![]() |
MUKADDES KARIN
Sen ey kırmızı gözlü ana, Sen ey kahredip yaratan, Sen ey köprü altlarında sularlayan yana yatan. Sen ey yangınlı meydanların sesi.. Sen ey şiirlerin şiiri, bestelerin bestesi.. Sen ey kardeşim sen ey kahrolası sen ey darağaçlık. Sen ey her şey, sen ey AÇLIK!!! Çıplak ayaklarına alnımı koyar andederim ki, derim ki: DÖĞÜŞECEĞİM, benim, bizim, onun, onların değil SENİN mukaddes karnın doyana kadar... |
MÜNEVVER'İN DOĞUM GÜNÜ
Yapraklara dallara, yeşillere, allara, nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara. Yaprak dala, al yeşile yaraşır, gayrı bundan böyle vermem seni ellere... |
NERDEN GELİP
NEREYE GİDİYORUZ? Başlangıç Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne, kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu ve taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da, yaratan da biziz, yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada. Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı, arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın, ellerimizin, yüreğimizin, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte. Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran? Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar? 1 Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler, günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların, çocukların avuçlarında yeşerecekler. Çocuklar ölebilir yarın, hem de ne sıtmadan, ne kuşpalazından, düşerek de değil kuyulara filân; çocuklar ölebilir yarın, çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın, çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil, arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. Kırematoryum, kırematoryum, kırematoryum. Bir deniz görüyorum ölü balıklarla örtülü bir deniz. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında, yaşanmamış günlerimiz çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan. 2 Bir şehir vardı. Yeller eser yerinde. Beş şehir vardı. Yeller eser yerinde. Yüz şehir vardı. Yeller eser yerinde. Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak, şair kalmayacak ki. Pencerende bir sokak bulvarlı. Odan sıcak. Ak yastıkta üzüm karası saçlar. Adamlar paltolu, ağaçlar karlı. Penceren kalmayacak, ne bulvarlı sokak, ne ak yastıkta üzüm karası saçlar, ne paltolu adamlar, ne karlı ağaçlar. Ölülere ağlanmayacak, ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki. Eller kalmayacak. Negatif resimcikler dalların altındaki yok olmuş olan dalların altındaki. Yok olmuş olan dalların üstünden o bulutlardır geçen. Güneye götürmeyin beni, ölmek istemiyorum... Ölmek istemiyorum, Kuzeye götürmeyin beni... Batıya götürmeyin beni, ölmek istemiyorum... Ölmek istemiyorum, Doğuya götürmeyin beni... Bırakmayın beni burda, götürün bir yerlere. Ölmek istemiyorum, ölmek istemiyorum. O bulutlardır geçen yok olmuş olan dalların üstünden. 3 Tahta, beton, teneke, toprak, saman damlarımızla iki milyardan artığız, kadın, erkek, çoluk çocuk. Ekmek hepimize yetmiyor, kitap da yetmiyor, ama keder dilediğin kadar, yorgunluk da göz alabildiğine. Hürriyet hepimize yetmiyor. Hürriyet hepimize yetebilir ve sevda kederi, hastalık kederi, ayrılık kederi, kocalmak kederinden gayrısı aşmayabilir eşiğimizi. Kitap hepimize yetebilir. Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz. Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların avuçlarıyla birlikte, boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim. Çağırı Tanrı ellerimizdir, Tanrı yüreğimiz, aklımız, her yerde var olan Tanrı, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların. İnsanlar sizi çağırıyorum : kitaplar, ağaçlar ve balıklar için, buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için, üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için. Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler, günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların, çocukların avuçlarında yeşerecekler. |
NEYİ BİLDİRİR SAYILAR
sayılar bebelerin kundakları sayılar tabutları şehirlerin öldürülmüş öldürülebilecek olan sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir sayılar bildirir uzaklaşan bir şeyleri nedir yaklaşan bize bizden uzaklaşan nedir dünya savaşı: I dünya savaşı: II 14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yıl 54 milyon ölü 49 milyon sakat ölülerle sakatların memleketi 103 milyon nüfuslu bir memleket ve ayrıca öksüzleri delileri yanık taşlarıyla ve gidenlerden biri evimizdendi gitti dönmedi bir daha 19'unda mıydı 40'ında mıydı aklımda kalmamış döndü iki gözü kör gök gözlü müydü kara gözlü müydü aklımda kalmamış döndü dizkapağından kesik sol bacağı döndü ve kapısını bulamadı evinin 14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yıl 54 milyon ölü 49 milyon sakat yeryüzünde yuvarlak hesap ve şimdilik 2,5 milyarız % 80'imiz aç dişlerimiz dökülüyor dişetlerimiz yara içinde ölü derilerimiz çatlak hele çocuklarımız sallanan koca kafaları kırış kırış yüzlerinde kederli iri gözleriyle ve eğri büğrü incecik bacakları üstünde karınları davul gibi yeryüzünde yuvarlak hesap ve şimdilik 2,5 milyarız % 80'imiz aç yıl 1962 62 yılında 2 avcı uçağını sofraya koysak çevirsek ete ekmeğe şaraba salataya 40 milyon insan doyasıya yer içer 40 milyon kediye de artar ekmekten etten kediler salata yemez şarap içmez kedileri ben kattım ziyafete balistik füzeleri filimlerde seyrettim 2 balistik füze yakıp kül eder 150 kitaplığı daha kurulmadan onlar belki benim kitabım da vardır içinde 62 yılında bombardıman uçaklarını gördünüz mü son modellerini 2 bombardıman uçağı 4 sağlık evini yükler yanına bombalarının temeli daha atılmamış 4 sağlık evini koskoca pırıl pırıl ve yatakları röntgenleri umutlarıyla 62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 12 milyar dolar yılda 10 yılda 120 bin milyar yıldızların sayısına yakın mı bilmem 120 bin milyar yahut 150 milyon yapılmamış ev yapılabilecek ama yapılmamış ev 150 milyon ev hayaleti 5 odalı akarsulu elektrikli banyolu kapıları merdivenleri pencereleri 150 milyon evin güneş doğarken camları gölgeleri akşamüstü balkonları ayışığında ayının ini var sümüklü böceğin kabuğu bizimse bu işte halimiz ortada bir adam tanırım iki elli iki ayaklı kaytan kara bıyıklı otuzuna bastı bu yıl iki oğlundan biri yedisinde öbürü altı aylık anası karısı kaynatası ve bir fotoğraf askerlikte çekilmiş ya kendisinin ya rahmetli babasının ya kaynatasının ve bir leğen ve bir göz oda 150 milyon ev bu evlerden bir teki odaları kapıları akarsuyu ve yemek masası bu evin 62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 120 milyar dolar yılda 10 yılda 120 bin milyar dolar yahut 150 milyon yapılmamış ev yapılabilecek ama yapılamamış tanıdığım adamınki de içinde balkonunda ayışığı 62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 120 milyar dolar yılda yahut yuvarlak hesap 1 milyar ölü adayı ve ölüme hazır en azdan yarısı bütün toprakların yarısı bütün ağaçların balıkların bütün yağmurların ve ana rahmine düşenlerin en azdan yarısı ölüme hazır tepeden tırnağa silahsızlansak 63'de mi olur 65'te mi artık atomlu atomsuz silahsızlansak bütün iklimlerde ve insanca işlesek yeryüzü nimetlerini çoğaltsak onları ¼ kazırdık açlığın kökünü üç ayda dişlerimiz dökülmez olur kanamaz dişetlerimiz hele çocuklarımız keder silinir gözlerinden eğri büğrü bacakları doğrulur iner şiş karınları neyi bildirir sayılar neyi bildirmeli yaklaşan nedir size uzaklaşan nedir bizden. |
NİKBİNLİK
Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göre- -ceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre- -ceğiz... Açtık mıydı hele bir son vitesi, adedi devir. Motorun sesi. Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir ne harikûlâdedir 160 kilometre giderken öpüşmesi... Hani şimdi bize cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları.. Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddelerde mağazaları, hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: açılır kara kaplı kitap: zindan.. Kayış kapar kolumuzu kırılan kemik kan. Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelir. Ve çocuklarımız işten eve sapsarı iskelet gelir.. Hani şimdi biz.. İnanın: güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler göre- -ceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre- -ceğiz..... |
NİYAZALANT SÖMÜRGESİ
Afrika, Niyazalant sömürgesi. Saat sabahın dördü. Dipçikler kapıları dövdü ve işte fotoğraf : Zenci kardeşlerim bir don bir gömlek ve ayakları çıplak ve pembe avuçlu elleri kıvırcık başlarının üzerinde dizilmişler duvar diplerinde. Tıpkı bizim gibi, bizim de dipçikle dövüldü kapılarımız, bizim de ellerimiz havada, ayaklarımız çıplak, ama bizde de bize bağlı duvar diplerinde esir kalıp kalmamak. |
ORKESTRA
Bana bak! Hey! Avanak! Elinden o zırıltıyı bıraksana! Sana, üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz yaramaz! Bana bak! Hey! Avanak! Üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atlatamaz! Üç telli saz yatağını değiştirmek isteyen nehirlerden:- köylerden, şehirlerden aldığı hızla, milyonlarla ağzı bir tek ağızla güldüremez! Ağlatamaz! hey! hey! üç telli sazın üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından. Onu attım köşeye! hey! hey! üç telli sazın ağacından deli tiryakilere içi afyon lüleli bir çubuk yaptılar! Hey! Hey! Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi dağ-lar-la başladı orkestram! Hey! Hey! Ağır sesli çekiçler sağır örslerin kulağına Hay-kır-dı!. Sabanlar güleşiyor tarlalarla, tarlalarla! Coştu çalgıcı başı, esiyor orkestram dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi dağ-lar-la. |
OTOBİYOGRAFİ
1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söyledim bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falıma baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filân olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım başımdan neler geçer daha kim bilir. |
ÖLÇÜ
Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar, sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin. |
ÖLÜME DAİR
Buyrun, oturun dostlar, hoş gelip sefalar getirdiniz. Biliyorum, ben uyurken hücreme pencereden girdiniz. Ne ince boyunlu ilâç şişesini ne kırmızı kutuyu devirdiniz. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı başucumda durup el ele verdiniz. Buyrun, oturun dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz. Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? Osman oğlu Hâşim. Ne tuhaf şey, hani siz ölmüştünüz kardeşim. İstanbul limanında kömür yüklerken bir İngiliz şilebine, kömür küfesiyle beraber ambarın dibine... Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız simsiyah başınızı. Kim bilir nasıl yanmıştır canınız... Ayakta durmayın, oturun, ben sizi ölmüş zannediyordum, hücreme pencereden girdiniz. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı hoş gelip sefalar getirdiniz... Yayalar-köylü Yakup, iki gözüm, merhaba. Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? Demek ölmemişsiniz? Ya siz? Muharrir Ahmet Cemil? Gözümle gördüm tabutunuzun toprağa indiğini. Hem galiba tabut biraz kısaydı boyunuzdan. Onu bırakın Ahmet Cemil, vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan, o ilâç şişesidir rakı şişesi değil. Günde elli kuruşu tutabilmek için, yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne kadar çok içerdiniz... Ben sizi ölmüş zannediyordum. Başucumda durup el ele verdiniz, buyrun, oturun dostlar, hoş gelip sefalar getirdiniz... Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor,— «aynı haşmetle vurur şahı fakiri.» Hâşim, neden şaşıyorsunuz? Hiç duymadınız mıydı kardeşim, herhangi bir şahın bir gemi ambarında bir kömür küfesiyle öldüğünü?... Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. Yakup, ne güzel güldünüz, iki gözüm. Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir... Fakat bekleyin, bitsin sözüm. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdil...» Şişeyi bırakın Ahmet Cemil. Boşuna hiddet ediyorsunuz. Biliyorum, ölümün âdil olması için hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz... Bir eski Acem şairi... Dostlar beni bırakıp, dostlar, böyle hışımla nereye gidiyorsunuz? |
Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 11:55 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.