![]() |
Karşı pencere / kısa öykü
Karşı Penceredeki kadın: Uzun, sapsarı saçlarım dönüşürken annemin ellerinde kurdeleli bir saç örgüye, mavi gözlerimde hınzır komşu çocuklarının inadına yapacakları öğle sonrası yaramazlıklarını izleme arzusu ve ellerimde evcilik oyunlarımın ustaca yerleştirilmiş salon ve salamanje’leri ve yatak odaları ve mutfakları şekil alırdı. Çok küçüktüm. sarı saçlarım, mavi gözlerim, ellerim ve annem vardı. balkonum ve ayaklarım yoktu. Çiçeklerimi gazete sayfalarından kesip yerleştirirdim salonumun en güneş görmez köşesine. aydınlığı o köşeden yakalardım ben. Giderek ellerim büyüdü, göğüslerim büyüdü. Kırmızı düğmeli elbiselerim oldu ellerim gibi büyüyen, çiçeklerimi sularken giydiğim. Ben büyüdüm; annem küçüldü ve öldü. Annemden bana tek başına bir masal kaldı. Ellerim, göğüslerim ve çiçeklerim gibi içimde büyüyen. Bir gün gelecek, çok uzaklardan bir adam çıkıp gelecek. Bir savaş kahramanı. Yiğit mi yiğit, cesur mu cesur.kapını çalacak. girecek açık kapından içeri süzülüp; ayaklarını o getirecek sana. evleneceksiniz. Salonlu, salamanje’li, yatak odalı ve mutfaklı bir eviniz olacak. Bir de çiçeklerini sulayıp büyüteceğin balkonun ve çocukların. büyüdükçe ayaklarının üstüne basmasını bilen. İşte! günler belki aylardır karşı penceremin içinden delişmen rüzgarlar gibi esip gelen belki de ayaklarımı bana getirecek olan o kahraman. Çocuklarımın babası. Artık annemin masalını dinlemek değil yaşamak istiyorum. Yürümek istiyorum, kendi ayaklarımın üstüne basmak. Ben karşı penceremin göz ucu flörtüne gölge oluyorum güneş tam on ikiden vururken. Göğsümdeki kırmızı düğmelerden birini yavaşça açıyorum. Karşı penceredeki Adam: Sarı saçları, mavi gözleri. İşte o anne. hani ellerinle dikeceğin gelinliğinin içine oturttuğun, gelinin işte o anne. Sanki uzansam balkonumdan dışarı, sarksam yarı belime kadar öpebileceğim iki yanağından. Senin adına ben söyleyeceğim kulaklarına. Annem senin gelinin olmanı istiyor diyeceğim. Kendisi oturamadı ama seni oturtacak, salonlu, salamanje’li, yatak odalı ve mutfaklı bir evde diyeceğim. Senin adına ben söyleyeceğim anne. okudu, asker oldu diyeceğim senin yerine. Diyeceğim de anne bir yürüyebilsem........................... Cevat Çeştepe |
Kartal ile küçük kuş - 1
bilemiyorum neresinden okunmalı bu masal yada kime esaslı bir alkış tutulmalı farz-ı misal bir gün, bir küçük yavru kuş, masalın ön kapağında yazılanlar gereği kartal yuvasında bir kafese kapatılmış. üstelik kartal da çok aç ve öfkeli birde arena da haydi parçala sesleri içinden pek gelmemiş, uyumak daha cazip ama dayanamamış da baskılara daha fazla tüm çırpınış ve direnişine rağmen küçük kuşun uğraşmış, didinmiş bir gözünü çıkarıvermiş. baskılar devam ediyor etmesine de kartalın aklı fikri bu masalın bir an önce bitmesinde ve hadi demiş en sonunda küçük kuşa seninle bugün daha fazla oynayamam bir gün de ben gelirim senin süslü konağına sen kapatırsın beni, benim yaptığım gibi bugün benim sana yaptıklarımı o gün de sen yaparsın bana. şimdi çıkardığım gözün bil ki emanettedir. bu masalın sonu arka kapakta yazılı bir bilmecedir. arka kapak okunmadan bir şey de pek belli olmuyor ama ön kapakta bunlar yazılı alkış onun için tutuluyor. Cevat Çeştepe |
Kartal ile küçük kuş - 2
bazı masallar vardır, hiç iyi bitmez sonları hani yorganı başına çekersin, gözlerin açık beklemeye başlarsın korkulu rüyaları kartal ile küçük kuşun masalıda işte öyle bir rüyaydı. bazı masallar vardır ne yazıyorsa ön kapağında gene benzerleri yazılıdır en arka sayfasında. kartal öbür gözünü de çıkaracaktır küçük kuşun hem de bir gece misafirliğe gittiği konağında. bazı masallar vardır, en iyisi hiç okumamaktır çünkü öğrenilen her neyse hepsi yanlıştır şimdiki çocuklar boşuna mı vaz geçti masallardan onların kartalları da küçük kuşları da olmayacaktır. ama bu gecenin gerçeği de eldeki bu masal üstüne sonuçta küçük kuş kalıverdi kartalın gölgesinde hem bu kez iki gözü de önüne akmış bir vaziyette korkuluda olsa bu masalı bir daha okumamak üzere Cevat Çeştepe |
Kartal ile küçük kuş - 3
“korkuluda olsa bu masalı bir daha okumamak üzere” böyle korkuyla uyandı küçük kuş uykusundan gerçekten akmış mıydı gözleri yuvasından elleriyle şöyle bir yokladı, rahatladı kafesinin kapısını keyifle araladı. demek bir rüyaymış dedi o korkulu yaşananlar kendi rengiydi çünkü dalgalanan bayraklar ve çalınan marşlar bir başka havaydı yolunan bu kez kartalın kanadıydı. gerçekler başka yazıyor masallara benzemeyen işte bu kez küçük kuş oldu ipi göğüsleyen aslan bile öfkesinden kendisini paraladı bu kez kupayı kaldıran sarı kanaryaydı. “gerçeklerin masallarda yaşanmayacağını bilerek okumalı” Cevat Çeştepe |
Katliam üzerine akşam çayı
güneşin soğuk baktığı bir sabah, kül renginde ölü balıkları topladım sahile vuran lağım kokulu, siyahı ağır nehirlerden mazota boyalı kurumuş dere yataklarından boyasız tahta sandalyeler yapmak için topladığım kimliksiz ölü balıklardan. kirli çamur akıyor damarlarımdan kan yerine bir çay ocağım var sahilde, fakirhane şöyle beş –altı masa, yirmi metrekare bir kuytuda, maksat halka hizmet olsun mavi denize karşı serin serin oturulsun. kendim için değil her şey sizlere yani. o martılar ki hiç kanat çırpmamıştı Boğaziçi ‘nde ben neredeyse bedavaya hallettim bu işi üç tane ithal ve hain suratlı martı getirdim onlara bir akşam ocağında çay demledim. öyle yanında simit-mimit yok kuru kuruya şeker bile vermedim üç-beş bardak içtiler bir yandan da gagalarıyla tahtaları çivilediler. kanatlarında tüy kalmadı ama, siz üzülmeyin. deniz aile çay bahçesi hizmetinize girmiştir haydi çoluğu-çocuğu toplayıp sizlerde gelin daha ne olsun işte bayat çay, olmayan bir deniz haydi masraflar çıksın, sizleri de bekleriz. eğer gelmezseniz bile içmediğiniz çayın bedelini çocuklarınıza, torunlarınıza nasılsa ödetiriz. ne kadar tabuta benziyordu o tahta sandalyeler. Cevat Çeştepe |
Kayıp eşya deposu
sessizlik: işlemeyi unutmuş gibidir saat asılı olduğu duvarda akrep sokmuş kendini, yelkovan donmuştur soğukta boşalmış zembereklerdir kaybolan. bir sandal içindedir yaşam burada, okyanus ortasında ne dümende rüzgar ne de kürekçisi vardır yanında dalgalar öfkeli, saçını-başını yolar. yaşanmışların adı bıçak yanığı, gömülen ölü *******e bir kayıp eşya deposunda, derinlerin bilinmezlerinde …………….ayar, dalga boyundan korkar. “duvardaki saat kaybolmamıştı, bir sandala yüklenmiş, en derine saklanmak üzere denize açılmıştı …..” çığlıklar: taş plak üstünde dönmekte ince sazın fasıl heyeti söylenen her şarkının boğazında bir başka körün elleri iğnesini yemiş bir gramofon kırık ağlıyor. notalar çıldırmış, kuraklık alev olup uçurmakta solfeji olmayacak zamanda kopuveriyor telli sazın telleri bir ses kalıyor geride, sağır kulaklar. suflör unutmuş tüm ezberlerini, güfteler silinmiş gece yarısının silueti hangi yana baksan çok ağır bilenmiş ……………. yıldızlar ölüyor kim doğuracak güneşi “gramofon kaybolmamıştı, mevsimine en uygun çiçekler arasında, büyüsün diye yağmurda bırakılmıştı …..” yangın: duman tütüyor pencerenin el yazması tutanaklarında her tarafı kırık bir melek, ok sadakta, elde yürek iki parça toplamaya çalışırken dumandaki yazıları. iğnesi batıyor gramofonun, bir hayalet saatin kadranında dönmeyecek zaman gibi ağıttır bu hasret kör kuyularda açsaydı çiçekler şarkı söyler gibi. kayıp eşya deposunda sessiz çığlıklar yangının sönmüş hali hangi tohum deniz olur açılır, severken bir çınarın gölgesini …………. saçları rüzgarda böyle savrulur “o günden sonra ihtiyar balıkçı ne bir sahile vurdu ne zamanı merak etti, ne de şarkı söyledi kaybolmuştu ……” Cevat Çeştepe |
Kayıp gemici
kimse bilmez şimdi kayıplara saklanmış gemicinin neler yaptığını. belki dayamıştır sırtını bir yorgun dalgaya. iskelesinin gazı bitmiş sancağı yanıyordur öte yanda. belki hasretine yazıyordur okuduğu tüm şiirleri. pusulanın şimal tarafı duymasın diye sessizce,öfkeli. yada yakamozlardan taç yapıyordur hiç takamayacağı saçlarına taşıyamadığı umutların. korkular ve kokular şimdi firavun bulutlarına saklanmış, çöllerde üstü kapanmış ayak izleri. renkler sarı mı sarı, sapsarı. ve birden saçlarını bir alev saracak, yüreği ve gözleri tutuşup yanacaktır. rengi kan kırmızı, kıpkırmızı. adını bilmediği bir ışıktan doğmuş ışıltılı bir dalga fısıldar birden kulaklarına. rengi sandal sesi, su sesi. kimse bilmez; kayıplara saklanmış gemicinin neler yaptığını. yitmiş denizlerin, sönmüş fenerlerin öte yanında gizlice ağladığını Cevat Çeştepe |
Kelebekler gibi
posta pullarının; ömürleri de bir günlüktür, kelebekler gibi. posta pulları da; kanat takıp uçarlar, kelebekler gibi. posta pulları da; gittikleri yerden dönmezler bir daha, kelebekler gibi. posta pulları da; binbir renk rengarenktir, kelebekler gibi. posta pulları da; bilmezler renklerinin kıymetini, kelebekler gibi. posta pulları da; renksizliğe göç ederler sonunda, kelebekler gibi. Cevat Çeştepe |
Kendimi dinlemek istiyorum birazda
çok savaşlarla yorgunum. yaşamın çakıl taşlarından paramparça dizlerim. siperde, kan-ter, toz-duman içinde. meçhul askerim. her kurşun bir gözümden girer. beklenmedik sonuçlarda bütün sevgililer, buz tenli, birer ölü can gibidirler. çok sevdalarla yorgunum. gecenin karanlığında., aydınlığa tutulmuş yarasa kanatlarım. çarptığım her duvar birer çıkmaz sokağa çıkar. hiçbir zaman açılmayacak perdeler arkasından kimsesizlik zamana bakar. çok savaşlarla yorgunum. bugünden yakalanmayacak yarınlarım yok avuçlarımda. kurumuş eski sevgililerden gelen çiçekler satır aralarında en çocuksu masalı dinler gibidirler şimdi mahur bir bestenin mahmurluğunda. ne bir piyasa akşamında kentin en frapan bulvarında, ne bir akşam simitinin susamına takılmış boş bir çay bardağında. yani boş bir deniz üzeri ufuk çizgisi değil üstünde en sevdiğim gemiler. ve martıların çığlıklarında sen olsan da olmasan da birazdan gece bastıracak güneşin güne gebe kaldığı zifaftan oldukça uzak acımasız ve kıran kırana bu yangına tutunarak yeni bir şiir yada bir öykü yazılacak. eski bir pazar hamalının küfesinde yüklü, tüm geçmişlere, acılara, tutkulara, inanmadan merhabalara hepinize.... çok yorgunum savaşlarla. ve sevdalarla bir parça sessizlik lütfen. Cevat Çeştepe |
Kırlarda Papatyalar
bugün kırlarda papatyalar topladım senin için rüzgar saçlarını öylesine alıp dağıtmıştı ki, topladığım papatyaları göremedin. üzerimizde kanat çırpan bu kuşlar……, adı martı mı nedir dedin, bu çığlıkların. kanatlarındaki beyaz sanki papatya yapraklarının ötesi boynu bükük bir fotoğraftır masanın üstünde. suyu kendinden tazelenir aklına estikçe….. sen şimdi bana, saçlarını dağıtan o rüzgarı geri ver. bir lodos köpüğü gibi mavi ve yosun koksun kanat olsun üstüme, alıp götürsün beni kır papatyalarının doğduğu yere …., son derece sarhoş bir deli yürek bulayım ona söyleyeyim haydi şimdi diye, ya da o ben olayım ne kadar koku alırsa o kadarını koysun bir zarfın içine ve yazsın üstüne: zambakların tükendiği yere...... ve sevgili şair dostum Esin Döndüoğlu ne demiş bakalım; BAŞIM GÖZÜM ÜSTÜNE Uyanıverdim ansızın Pencerem de martı sesiyle Beyaz mı beyaz, ama ürkek Gagasında papatya boynu bükük, Yol yorgunu.. Aşklar diyarından dedi usulca, sana Kanatlarını salladı,koktu boğaz Papatya beyaz,masum ama kışkırtıcı Aşkın ilk hali sanki. Yaz Aldım başım gözüm üstüne.. Ey martı, mavi güzel martı Yol mu uzun,sen mi ağır Benden geçti ki bahar Gönlüm sen kadar çırpar belki kanat Başımı da döndürür kokan boğaz Ama ne ihanete,ne yalana Bu da değil e Kaldı takat Aldım başım gözüm üstüne Seninle yollayacak ne bir umudum Ne hayalim Sadece zambak kokum var Aşk diyarına, zambaklar diyarından Bir de sorum Niye geç kaldınız…. Esin Döndüoğlu 22/02/2007 Cevat Çeştepe |
Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 03:59 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.