![]() |
Kuşları ürkütürsek
şimdi ne kadar pişmanım üzerinde uçan kuşları kovaladığıma. sanki kanatlarından yel kapacaktın da üşütüp hastalanacaktın. ateşler içinde yanarken kabusların beni kaybetmek üzerine olacaktı ağlayacaktın. oysa kuşlar yel kapıp üşütüp hastalanmış olacaklar ki yel yapmasınlar diye kovalarken bir daha hiç kanat çırpmadılar üzerimizden uçarken. Cevat Çeştepe |
Küçük sarı sandal - 1
Ne zaman baksan pencerenden Bir vapur akıp gider Gözlerinin önünden. küçük sarı sandal olur Uzaklaşır bir çocuğun ellerinden. Sonu dinlenmemiş bir öykü gibi En kara uzayların çözülmemiş boşluklarına. Ne zaman baksan pencerenden İnfaz edilmiş bir hüküm geçer Gözlerinin önünden. Darağacında sallanan ok gibidir zaman Deler geçer en kör yerinden. bulursa kendine çözülmemiş boşluklarda kimsesiz bir sahil, küçük sarı sandal olur zamanın aralıklarında Cevat Çeştepe |
Küçük sarı sandal - 2
küçük sarı sandal, her öykünün sonunda batar. ne deniz bilir bunu, ne sahile vurmuş ölü balıklar. ama iki penceresi daha vardır, her yaşamın kendi, gizli odasında. birinden batarsa güneş, diğerinden doğar mutlaka. “önünden hiç geçmediğin, yabancı bir kapıdan tarifsiz sesler dolar içine, sana hiç yabancı olmayan. gözlerinden taşan yaş, bilemiyorum sevdadandır belki, belki başka bir şeyden. ama yüreğin olur, çıkıp geldiği her geceden….” neyse sırası değil, unut, düşünme hiç bunları nasıl gül kokuyor şimdi, kokla odanın dört bir yanını. ama iki penceresi daha vardır her sevdanın saklanmış kendi içinde. birinde korkular yazılıdır, diğerinde ayrılık perde renginde. Cevat Çeştepe |
Küçük sarı sandal - 3
sen bu sandalın kenarında bir sarı çizgi misin. güneşi yemiş güz rengi misin. sen bu sandalın neresindesin. öyle uzaklardan geliyor ki sesin sen bu sandalın sevdiği misin. sen bu suların bulutu musun. işte bu sandaldı hep anlattığım. içine küçük aşklar, dumansız yarınlar sakladığım. şimdi bakmayın siz öyle boynu bükük ve kimsesizce yeni bir sandalcı ve bir çift kürek beklediğine. o ne gölleri, ne dalgalı denizleri bir nakışlı destan gibi sığdırdı yüreğine. Cevat Çeştepe |
Küfür kalitenin süpürgesidir - eleştiri notları
Çetin Altan usta bugünkü milliyette yazıyor; iki çizgi arası alıntı onun köşesinden: ____________________________________ Şeffaflaşmaya doğru yeni bir adım da sayılabilecek olan, çeşitli alan ve konulardaki anket modası; bendenizin de aklına 'küfür salvolarının en çok, insan organlarından hangisini hedef aldığı' sorusunu getirdi. Bu konuda bir anket yapıldığını da hiç sanmıyorum. * * * Folklorumuzda '7 delikli tokmak, bunu bilmeyen ahmak' diye bulmacalaştırılmış olan, 'kafa'mızın en çok hangi delikleri küfür odağı oluyor acaba? 2 gözümüz mü, 2 kulağımız mı, 2 burun deliğimiz mi, yoksa ağzımız mı? Ve 1 günde söylenen küfürlerden kaç milyonu belden yukarıdaki delikleri, kaç milyonu belden aşağıdaki delikleri hedefliyor? * * * Böyle bir anketin su yüzüne çıkaracağı bir grafik, -adam başına ulusal gelir 5.500 dolara yaklaştığı halde- ulusal gelir dağılımındaki korkunç uçurumun çizdiği grafikle, bir kardeşlik gösteriyor mu? ______________________________________ İlginç değil mi? Usta; böyle bir örnek vermiş... Evet şeffaflık, evet demokrasi, evet göstermelikte olsa ulusal refah göstergelerindeki yukarı doğru ivmeler. Evet doğru ama ya kalite. 60'lı yıllardaki kişi başına düşen 200 USD'lık gelirin bugün 6000 USD'na yaklaşmış olmasına rağmen genel ve bildik anlamlı kalitenin nerelerden nerelere geldiğinin hesabı yapılıyor mu. yapılıp ta bir farkında olabilmek düğmesini çevirip ışığını yakabiliyor muyuz. Düğmeyi çevirdiğimiz zaman odamızın içini dolduran yapay güneşin aydınlığından ne ölçüde ve hangi yöne doğru yararlanıyoruz. yada yararlanabiliyor muyuz. bir solarium buharlaşmasının tenimize arapsaçı kıvırcıklığında esmer bir gölge olarak düşmesinden başka bir işe yaradığı konusunda bir acabamız bile olabiliyor mu kendimize sorduğumuz? Evet küfür hangi delikle ilgili seçim hakkını kullanırsa kullansın, psikolojik terapi yönü ne kadar güçlü olursa olsun ve hangi sınıfsal ortamlarda üreyip gelişme şansını yakalarsa yakalasın o ortamda olması gereken en doğal çizgideki kalite katmanını bile ozon tabakasını halletmekteki becerimizin çok daha güçlü şekliyle ve bir mitralyöz salvolaması ile delik deşik etmektedir. Ve çizdiği resim ister kitlesel heyecanın doruklarında gezinirken, tribünlerde yada meydanlarda olsun, isterse iki kutuplu bir masa başı sohbetinin dingin boyalı badanalarının yansıdığı şarap kadehli, çay bardaklı bir ortamda hatta hepsinin de ötesinde görünmeyen çizgilerimizin, mimiklerimizin kristalleşmiş haliyle bir beyaz cam arkasının sınırsız sanal atmosferinde. Nerede olursa olsun hangi sevdiği/sevmediği ortamda kullanılırsa kullanılsın küfür; sonuçta bünyenin tükürük zerreciklerini de beraberinde getirmektedir ve her koşulda kirlenmenin baş sorumlularından birisi ve belki en önde gidenidir. Yeryüzünün bütün ekilebilir alanlarını 'sivri acı biber' ekimine ayırsak belki önüne gene de geçemeyiz ama en azından kalite arayış dedektifliğimizin giysilerini üzerimize geçirmeden ve elimize büyüteçlerimizi almadan evvel ekose şablonumuzun bir köşesine kendi fotoğrafımızı yapıştırarak işe başlayabiliriz. Cevat Çeştepe |
Küheylanın özgürlük dansı
bu en yüksek perdeden çalan bir günah senfonisidir. sana ağır gelir, hiç dinleme istersen. haydi küheylanım benim , doru renklim, al yeleli aşabilirsen hemen şimdi, aş, önüne çelik bir engebe gibi örülmüş tepeleri. burada şimdi kırmızı bando mızıkanın geçidi başlar. uymaz senin attığın adımlara adımları. haydi küheylanım, sağrına ter damlamış, yiğit yürekli... tepelerin arkasındaki dereleri sonra ulaştığın bütün denizleri, aşabilirsen aş şimdi. biliyorum korkunun yattığı toprakta yok senin nal izin. ben bilirim önce nelere değer verirsin. hangi güneşe daha yakınsa yolun, oraya ışık ol. saklanacak bir şey kalmadı, tek yol bu yol. tükenişin hain kılıçlarına komut verildi bile: hazır ol! karşı duvarın dibine dizecekler, şafaktan hemen önce. bugün, doğmamış tüm tayları şişleyecekler. haydi küheylanım, güzel ceylanım, gökyüzü bakışlı. acele et hemen ver kararını, onlar gelmeden önce sen yar kısrakların karınlarını. al yelelim, yiğit yüreklim, gökyüzü bakışlı küheylan; hepsi bir yerlerinden yaralı, ağır kanamalı, ana suyunu belenmiş binlerce tay oldu. önce tepeleri, dereleri, sonra bütün denizleri, aştı da dört nala geldi, özgürlük tadında bir bayrak oldu. Cevat Çeştepe |
Kültür başkenti İstanbul - eleştiri notları
Bugün İstanbul/Sultanahmet meydanında yaklaşık 20 mt. yüksekliğinde bir dikilitaş vardır. Meraklılarımız bilirler geçmişini, tarihini. Bu taş bu meydana yaklaşık 1610 yıl önce (390 yılında) Bizans İmparatoru I.Thedossius tarafından Mısır’dan nakliyesini sağlamak amacı ile özel bir gemi yaptırılarak getirilmiştir. Ve getirildiği tarihte ise yaşı gene yaklaşık 1850 dir. Mısır’da 18.sülale imparatoru III.Thutmosis tarafından kazanılan bir zafer adına diktirilmiştir. Yani dikilitaş bugün 3500 civarındaki yaşı ile 6 parçası eksik olarak dünyanın belki bu en önemli meydanında, soyundaki imparatorluk vakarına yakışır bir ağır uslulukla kıpırdamadan durmaktadır. Meraklılar bilir geçmişini dedik te acaba bu meraklıların sayısı 15 milyonluk İstanbul’da ne kadardır, kaç kişidir. Toplayıp saymaya kalksak şu yukarıda iki satırda özetlenmiş halini bilen 1000 kişi çıkar mı dersiniz. Ve şimdi 2010 yılında İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor. Sadece şu 3500 yıllık dikilitaş ve hemen yanı başındaki diğer eserleri ile birlikte ve burmalı sütunu, Sarnıçları,Alman Çeşmesi, III.Ahmet Çeşmesi, Sultanahmet camii ve elbette Ayasofya ile sadece bu meydan sadece belirlenmiş bir takvim yılının değil bütün zamanların dünya meydanı olmaya, dünyanın merkezi olmaya hakkı vardır, yakışırlığı vardır. Ama dedik ya bu meydanın “anlam ve önemini” ne yazık ki bu kentliler bile tam olarak bilememektedirler ve bilebildiğini varsaydıklarımızın sayısı da ne yazık ki “ağabeylerim, ablalarım.., şu elimde gördüğünüz…” çığırtkanlığı ile toplanan meraklı topluluğundaki insan sayısından hiç de fazla değildir. Ve şimdi 2010 yılında İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor. Bir kentin kültürel kimliği elbette her dönemin mimari başyapıtlarının bir meydan etrafında ya da içerisinde derli toplu sergilenmesiyle kendini göstermez. Edebiyatının dünya dillerine aktarılması, tanıtılması. …Müziğinin konser salonlarında yorumlanması ve dinletilmesi … Gösterişli müze/saraylarda tüm geçmişi ve bugününün değerlerinin galerilendirilmesi, tiyatro salonları, sinema salonları, geniş ve akıcı bulvarları ama hemen arkalarında daracık Arnavut kaldırımlı sokakları, çağdaş mimari gökdelenleri ama hemen diplerinde cumbalı-kafesli evleri ile birlikte oluşturulan ve işinin gerçekten uzmanı beyinlerle, ellerle şekillendirilen bir kompozisyon da gerekir. Yüksek bakımlı ağaçlarının doldurduğu göz alabildiğine uzanan parkların serinliğinde ama mahalle aralarının bakımlı, güvenli ve çocuk cıvıltılı parklarında ısınabilmekte gereklidir. Ve şimdi 2010 yılında İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor. Öncelikli görevin sanıyorum ki Kültür Bakanlığı ve belediyeler e düştüğünü sanıyoruz. Uykusundan fırsat bulup ve gördüğü rüyaların da etkisi ile gözünü açar açmaz “birbirinden değerli vecizelerini sıralayan” bir kültür bakanı ile ve beş-on kilometrelik Taksim/Yenikapı metrosunu bitirememiş olmasını hala haklı gerekçelere dayandırmaya çalışan ama bunun yerine yer altı tünelleri ile şehri bir baştan bir başa delik deşik etmeye çalışan bir belediye başkanı ile bu iş ne kadar yürütülebilir ki … Hele hele yerine yenisi koymadıktan sonra eldeki salonları kazma darbeli inşaat artıklarını çevirme istekleri ile bu iş ne kadar gerçekleşebilir ki…. Ve şimdi İstanbul 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor. Eğer ipin ucunu koparacak bir yol bulamazsak ve bu iş gerçekleşecek olursa sanıyorum ki “kültür kentlerinin” ekşi sözlük karşılıklarına çok değerli ve yeni anlamlar oturtacağımızda kaçınılmaz alışkanlıklarımızın doğal sonucu olacaktır her halde… Bari bunu merak edelim …. Cevat Çeştepe |
Lades
tokların oyunudur lades. bir el, ucundan yakalar kemiği diğer el, elinde kürdan karıştırır dişleri. sürekli kandırabilmek için karşındakini. hep bir ayak oyunudur sanki. yani hayatın tam kendisi. tokların oyunudur lades açların sürekli yenildiği. bir düzlemin orta kesiti gibi ne biraz daha çok, ne daha az, bir yanı siyah, diğer yanda beyaz. yani hayatın tam kendisi gibidir lades. Cevat Çeştepe |
Limanda
altından boz bulanık sular akan mavi denizlerime sen martı kanadında gölge olup ne güzel düşüyorsun öyle … her taşında bir şairin, şiir gibi imzası olan bu koskoca şehirde bir liman düşün ki, hiçbir şey benzemiyor seni beklemelere … yani böyle bir limanda işte ellerim ter içinde bir yakamoz olup bir başka dansın içinde mor bir gecenin aydınlığında ışıklar hep yanıyor gibi gülümsüyorsun sanki gülüyorum gibi …. aynı iskele rıhtımına yanaşmış iki gemiyiz, yan yana seni bağlayan palamarları uzatıyorsun, oysa çoktan avuçlarımda … hele en parlak yıldızlar saklanarak yağmaya başlarsa rüyalarıma işte o zaman canım, hiçbir şey benzemiyor seni yaşamalara … akşam güneşi düşer üstüme hep bu saatlerde kampanaların dümene el attığı bu saatlerde iki çocuğun özgürlüklerinde saklı yürekler bir isyanın bastırılmış kahkahası gibi. anlatabiliyorum sanki anlıyorsun gibi … uğurlama vakti değil dolunayın, ******* bitmedi daha ama bütün limanlar da böyledir işte, yaşar bilinmez yakamozlarla… olabilseydik diyorum şimdi, sana topladığım çiçeklere birden çocukların özgür çığlıkları gibi, nasıl oynardı yerler yerinden … ben yazamıyorum ne kadar zorlasam da ellerimi yani hiçbir şiir yazamıyor seni sevmelerimi yetersiz bir yanım var belki ondandır bir gece aniden uyanıvermek gibi seni düşlüyorken sanki düşlenirmişim gibi … üstünden köprüler geçen bir denizdeyiz denizi köprülerden izler gibi izliyor gözlerimiz öylesine mavi, çok mavi, masmaviyiz ne gemileri yanaştırdık bu limana, ah bir bilseniz … Cevat Çeştepe |
Lunapark dersleri
gördüm sizi; dünyanın en güzel gözlerini taşıyordunuz yüreklerinizde ama öyle boynu bükük oturuyordunuz işte kendi halinizde bile değildiniz yarını beklemiyor, renkleri bilmiyordunuz. gördüm sizi; iki küçük kız çocuğu idi sadece adlarınız korku kavruğu suratlarınız ve sapsarıydı saçlarınız. belli ki o güzel gözleriniz hiç tanımamış gibiydi aydınlığı, yaşayacağınız her şeye ne kadar yabancıydınız. ayaklarım olsaydı inanın, gelirdim iki adımda yanınıza ellerim olsa, sıkıca tutardım ellerinizden alır götürürdüm sizi bol renkli bir lunaparka. ışıkları görünce nasıl da şaşırırdınız. “önce atlıkarıncaya binerdiniz peş peşe koşardınız, koşardınız dörtnala ve ışıklar içinde ama çok sürmez, gelirdiniz gene koşmaya başladığınız yere. sonra ondan iner dönebildiğiniz kadar dönerdiniz, dönme dolabın çemberinde. burada da ayaklarınızın yere bastığı yerdir çıkabileceğiniz en yüksek nokta. birde dev aynaları var hiç duydunuz mu karşısına bir geçerseniz, size anlatılan yalan yarınlarda neye benzeyeceğinizi çok iyi göreceğiniz. ama size hayatın ne olduğunu gösterecek olan korku tünellerimiz var gecenin sonunda yer alan ” ellerim olsa inanın sıkıca tutardım ellerinizden hiç olmazsa düşmenizi önlerdim oturduğunuz yerden, içinde dönmeye başladığınız çemberden. ve gördüm sizi diyeceğim, dünyanın en güzel gözlü diğer çocukları erkekli – kızlı ! …size lunapark yok, ayaklarım da olsa gelmem yanınıza, ellerimde olsa tutmam elinizden öğreneceğiniz ne varsa öğrenin arkadaşlarınızın atlıkarıncadan öğrendiklerinden dönme dolabı anlatsınlar ve dev aynalarını. sadece korku tünelinden hiç söz etmesinler onun da zaten şu an içindesiniz. Cevat Çeştepe |
Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 03:50 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.