, Arayın, mutlaka bulursunuz! Ben bir yerlerde hep varım, Hep var olacağım. Alın elinize bir kitap, Nasıl içinde olacağım. Bilirsiniz, kitapları sevdiğimi, Hatırlarsınız, kitap için, Size neler söylediğimi. … Bakınız, Kitaplara, sayfalara,satırlara! Sinmişimdir, bir yerine mutlaka. Hatırlarsanız, bir yerinde beni, O zaman, Mutlu sayarım kendimi. Bulamadınızsa, eğer bir yerinde, Çıkarım karşınıza, umulmadık bir yerinde. Bazen, dipnot olurum, bir sayfada, Bazen, ek bir cümle olurum, bir satırda, Bazen, kaynaştırma harfi olurum, bir kelimede. Bir yerde yoksam, bir yerde varım. Ortada yoksam, sonunda varım. İşte, Asıl orda bulursunuz beni. Asıl, o zaman mutlu sayarım kendimi. O zaman, Hatırlandığımı düşünür, saygı sayarım. O zaman, Hatırlandığıma inanır, sevgi sayarım. Ve Mutlu olurum! Mehmet Kıyak (Karaman,17.05.1994) Mehmet Kıyak |
Koca Çınar
Hiç ümitsiz değilim, Ülke ağacımın geleceğinden… Boşuna kesmezler kuruyan dalı, Varsın dökülsün, Daha bir gür çıkacak, Baharda yaprakları… O zaman daha bir zevkle dinleyeceğim, Göğe ulaşan dallardaki yaprakların, Söylediği coşkun şarkıyı… Ve kuşlar daha bir başka söyleyecek, Nağmesini o şarkıların… Ziyanı yok, Ben çekeyim bütün kahrını, Ne sitem, ne gam… Yeter ki göreyim, Aydınlık yarınlarını… Yeter ki göreyim, Göğe ulaşan dallardaki, Şen bülbülleri. Suyun olayım, güneşin, toprağın, Büyü bağrımda… Şakısın şen bülbüller, Yeşeren dallarında... … ... ... ... Mehmet Kıyak |
Küçüğüm
KÜÇÜĞÜM Şüphesiz, Hayat bir rüzgârdır ancak, Sen dalından düşen bir kuru yaprak, Bu rüzgâr seni de önüne alacak, Kim bilir nerelere bırakacak… … 25.10.1994 Mehmet KIYAK Mehmet Kıyak |
Küçük Dünyam
Dünya evren içinde, Ben dünya içinde… Koca dünyanın içinde, Ben küçücük bir dünya içinde… Nasıl taşırım bilmem…? On sekiz bin âlem, Benim içimde…! Mehmet Kıyak |
Mantar Tabancasıyla Gelen Tutku(Söyleşi)
Bir zamanlar silah konusunda ciddi aramalar yapılıyor, baskınlar yapılıyor ve silah yakalatanlara ağır cezalar veriliyordu. Bir zamanlar da silahlanmayı ve silah kaçakçılığını önlemek amacıyla, caydırıcı mahiyette af çıkarılıyor ve belirli bir süreye kadar ruhsatsız silahlarını teslim edenlerin cezalandırılmayacakları bildiriliyordu. Gerek aramalarla, gerekse bu caydırıcı yöntemlerle pek çok silah toplanmıştır. Hatta verilen bu söze güvenemeyenler, polisten ve jandarmadan korkan insanlar, kimliklerinin ortaya çıkması korkusuyla silahlarını boş arazilere bırakıyorlar ya da daha güvenli sandıkları bir yere saklıyorlardı. Oysa bugün, 18 yaşını bile doldurmamış gençlerin silah kullanmasıyla, vitrinlerde çeşit çeşit marka ve modelde silahların teşhir edilmesiyle, ruhsatlı - ruhsatsız silah sayısının ve imalatının kat kat artmasıyla, adeta teşvik edici bir durum ve devlette de daha müsamahakar bir görünüm ortaya çıkmaktadır. Zaten son günlerde meydana gelen ve her geçen gün de artmakta olan cinayet ve silahlı olaylar da silahlanmanın her geçen gün biraz daha arttığını ve çok ciddi boyutlara ulaştığını göstermektedir. Ben burada herhangi bir kişi veya herhangi bir kesim üzerinde durmayacağım. Benim üzerinde duracağım konu bireysel ve toplumsal silahlanma tutkusu olacaktır. Çünkü bu tutku öyle büyük bir tutku haline gelmiş durumda ki, küçük – büyük pek çok insanı maalesef ki sarmış durumda. Bu tutkunun, acil önlemler alınmadığı takdirde çok daha büyük boyutlara ulaşacağını ve çok büyük toplumsal problemler yaratacağını düşünüyorum. Artık gün geçmiyor ki televizyon kanallarında, gazetelerde cinayet olaylarıyla karşılaşmayalım gün geçmiyor ki gerek toplumumuzda, gerekse diğer toplumlarda silahlı çatışmalar duymayalım. Televizyonu açtığınız anda mutlaka bir çatışma, bir cinayet haberiyle karşılaşıyorsunuz. Kasıtlı ya da kaza ile minicik çocuktan tutun da yetkin insanlarla ilgili bir çok cinayet olaylarına tanık oluyorsunuz. “ Babasının silahıyla oynayan çocuk kardeşini vurdu”, “Ava gittiler canlarından oldular”, “Öfkesini yenemeyen genç en samimi arkadaşını vurdu”… gibi pek çok olayları her gün duymaktayız. Düğünlerde atılan silahların, maçlardan sonraki akıl almaz çılgın kutlamaların pek çok masum insanın ölümüne neden olduğu hepimizin bildiği acı bir gerçektir. Çareyi, zevki silahta bulan bu insanlar niçin buna sığınıyorlar? Yoksa silahı en son çare veya kurtuluş mu sanıyorlar? Oysa silah insanı kurtuluşa değil esarete ve ölüme götürür. Hiçbir silah yoktur ki sadece sıkılanı öldürmüş olsun. O silah aynı zamanda sıkanı da öldürmüştür. Çünkü bunun hem hukuki cezası, hem de vicdani cezası vardır. İşte hem hukiki cezadan, hem de vicdani bedelden paramparça olan dünyasıyla, silahı kullanan insanı da öldürmüştür o silah. Gerekçe ve sebep ne olursa olsun, hiçbir insanın, bir başka insanın yaşam hakkını elinden almaya hakkı yoktur. Zaten hiçbir kanunda bu hakkı insana vermemiştir. Ama ne yazık ki devletin bu konulardaki tavizkâr tutumu insanların silaha bel bağlamalarına neden olmaktadır. Kasıt olmayan silahlı bir ölüm olayında da silah, buna neden olan bir araçtır. Silah aynı zamanda kasıtlı ve gerekçeye dayalı, öfkeyle kalkışılmış bir olayın tetikleyicisidir. Öyleyse bu olayları ortadan kaldırmak için önce bu olaylara neden olan aracı ortadan kaldırmak gerekmez mi? İster kaza ile olsun, ister kasıtlı bir nedenle olsun hiçbir kimsenin, bir başkasını öldürmeye hakkı yoktur. Bir anlık öfkenin ölme, öldürme nedeni silahtır. Silah öfkeyi kışkırtan, onu daha da alevlendiren gerçek bir nedendir. Birilerini öldürmek, olaya neden olan sebebi ortadan kaldırmak değildir. Birilerini öldürmek zafer kazanmak değildir. Öfkeyi yenmekle elde edilmiş bir zaferden daha büyük bir zafer var mıdır? Öfkeyi yenmek, meydana gelebilecek olan kötü sonuçları ortadan kaldırmak demektir. İnsanlar niçin silahlanma gereği duyarlar ve neye karşı silahlanmış olurlar. Öyle sanıyorum ki bu, daha mantar tabancasıyla gelen bir tutkudur. Toplumumuzda silah erkek çocuğunun, bebek de kız çocuğunun en büyük oyun aracı olmuştur. Biz büyükler de bir çocuğa oyuncak alacağımız zaman, bu çocuk erkek ise ona oyuncak tabanca veya oyuncak tüfek alırız; böylece ona daha bu küçük yaşta silah sevgisini aşılamış oluruz. Sonra bu sevgi havalı tabanca ve tüfeklerle gelişir, daha sonra av silahlarıyla perçinleşir ve daha sonra da daha gelişmiş modelli silahlarla tutku halini alır. İyi ama bu ne biçim bir zevk, bu ne biçim bir tutkudur ki başlangıçta silah sevgisi olarak değerlendirilen bu tutku, bir gün karşımıza şiddet, kavga ve cinayet aracı olarak çıkmaktadır. Bundan başka sevgilerimiz, tutkularımız olamaz mı? Silah yerine kitap okumayı, sinemaya, tiyatroya gitmeyi, koleksiyonlar yapmayı, seyahatler yapmayı, spor yapmayı tutku haline getiremez miyiz? Şiir okumayı, yazmayı, resim yapmayı, bir tutku haline getiremez miyiz? Böyle daha asil zevkler, daha onurlu tutkular varken insanlar niçin silahlanma gereği duyarlar, kime ve neye karşı silahlanmış olurlar? Görüştüğüm insanlara bu soruları yönelttiğimde verdikleri cevaplar hiç de geçerli ve tutarlı olmamaktadır. Kimileri, kan davası güden bir zihniyetle,“Benim dostum varsa düşmanım da var”, kimileri sanki o güzelim hayvanları katletmek hakkıymış gibi, “Benim av merakım var, ben bir avcıyım”, kimileri artık hiç de geçerliliği olmayan ve hukuk kurallarını hiçe sayarcasına, “Silah erkeğin namusudur”, kimileri,“Benim canım çıkacağına onun canı çıksın”, kimileri, “Kavgada kim erken davranırsa o kazanır, kimileri,”Herhangi bir savaş durumunda hemen silahımı kaptığımla giderim”, kimileri de “kendimi savunmak için” gibi ve daha bir çok haklı olmayan gerekçeler göstermektedirler. Yine bu insanlara,“Şiddet ve kavgadan yana mısınız, yoksa uzlaşmadan yana mı? ” diye sorduğunuzda, hepsi uzlaşmadan yana olduklarını, şiddet, kavga ve savaşa karşı olduklarını söylüyorlar. Öyleyse bu bir çelişki değil midir? Bence bu, çelişkiden, canilikten, cahillikten başka bir şey değildir. Oysa bütün bunlar, “Ben aslında sevgi dolu bir insanım, insanları sever, saygı duyarım; her zaman uzlaşmadan yanayım; şiddete, kavgaya karşıyım; ama herhangi bir durumda da gözümü kırpmadan öldürürüm” anl****** gelmiyor mu? Böyle bir insanın uzlaşmacı olduğuna, insanları sevip saygı duyduğuna nasıl inanacağız. Öyleyse şiddet ve kavgaya karşı isek, öfkenin, şiddet ve kavganın aracı olan silaha da karşı olmalıyız. Devletin silahlanmasına karşı değilim. Devletimizin de diğer devletler gibi caydırma ve savunma amacıyla silahlanması gerekir. Tabi ki bunun da hiçbir şekil de kullanılmaması arzusuyla. Çünkü kişinin olmayan öldürme hakkı, aynı zamanda hiçbir devletin, hiçbir milletin de hakkı değildir. Devlet, milletini korumak amacıyla hava, kara ve deniz silahlarıyla kendini donatır, kendini ve insanını güvence altına alır. Ayrıca kişiler, hak ve özgürlükleri, can ve mal güvenlikleri açısından kanunlarla güvence altına alınmıştır. Bunun için toplum içinde kişilerin ayrıca silahlanmasına gerek yoktur. İnsanlar silahlandıkları zaman, mevcut hukuk kurallarını ve kanunlarını çiğneyecekler ve kendi kanunlarıyla hükmetmeye kalkacaklardır. Zaten pek çok cinayetin ve kavganın temelinde yatan zihniyette budur. Bu ise mevcut hukuk kurallarını ve kanunlarını hiçe saymaktadır. Bu da toplumsal bir kargaşa demektir. Kişiler toplum içerisinde gerek ahlak kurallarına, gerek din kurallarına, gerek hukuk kurallarına saygılı olmalıdır. Devletini sevmeli ve bunları bir vatandaşlık görevi saymalıdır. Yoksa toplum içinde kendi kanunlarıyla hükmeden insanlar da türer, çeteler de türer ve bunlar her geçen gün artar. Etki tepki yaratır; siz birisine sıkılmış yumruklarla giderseniz, o size iki kat sıkılmış yumruklarla gelir. Siz ona silah çekerseniz, o da size silah çeker. Taşkın bir öfkeyle size silah çeken bir insana herhalde çiçek uzatamazsınız. Kan, kanla yıkanmaz; ama silahlanma devam ettiği sürece, kanı kanla temizlemeye kalkışan çok insan olacaktır. Böyle olunca da ne cinayetler bitecek, ne de kan davları sona erecektir. Sonuçta da sevgiden, saygıdan hoşgörüden uzak vahşi bir toplum ortaya çıkacak, eyalet şerifine itaat etmeyen bir teksas olacaktır. Hal böyleyken insanlar niçin silahlanma gereği duyarlar, kime ve neye karşı silahlanırlar? İnsanlarımız bu tutku içerisinde olduğu sürece ve bu silahlanma devam ettiği sürece, toplumca pek çok sorunu yaşayacağız demektir. Bunun için devlet ve millet olarak acil önlemlerin alınması gerektiğine inanıyorum. Toplum içerisinde belinde tabanca, omzunda silahla pervasızca dolaşan insanlar varken, her gün her kanalda şiddet içeren filimler gösterilirken herhalde asıl pervasızlığı gösteren devlet ve görevlileri olsa gerek. Bütün bunlar olurken, kaba kuvvetin hor görüldüğü, dayağın kınandığı ve yasaklandığı şu zamanda insanın aklına,“Yoksa dayak yerine silah mı teşvik ediliyor? ” gibi bir soru geliyor. Devlet olarak, millet olarak bu konuda çok duyarlı olmalıyız, aynı zamanda çok da uyanık olmalıyız. Çünkü artık dünyadaki silahlanma ve savaş anlayışları çok değişmiştir. Toplumlar artık zeka, bilim, teknoloji, eğitim ve kültür savaşına girmişlerdir. Gerçek medeniyetin, gerçek medeni toplumların en büyük silahları da bunlar olacaktır. Ben bu silahları, bu gün dünyanın sahip olduğu nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlarından daha etkin görüyorum ki, artık kalem kılıçtan üstün olacaktır. Bu gün nasıl ki başlık parasını, kan davasını ortadan kaldıran veya büyük ölçüde azaltan, evrensel insanlık kültürü, evrensel insanlık değerleri ise, şiddeti, kavgayı, çeteyi, mafyayı, terörü, savaşı ortadan kaldıran da bu evrensel insanlık değerleri olacaktır. Çünkü evrensel insanlık kültürüne ulaşan insanın silahı ne tabanca, ne pompalı tüfek, ne kaleşnikof, ne atom, ne de hidrojen bombası olacaktır. Onun en büyük silahı kalem olacak olacaktır. Evrensel insanlık boyutunda her geçen gün biraz daha yol alan insanoğlu, eminim ki insanlık sevgisiyle donanacak; ilmin ışığında, bilimin aydınlığında silahlara veda edecektir! Sevgi ve saygılarımla… Mehmet Kıyak 20.11.2005 Mehmet Kıyak |
İnsanlar, geleceklerinden çok,
Geçmişlerine koşarlar, Çünkü, geçmişlerinde, AH vardır, ACI vardır! Bunun için de, Kederlenir dururlar... Bunun için de, Hep aynı, Kısır döngü içinde yaşarlar! (05.06.1992) Mehmet KIYAK Mehmet Kıyak |
Meçhul Adam
MEÇHUL ADAM Adam sen de! Sen de kimsin ki! Deseler de… Bir gün diyecekler: Bu adam da kim ki… Diye! ... Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
Meçhul Öğretmene
Dün babama öğrettin, Bu gün bana öğretiyorsun, Yarın çocuğuma öğreteceksin, Gerçeklerini hayatın! Babam saygıyla andı seni hep, Önünde saygıyla eğiliyorum, Bu gün ben, Çocuğum duyacak aynı saygıyı yarın, Sonsuza kadar sürecek, Öyleyse sevgin,saygın! Yalnız 24 Kasımlar değil günün, Zamanın,mekanın üstündedir yerin, Ezelden geldi sevgin, Ebede gidecek saygın! Her an anılacak inan, Meçhul adın! Mehmet Kıyak |
Meçhul Sevgili
MEÇHUL SEVGİLİ Tanrı beni yarattı, Seni ben yarattım, Başımın tacı, Gönlümün sultanı yaptım, Duruyorsun, Gönlümün en güzel yerinde! Seni her gün seyrediyorum, Her gün bir güzellik, Katıyorum güzelliğine, Her gün yeniden yaratıyor, Her gün yeniden seviyorum, Her günkü sevgime, Yeni sevgiler katıyorum! Nerdesin, Ey sevgili! Hiç bilemiyorum, Ama ben, Her yerde seni arıyorum, Bıkmıyor, usanmıyorum! Gelmesen de sen, Geleceğin günü bekliyorum! İnanmışım bir kere, Bir gün mutlaka gelecek! Diyorum, Bekliyorum…! Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
Mevlâna'yı Tanımak ve Anlamak
MEVLÂNA’YI TANIMAK VE ANLAMAK / Mehmet KIYAK* Mevlâna(1207-1273) UNESCO 2007/ Mevlâna Yılı ve 800. Doğum Yıldönümünde Mevlâna Üzerinde en çok söz söylenen, en çok yazılan isimlerden biri de Mevlâna’dır. O’nun hayatı, kişiliği, eserleri ve felsefesi binlerce kişiye konu olmuş, kütüphaneler dolusu kitaplar yazılmıştır; ancak bütün bunlar O’nu anlatmaya yetmemiştir. Burada şunu da belirtmek gerekir ki O’nu anlatmak her dilin, her kalemin kârı değildir! Mevlana, bir sevgi ve hoşgörü elçisidir! Mevlana, aşktır! Mevlana, engin bir okyanustur! Bu okyanusta ben sadece küçük bir balığım. Balık ne kadar farkındaysa okyanusun, ben de o kadar farkındayım… (O’nun.) Sevgisi tüm dünyayı kuşatan böylesi engin bir kişiliği anlatmak kolay olmasa gerek. Ben bu yazımda Mevlâna Celâleddin Rumi’nin hayatı, kişiliği ve eserlerinin içeriği hakkında kısa bilgiler sunacağım.(1) O, ilginç yaşantısıyla ve etkileyici kişiliğiyle,13.yüzyıldan bu yana adeta insanları büyüleye gelmiştir. Derinliği olan şiirleri ve geniş yorumlara elverişli hikmetleriyle kitaplara sığmayacak olan Mevlâna’yı birkaç sayfaya sığdırmak acizlik olsa gerek! O, yaşantısı ve felsefesiyle yaşadığı dönemdeki bütün insanları büyülemiş, bu gün de bütün dünyayı büyülemeye devam etmektedir. Bu yüzdendir ki sevgisi bütün dünyayı kuşatan Mevlana’nın 800. doğum yıldönümü olan 2007 yılı, UNESCO tarafından “Mevlâna Yılı” olarak ilân edilmiştir. Bu da gösteriyor ki Mevlâna bütün dünyada daha çok konuşulmaya devam edecektir. Şüphesiz ki Mevlâna’yı en güzel anlatan yine kendisidir, yani eserleridir. Tabi ki bu eserler incelenirken O’nu görebilecek göz, işitebilecek kulak, hissedebilecek gönül gerekir. O’nun bütün eserleri, bütün yazıları büyük bir derinliğe sahiptir. Bu yüzden O’nun eserlerindeki derinliğe inebilmek, her gözün, her kulağın, her gönlün işi değildir. Tasavvufu bilmeden Mevlâna’yı tanımak, anlamak ve anlatmak mümkün değildir. Hele tasavvuf, günümüzde farklı farklı anlaşılıp yorumlanırken… O’nun tasavvuf anlayışı, tüm dünya mistizminden, hümanizminden ve diğer tasavvuf anlayışlarından tamamen farklı bir anlayıştır. Mevlâna çok büyük bir mutasavvıftır. O’nun tasavvuf anlayışı, özünü İslâm’dan alan İslâm Tasavvufudur. Bu yüzden Mevlâna’yı anlamak, anlatmak her şeyden önce bütün tasavvuf anlayışlarını, özellikle İslam Tasavvufunu ve İslam anlayışını iyi bilmekle mümkündür. Yoksa bir düşünce felsefesi akımı olan hümanizmdeki insan sevgisi ile Mevlâna ve diğer İslâm mutasavvıflarındaki insan sevgisi arasında çok fark vardır. Bir felsefi akım olan hümanizmde yüceltilen insan sevgisiyle Mevlâna’da yüceltilen insan sevgisi aynı değildir. Mevlâna’daki insan sevgisi, “Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü.”anlayışının bir ifadesidir. Bu gün ne yazık ki tasavvuf anlayışı bu farklı bakış açılarından dolayı, farklı farklı algılanmakta ve yorumlanmakta, bu nedenle de mutasavvıflar da doğru anlaşılamamakta… Böyle olunca da bu durum, tüm İslâm mutasavvıfları için geçerli olabilecek yanlış anlaşılmalara neden olmakta, din ve tasavvuf konularını iyi bilmeyen insanlar arasında da bir kavram kargaşası yaratmakta… Oysa Mevlâna bu konudaki anlayışını açıkça ifade etmekte: “Ben bu canı bu tende taşıdığım sürece Kuran’ın bendesiyim, Kuran’ın kölesiyim. Ben Muhammet muhtarın ayağının tozuyum. Benden, bundan gayrısını nakleden olursa, ondan da o söylenen sözlerden de bizarım, şikâyetçiyim.” Mevlâna’da bütün insanlığı kucaklayan bir insan sevgisi vardır. Bu sevgi İslâmiyet’in öngördüğü insan sevgisinin ta kendisidir. Bunu bütün dünya insanını kucaklayan ve bütün dünyayı hayret ve hayranlığa düşüren şu meşhur dizeleri ne güzel anlatmaktadır: “Gel, ne olursan gel…” Mevlâna, bütün insanları aynı aşkla sevmiştir. Hiçbir insanı, insan sevgisinin dışında bırakmamıştır. Kötüyü, kötülüğü yermiştir; ama hiçbir insanı insanlığın dışına itmemiş, kimse için yargılayıcı olmamış, hatta kucak açmıştır. O’nun bu evrensel insan sevgisini bütün eserlerinde görmek mümkündür. Dünyada bir şeyler hep eksiktir, hep eksik olacaktır; o da maneviyattır, aşktır, sevgidir. Mevlâna, insanlara bu manevi zevki tattıran insandır. O, aşk ve sevgi ırmağıdır; gönüllere hep akmıştır. O’nun mesajı insanın aklına değil, kalbinin taa derinlerinedir. O’nun eserlerinin gücü, aşkın ve sevginin gücüdür. Bir sonsuzluktur aşk O’nun için, sürüp giden sonsuzluğa… Bu yüzden Mevlâna, insanlara hep aşk ve sevgi sunmuştur. İnsanın en büyük ihtiyacı da bu değil midir? Bütün güzellikler iğretidir, ödünçtür onun için… Bu yüzden O, hep hakikat peşinde koşmuştur. İnsanları hep hakikate çağırmıştır. Her konuya, her olaya farklı bakmıştır. Her bakışı insanları hayran bırakmıştır. O’nda damlalar deniz olmuştur. Onun için O’nu anlatmak kolay değildir. O, büyük bir şairdir. O, büyük bir filozoftur. O’nu okurken insan kendisini de okur! Hakikati kaybeden O’nda yol bulur! Kendini kaybeden, kendini O’nda bulur! O, bir okyanustur. Ben bir balığım… Balık ne kadar farkındaysa okyanusun, ben de o kadar farkındayım… Bu yazımda, binde birini bile anlatamadığım felsefesinin, aşkının ve sevgisinin bu kadarını anlatmaktayım… Allah dostu, insan dostu Mevlâna’nın, O’nu daha iyi anlatanların, O’nu sevenlerin affına sığınmaktayım… Mevlâna’yı ve kendimizi daha iyi tanıyabilmek ve daha iyi anlayabilmek ümidiyle… (1) Mevlâna’ya ilişkin burada detaylandırılmayan konular, diğer yazılarımda daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır. |
Mutluluk- 1
Dağların zirvesinde olsa da, Dağların ardında olsa da, Dağlar kadar yücedir mutluluk. Yücelere ulaştığımız sürece, Dağları aştığımız sürece mutluyuz. O gelmese de bize, Biz ona koştuğumuz sürece mutluyuz. Gülemesek de, Kan ağlasa da içimiz, Ağlayan gözlerin yaşını, Silebildiğimiz sürece mutluyuz. İnsanız, kanatlarımız yok ki Hep yükseklerden uçalım, Kanatlarımız olsa da, Alçaktan uçtuğumuz sürece mutluyuz. Korkma, uzat elini, tutabilirsin onu, Elinin uzandığı yerdedir mutluluk, O bizden ne kadar uzak olsa da, Biz ona yakın olduğumuz kadar mutluyuz. Mehmet KIYAK Mehmet Kıyak |
Ne Kalır?
Kaldır, sevgiyi aradan kaldır, Söyle o zaman arada ne kalır? Mehmet Kıyak |
Ne Oldu Biliyor musun?
Ne oldu biliyor musun? ... Korkunç bir şey! … Bir felâket! … Deprem gibi bir şey,,, Üç deprem arası bir şey… Ne oldu biliyor musun? Ben âşık oldum! Bir bilsen, Nasıl dardayım, darda… Kaldım üç arada… Sakın sorma, kime diye! Onu söyleyemiyorum, Kendisine bile! Nasıl oldu ben de bilemiyorum? Ama oldu bir kere… Bildiğim bir şey var ki… Ben aşık oldum! Sakın olamaz deme! Bu yaşta… Oldu işte… Ben ne yapacağım şimdi? ... Ne olur bir şey söyle! ... Bu da mı gelirmiş başa! ... Bu yaşta! ... Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
Neden Böyle Acaba...
Yâr olmaya yârdık aslında, Ama… Ne sen yâr olabildin bana, Ne ben sana… Oysa… Nedir bu çektiklerimiz? Ne bir gün sana, Ne bir güneş bana… Kara bulutlar üstümüzde, Daima… Nasıl da geldik bu günlere, Sürüklene süreklene… Bir iyi bir kötüyü sürükler, derler; Sen mi beni sürükledin bu günlere, Ben mi seni acaba… Birimiz kötüydük de Ondan mı geldi bunlar başımıza… Daha güzel günler, Yaşayamaz mıydık acaba… Yalan değil, Zaman zaman gelir aklıma, Sen mi kötüydün, Ben mi… Yoksa ikimiz de mi Acaba… Oysa, Sana kıyamam, Kötü diyemem… Bense, kötü düşünemem, Kötülük yapamam… Öyleyse, Neden geldi bunlar başımıza… Üzgünüm, Ben sana benzeyemedim, Benzeyemezdim zaten, Ben benzemek istesem de Bendeki ben, benzemezdi zaten… Üzgünüm, Sen bana benzedin güya, Oysa ben sana, Bana benze, demedim ki… Yoksa en büyük hatamız, Bu muydu acaba… Üzgünüm, Sürükleyememişsin beni… Sürükleyememişim seni… Birlikte seçtik ölümü, Yoksa birbirimizi, Çok mu sevmiştik acaba… Mehmet Kıyak |
Neden Böyle...
(Bana ilham veren M.Turan TEKDOĞAN’a saygılarımla…) Soruyordu şair: “Bu yağmur neden böyle, Islatır oldu bizi, Yıkamak için mi ne, Kin dolu içimizi? ” Bu yağmurlar işte böyle, Islatır oldu bizi, Belli ki yıkamak için, Kin dolu içimizi! Bu yağmurlar neden böyle, Çok yağar oldu, Kandırmak için mi ne, İçimizdeki bitmeyen susuzluğu? Neydi, kimdi bunca suya, Bu kadar ihtiyaç duyan? Her şey arınmışken, İnsan mıydı bunca susayan? Bir tek insan mıydı, Doymayan, suya kanmayan? Bir tek insan mıydı, Kirinden arınmayan? Bu yağmurlar onun için, Böyle çok yağar oldu, Belli ki kandırmak için, İçimizdeki susuzluğu! Bu yağmurlar onun için böyle, Islatır oldu bizi, Belli ki yıkamak için, Kin dolu, nefret dolu içimizi! Mehmet KIYAK Karaman, 01.11.2006 Mehmet Kıyak |
O ki...
O, Bir şeyler olsun istiyordu, Bunun için çok uğraşıyordu, Fakat hiçbir şey istediği gibi olmuyordu. Bir gün, Her şey istediği gibi oldu; Fakat o, olmadı! Mehmet KIYAK* Mehmet Kıyak |
Okul İçin Çarpan Kalpler(Söyleşi)
Okulların açılıyor olması küçük büyük herkes için bir heyecan kaynağıdır. Bu heyecan, çocuklar için bir başka; anne baba için bir başkadır. Çocuk için okul, ayrı bir heyecan kaynağıdır. Okul, onun için bir eğitim yuvası olmaktan çok, bir eğlence merkezi, bir oyun bahçesidir.Bunu bir lise öğrencisinde bile görmek mümkündür.Çocuk,okulların açılmasıyla uzun süredir görmediği arkadaşlarını ve öğretmenlerini görmenin,yeni arkadaşlar edinmenin heyecanı ve mutluluğu içindedir.Okul onun için,en geniş sosyal çevredir.Sıcak dostlukların-kavganın,sevginin-nefretin,gülmenin-ağlamanın,kaçmanın-kovalamacanın özgürce yaşandığı bir ortamdır. Okul çocuk için, korkunun, kaygının, stresin olmadığı sıcak bir yuvadır. Öyle ki, bazı öğrencilerin evinden bile daha huzurlu bulduğu sıcak bir yuva…Bu bakımdan çocuk için okulların açılması,karşı durulmaz bir arzu, anlatılmaz bir mutluluk ve heyecan kaynağıdır. O, yeni bir ayakkabı, yeni bir kıyafet, başka bir ilgi,başka bir şefkatin heyecanı içindedir! Oysa, annenin babanın heyecanı daha bir başkadır! Her annede babada farklı farklı kalp çarpıntısına neden olan bu heyecanın kaynağı kimi anne babada bir mutluluk, kimisinde bir kaygı,kimisinde bir korku,kimisinde ise bir üzüntüdür. Çocuğun heyecanı değişir, belki azalır; ama annenin babanın heyecanı hiç azalmaz, çocukla beraber büyür gider. Anne baba, kendisini çocuğunda yaşayan insandır! Kendisinin gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştiremediklerini, çocuğunun gerçekleştirmesini ister; başaramadıklarını başarmayı, elde edemediklerini elde etmek ister! Kendisinin çektiği sıkıntıları,çileyi,yoksunlukları asla çocuğunun çekmesini istemez.Bu yüzdendir ki yemez yedirir,giymez giydirir.Bir melek gibi kol kanat germesinin sebebi de hep bundandır zaten! Onun için okulların açılmasında hele hele anne babanın hassasiyeti daha bir fazla olur; daha bir çaba, daha bir heyecan içinde olurlar. İsterler ki arkadaşlarının yanında küçük düşmesin,isterler ki boynu bükülmesin…Bunun için maddi manevi her türlü fedakarlığa katlanırlar,hatta imkanlarının da ötesinde bir fedakarlığa katlanırlar.Kendi ihtiyaçlarını en sona alırlar,hatta kimi zaman tamamen iptal ederler.Ama çoğu zaman çocuk,bunun farkında bile değildir.Onun için de asla verilenle,kendisine sunulan imkanlarla yetinmez, hep daha fazlasını ister… Bunu söylerken isteklerinden dolayı çocukları suçluyor değilim… Onların her şeyi istemeleri en doğal haklarıdır. Ancak ne var ki gelişen teknoloji ve etkileşimle çocukların istekleri de gelişmiş, hatta kimi zaman sınır tanımaz bir hal almıştır. Bundan dolayı da çocuğun arzularıyla, anne babanın imkanları arasındaki uyumsuzluklar ve uçurumlar da büyümüştür. Hele hele etkileşimden doğan yersiz arzular(Onun var, benim niye yok?) , anne babayı oldukça zor durumda bırakmakta, her durumda yüreğini sızlatmakta… Alsa bir türlü, almasa bir türlü… Alır, ekonomik sıkıntı çeker; almaz,vicdan azabı çeker..! Eğer, o anne babanın çocuğu bir de çoksa… Gelin siz düşünün bu sıkıntıyı, bu azabı o zaman… Zaten ülkemizde eğitim zor ve pahalı… İlköğretim zorunlu… Ortaöğretimi bitirmek bir şey ifade etmez… Ön lisansı bitirmek yetmez… Mecburen Üniversite… Üniversitede çocuk okutmaksa…Gelin onu da büyük şehirlerde çocuk okutan anne babalara sorun…! İşte böyle sürer gider anne babaların heyecanı, böyle sürer gider kalp atışları…Onun için bir başkadır anne babaların okul heyacanı..! Dilerim, hepimiz için; dilerim, bütün çocuklarımız için, bütün anne babalar için, bütün eğitimciler için okulların açılması, sadece zevk,sadece eğlence,sadece mutluluk, sadece tatlı bir heyecan ve başarı olur… Saygılarımla… 12.09.2005 Mehmet KIYAK Eğitimci Mehmet Kıyak |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 06:52 PM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.