![]() |
Hilmi Yavuz
AKŞAMIN YARISINDA
herkes öteki gibi duruyor... akşam da durduğu yerde durmuyor artık; yolcu yolu kuşatıyor durmadan; kapanıyor 'Zaman' denen karanlık... hiçbir şeyde yok gibi ve herşeyde var; sıkışmış birileri ara yerde; kalbim! durma yetiş eski yazlara! nedense bir durgunluk var saatlerde... herşey nasıl da bütündü bir zaman: şimdi bahçe eksik, güllerse yarım; kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz, âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım? |
AY DOĞAR
ay doğar bir ay doğar umarsız gözlerinden bir ay batar bedir allah karanlıklar bir silâh kahrı gibi oturur yüreğime iflah olmaz bir silâh ya kara bir kırbaç gibi vur beni küheylânlara ya beni öldür allah dünyada nerede olursa olsun dünyada senin umarsız gözlerin kanlı bir avuç zehir bir de yangınlı yaz akşamlarıyla bir gelir ya da senin umarsız gözlerin mahzun eşkiya ateşleridir tutuşur rüzgârlı bayırlarda |
BÂTINİ
her şey bâtıni! göl kendi dibindeki batıktan başka nedir? acılar derin ve siyah bayraklarını tekneme çekeli beriydi: her şey bâtıni! tenim kendini yurtsuyor birden: 'ben kendimin teknesiyim ben...' böyle dedi ve diyen öteki yolculardan biriydi: her şey bâtıni! gül goncalarda içkinken dil, güzü bekleyen kıyıda aşkın sözünü karşılıyor gibiydi... her şey bâtıni! ve hüzün hüzün en büyük muhalefettir şimdi |
BEDREDDİN
mübalâğa akşam olur güz, neftî dolaklarını kuşanır da gelir yaprağın fetrete düştüğü zaman sen ey yaz günlerini top top ak çuhaya tebdil eyleyip ve solgun bir gülümseme olarak eğnine giyen şaman buyur otur şeyhim samanyollarının ılık sedirine uzan uzun, görklü ve sof yüzünü bizden yana döndür bize buğdayın ateşini gözlerin timârını ve hüznü vâridâtını anlat elini elimize dokundurmadan sen ki öldüğü yere bir kök sümbül bırakır gibi usulca sevdalar bırakan ovaların ve kartalların musahibi ne zaman diye sorma, ne zaman yaprağın fetreti gülün kıyâmına gülün kıyâmı ağacın isyanına dönerse işte o zaman mübalağa akşam olur güz, neftî dolaklarını çıkarır da gelir elini elimize dokundurmadan |
BEDREDDİN ÜZERİNE ŞİİRLER'DEN
4.SARI ANASTAS yelkenler mutasavvıf ve boynu büküktüler ve bedreddin büyük fırtınalarla uğuldayan kaftanı giydi ve işte kırmızı ve sahtiyan bir kuşak gibi duyuyor tanyerini etinde ilkyaz, koynumuzda bir resimdi o isyan ki kana kana rumeli ve yıkık bir ayazma suretinde onda belirdi ve işte acılardan bir sur ölüm ancak bu kadar çocuk ve mağrur olabilirdi ve kuytu dağ koyaklarını bir sürme gibi çekmiş gözlerine hallâc-ı mansur ya da şahabeddin-i suhreverdi şimdi o, bir gurbet gibi güler ağıtlarla konar göçer gibiydi ve bedreddin, büyük fırtınalarla uğuldayan kaftanı giydi |
BEYAZID PAŞA
gün akşamlıdır devletlim elbet biz de ölürüz gözüm hep o asılmışta kaldı sanki karanfil zülfünü dökmüş de şimşir topuzlu bir gürz indirilmiş gibi tanyerine kanlıydı kartal kanadı bir tarikat değneği gibi pürüzsüz ve düz bir beden, asılmış gözüm hep onda kaldı susan yazdı, konuşan güz usuldu, uzundu denizin boyu sanki tüy bacaklı bir tazı ya da kırmızı ve koyu bir masaldı, tarçından ve süssüz bir beden asılmış gözüm hep onda kaldı gün akşamlıdır devletlim elbet biz de ölürüz |
BİR YAZ GÜNÜ İÇİN ŞİİR
nerde o sarısabır, safran ve sarı sesi akşamın? duymak sanki bir gülün yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru; gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza... bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa yaşlı yazlarla dolu... orda elbet o çölün ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip bir şeyler duyuyorum... sesler, şeyler? ölünün son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense... ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim- mi demek? Zaman ten'dir, eğer yazlar bedense... |
BÖRKLÜCE MUSTAFA
biz ki sevdamızı, alaca kıl bir heybe gibi sunduk aba terlikle denizi yürüyenlere şavkımız dağlara vurunca börklüce mustafa, yonca ve hançerlerin piri ölümü masmavi bir hamayıl gibi boynunda taşıyıp gözleriyle bir acıya kalebent olmanın korkunç şiiri dövülüp tavını bulunca serez çarşısına, ince kıvrık ve celâlî bir ayışığı gibi girmek ve sesiyle şayağa ve tunca sancağı buğdaysı, türküsü ebruli bir isyân diye işlenmek ve devrilmek, birbiri ardınca biz ki, sevdamızı, alaca kıl bir heybe gibi sunduk aba terlikle denizi yürüyenlere gölgemiz dağlara vurunca |
ÇİÇEKLİ DAĞ SOKAĞI
derindir arası güllerin ve aşkın yakut dilinden duyulur türküsü şiirin: -çiçekli dağ çiçekli dağ aşklar anlatıdır yazın onları bir sokağ ın adıyla çağırır yolllarında: -çiçekli dağ çiçekli dağ aynalar uçurumdur bakarsan derin bağ larla bağlanır acılarımız çiçekli dağ çiçekli dağ ve sessizlik büyük ağ larla çeker yolcu denilen nehri kimdir hüzün söyle söyle çiçekli dağ? |
ÇÖL ÖYKÜSÜ
'çöl' denilen o öyküsü yazmak için konuşurken sustum içimdeki türküyü... anlasın doğan gün seni: bir aşk ötekinden mi kalır? âh, şiirin altın tüyü!... hangi yalnızlık kapatır beni var mıdır iyi bir gül, ki kovsun o yazın içindeki 'kötü'yü? |
ÇÖL VE SORULAR
kimbilir nereden gelirim? soldu tenimde büyü; yıkasam çıkmıyor kirim; gövdem otuz kuşun tüyü; atsam içimden örtüyü; sayrıya benzerdi dirim. neden böyle acıyor etin? sen Çöl'le Kitab'ın arası; heybende incir ve zeytin; hani nerde çarmıh yarası? çöl sarsıldı, çöl sarası tutuyor gülünü mahremiyetin. o çiviyi çakan kim? ve benim çarmıhım kimde? ne Söz'üm ben, ne de Dil'im... kalbim en büyük gerilim; niye ben çarmıhta değilim, çarmıh benim içimde? |
ÇÖLDE YALNIZ
çöl saydamdır, güz de... herşey o kadar üstüste ki yalnızlık kime bindi bilmiyoruz! kimine kat kat kumaş ve biniş. çöl bir imâ idi, güz bir serzeniş; ve önümüzde geçen aşklar, duran aşklar! onlar da üstüste top top ve belki bir aşkı mı taşıyordur öteki? öyle ki, var Zaman, her sözümüzde... bak a yalnızlık, kim bu teni sana ısmarladı? bu harap kumaşla böyle nereye? âh, kağşamış bu teni sen hangi divâneye giydirdin de yüzünü açtı aynalar? ve yüzümüzde hangi aynanın izi kaldı; -ve niye? âh, sır bitti, sır bitti, eriye eriye! |
DOĞUNUN ÖLÜMLERİ
ölüm bir aşirettir doğuda ayışığı gülden hoyrat gölleri güzelden talandır ve asi, durak bilmez ağıtlarıyla uçsuz bucaksız turnalarını kat kat gurbete dürmüş evvelbaharla sevdası göçer olandır ve bu nasıl bir serencâmdır satılır umudu beye hasreti bir meta gibi ve alınandır ve tuzdan, bozkırdan ninnilerini bir çığlık gibi mengeneden mengeneye sokup çürüten rüzgârdır türküsü ki eşkiyaya geniş ve bir kekliğe dardır ovası çelen bakışlı ve bir fişekliğe dizilmiş gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla acıya pusu kurandır ölüm bir aşirettir doğuda |
DOĞUNUN SONSÖZÜ
bir gece çölemerik üzerinde bakır bir bilezik gibi hilali gördü ezik çiğdemleriyle elazığ acı dağlarıyla ergani dersim, pülümür, horasan ibrahim talu'nun oğlunu gördüler ve bir keçe kilimi andıran elleriyle göğü bir beşik gibi sallayan fatma'yı, zeynel'in ayali kimse bizim sevdamızı anlatamadı ne memu zin hikâyesi ne de ahmede hâni yaylalar kelepçeydi asi fırat'a en büyük mahpushane dağlardı ve dicle, fırat'ın helali çoktandır akşam denen sanata alışmış olmanın acısı kavuşmuş olmanın hayali ile akardı köpüğünü kanata kanata bir gece diyarıbekir'den hozat'a ayın kızıl bir karpuz gibi çatladığını gördü bir heybenin morardığını ve ölümün bir zerdali ağacı olup köpürdüğünü nazif ergin, müfettiş-i umumi muğlalı paşa ve vali işte doğunun dünü, bugünü yaşamış olmanın tuzu, ekmeği ve yarını, acının düğünü gibi duyursun bizlere açmış bir yufka gibi umudu türküleri yeniden yoğursun közlesin ağıdı, melâli |
EYLÜL
eylül! daha çocukluğumdan beri size bakardım ben bir yazın azalmakta olan sözcüklerinden nasıl da ansızın sökülürdünüz bahçelerle ve kül dolardı içim...eylül! eylül! kırılgan mevsim! cam hançeri güzün dağılırdı kalbimde birden gecenin ve gündüzün perdesiyle örtülürdünüz tenhâyla ve tül dolardı içim...eylül! eylül! unuttum sizi dağ kızarır yol sararırdı ve ben dönüşlere bakardım o amanvermez belleğin paramparça güldüğüydünüz aynalarla ve gül dolardı içim...eylül! |
HURUFÎ SONNET
nesimî ve mansur'la tenim dağıldı benim; kendi yasımı tuttum, ölüydüm, aşk şehidi... bir aynaya düşer de kırılırken bedenim, söylenen söylenmeyenle mühürlendi idi... düşüş düşleri oldum- ve 'kendinle seviş!...' dediler... Söz'ü gördüm... zaten nicedir üstünde kar ve inkârla belenmiş meneviş sırları var! âh, bu z e h e b î gecede, at üstünden 'eğer'i, atla kayıtsız koşulsuz dörtnala o serseri aynaya... bu h u r u f î hecede ol!... çıplak, mücerred ve hırkasız, çulsuz... ordayım işte, gelgelelim hiç bilmedim yerimi âh, elimle yüzerim elbet kendi derimi... |
KANTO
Denizdir en güzeli martıların Martıların birazında ak köpük Martıların martıların en güzeli Aşktır Nerde bir deniz buldumsa soyundum Sonsuz kumsallar aldı yöremi Kumsalların kumsalların en güzeli Aşktır Sen bir çocuksun annesi ezik beyaz Sen bir çocuğu anlamak için birebir Annelerin annelerin en güzeli Aşktır |
KİLİT
herşeyin kilide, bir kilide dönüştüğü günlerde; herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde; kilitle beni, ey eşya bakışlı sevgilim! eski bir ceviz sandık gibi bırakıldığı yerde ölü bir şairin, taflanların arasında öylece duruyor olması ve kimsenin ona yüz vermemesi gibi anma gününde... Kitab'ımı Yalnızlığa indirdiğim günlerde; Aşkların bile ben geçerken eğildiği günlerde; nehirlerin bir testiye sıkışıp kaldığı günlerde; doğur cübbeni cüneyd; cübbeni doğur; beni kilitle cüneyd; beni kilitle... parmak uçlarıyla bir taflanı ufalayan şair; elinde ulu bir ağaçla oynayan şair; kendini doğum günü gibi hissediyor bu kentin, ölü doğmuş bu kentin doğum günü gibi hissediyor anma gününde... bırakın hissetsin, beni kilitle! je suis un vieux boudoir plein de roses fanées çekmeceler açık dursun, çekmecedeki solgun gülleri kilitle! ve sandığı sulara bırak, bırak aksın o sandık; onu var eden ulu ceviz ağacına doğru aksın, herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde... kilitle, şiirin içindeki derin yaraya kilitle... |
KİMLİK SONNET'Sİ
ben aynada büyüdüm, aynalar ise bende, acıları gezerken, sözlerimizle ikiz; birlikte olduğumuz, âh, o ürkünç bedende bakarken kendimize, sevişen günlerimiz birer birer görünüp dibe çöker, âh, kısır bir yolculuk bizimki...hani durak, yol nerde? hangimiz ötekine giz oluruz ya da sır? aynı tende dağılır, ten aynada yiter de fırtına saatlerde aşklardaki ince kum üstüme yığılırken, akşamları kederle -ve sanki sevişirmiş gibi ikindilerle o dökülüp düşerse, kırılan ben olurum... kimliğim öldü benim, çoktan geçtim adımdan, âh, başka bir şey değilim aynalarımdan... |
LAVINIA İÇİN SONNET
sana da yas yaraştığı söylenir, öyle değil!... birden bir dal kırılır, hani düşer ya suya, sen o akarsusun...akma!...kendine eğil, orda gördüğün dalı, ey solgun lavinia, sanki tanır gibisin...belki eski yerinden göçmüş bir yaz sözünde unutulan zakkumu usulca büyüttündü, akarak ta derinden; anımsa, öpüşlerdeki taşı, çakılı, kumu... nerde bir yaz olduysa o dalı taşır şimdi; ah! al götür, al götür...bırakma bir kuytuda; sen onu bıraktıkça ona yaraşırım şimdi yas...ansızın köpüklerle sevişen bir duyguda... kırık...o yaz aynalarda durulsun diye güyâ sana yas değil elbet, yaz yaraşır lavinia... |
NÂZIM HİKMET
hüzün ki en çok yakışandır bize belki de en çok anladığımız biz ki sessiz ve yağız bir yazın yumağını çözerek ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze ovayı köpürte köpürte akan küheylan ve günleri hoyrat bir mahmuz ya da atlastan bir çarkıfelek gibi döndüre döndüre bir mapustan bir mapusa yollandığımız biz, ey sürgünlerin nâzım'ı derken tutkulu, sevecen ve yalnız gerek acının teleğinden ve gerek lâcivert gergefinde *******in şiiri bir kuş gibi örerek halkımız, gülün sesini savurup bir türkünün kekiğinden tüterken der ki, böyle yazılır sevdamız hüzün ki en çok yakışandır bize belki de en çok anladığımız |
PİR SULTAN
alçacıktan uçarken yaza dokunan sessizliktir belki ahşap kanatlı kulluğa acı tuz vuran son atlı bir hüznün soyadıdır pir sultan kalın turnalarda balkıyan gizle gök ekin çilerken geceye sazı bir gül derneğinin börklü sonyazı köpükten gömleği, yensiz denizde şimdi derin doğumlara koşan kim ey bin çiçek soluyan yağız dokuma sorguçlu düşlerle çattığın ova kızıl gülde konaklasın isterdin |
SIRASI GELİNCE
acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra sen ki eyvan ağıtlarda sürekli ve ahşap bir gülümseme gibi durdun gözlerin bozkırdan devşirme yolların bozgundan derlenmiş karanlık yolcusu turnaların ve kurdun ey hüzünlere reâyâ olan derviş acının vergisini verdin, gülün haracını ödedin hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra tarlalarla uzar gider al kısrak gökçe çiçek tozar durur sılalarla oysa ölüm, bir uçtan bir uca bir uzun kervansaraydır ki savrulur günü saati gelince yıkılır yırtıla yırtıla |
SİZE BAKMANIN TARİHİ
size bakmanın tarihi! siz bir gonca kadar kendiliğinden yazılmış olmalısınız derin, korkunç ve ergen kalbim, sevdalara sığmayan kalbim bir dağı içeriyor geçerken siz o dağa sanki kış ve sanki bıldır yağan karsınız umarsız sözcüklere bulanmış size bakmanın tarihi! siz bir keteni köpürten yaz ve inanılmaz yalnızlıklarsınız; sadece sizin olan o vahim, o beyaz ve kuytu gurbet sesleriyle işlenmiş yazdıklarınız ve yanık, kavrulmuş dizelersiniz kimbilir hangi sevdalara dolanmış size bakmanın tarihi! bir kalbime güvensem sizi hep okurdum ben...ama nedense hep aynı hüzün ve hep aynı tutkuyla bakmayı bilmediğimden, ne yapsam bir ilenç, bir kargış gibi ardımsıra geliyor şairliğim o solgun yolculuğa adanmış |
TAFLAN
ne zaman dinecek, ne zaman bu taflan, bu taflan? ey uçurum gözlü sevgilim! ne zaman baksam bir 'hiçlik tadı' ve ağzından yıldızlar uçuran ergin, yeşil ve yabanıl bir yaz gecesi gibisin yüzünde yolların gülüşü ve yaz göğüne ilişkin bir esenlik üretiyorsun geçip giden fırtınalardan ey uçurum gözlü sevgilim! ne zaman baksam aşkların büyük yarlarıyla kuşatılmış görüyorum kendimi safran ve ezilmiş yazlardan bakışlarının kıyısız açıklarına gurbet ve cevahir taşıyan bir gülüş söylencesi geçer bir yazdan ötekine derin anlatılardan ey uçurum gözlü sevgilim! ne zaman baksam bir dağın yırtmacından ince bir dere yatağı gibi kayan yeşil tenini görüyorum akşam nasıl da yakışıyor yüzüne ve sanki bir kayalığın içine durmadan kendi kendini oyan bir ferhâd gibiyim ben ya da pusuda, karanlık bir gül gibi hem solan hem solmayan ne zaman dinecek, ne zaman bu taflan, bu taflan? ey uçurum gözlü sevgilim! |
TENHÂ
her şiir boydanboya bir ıssızlıktır artık dizelerse giderek daha tenhâ acının düzyazısı olmaya hazır mı sözlerin kışı? aşklar! onları yazan yaşasın sarışı n atlas kâğıtlarda yaz ne güz okunur ağaçlar güyâ sen sussan da susmasan da bir tutup tutuştuğun hayale ağırdan iri güller ve lale düşer düştüğün melale ve hüznü yeniden-okumak için bir kitap olur dünya ve her şiir boydanboya bir ıssızlıktır artık dizelerse giderek daha tenhâ |
USANDIK
yaz günü! sen yine kendini anlat sense kendini yinele ey gök! sanki akıp gitmeyen bir su bendini zorlar gibidir...yararsız! kalbimse üstüste nice sevdalar görmüş bir höyüktü ki usandık yaz günü! ölgün ve umarsız işte hep burdayız, ne alır ne satarız hangi durak, hangi subaşı, hangi konak yetti o kadar...yorguna yol vermeye? dağ yolları öyle yörüktü ki usandık yaz günü! hep aynı ve yağız atlar çıksın diye tek düze dolanıp dururuz sanki tepelerde durmayıp döner gibi akşam gibi bitkin ve kararsız bir kuştur şimdi buruk bengisu ve gül şiire bir yüktü ki usandık |
VEDÂ
daha başından beri hiç sevmedim yerimi: adî gök, bayağı toprak! bu lânetlenmiş yerde iki arada kaldım; bir betona gerilmiştim, ufaldım; aşkları koparıyor bizi, hüznü öteki, durmadan bir leşe konuyor akbabalar... akşamlar biraz düşkün; yollar, kanayan yollar... ay lağımda batıyor ve sözler hiçbir yerde; her zaman kalbimizin yerinde ince duvar... aldanış! belki uğursuz bir gölge bulanmış kalmış... belki her aldanıştan kalan siyah aynalar! rüzgârı kuytulardan esirgemeyen ne varmış? ve daima boğulmuş, yaralı yolculuklar... dağ kendi güneşini çıkardı gitti; ben kendi gülüme kapandım kaldım; sustum, her sustuğum yerdeki kaybolmalar çağırır akşamı... akşam, uysaldır, boynunu bükerek gelir, ve teslim olur bana şiirler, elvedâlar... işte ben gittim, herşeyi söyledim, gittim; işte benden herkese, herkese bir sonbahar... |
YALNIZLIK BİR TARİHTİR
Yalnızlık bir tarihtir ikimiz Dururuz odalarda bir giysi gibi En kalın soluklarla çekiyor ipi Kimbilir kimlere kalmışlığımız Yalnızlık bir tarihtir sen misin Bir geçmişi sürüp giden ak turna? Ya benden önceydi ya da çok sonra Bir halk türküsüne gül olan sesin Yalnızlık bir tarihtir onlarda Gök dediğin iki kuşun arası Ey ilkyazlı gülüşlerin sonrası Ansızın donuyor gül, bakışlarda |
YAZ! SEVGİLİM!
kuş uzuyor dizelerde kalbimdir, üretir dinleyin: bir zamanlardı, dağlar ve onların ardı ve yabanıl bir akarsu gibi dadandın kalbime... yaz! sevgilim! yürürken kekiktin boydanboya ve yüzün ne kadar gürdü ah hiçliğe solan gülüm! işte sürüp bulutlar ve elmas ağzından ölüm sözleri üşürdün kalbime... yaz! sevgilim! ve sevda günleri ürettin boydanboya gözlerin kimbilir ne kadar sürdü? ah hiçliğe solan gülüm! |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 02:38 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.