![]() |
Özlem
Gözlerimi yeni bir güne daha açtım. Güneş ışığı perdenin arasından odama sızıyordu. Perdemi aralayarak biraz dışarı baktım, Herkes bir şeyler yapıyordu, kimi acı - kimi tatlı. Ama ben yatağımdan kalkmak istemiyorum bu sabah. O aynı rüyâyı tekrar görmek istiyorum. Benim görmek istediğim manzara bu değil. Bu iğrenç, bu korkunç, bu aşağılık manzara değil. Rüyamda gördüğüm, özlemini duyduğum, Mutlu dünyayı görmek istiyorum tekrar. Kimsenin kimseye kötülük etmediği, Kimsenin kimseyi öldürmediği, Kimsenin, şahsî çıkarları için halkı kemirmediği, Kulun, kula kulluk etmediği, Sen bizden değilsin diye başların ezilmediği, Adam tutulmadığı, torpilin geçmediği, Vergi kaçırılmadığı, rüşvet yenmediği, Mahkeme, cezaevi gibi yerlere lüzum görülmediği, Bencilliğin hüküm sürmediği, Göklerinde kardeşlik rüzgârlarının estiği, Sularının mutluluk şarkısı söylediği, Tüm halkının el ele vererek gülüp eğlendiği, Tüm halkının el ele verip her zorluğu yendiği, Mutlu dünyayı görmek istiyorum tekrar. Gözlerimi yumuyorum, uyuyamıyorum bir türlü. Bu iğrenç manzaraya gireceğim bugün de. İstesem de – istemesem de.......... 1976 Abdurrahman Özdemir |
Paylaşmak
Paylaşmak, Bölmek bir bütünü parçalara. Dağıtmak her parçayı, kısım kısım, ufak ufak. Ve elde kalan ufak bir parçayla da yetinmek. Artan kısmı dağıtmak değil ha! ! Artan kısmı, hayvanlar da bırakır gider. Dikkat et, ihtiyacın olandan dağıtmak, Ve kalanıyla yetinmek. Bunun adı miskinlik değil, yanlış anlama. Yeter bulmaktır, hissetmeye çalış. Yoksa, enayilik mi dersin buna? Evet, zaten bu hep böyle bilindi. Paylaşılırsa bitecek, Paylaşılmazsa bir ömür yetecek zannedildi. Ama yanıldı, yanılıyor da hâlâ insanoğlu. Varlığı, başkalarının onunla paylaşmasındandı Farkında olsa biraz! Dünyadaki pastanın miktarı belli, hep sabit. Ona da bu pastadan düşmedi mi o pay? Öyleyse, kendisi niçin vermez? Hoş, nasıl olsa alınır o, ondan ama, Kendi iradesiyle niçin vermez? Yazdıklarıma mistik şeyler deme sakın.. Hiç bir şey yoktan var, vardan yok olmaz, Sadece biçim değiştirir. Gerçeğini bulmadı mı Einstein? Entelektüel geçiniyorsun ama, Anlayamamışsın hâlâ bu bilimsel gerçeği. Sen ne mistik, ne de entelektüelsin. Aslında ne olduğunun sen de farkında değilsin. Bilim, tabiatın sırrını çözmek değil mi, Milyarlarca yıl önce var olan tabiatın? Yeni şeyler bulmak değil bilimin yaptığı. Milyarlarca yıldır var olan şeyin henüz farkına varmak. Düşünsene, yeryüzündeki su Buharlaşarak kendini güneş ısısına teslim etmese, Gökyüzündeki nem, Yoğunlaşarak yeryüzünün kurak yerlerine inmese, Ne olurdu dünyanın hali? Senin mevcutlarından bir kısmı da buharlaşsın ki, Onlara ihtiyacı olan yerlere yağsın. Diğerlerinin buharlaşan mevcutlarından da, İhtiyacın olanlar sana yağsın. Unutma, ağaç budandıkça daha iyi meyve verir. Budamazsan, nasıl olsa, yağmur-dolu-kar- kırar dallarını. Hatta gün gelir, fazla meyvesi kayırır kendi dallarını. Ağacın verimsizleşir, kökten kurur. Kendi ağacını kendin buda ki, Taze ve bol meyve versin sana. Baraj, suyunu hiç salmasa ne olur? Bendi yıkılır Veya onu besleyen sular yatak değiştirir, Daha alçak yerlere akar değil mi? Düşünsene, seni mutsuz eden, Bendinin zorlanmasından, yıkılmasından, Beslendiğin suyun yatak değiştirmesinden başka ne? Sal suyunu, korkma bitecek diye. Sal ki, dağdan gelen tertemiz ve taze sular, Bendini zorlamasın, yıkmasın. Seni besleyen kaynaklar, yatak değiştirmesin. Sana huzur ve mutluluk versin. 6.12.1997 - Saat: 13.00 Abdurrahman Özdemir |
Pergel
Bir pergelin ayakları gibi olmalı birliktelikler. Bir ayak basmalı yaşamın tam özüne sapmadan bir milim bile, diğer ayak durmaksızın dolaşmalı tüm evrende. Roller değişilmeli zaman zaman ve ayaklar uzaklaşmalı biri birinden olabildiğince. Hatta ayağın biri bir alemdeyken, diğeri olabilmeli bir başka alemde. Buna rağmen ilişki hiç zayıflamamalı, edinilen bilgilerin paylaşıldığı ve ayakların biri birine bağlandığı “sevgi” isimli o en üst düzeyde. 3. 11. 2003 – Pazartesi / Saat: 05.30 Abdurrahman Özdemir |
Sanal Âlem
Evrensel zekâ var etti evreni. Aynı zamanda evren içindeki yerküreyi. Sonra da Havva ile Adem’i. Alın, bütün evren sizin dedi. Önce insanı var edip, sonra vermedi evreni. Önce verdi her şeyi, insanı sonra var etti. Bunun için ne para, ne de pul istedi. Velhasılı evreni insanoğluna lûtfetti. Ne akla hizmetse parselledik dünyayı. Yetseydi gücümüz tapulardık Mars’ı ve Ay’ı. Bedava bulmuştuk ya baştan koca dünyayı. Şimdi bedelsiz yiyemiyoruz bir tek meyvayı. Sanal âlemler var ya, bizimki gerçek âlem. Belki sanallar gerçek, gerçekler sanal âlem. İşine nasıl gelirse öyle anla bu sözü. Tüm evreni de soksan doymaz insanın gözü. İlk başta vardı ya her şey, yoktuk biz. Kalacak yine her şey, ama olmayacağız biz. Sahiplendiğimiz şeylerde de bırakamayacağız iz. Niye yaşıyoruz ki? İşte sana en büyük giz. 10. 10. 2001 – Çarşamba / Saat 12.00 Abdurrahman Özdemir |
Sapma
Umrumda değil ne ekmek parası ne de yarın kaygısı. Önce bir lokmaya muhtaç ettik, sonra da bir lokma için yok ettik insanlığı. Kalmadı insanın insana ne sevgisi, ne de saygısı. 20. 5. 2002 - Pazartesi / Saat:15.00 Abdurrahman Özdemir |
Sen
Seni düşünüyorum zaman zaman. Ne zaman mı? Ben de bilemiyorum onu. Belki her zaman, Kimbilir, belki de her an. Çünkü, sen olunca düşünülen, Sanki yok oluyor zaman. Seni hissediyorum içimde. Her bir hücremde, kıpır – kıpır, Sevgi ve zekâ dolu, sımsıcak. Daha daha nasıl mı? İşte, onu ben de bilemiyorum. Çünkü, sen olunca hissedilen, Bende olmuyorum ki ben. Seni çalıyorum bağlamamla, udumla. Mızrap mızrap, tel tel, perde perde, Ses ses, nota nota. Nasıl mı yapıyorum bunu? Kendiliğinden oluyor sanki. Çünkü, sen olunca seslendirilen, O sesler akıyor ellerimden. Seni yazıyorum hep kâğıtlara. Kelime kelime, satır satır, Cümle cümle, şiir şiir. Nasıl mı? Hiç farkında değilim ki onun. Çünkü, sen olunca yazılan, Dökülüyor kâğıda içimde olan. Sen, sen, sen... Sen, beni var eden. Sonra, beni bir bedene hapseden. Sen, koskoca âlemi içime düren. Nasıl mı? Ah..! Onu bir bilebilsem. Çünkü, sen olunca kavram. Olmuyor aklımda hiçbir şey tamam. 2.7.1998 – Perşembe – Saat: 01.30 Abdurrahman Özdemir |
Sesler
Sessiz, sakin bir ortamda olmuşsundur sanırım, Ömründe bir kez de olsa. O sessizliğe, düşünce sessizliğini de eklediysen, Sessizliğin sesini duymuşsundur mutlaka. Hissettiğin o iç huzuru hatırla. Ve şimdi şunları ekle onun üzerine. Çağlayan su sesini düşün, ama şelâle yok, Yağmur sesini düşün, ama yağmur yok, Rüzgâr sesini düşün, ama rüzgâr yok, Dalga uğultusunu düşün, ama deniz yok, Kuş seslerini düşün, ama kuşlar yok, Melemeleri düşün, ama kuzular yok, Vesaire, vesaire... Tüm bu ve benzeri sesleri düşün, Ama çıkaranlar yok. Çok korkunç, çok ürkütücü değil mi? Gerçekten de öyle, inan buna. Bunca şey saydım, sesi var kendisi yok. Sadece ilk yazdığımı düşün yeter. “Çağlayan su sesini düşün, ama şelâle yok.” Çeşmeden damlayan su sesi bile, çıldırtırken insanı Olmayan şelâlenin sesi, Olmayan bunca şeyin sesi, ne yapmaz insana? Bunların kendilerini görerek seslerini duyduğunda, İçin huzur buluyor değil mi? Görünüşlerindeki güzellikler, O sesleri de güzel işittiriyor sana, Huzur verdiriyor içine. O sesleri çıkaranların görünür olması, En azından korkmamanı sağlamıyor mu? Fındık kabuğunun şıkırtısına katlanabilir miydin, İçinin o güzelim lezzeti olmasaydı? Onlarca, yüzlerce fındık kabuğu kırıyorsun, Ama içleri hep boş, o lezzeti tadamıyorsun. Dayanabilir miydin buna? Bir düşün. Veya teknolojinin gürültüsüne dayanabilir miydin, Yaşamına sunduğu bunca kolaylık olmasaydı? İnsanlara da böyle bak dostum. Onların içindeki özü Ve o özün lezzetini, güzelliğini bir düşün. Görmeye, hissetmeye çalış o güzellikleri. Varlıklarının, Senin pratik yaşamın için gerekliliğini unutma. Ve hiç olmazsa, bu güzellikler için katlan, Bu gereklilik için katlan, Onların kabuk şıkırtısına, Madde bedeni gürültüsüne. Lütfen, zorla kendini bunun için. Eğer görebilirsen, Hissedebilirsen onların iç güzelliğini, Varlıklarının Senin varlığın için gerekli olduğunu anlayabilirsen; Bırak huzursuzluk vermesini, Bırak katlanmayı, Onların kabuk şıkırtısı da huzur verir sana... 15.1.1998 Abdurrahman Özdemir |
Sevda
Sevdayla, belki şehvetle, belki de hem sevdayla ve hem de şehvetle, her ikisiyle birlikte çıktım yola. Aracılar açısından böyle olsa da, evrensel zekânın mutlak sevdasıyla çıktım yola. Bunu bilerek yürüdüm hep sevdayla ve yürüyorum da hâlâ; yürüyeceğim de sonsuza dek. Biliyorum sevdam bu dünya ile bitmeyecek ve mutlak sevda ile bütünleşecek. 11. 4. 2001 – Çarşamba Abdurrahman Özdemir |
Sevgimin Sevgisi
Büyüdün demek ki yavrum, sen de büyüdün. Farklı sevgi deneyimleri yaşayacak ve yaşatacak kadar büyüdün demek ki. Hatta hatta gecenin saat 02.30’unda, bir delikanlıyı uyutmayacak ve ağlatacak kadar sevdalandırdın demek ki. Büyüdün demek ki, ne güzel... Hayattaki tek gerçeği buldun demek ki, kutlarım seni yavrum. Bunlar sadece başlangıçlar, sakın unutma. Sürecek bu yolculuğun yaşamın boyunca. Olanın tamamını ve olduranı sevinceye dek. Sevda yolun açık, yolculuğun güzel olsun yavrum. Hayattaki tek gerçek demiştim. Evet, gerçekten de tek gerçek. Belki gözle görülmüyor, elle tutulmuyor ama hissettiklerini, hissettirdiklerini bir düşünsene! .. Doğru kullan bunu yavrum bu, gerçek olan tek şeyi. Yaratımın temeli çünkü bu, o denli güçlü bir gerçek. Sakın yanlış kullanma bunu ama sakın! ... Çünkü yıkıcılıkta da aynı gücü kullanır sevgi, var etmenin tam tersini yapar yani, yok da eder her şeyi. Aman yavrum, Allah korusun, güveniyorum sana bütün kalbimle, Allah yardımcın olsun bundan sonrası için de. Hep kendi sevdalarımı yazdım bu güne kadar. Bir gün yavrumun sevdasını da yazacaktım demek ki! .. O da duygulandırıp, o da heyecan verecekti demek bana. Hamd olsun Allah’a, sevgimin sevgisini de tattırdı bana. 22. 5. 2000 Abdurrahman Özdemir |
Sevginin İç Yüzü
Seviyormuşsun beni öyle diyor dilin. Oysa sevgini yüzünde görmeli gönül gözüm. Görmeliyim aşkın pırıltısını gözlerinde gözlerime bakarken, Hani derler ya, akıl senelik izine çıkarmış aşk başa vurunca. Aşıksan gerçekten eğer serseri davranışların göstermeli bunu, saf ve çocukça. Tek kelime etmeden, hatta kırpmadan gözümüzü seyrederken biri birimizi özlemle, canlarımız konuşmalı biri biriyle, ruhlarımız sevişmeli aşk denilen o en ince düzeyde. Hatta sen dünyanın bir ucunda ben diğer ucundayken bile, hissedebilmeliyiz biri birimizi yüreğimizde. Dahası, özleyebilmeliyiz biri birimizi birlikteyken bile. Seviyormuşsun beni öyle diyor dilin. Dille oluyorsa, söze sığıyorsa sevgi, herkes seviyor biri birini be gülüm 18. 6. 2003 - Çarşamba / Saat:11.00 Abdurrahman Özdemir |
Sınır Ötesi
Önce bir hissediş, Düşünsel bir arzu, Sevgiliye duyulan. Sonra her hücreye yayılan, Engellenmesi güç bir istek. Hatta, engellenmesi gereksiz de. Şayet mümkünse bir dokunuş, Sonra komple bir temas, Aşkla yoğurulan. Daha sonrası mı? Sonrası tanımsız. Zamandan ve mekândan soyut. Kimliksiz, niceliksiz ve niteliksiz. 18.3.1998 - Çarşamba Saat: 22.00 Abdurrahman Özdemir |
Son Durak
Tek azığım sevdan oldu Gönlüm aşkın ile doldu Yüzüm hasretinle soldu Yanarım ben ateşinle. Gönlüm çağlar görmez ki göz Yürek yanar hiç kalır köz Anlatmaya yetmez ki söz. Yanarım ben ateşinle. Erir kalemimin içi Titrer bağlamamın teli Mümkün mü ifade seni Yanarım ben ateşinle. Bilirim sensin son durak Bilinmez nerede olacak Gönlüm başka ne bulacak Yanarım ben ateşinle. 10. 9. 2001 – Pazartesi / Saat: 12.00 Abdurrahman Özdemir |
Sonsuz Sevda
Islanmış hep gözlerim, seni ağlar bu gece. Öyle doluyum ki senle, yaşlar bitmez gözümde. Ağlasam inlesem de, çalsam da söylesem de, Ağlıyor hep yüreğim, kapımı vurup gitsen de. Bu şehir ne karanlık, sen gittiysen ona ne? Kaldırımlar su gibi, ağlıyor gökyüzü de. Terk edilen ben miyim, yoksa bütün şehir mi? Gökler benle bir oldu, katıldı matemime. Ağlasam inlesem de, çalsam da söylesem de, Sevecek hep yüreğim, sen gönülden silsen de. 29. 6. 2003 – Pazar / Saat:19.30 NOT: Bu şiir, kızımın daha önceden planlanmış olan bir seyahate, tam seyahat öncesi aramızda geçen negatif bir diyaloğa rağmen mevcut plânı bozmayarak gitmesi üzerine yazılmış ve ayrıca bu sözlere bir de müzik yapılmıştır. Abdurrahman Özdemir |
Sonsuzluk
Ne esen fırtınalar yıkabilir beni, Ne akan seller sürükleyebilir. Ne kızgın güneş yakabilir beni, Ne okyanuslar boğabilir. Ne de depremler sokabilir toprağın altına. Gerçi bunların hepsi olur, olmaz değil! Ama siz beni öyle görürsünüz. Oysa ben, devam ederim yaşamıma. Bende bu yürek, bu sevgi, bu aşk ve Bu sonsuz yaşam inancı oldukça. Böl bakalım denizi, bölebilir misin? Söndür hadi güneşi, söndürebilir misin? Durdur coşan selleri, durdurabilir misin? Kurut hadi okyanusları, kurutabilir misin? Peki, ya beni nasıl yok edebilirsin? Akıp giden sel, yok olmaz ki evrende, Batan güneşin yok olmadığı gibi. Tam yok olduğumu zannettiğiniz anda, Aynı benim olacağım gibi. 20.6. 1999 Abdurrahman Özdemir |
Soru İşareti (?)
Kumsalda oynayan çocukları Görmüşsündür sanırım. Belki kendin bile oynamışsındır. Kumdan kaleler yaparlar, Şatolar kurarlar surlar içine. KöPage Rankingüler kurup, altlarından sular geçirirler. Nasıl da özen gösterirler ona. İstersen git de, kenarına bir dokunuver. Kıyameti koparırlar. Ama bazen dalgalar birazını yıkar. Fakat ona kızmazlar, ağlamazlar. Hemen onarırlar yıkılan yeri. Büyüyünce de oyuncakları olur elbette, Çocukluktaki kumdan kaleleri gibi. Ama, bu defa sahicileri olur, yaşı gereği. Onlara da bir başkası dokunmayagörsün! ! Kıyameti koparırlar, çocukluktaki gibi. Dalgalar zarar verdiğinde oyuncaklarına, Yani doğanın yasaları ve yaşamın cilveleri, Ona da kızarlar bu defa. Çocukluktaki gibi kabullenmezler. Yine kıyameti koparırlar. Hani büyümüşlerdi? 26.1.1998-Saat:00.45 Abdurrahman Özdemir |
Şair
Şiir yazmak. Dolmak ağzına kadar Bir duyguyla, bir hissedişle, bir düşünceyle; Ve onu bir kâğıda dökmek, İfade edilebildiği ölçüde. Bu, belki, o duygu, his ve düşüncenin anlatımı, Yani, kendini itiraf; Belki de, o etkiler altında elde edilen kazanımların Bir ifadesi. Kimbilir, belki de tüm bunları Konuşarak bir kaç kişiyle değil, Çok daha fazla insanla paylaşabilme arzusu. Her neyse, yazmanın nedeni ne olursa olsun Kendini itiraf, yüreklilik ister; Babayiğit dediklerinde olandan çok daha büyük. Elde edilen kazanımların paylaşılma arzusu Büyüklük ister, olgunluk ister; Senin en büyük bildiğinden daha büyük, En olgun bildiğinden daha da olgun. Nedenini düşünmeden yapar belki şairler bunu, Ama yaparlar, ne de iyi yaparlar. Sağolsunlar..... 1997 Abdurrahman Özdemir |
Şerrin Hayrı
Başına gelen, sence kötü şeyler için, Kaderim kötü diye ağlama sakın. Ya da başkalarını suçlama ha.! Şöyle olsaydı, şu olmazdı da deme. Veya, böyle olsaydı keşke diye iç de çekme. Olması gereken oluyor, bunu böyle bil. Hem de en iyi şekilde. Hayatındaki her kişi ve olay, Sen oraya koyduğun için oradalar. Onlarla ne yapacağın ise sana kalmış. Hem yaşadığın, sence olumsuz şeyler, Sana değil ki! Senin kötü yanına. Sopayla halıyı döven, halıyı dövmez ki, Tozunu döver onun, Pislikten arınsın diye. Sancı çekmeden doğum olur mu hiç? Niçin çekilir o sancılar, hem de severek? Göğüslerdeki kan da tatlı süt olur değil mi? Senin bahtın da, yeni bir çocuk doğurmadıkça, Kan tatlı süte dönmez, yaşamın düzelmez. En kötü anında bile asla pes etme. Dünyanın sonu geldi zannetme sakın. Nedenini ve sonrasını görmeye çalış. Her son, yeni bir başlangıçtır. Tırtılın ölümü, kelebeğin doğum sebebidir. 15.4.1998 - Çarşamba Abdurrahman Özdemir |
Şimdiyi Yaşamak
Gördüğün, duyduğun her ölüm olayı, Sana, ömrünü nasıl geçiriyorsun diye sorar. Biten her bir yıl, Sana, bu yılı nasıl yaşadın diye sorar. Biten her bir ay, her bir hafta, Sana, bu süreyi nasıl geçirdiğini sorar. Aldığın her bir nefes, Saatin her tik - tak deyişi, Kalbinin her atışı da, Sana, şu an ne yapıyorsun diye sorar. Sen, duyar mısın acaba bu soruları? Hatta hatta, daha da önemlisi, Tüm bunlar, sana bir şeyler söyler. Ama bu defa sormaz, söyler. Önünde yeni bir ömür zaten yok, Şu yaşamın da bir gün bitecek, der. Yeni bir yıl, yeni bir ay, yeni bir hafta, Yeni bir gün de olmayabilir, der. Dahası, bir sonraki nefesi alamayabilirsin, Saatin bir sonraki tik-tak’ını duyamayabilirsin, Kalbin bir kez daha atmayabilir, der. Yani sana, ŞİMDİYİ-TAM ŞİMDİYİ YAŞA, Hem de HAKKINI VEREREK YAŞA, der. Sen, bu öğüdü de duyar mısın acaba? 27.1.1998 – Saat: 00.30 Abdurrahman Özdemir |
Temenni
Objektif bir gözle izledin mi hiç, evreni ve doğayı? Gerekli olan her şey, gerekli olduğu zamanda Ve tam da doğru yerinde var değil mi? Gerekli olmayan, fazladan hiçbir şey de yok. Sen de gerekli olduğun için, Gerekli olduğun zamanda, yani tam şimdiki zamanda, Ve tam olman gerektiği yerde Evrenin bir parçası olarak varsın. Fazladan değil, olman gerektiği için varsın. Şayet senin varlık sebebin Bir başkasının varlık sebebiyle kesişseydi, Kesinlikle şuna inan ki, Ya sen, ya da o, biriniz olmazdınız. Herşeye rağmen sen de varsan ki varsın, Mutlaka senin varlığının da ayrı bir sebebi var. Doğada var olan rüzgâr, yağmur, toprak vb. bile, Kendi varlık sebeplerini Tam ve noksansız olarak ifade ederlerken; Evrenin en mükemmel unsuru olan sen, Bırak varlık sebebini ifade etmeyi, Varlık nedenini biliyor musun acaba? Hatta hatta, varlık nedenini merak ettin mi acaba? Zannediyorum hayır... Hani, evrenin en mükemmel ve en akıllı tek unsuru sendin? Haa! Sen olmasına sensin, ondan hiç şüphen olmasın. Ancak, sen o imkânları kullanmadıktan sonra Ne kıymeti var o özelliklere sahip olmanın Sorumluluğunun yükünden başka? Sonuç olarak şunu bil ki! Gerçekten olman gerektiği için, Olman gerektiği zamanda, Olman gerektiği yerde, Olman gerektiği fiziksel yapıyla, Olman gerektiği imkânlarla varsın... Evrenin, yalnızca sana lütfu olan aklınla, Ne yapacağın ise sana bırakılmıştır. Yolun açık olsun. Varlık amacına uygun yaşayabilmen dileğiyle. 2.6.1998 – Salı Abdurrahman Özdemir |
Teslimiyet
Ah ulan hayat. Aldın ya beni de önüne serseri bir yaprak misâli. Yordun be, yoruldum be, direnmiyorum artık, nasıl istersen öyle es, savur, sürükle istediğin gibi. İster meltem ol okşa tenimi, ister fırtına ol devir gövdemi ağaç misali, ister hortum ol kaldır göklere ve hiç bırakma bir daha, istersen vur yere beni. Direnmiyorum artık dedim ya! haydi yap, yap dilediğini. Ne kadar direndiysem olmadı çünkü, geçmedi yolculuğum, geçmedi istediğim gibi. 24. 2. 2003 – Pazartesi / Saat:11.00 Abdurrahman Özdemir |
Uç Noktalar
Ne dersin! ... İçinden geldiği gibi yaşayabildin mi? Meselâ, yürümek istediğinde canın Yürüyebildin mi yollarda? Hiç bir amacın olmadan, aylak aylak, Ellerin ceplerinde Ve ıslığınla bir de türkü tutturarak, Hatta ufak taşlara tekme bile atarak. Ağlayabildin mi hıçkırıklara boğulurcasına, İçinden ağlamak geldiğinde? Veya gülebildin mi kahkahadan katılırcasına, İçinden gülmek geldiğinde? Sevebildin mi olan her şeyi, Sevgine hiç bir karşılık beklemeden, Sadece sevmiş olmak için. Seni seviyorum diyebildin mi Sevdiklerine? Anlatabildin mi insanlara Düşüncelerini, duygularını, Tek bir zerresini bile gizlemeden? Evet, yapabildin mi bunları gerçekten? Eğer yapabildiysen kutlarım seni. Çünkü sen, gerçekten yaşamışsın. 20.3.1998 - Cuma Abdurrahman Özdemir |
Uçuk
Takmış ucuna tüm dünyayı Gezdiriyor kendisiyle beraber. Yaşam meşakkatinden bi-haber, Ne gam var ne de keder. Sanki tokmağı davuluna denk, Gümbür gümbür çalıyor hep. Sanıyor ki hayat bu, Aman Allah’ım bu ne gaflet! Barlar, kulüpler, neler neler... Umrunda mı ona el ne der, Serveti bırakmış peder, Sanıyor hep böyle gider. Yaşam bu değil be dostum. Delinir senin de postun. Eline düşersin dostun. Edindiysen onu da eğer. 30. 5. 2000 Abdurrahman Özdemir |
Üçyüzaltmış Derece
Kendimden çıktım yola, yürüyorum kırk üç yıldır, yürüyeceğim de ölünceye dek. Nereye mi gidiyorum? Kendime elbet... 8. 1. 2001 – Pazartesi / Saat:01.45 Abdurrahman Özdemir |
Vasiyet
Ne ‘büyük insanlar’ olsun isterim cenazemde, (büyük insan da ne demekse? ben anlatamadım, varın siz anlayın.) ne de büyük bir cenaze törenim olsun. Ne ‘yapmacık sözler’ duymak isterim tabutumda, mezarımda, ne de görmek isterim yapmacık gözyaşları. Taşınmak istemem omuzları üzerinde, yaşarken ayakları altında çiğnendiğim insanların. Yaşarken beni kör bilenler rahat bıraksınlar gözlerimi, bademe çevirmesinler ölünce. Beni kötü bilenler, iyi bilirdik demesinler musalla taşında. Yaşarken hakkımı vermeyenler varsa eğer, sakın ha vermesinler öldükten sonra da, merak etmesinler helâl ettim hakkımı onlara. Yaşarken hakkı kaldı ise bende birisinin, helâl etmesin hakkını bana musalla taşında, yeter ki yalan söylenmesin tabutumun başında. Bir kulun hakkı kaldıysa bende zaten, yazıklar olsun ki yazıklar olsun bana. Yapmacık davranışlardan hep rahatsız oldum, yaşarken menfaatleri için dost görünmeye çalışanlar, bana karşı bir defa dürüst olun da, ölünce bari rahatsız etmeyin beni. Toprağın altına leş gibi atmayın bedenimi. Ve bir dilenci gibi basitleşmeyin dua ederken Allah’a karşı mezarımın başında. Âmin bile demeyin içten edilen dualara, hiç olmazsa onları kirletmeyin. Yürekli insanlar taşısın tabutumu gönülleri üzerinde. (yürekli insan da ne demekse? varın, onu da siz anlayın.) Sevgileri çeksin yükümü bedenleri değil. Yaşarken beni iyi bilenler iyi bilirdik desinler musalla taşında. Gönülden hakkını helâl edenler etsin, yeter. Beni içinde hissedenler dua etsinler benim için, cânı gönülden, içleri coşarak. Böylesi bir kişi öylesi bin kişiye tercihimdir, bilin. Bir fidan diker gibi koysunlar beni toprağa, o özenle, o sevgiyle, o huzurla. Ve mezarımın başından o sevinçle ayrılsınlar. Büyüyüp, başımın semâlara değeceğini bilerek. Bu şiirimi assınlar tabutumun başına beni sevenler, vasiyetimdir. O zaman belirginleşir büyük insanlar, yürekli insanlar. O zaman anlaşılır bu kelimelerin neyi ifade ettiği, okuyanların yüz ifadelerinden, okuduktan sonraki.. 29. 6. 2000 Abdurrahman Özdemir |
Yağmur
Yaz yağmuru altında yürüdün mü hiç? Sadece yağmurda yürümenin, Yağmurla ıslanmanın zevkini tatmak için. Burnundan ve çenenden sular damladı mı? Saçların ve giysilerin yapıştı mı vücuduna? Ben, bir çok defa yaptım bunu. Hatta soyunmak, Ve yağmurda duş almak bile geldi içimden. Ama, bunu yapamadım işte. Özlemi de duruyor hâlâ içimde. Bir gün, hiç kimsenin olmadığı bir yerde, Belki bir dağ başında, Yakalanırsam eğer yaz yağmuruna, Onu da yapacağımdan emin olabilirsin. Niçin mi? Ömründe bir defa da olsa, Bir yaz yağmurunda, Sığınmışsındır sanırım bir ağaç altına. Ve izlemişsindir oradan yağan yağmuru. Onun, gökten iple sarkar gibi inişini, Bazen sağa, bazen sola yatarak yere düşüşünü, Doğayı, her yanından okşamak istercesine. İşitmişsindir mutlaka, Toprakta, yapraklarda, ağaçlarda, bitkilerde Çıkardığı sesi. Âdeta mutluluk şarkısı söylercesine. Görmüşsündür doğayla nasıl kucaklaştığını. Nasıl sarmaş dolaş olup, nasıl seviştiğini. Ve yayılan o mis gibi kokuyu, Yağmurun ve doğanın ten kokusunu. Ben de izledim bütün bunları, Hem de defalarca. Bunları gören, duyan, koklayan olmak yerine, Yaşayan olmak istedim, doğa gibi. Yani, doğanın yerine koymak istedim kendimi, En doğal halimle, çırılçıplak, Doğanın kendisi gibi. O bütünleşmeyi yaşamak istedim, Yağmurla ve doğayla. Çünkü doğa ben’im, ben de doğa. 6.3.1998 – Cuma Abdurrahman Özdemir |
Yaşam Okulu
Adapazarı’nda doğdum 1958’de Çocukluğumu ve gençliğimi orada yaşadım. Üç aşağı - beş yukarı, 10 yaşları civarında, Camilere giderdim namaz vakitleri. Göçmenevleri semtinin Güllük camisi, Papuççular semtinin Kavaklı camisi, En uğrak yerlerimdi bunlar. Evimiz, bu ikisinin tam ortalarındaydı. Kapalı spor salonunun orası, Filiz Sokak. Güllük camisinin şadırvanında, Çok büyük puntolarla yazılı bir yazı vardı. “TAŞ TAŞI, LAF TAŞIMA” -HADİS-İ ŞERİF- Belki yüzlerce defa okudum bu yazıyı Ama, başıma kırkımda geldi Ne anlama geldiğini, o zaman fark ettim. Yıllarca beslenmiş dostluk fidanları, Yıllarca tutuşturulmuş sevgi ateşleri, Yıllarca örülmüş güven ağları, Bir anda yok oluverdi. Kolay mı büyütülmüştü o fidanlar? O ateşler kolay mı yakılmıştı? Söndürülmeden, daha da büyütülerek. O güven ağları, ilmek ilmek, ne zahmetlerle örülmüştü. Nasıl da yok oluverdi bir anda. İnanmak mümkün değil. Bütün bunları yok ediveren, Bunlardan çok daha güçlü bir şey olmalı! . Ama çok kötü, çok korkunç bir şey... 1997 Abdurrahman Özdemir |
Yaşama Sevincim
“Kızım Özge’ye” Askerde aldım yolculuğunun haberini. Sevindim desem, yalan olur evlâdım. Öylesine üzdün ki, o günlerimde beni, Nasıl anlatsam, ne desem, bilemiyorum. Gücenme sakın böyle diyorum diye. Üzülmem, senin varlığına değildi asla. Bırakıp gittiğim, kadınım, annen. Oldukça sarsılmıştı o sıralarda. Askerliğim bitip de, dönünce Ankara’ya, Severdim seni inan, daha ananın karnında. 5 Nisan 1984, günlerden Perşembe, Saat tam 01.00’di, annen sancılandı. Hemen alıp götürdüm Hacettepe’ye. Bir türlü sabah olmadı, işte o gece. Evet yavrucuğum, sen bu aynı gün, Saat 11.05’te geldin dünyaya. Yirmi altı yıllık ömrümde ilk defa, Gülerken ağlattın beni o anda. Âdeta ben de doğmuştum seninle yeniden. Bir garip duygu kapladı beni anîden. Yaşama sevincim daha da arttı sanki. Avazım çıktığınca bağırmak geldi içimden. Duysun istiyordum sevincimi bütün dünya. İşte diyordum; şimdi, ben de baba oldum, baba.. Yavrum, evlâdım, kızım diyerek gönülden, Basacak birim var göğsüme kana kana. 5.4.1984 - Perşembe - Saat: 11.15 Abdurrahman Özdemir |
Yiğidin Ölümü
Borç alırsan elden günden, boynun ince olur kıldan, bırak sen çıkmayı yoldan, yürüyecek yolun kalmaz. Dışarıdan almış borcu, cıvımış Osmanlı’nın harcı.. Yurtseverler olmuş hain, hainler olmuş baş tacı.. Bir yurtsever adı Kemal, görür köhnemiş beyinler, parsellenmiş bir ülkede, ya istiklâl ya ölüm der. Baldırı çıplak insanlarla baş kaldırır tüm dünyaya. Tarihe geçen ders verilir tek dişi kalmış canavara. 20. 11. 2001 – Salı Abdurrahman Özdemir |
Yol - Yolcu
Son zamanlarda amma da moda oldu Şu din tartışmaları. Bana da öylesine anlamsız geliyor ki! .. Aynı dinin ilim adamları bile O kadar farklı fikirlere sahipler ki, Ayrı dinleri savunuyor gibi tartışıyorlar. Sanki başka dinleri konuşuyorlar. Sanki farklı kitapları konuşuyorlar. Hâşâ, sanki Allah’ları başka. Hâlbuki din, sadece bir yoldur, İnsanı hedefine vardırabilecek. Ama, hedefe varan yol, tek bir tane değil ki.. Sonsuz sayıda yol vardır hedefe giden. Bir çemberin merkezine, Üç yüz altmış ayrı noktadan gidilebileceği gibi. Hâl böyle iken, Bizler, bir yolun üzerinde didişirsek böyle, Bırak diğer yolları unutmayı, O yol üzerinden de bir yere varamayız. Hepimiz yolcuyuz, aynı yere giden. Hepimizin nihaî varlık amacı bir. Hepimizin hedefi bir. Ama, hepimiz farklı kulvarlardan çıkarılmışız yola, Öğreneceklerimiz orada olduğu için. Herkesin aynı kulvarda koşması zaruri mi? Hatta mümkün mü? İnsanları bunun için zorlamak, horlamak doğru mu? Onların yollarını tıkamak, Onları, o yol üzerinde didişerek engellemek, Onları, o yol üzerinde yok etmek doğru mu? Bırakın, herkes kendi kulvarında koşsun. Zaten herkes kendi kulvarında koşsa, Bir başkasıyla çarpışamaz ki! . Bu yollarda, şahsî menfaat umarak, Kendi kulvarlarını terk edenler, Yani, kendileri yoldan çıkmış olanlar, Ancak başkalarının kulvarına geçebilirler. Gerçekten kendini bilenler, Gerçek din ilimcileri ise, Herkesin varlığına ve kulvarına saygılı olup, O kulvardaki engelleri aşmayı öğretirler Her kulvardaki insana. İçlerindeki cevherleri işleyerek. 15.1.1998 Abdurrahman Özdemir |
Zıtların Birliği
Zıtlıklar var biliriz ya evrende. sıcak-soğuk, canlı-ölü vs. gibi. Hayır, zıtlık falan yok aslında. İç içe evrende herşey, aynı mekânda ve aynı zamanda. Her şey çok sıcak, her şey çok soğuk. Her şey çok canlı, her şey çok ölü vs. vs. Kimbilir? Belki de her şey hem sıcak, hem de soğuk ve her şey hem canlı, hem de ölü. Göremediklerimiz belki göremediğimizden, onların olmadıklarından değil. Aralarında belki bir “boyut”, belki de bir “nefes” fark var. Gidebilsek ötesine zamanın ya da dönebilsek öncesine; veya geçebilsek ötesine kara deliklerin ve dönebilsek tekrar bu tarafına, anlayabiliriz sanırım; ateşin yakmadığını, buzun üşütmediğini, canlıların ne kadar ölü ve ölülerin de ne kadar canlı olduğunu. Evrende zıtlıkların zıtlığının değil, zıtlıkların birliğinin olduğunu. Kimbilir neler öğreniriz gerçek yaşamdan yana. 30. 6. 2000 Abdurrahman Özdemir |
Şair
Şiir yazmak. Dolmak ağzına kadar Bir duyguyla, bir hissedişle, bir düşünceyle; Ve onu bir kâğıda dökmek, İfade edilebildiği ölçüde. Bu, belki, o duygu, his ve düşüncenin anlatımı, Yani, kendini itiraf; Belki de, o etkiler altında elde edilen kazanımların Bir ifadesi. Kimbilir, belki de tüm bunları Konuşarak bir kaç kişiyle değil, Çok daha fazla insanla paylaşabilme arzusu. Her neyse, yazmanın nedeni ne olursa olsun Kendini itiraf, yüreklilik ister; Babayiğit dediklerinde olandan çok daha büyük. Elde edilen kazanımların paylaşılma arzusu Büyüklük ister, olgunluk ister; Senin en büyük bildiğinden daha büyük, En olgun bildiğinden daha da olgun. Nedenini düşünmeden yapar belki şairler bunu, Ama yaparlar, ne de iyi yaparlar. Sağolsunlar..... 1997 Abdurrahman Özdemir SoN |
Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 09:24 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.