![]() |
İlk günleri beklerken, son gün
Kırılan son oyuncaktı o, Çocuk gözlerimle gördüğüm. Açılmayan bir kapıdan Eli şekersiz döndüğüm. Sonra bir veda gibi, sonralara gittim. Uçurtmasız gökyüzlerine Rengi Uçurtmaya benzer kuşaklar çizdim, Çocuk gözlerimden boşalan Her yağmurun ardından. Bir cumartesi; Gece yarısı idi. Meleksiz avlularda Şeytanlarla zar attım. Kazandım. Karşılığında, Tüm gökyüzünü bırakıp bir yana Saman yolunu aldım. Bir de günlerden Pazar’ı. Bilir misiniz? Pazar, haftanın en yaşlı En yerinden kalkmaz ve bembeyaz saçlı Günüdür. Birazdan kapımı güneş çalacak, Samanyolu, kalkıp avuçlarımdan Kapıyı açacak. ve içeri haftanın yedi günü dolacak Cevat Çeştepe |
İlk heyecan, yeniden
nereden başlamalı, o ince ayarı elden bırakmadan. önce tozunu alıp duvardaki resimlerin, sonra içeriyi bir güzel havalandırmalı. sil baştan diyorsan eğer her şey için, takvimden bir yaprak daha koparıp saatleri yeniden ayarlamalı. ilk merhaba alabildiğine karanfil kokmalı..... heyecan gecenin karanlığından değil, yakıcı açlığından beslenmeli gün ışığının. ve tam kalbinin üstünde duymalısın o coşkulu ritmini,sevdanın yürek atışlarının. ellerin yeniden terlemeli ve soluğun alabildiğine yangın kokmalı..... işte buradan başlayabilirsin o ince ayarı elden bırakmadan. Cevat Çeştepe |
İlk kar yağarken
sen düş koy istersen adını, gördüğün bu resmin. ben 'bu sabah' diyeceğim, tadına baktım ilk kez, ellerimin üşümesinin. ne bir lokma taze simit, ne de bir yudum demli çay dışarıda sulu sepken yağan kar ve içimde sesini duymadıkça artan cenderelerde ağır sıkılan bir yürek var. işte nesini sevmiyorsun dersen İstanbul un böyle elinde kışkırtıcı bir hançer ile dolaşmasını ve üstünü hiç dinmeyecek yağmurlarla doldurması şemsiye gibi başımın üstünde dolaşan bulutun. sen düş koy istersen adını, gördüğün bu resmin. benim canım istemiyor, bir şey söylemeyeceğim. Cevat Çeştepe |
İlk satırları bir öykünün
açılmayan sandıktan biten bir öykünün bir parça öfke ve bir parça acı ve hiç dinmeyecek sızısı yükseliyor. gidip çok uzaklarda bulut oluyor gölgesi denizlerin üzerine düşüyor. ………. bir pencerenin önündeyim vakit akşam. dolu bir sarhoşluk gibi yürek yorgunu hiç bir şey görmüyorum nereye baksam. can sıkıntısı yani, küreksiz bir kayık ve dümeni kilitli bir gemi pupa yelken. yüreğim dökülmüş masanın üzerine, onu bırakmışlar açık denizlere giderken. daha çok vursam kendimi rakının dibine biliyorum son yakamozlarda kaçacak, tam ay doğarken avuç içlerime….. …………. sonra bir silah sesi geldi sanki uzaktan, çok uzaklardan, bir konak avlusundan. ve en ağır faturası, ödenmemiş hesapların. bir faili meçhul cinayet gibi, sokaklardan. …………. neden kokmaz bu güller böyle sıcaktan mı yoksa bir fırtına geçti derken diğerinden mi. neden zümrüt gibi parlamaz yeşil çimenler ve bütün güneşler bir aradayken neden hiç aydınlanmaz yürekler. karşıdaki dağlarda, huzursuz bir kalabalık. bakıyoruz ki deniz bildiğimiz deniz ama rengi tutmamış sanki biraz bulanık. ………… sonra sıcak mevsimlerin sıcak öyküsü bembeyaz şarap gibi sakin ve keyifli ve adımlanan her yer bildik sokaklar sanki. koyu renkli ihanet burada da gösterir kendini. ve rüzgar eski bir hastane odasına eser yanlış bir yangın yanar hiç olmayacak yerden. ………… o bildiğimiz türküler yazılıyor satır başlarına. ilk dizesi pencereden ağıt olup yükselirken sazın teli benim ellerimde çalıyor. ve karşılıklı bir dost gecesinin üzerine nokta nokta, yıldız yıldız düşmeye başlıyor. ………….. açılmayan sandıktan biten bir öykünün tüm kırıntılarını yel alıp, rüzgar üflüyor. bir başka bulut oluyor, içinde neler saklı. gelip gözlerimin üstüne vuruyor gölgesini gelip gözlerimi ayırmadığım gözlerinin üstüne vuruyor gölgesini. sonra bir başka öykünün ilk satırları yazılıyor. belki senin öyle okuduğun, benim öyle anladığım. Cevat Çeştepe |
İntihar koşulları
kesilmiş ayaklarım bileklerimden, yürüyemiyorum, adımım yok, adımsızım. tüketmişim en yürekli sevdalarımı, sevişemiyorum, kadınım yok, kadınsızım. öfkem çığlık olup nöbet tutuyor kapılarımda. ay ışığı, gökkuşağı ve tüm yıldızlarımda. aydınlık bırakmış yerini karanlıklara, göremiyorum, yarınım yok, yarınsızım. hani nerede dersen ilk gençlik günleri, hani nerede dersen geçmiş yaz öyküleri. inan hiçbir şey bilmiyorum, hiçbir yerdeyim. yaşayamıyorum, yaşamım yok, yaşamsızım Cevat Çeştepe |
İpte sallandırma cezası
hain bir darağacıdır, sevgiyi ve güneşi sallandırır yağlı kaytanında abdestsiz cellatlarıyla. ferman ölüm rengidir, kefen boyundan ne bir adım yukarı, ne bir adım sola bir ayağı kırık sehpa. küçüklük ellerimizin oyunlarına hiç benzemiyordu ne güzeldi her adam asmaca, bir puan veriyordu. rahat uykularımız, pastel rüyalarımızı getiriyordu. sahi bilseydik daha o günlerde bir gün ipe çekileceğimizi kendir tohumları arasından güneşi son kez göreceğimizi. en çılgın dudaklarımızla öper miydik sevgililerimizi yanlış bir noktadır, cümlenin en yaşam kıvamında ve heyecanında kör tutmuş kafalarıyla. dikenli bir avlu içidir, güneş aydınlığının üstüne bulut örtülü dolunayla sansar boğazlamasıyla. Cevat Çeştepe |
İskeleden
ve her damlası denizin dalga olup başka sahillere vuruyordu. ve bütün dalgaları denizin gemicinin elleri, miçonun gözleri, renginde kokuyordu. palamarlardan filiz veren kendir dallarında, el sallayıp giden ve bir daha hiç geri dönmeyen binlerce geminin dudak izleri açıyordu. ve mevsim bahardan kışa yağmurlu bir akşam üstü gibi iniyordu. iskelelerin ağır babaları, göz ucu limanlarının oynak dubalarına yan gözle bile bakmadan yalnızlık aryalarının ortak seslerinde, devirsiz bir makinenin motoru gibi sevişiyor ya da sevişiyor gibi yapıyorlardı. iskeleden uzaklara iç sıkıntılı bir çift göz; ne kadar uzak ve ne kadar yalnız, ne kadar isyan dolu ve ayaklarda, ve ne kadar bastırılmış öfke gibi sus-pus bakarsa baksın başka hiçbir şey görmüyordu. Cevat Çeştepe |
İstanbul'da hikaye-i aşk
“ne vapurlar geçerdi gözlerimizin önünden ilki senin olsun, arkadan gelen benim dediğimiz … sonra vazgeçip, bir sandalda beraber kürek çektiğimiz ne vapurlar geçerdi gözlerimizin önünden isimlerini bilmediğimiz, hiç görmediğimiz …” iskele poyrazı desem değil , bulutlar havada sanki başka bir la comparsita …. sayamadık hiç, kaç damlası düştü yağmurun saçlarımıza biliyoruz ki attığımız her adımın altında bir başka yaprak soğuktan donmuş avuç içlerimizde bir uzun çizgi gibi akarak lodosa estirecekler İstanbul’u, içimiz çok tuhaf olacak. “ne martılar uçardı başlarımızın üstünden bir kanatlarına işte biz, diğerlerine aşk dediğimiz... sarılıp bulutların kenarına üzerine güneşler serdiğimiz ne martılar geçerdi yüreğimizin içinden çığlıklarını dinlediğimiz, çok sevdiğimiz …” akşamın panayırı desem değil, balıklar karaya vurmuş, lezzet başka sofralarda …. umur dışında kalmış kedileri, açlığa doydukları sokaklarda gözlerimizin içine alıp öyle seviyoruz, ellerimiz ulaşmasa da yürekler turfanda, tezgahlar en pahalıya açmış çiçeklerini ellerde güğüm, ince belli sevdalar olmuş İstanbul’un gözleri. “ne dalgalar geçerdi ayaklarımızın altından yosun yeşiline sen, okyanus mavisine ben dediğimiz …. alıp elimize bir dal parçası her damlasına ayrı şiirler dizdiğimiz ne dalgalar geçerdi ayaklarımızın altından köpüklerinde seviştiğimiz, su gibi içtiğimiz ….” şimdi ayrılmanın vakti desem değil, biz biliyoruz şehirler nasıl bozulur güneş doğduğunda …. ama İstanbul olunca başka yazılıyor isimler camdaki buharlara onun için bu ayrılıklar, merhaba demektir yeni kavuşmalara haydi vakit tamam, vapur altı lodos, üstü martı, hepsi sen bir İstanbul gecesinde seni baştan sona yeniden okuyabilsem. Cevat Çeştepe |
İstanbul'da ıslanmak şiiri
de Ki; ayak izlerimizi yosun yeşili çakıl taşlarının arasına sakladık. de ki; yürek izlerimizi; adım adım İstanbul denizinde ıslattık. alnımıza düşen ilk yağmur damlasıydık saklanmıştı kız kulesini içine de ki; onu yakaladık . vapur bacasından kanatlarına is bulanmış bir martı kız kulesinin gölgesinin düştüğü sularda yıkıyor kanadını. de ki; gözlerimizi deniz mavisi yüreklerimizin bulutuna sakladık de ki; yüreklerimizin mavisini kimselere görünmeden ve sırılsıklam İstanbul olup sokak sokak adımladık. de ki; ağır bir sıkıntı vardı duvar taşları yalnızlıkları konuşuyordu. bizim gözlerimiz kapalıydı, açıversek, gökyüzü patlayacaktı. açmıyorduk gözlerimizi yalnızlıklara meydan okuyorduk. de ki; kan-ter içinde güneşin doğduğu yöne bakan odamızda sevişiyorduk. bütün baharlara ve gelmeyecek vapurlara meydan okuyorduk. de ki; sırılsıklamdık erken bir devri alemin geç kalınmış hali gibi. de ki; zamanı tanımıyorduk hadi anlat bana, şimdi saat kaç … Cevat Çeştepe |
İstanbul'dum ağlıyordum
Siyah-beyaz fotoğraflardan fırladım. İstanbul’dum. Kar yağıyordu, inceden. Bir tramvay son seferinde parçaladı beynimi Hiç görmediğim o köşeden Nasıl çıktı birden, anlamadım. Canım çok acıdı. Oturup ağladım. Rengi kırmızıydı vatmanın. Arkası görünmüyordu, çok karanlıktı. İstanbul’dum Yolsuzluk ve cinayet kokuyordum Ağırdı., Son kepenkler Kolay kapanmıyordu. Siren gibi doluyordu Kulağıma sesler Yanık bir türküydü. Duman sıcağa esiyordu, havada zemheri İstanbul’dum İki yakamın arasında buz adasıydım. Ciğerleri patlıyordu lüferlerin. Beyaz örtü üstünde kadehler Boşuna bekliyordu. Acıkmıştım. Bıraksalar elimi -kolumu sevgimin gözbebekleri Hiçbir şeye aldırmadan camı çerçeveyi indirecektim. Bir daha nerede bulup seni, sesini Vatansız bir yalnızlık gibi İstanbul’dum Diyecektim. Bir daha ben olmayacaktım Sen, Eskisi gibi gülebilsen İstanbul olarak Sonsuzluk cezanı çekecektin hücrende Boşuna intiharlara Hiç zorlamadan kendini. Cevat Çeştepe |
Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 07:23 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.