![]() |
Bülent Güldal
Ay Yangınları
Aşk biraz da çoğaltmaktır yalnızlığı gözlerinde fırtınalar kopan bir kıza öyküsünü anlatırken kanlı türkülerin gurbetin yollarını adımlamaktır ola ki bir bahar rüzgarı öper alnımızdan hüzün çiçek açar başlar ay yangınları Ardışık sayılar gibiyiz sizlerle ben çok üslü kökünü aranırım ömrümün sonsuzun uçlarında karşıma çıkarsınız siz bütün açılarınız geniş ve kuş cenneti şafaklar söküyor alnınızın elipsinde sınırları birleşiveriyor bilinmezin Bir çemberin yarısı kaşlarınız renk cümbüşü var kirpiklerinizde gözüm iliştikçe dudaklarınıza soluğumu kesiyor bakışlarınız hükmü kanıtlanıyor denklemimizin ’her ne var ise aşk imiş’ evrende Bir avuç sözcük saçarlar önlerine modaya uyup dünyanın falına bakarlar anıları istifleyip düş odalarına okşadıklarını sanırlar kalabalığı birbiri üstüne yığılır zamanla yerleşir aramıza anlamsız anlar Sırsız aynalardan yansır yalnızlık ben merkezli sarsıntılarla eksilir ömür çıkrığından boşanır derin kuyunun ipi unuturlar avludaki gül bahçesini de öte yaşam sarmaşığına sarılırlar zehre keser hayatları ilahiyat derslerinde Eskiyi yeni yapmaların ustaları isini pisini silerler camların duvarları karanfillerle ovarlar havasızdır yine yürek kuşları ters ilmeklere takılır kalır hayatları kıyısında ot bitmez ırmaklarının İçimi serinleten içtiğim suda paralel çizgilerin ucundasınız hüzne denekler arıyor ya birileri el edip çağırır gibisiniz payınıza düşen gökyüzü altında bu yüzden kokusuz naylon gülleriniz Aşk biraz da çoğaltmaktır yalnızlığı kan yitiren bir ülkede şiiri aranırken cangıllardaki feryatlarla uyanmaktır yavrusunu yiyen kedilerin vahşeti sırıtarak büyürken gözbebeklerimizde hayat kumaşını fırtınalı bulutlardan biçip yeniden çobanı olmaktır sis dağlarının, yoksa nasıl bakabilirsiniz gözlerine çocuklarınızın? |
Ayvalık’ta Bir Pencere Akşamı
-Abdülkadir Budak,M.M.Doğan ve Serdar’a- Ay göründü bulutların arasından gökyüzü çayırına yıldız yağıyor bir yerinden gir denizin türküsüne haydi Mahzun aç pencereyi parlat pervazı şiirler oku kımıltılar kitabından Bin yaşındaki zeytin ağaçları iğdelerin dalları da dinlesin söyle Serdar’a dokunsun saza ışıltılar kapısını arala artık içimize doğsun aşkın ıslığı Sevdayı pazar eyler yüreği dili eteğinden kan damlayan bir dünyada şair sözü kulağa küpe olmalı başka kim söyleyebilirdi ki "Nil’in Büyüklüğünü Afrika’dan" En yorgun ırmak bile ulaşır bir gün aşkı soluyan engin denizlere fışkırır rüzgar göğüs kafeslerinden sessiz duruşlarına aldanmayın siz türküler içindedir dağılan mermerler Şimdi şiir kavşağındayım ömrümün aleve bedel biçen aşklar içre soluksuz geçiyorum kayalıkları silinip gidecek bir iz değil bu haydi Mahzun aç pencereyi parlat pervazı |
Aşk İçin
Aşk için İda’ya yolu düşenin izi kalır dudağında bilinir kokusundan hangi çiçeği öptüğü Yokuşları inmiş gibi dingin imbatla tarar saçlarını görünür yorgun gözlerinde paslı bir kolyenin çözüldüğü Böğürtlen morudur kalıcı aşk lekesi uzanısında saklanır sütyeninde sütü ağılı yaban otlarının Işığa yönelir pervane yüreği ter,dili tuz yekinir bulutlara siyah bir gül uğruna Söğüt yaprağı gizemler savurur kısacık eteğini aşk için gelinir yalnızca aşk için İda’ya Dağın koynundan akar masalların iksiri yaşamak yaz yanığı gibi sarılır boynuna Çoktan hazırdır kumsal soyunur iki yıldız arası uzatır ahtapot kollarını uzak venüs tepesine Dalgalar mı hışırdar ılık nefesler mi yoksa rüzgarla yarışır bir tay göğsünüzün ortasında Islaktır orda vadiler böceklerin yaz ötüşü çizer süresini zamana dal öğlen sevişmenin Aşk için İda’ya yola düşenin izi kalır dudağında bilinir kokusundan hangi çiçeği öptüğü |
Çargah
Bu yağmurda yola çıkılmaz kasırgalar iniyor dağlardan eğil de bir göz düşürüver az ötesi her yer acemaşiran Rengini gözlerinden almış bir akşam çöküyor üstelik koyun mahsun boynu bükük sis içinde kayboluyor çargah Bir yerlere yetişmek de ne önümüz sıra giderken aşk başladığımız yerdeyiz anla şiirime anahtar oluyor saçlarından esen zaman İnce bir çitle kuşattım hem gözlerinden dökülen ışığı eşyalar seninle tertemiz seninle konuşkan ömrüm odalar seninle sevinçli ıtır sızıyor saksılardan Bu yağmurda yola çıkılmaz ferahfeza bir gök açılır öfke kuşları uçar birazdan aşk kavşağındayız anla türkülerimize dönüşür suların akışındaki naz |
Dağların Dili
Şehir’in ışıklarını kuşanmış bir süvari geliyor suların ortasınmda suyu arayanlara nispet bir elinde tığ diğerinde teber deltalara yürüyor Kirli kürsülerden yağan havaya ayak uydurup içinden çürümeye başladı mı insan söz de kavrulur toprağını yitirir fidan aşk dilini unutur Seks basamağında düşleri umarsızlıkta ya da biz kayıbız şimdi,ben’in telaşı baştacı ediliyor öteyaşam özlemiyle tutuşuyor harika (!) çocuklar Bu dil dağların dili.Kıyısız denizlerin,uçurumların içinden süzülerek geldi Dede Korkut’un emzirdiği ufkumuzda zamana akran motiflerle kımıldıyor Biçtiğin kumaşın ortasından akıyor görünmez bir sel kımıltılardan süzüyor hayatı incecik türkülerle çerağına uzatıyorum ellerimi uzak şehirlerden |
Düş Meyhanesi
Kuş dilini kaldır önümden garson ıtırlı bir zaman dilimi getir, üç yanımız deniz nasılsa imbatı,lodosu topla getir, ay ışığıyla donat masayı şişeleri es geç açma rakıdan boşanalı beri daha çok sarhoşum memleketin havasıyla Ne kaptanlar gördüm bu meyhanede gözlerimin içine baka baka avcı masalları anlatan, ne kara göründü ne battı gemi ya yolcular iflah olmadı sularda çalkalanmaktan, kimi aslını unuttu,çıldırdı kimi kimselerin aklına gelmedi kaptanla birlikte yakmak güverteyi Şimdi dağların kekik mevsimidir kaldır masalardan çeri çöpü de su gibi kızların topladığı biraz yaban gülü getir türküsüyle beraber sis dağlarının, belki anımsar müşterilerin aynalardan bakan gözlerin kendilerinin olmadığını, yak bütün ışıkları garson görsün herkes kendi yüzünü konuşulanlar anlaşılsın Aşkla dokunuyor ömür kumaşı yaşadığımız her kımıltı bir denize çanak oluyor ya işte bu pencereden bakınca kimselerin zamanı yok bilmecelerle uğraşmaya, eskinin göçüklerinde simya çalışanlar anlasın neden solgun çıktığını halkın fotoğraflarının Dil tükeniyor garson kan yitiriyor meyhane çalıp söyleyenler anlamazken birbirini okumuyor diyorlar ya haksızlık ediyorlar halk denilen atlasa tut kollarından denizin ve dağın şairlerimi getir hatırı sayılsın hayatın kendine gelsin bu sofra |
EKO ÇÖKÜNTÜ
Koçero'sunu özlüyorum ıssız dağların kuzuyu alırdı kurdun ağzından sarardı kanadını yaralı kuşun kefeleri dengelerken kendince babadan oğula geçen bir saltanat olmadığını sezerdi hayatın ve bir isyan bayrağı gibi dikilirdi karşısına puştun Bütün değerleri yok varsayan yılan dilli ihanetlerinde hayatın hainleri hep birlikte bir yolu tarif eder gibi tanımlıyorlar fukaralığı karnında hazineler beslerken çöle dönüştürülen toprak açlıktan sütü kesilen anne diplomalı işsizler ordusu bu sarmalın neresinde? Yirmiüç cent'ten satışa sunulmuştu yarım yüzyıl önce delikanlı dedem küresel dünyanın köşesiz sahiplerine, o parayı hoyratça harcayan babam Yeni Dünya'da olduğunu sanmıştı bir an, süt tozuyla beslenmek düştü benim payıma beyzadelerin narin ellerinde dibe vurdu soluğu az gelişmişliğin yakın diplomolarınızı yakın yakın Koçero'sunu özlüyorum ıssız dağların |
Figan Faslı
Çile ve çarmıhı baştacı edenler ey yaşamın kımıltısını görmezden gelenler el birliğiyle çoğaltıyorsunuz kamburunuzu Yıldızlara giden yolda ayak izleri ırzına da geçiyor güzelliklerin tüketiyor ömrümü bu çelişki Yürek serinliğiyle geçene aşkolsun doğumla ölüm arası bir zaman adım başı diken bahçelerinden Kuşlar bombalar terketti gökyüzünü direkleri yıkılıyor insanlığın yaşadığımız an salt faslı figan Yüzyılın bağrı ateşten bir tarla kan damlıyor eteğinden dünyanın inim inim inliyor şimdi Babilonya Çocuk katillerinin yarattığı tufan alnının çatına yazıldı uygarlığın bu hangi hayvan? Bu hangi hayvan? Şakaklarım karıncalara yuva fosforunu okşuyorum ateş böceklerinin yaşıyorum işte,uç veren filizlerin aşkına |
Güzden De Öte
Ay yüzlü kadınların teni gibi kokuyor avuçlarımdaki toprak farketmeden çiğnesem de yuvasını karıncanın bir gidip bin geliyor türküler içinde kervan Ömrümün biriktiği mor bulutlu vadide aşk saati soruyor ilk halini hayatın ışıklarla yıkanıyor mahsun gülümsemeler Kendini silen evlerin yorgun misafiriyim uzun ırmaklarla akıyor gülün son telaşı güz bir menzilden ötekine savruldu bütün yollar şimdi bu durağa geldi Adı değişmeli artık sıfır noktasına giden sessiz trenlerin aramızda yer bulur anlam gül açar nasılsa derinlere ağarken boşluktaki gölgeler Anılarla ısınıyor soğuk düş odaları hangi ele uzansam buz kendini de siliyor 'ben' nasıl çağırıyor bilseniz dönüş yolunda bir fettan İskandiller boşuna karaya oturdu gemi yolun sonuna geldim ay yüzlü kadınların teni gibi kokuyor avuçlarımdaki toprak vakt erişti in diyor bu muammalı durak |
IŞIK MERDİVENLERİ
Sizi dinlerken aklım terliyor bayım katran karası bulaşıyor beyaz düşlerime ilk dönüden bugüne kayıp giden zamanı örümceğin ağlarında aranıyorsunuz kımıltısını gözardı ediyorsunuz hayatın Sularından gül fışkıran bir havuzun başında kalbini dinliyorum denizi emziren dağın mermer yontulardan savruluyor ter taneleri iri gözlü kadınlar dirimle oynaşıyor köpüklerin ucunda açıyor şiir çiçekleri Birbirine benziyor başımda uçuşan kuşlar bakışlarıma çarpan yüzlerin telaşı da düşleri zehirleyen korkunç yanılgı bu; yenisi doğuyor yerine kayan yıldızların kanat ve çocuk kendisini büyüyor Belikleri kınalı bir kız çocuğu ağlıyor kumların girdabına düşüyor iç çekişleri, uçkuruna sevdalı desem aşka ihanet olur diz çöküp baladlar okuyor ilkel bedevi kim bu fermanın sahibi söylesene sayın bayım? Kısacık ömrüm söz diziyor sonsuzun yollarına saçlarını okşuyor yontulardaki kadınların yeni bir dünyanın tohumu çatlıyor usul duyuyor musun ey yüreğinde fırtınalar kopan? Işık merdivenlerinden çıkıyoruz aklın |
KAR SIZISI
Şimdilik bir rastlantı bombalar düşmedi başıma salgınlardan kurtuldum ensemde kara cehennem dişlerinin sıcaklığı kanserin,sarılığın sars'ın bir korku filmi yaşadığım çağ ömrümün ellinci yaşı merhaba Dudaklarımda kar sızısı alnım ateşler içinde gören içtiğimi sanacak dünya yalpalıyor oysa yanık ceset kokuyor ortalık, her çalabilir kapınızı ecelin zamane tanrıları diğer namıyla uygarlık! Payıma düşen güneşe göz dikenler karşısında konuşmak yasaktı ya susmaksa ölümcül ayıp, iyice büründüm gömleğine gül açan insan sıcaklığının bir yudum sevgi uğruna el edip çağırdım sizi bekledim aşkın kıyısında Yaşanacak ne kaldı ki demeler sizin suçunuz yürekleri paylaşmayı tenden ibaret sayanlar hangi toprağı suluyorsunuz? Size dokunmayacak mı dünyayı saran yılan? Kuyruğunu çevirip incecik ensesine gururunu onarıyor adı hayvan olan akrep! Ateş çemberlerinde siz susuyorsunuz Yerimi sorguluyorum yalnızlık deltasında; aşığın yokluğundan aşkı yok sananlar sınıfta kalıyorlar, öylesine çoklar ki hayatın sofrasında ne Bağdat'tan dönüyor masa başlarından ne de, yanlışın sağlaması doğru oluyor nedense? Küresel efendilerin bir türlü doymuyor karnı hep onlara yok bana ömrümün ellinci yaşı merhaba |
Mavna
Saçlarını tarayarak yüzlerce yılın külhan aşkları besleyerek koynunda tanrıya akran zamandan geliyor Ne suyun farkında ayışığının ne de akıyor dağların içli sesiyle yorgun mu desek tükenmiş mi yoksa Döndüğü kıvrımların ucu uçurum girdaplarda boğuldu boğulacak yolcuları bitkin rota sormaktan İş bilmez dümenciler elinden aman iniltiler içinde korsan kayalarında tufanlara kafa tutan hüzünlü mavna Kalbine iniyor kanlı baltalar sırtlan yuvaları şölen sofrası kanlı rüzgarlar esiyor konaklardan İlmeği senin motifi benimdi elbirliğiyle dokunan kilim bizimdi satıyorlar şimdi aymaz kaptanlar Sinmişliğin altında uyuyan dev yekinmeleri görüyor düşlerinde 'Darağacında Üç Fidan'ın haykırışını Sırmalarını bir kir gibi fırlatan daha da gerilerde Mustafa Kemal'i çağırıyor kurtuluşun şafağına Depremler yaratacak silkinişiyle uyanır koca dev yüzer bu mavna tüneklerinde boğulur alıcı kuşlar Koltuk sevdaları kor ateş olur firar planlarıyla yatıp kalkarlar korsandan dönme kirli kaptanlar |
Misafir
-Hüseyin Yurttaş’a- Uçmalara kanat çırpan kuşların yavrusu gibi aşkın çırağıydım henüz Yalancı bahara aldanıp çiçek açtı ümit ağacım yandı buzun bağrında Anlamını çözmüştüm ki tutuklandı kentlerim aykırı türküyüm biraz Derinde akan ırmağa hem uzağım hem yakın bir karlı dağ içimde Sular yıkayabilir mi? Kaçışlara yeltenenin ellerinin kanını Hayatın hüznü ve gurbeti dünya gözlerimin içinde kim söndürür bu yangını? Mekanlara misafirim bir ses aranıyorum ’Bülent,gitme burda kal’ Kurşun yarasından ağır delip geçiyor zaman ustam söyle nedir bu hal? |
NEHİR
Terli göğsünde gümüşi yazın uzun bacaklı bir nehir akıyor anıları istifleyip düş odalarına sekerek geçiyor sarp yamaçlardan sıcak merhabalarla düşüyor sofrasına aşkla yoğrulan ak köpüklü Akdeniz'in Köpüren ıslığında zamanın sesi kavgaların tanığı nice öldürümlerin not düşüyor paslı aynasına kalabalığın; gökyüzünün şen türküleri sizin değil mi set mi dinler çılgın su ummanın kokusuna doğru görenler çoğalacak elbet tanrıya akran Spartaküs'ü Uçurumların hüzünlü yalnızlığını serinliğini akıyor boynu bükük dağların ardıç bir avlunun dost sesine çeviriyor yatağını basma entarisinin eteklerinden kuşlar havalanan zeytin gözlü bir kıza dönüşüyor dünya bütün hızıyla damarlarıma yayılıyor o zehir bu türkü bitmeli şimdi uzun koşusundan yoruldu nehir |
SENİ DİNLERKEN
Yanaklarının gümüş çukurunda ışıklar oynaşıyor bir demet karanfil oluyor dünya ortasında ben tutuversem bozulacak büyü savrulan eteklerinden Cümbüşlü meyhanedir gönlüm makber isteyenlerin olsun bana sıcaklığın ver göğsünden havalanan yaz kuşlarının dağ denizle yoğruluyor gökyüzü düşüyor içime seni dinlerken Ardımda kalan yol eskidikçe sabırla yenilendim derin sulara düşürdüm yüreğimi dönekler pazarında aykırı bir sesim Allah’a bile eyvallah etmeyen Kanlı gömleğini çitilemekten usandım kirli yüzyılın aşk faslında acemi taylar yarışıyor yangınlı bulutlarla türkülerle geçiyorum ömrümün güz bahçelerinden Tuzu kaldı tenimde tırmandıkça düştüğüm kayaların buza dönüşen eşya,ıssızlaşan odalar,mor yalnızlık kırığını onarıyor kristal bir vazo kokladığım gülünden Bana düşlerini ver lacivert gözlerinin şen türkülerini şiir ırmağımın son dizesine düşür yaz *******ini kırmızı karanfiller dönüyor başımda seni dinlerken |
SONSUZDA DANS
Kedilerin uyuduğunu sanan bir kumrunun yavrusu kanatlarını yadırgayarak uçma denemeleri yapıyordu Hırpalandıkça güzelleşen ve kendisiyle sevişen hayat aklı bozguna uğratan tanrısal bir hakla karmaşa kaynatıyordu Güneşin sarı sıcak kaftanı örttükçe üstünü bahçenin kılcal damarlarında dereler akıyordu kırmızı gülün yaprak yeşil terliyordu Kilim kanatlı kelebek uçuşan bir uğultunun çevresinde dönerek ölümün rüzgarıyla kendini yaratıyordu Gülibik bir şafakta hem gül gördü hem yaprak uykusundan silkinerek kıstı gözlerinin merceğini tırnaklarının sivriliğini kumruda denedi ala bir kedi |
Tambur Ve Şarap
Güneş sarısı kehribar tütünden sabahın ilk sigarasını sardım kanat şakırtılarına döndüm yüzümü Tanrı'sı insan olan bir ayinde akacağı ummanı buluyordu su hangi pencereye konacağını kumru Yaz bitti.Güz durağına iniyoruz el ele zemherinin dar geçitleri inceden şehla gökavluya yıldız ekmek kolay iş değil sevgilim bir kahve yap da gir bu şiire Tambur demiştim akşamların şarabisinde şakıyan kuşlara özenmiştim.Ne delilikmiş Tanrı sanıp da kendimi şiirler söylemiştim ıslığıyla üşüyorum şimdi yalnız *******in İncirin çekirdeğinden aşka açılıyor kapılar gel diyor ormanıma boşver Tanrı'yı tapınağı dinlere döndüm yüzümü bir vahşet ki aman aman düşe kalka kaçtım boz bulanık o uçurumlardan güz köyünün ötesinde bekleyedursun kirli ölüm |
TERZİ
Şafağın renginden biç kumaşı ipliğini sulardan eğir bulut kullan teyeline rüzgar geçsin içinden astar filan istemem tela tenimi incitir Bir dudak motifi işle al ibrişimle doku yakama üstüme düşen göz anlasın ki aşk delisi geçiyor sokaktan tez kullan makası terzi hayat bir fincan kahve içimidir |
Yağmur Kuşunun Türküsü
Her eve biraz Nazım verelim.Atlas bulutlarda harmanlanmış altın sarısından aşkın.Nasıl kafa tutulurmuş zehirli otlara,dip sularda nasıl yüzülürmüş anlaşılsın. Karadeniz'i verelim size.'Papa XII. Pie gibi önü açık yatar:Bir eski zaman ******sudur sanki.Sarkık memeli.Huysuz.Yatalak.' İlhan Berk'in penceresinde yanlış öten bir kuşum.Bilmem siz nasıl düşünürsünüz? 'Ya sus-git,ya konuş-gel,ortalarda kalma'.Söylemini getirdim kapınıza Özdemir Asaf'ın.Irmakları tersine akıtmak isteyenlere duyurulur.Kavgalar en az iki kişilikse aşk bire nasıl indirgenir? Sarmalda incecik birer lifiz unutuyorsunuz. 'Işıklarla oynamayın' diyordu Hasan Hüseyin.Kurşun eritiyordu sağır kulaklara.Şarabını yudumlarken çevresinde pervaneydiniz.Ölümün eli değdi alnına.Arabesk dediniz.Gömütünde açan güller soruyor:Işıklar kararırken neredeydiniz? Küçük evlerin düşlerini isterseniz Behçet Necatigil verelim biraz.Karabiber,kafuru ya da fesleğen.Hırçın sevgilerinize serpersiniz.Hayatın kenar süsüdür yorgun yaşamak.Kimseleri ilgilendirmiyor küsmeleriniz.Anlaşılmak için daha çok beklersiniz. Sınıfta bırakılıp azarlandıkça başkaldıran doğunun hakkını verelim.Çılgınla mazlum arasına hakem olsun Ahmet Arif.Dicle'nin kıvrımlarından dinleyelim harami masallarını.Baldırıçıplak krallar utanır mı acaba? Yolcu yolun özgürlüğeyse kapını açık tut şair sözüne.Kartalın görkemine olduğu kadar yağmur kuşuna da pay ver aşkından.Ummana bakarken zerreyi anımsa.Sana ait değil mi başında dönen dünya? Her eve biraz şair verelim.Bir kurşun gibi ağır.'Üvercinka' gibi ince.Trajedyalardan süzüp hayatı otur aşkın sofrasına.Verilenle eksildiğini anlayıp almaları öğreneceksin.Yolcu yolun özgürlüğe.. |
İda’da Yaz Sonu
Kekikli köpüğünü bıraktı bana İda çekilirken koynuna son yazın Yalnız bir ıslıktır eflatun perdeler ıssızlık zorluyor artık sabahın kapısını Saklı duruyor gömleğimde eski dudak izleri kollarımdan usulca sıyrılan sevgilinin Dokunsam ağlayacak kokusunu arayan gül bir bahçenin kuytusunda bu hangi göçün sızısı Otlara yatırdığım Temmuz buğusu titriyor *******i zeytin dallarında Yaz otlarının görmediği vadilere açılıyor gözlerimin girdabı deniz kokan odalarda Yeni kuş yolları arıyor her gece uzun bacaklarıyla yatağımda güz |
İDA'NIN YOLLARINDA
Bir yanım koca dağ derin deniz diğer yanım çiçek derseniz kızlar gelir pınarlardan sofralar kurulur aşkın dergahında İncedir rüzgar dalgalar kabarır inceden uzak dur aman dağları küçümseyenden o nereden bilecek Kybele'yle seviştiğini Dikenlerin ucunda açan mor zambak kılavuzun olur çağlayanlara doğru elinden tutar yer altı dereleri Kentler kavganın diliyle konuşuyor yorgun sen sabahın içinde ormanları soluyorsun sözcükler fışkırıyor ateş kuyularından Bu dil dağların dili derin maviliklerin kuş şakıması,gül patlaması,aşkın hası ortasında bir mevlevi gibi dönüyorsun Hayat güze dökülüyor telaş içinde açılıyor kapıları sonsuz suskunun bu türkü bitebilir de kime ne? Ömrümüzün bezzazı bize sormuyor biçiyor kumaşını düşlerimizin kimine göl düşüyor kimine umman Gölsen eğer enginlere çevir yüzünü büyük balıkları besle koynunda taşlarla konuşmayı öğreneceksin |
İKİLEM
Değişiyor nesnelerin türküsü yavaşca kaynağına dönüyor gözüme ilişen renkler yakama heyecanla taktığım gül soluyor bir el okşuyor alnımı soğuk mu soğuk aranıyor sürüsünü çoban kayıp dağlarda Gel gitini unuttu kıyısında gezindiğim deniz ne ay'ın hükmü geçiyor geceye ne güneşin sabaha kavrulan ıssızlıkların biterken başlıyor yolları iş olsun diye salıyor ağlarını sulara balıkçılar sözden taşan türkülerle direniyorum hayata Bahçelere açılırdı pencerelerim gül kokularına dağ sularıyla yıkanırdı uzun boylu bir süvari her an'ıyla örtüşürdü kalbindeki 'süveyda' sardunyalar sile küstü zemheride boy atan kulağıma doluyor artık geri dönüşün türküsü Herkesin başrol oynadığı çok kişilik oyunda perdeleri indiriyor sahneye sufle veren ses bitiş müziğine karışıyor duymadığım bir senfoni dağların devrildiği yerden esiyor rüzgar inişe geçtiğim merdivenin son basamaklarında Gülibik şafakların yanan teniyle sevişmedim mi söyle bana sularını yitiren yorgun ırmak binicisini yok sayan zamanın küheylanı dörtnala gittiğin bu hangi davet? Düşümü gerçeğimi yollara dağıtarak |
Yolcu
İncecik parmaklarınla vur tamburun tellerine ışıklara bürünüp yüreğe yağar bu ses ay göğe sığmaz olur sen benim yüreğime İnan yarim inan dost bu el böyle yanmadı başkasının elinde Aşk sarrafı olduğumu sanırdım ya yanılmışım seni görünce anladım pervanelere dönüşen Mecnun'u,Ferhat'ı,Kays'ı tırmandıkça düştüğüm başı dumanlı bu dağı İnan yarim inan dost uçurum kokuyor hava gözlerine baktıkça Ömrümün güz bahçesinde bütün kuşlar uyandı şakıyan gülü görünce şiire yekindi kalem yüreğim sevmelere teninden yükselen buğu yaz eyledi ansızın geçkin yaz kumsalımı İnan yarim inan dost yolcusuyum yolunun bu mevsim hiç bitmese |
Ömrümün Mor Saatleri
Kokusunu alınca goç mevsiminin can kuşu çırpınır ten bahçesinde fırtınalı pervazdan savrulur ömür giriverir usulca kırların türküsüne Köpüklere biner gider sesler ve görüntüler bir an da kesilir aşka güller açtıran kayaları aşındıran taylarla yarışan sımsıkı bacaklarıın özüne biçirn aranır patlarnaya hazır gülden Kokusu olurum yağmurun kayadaki çiçeğin utanırım okşandıkça aşk merdiveni gibi kendime kapanırım nasıl patlar bir dünya koparıldıkça anlarım Ömrün mor saatlerinde yeni öğrendiğirn ıssız türküde biçim seçer özüme sınırsız kımıltıdan onarır kendini yaşam ipliği dantel olur gül dalına yakama yapışan ölüm |
Şahbaz’a Gazel
Sinesindeki sitemler naralara birikir dinamitin deposu dağın yanar halidir Buluta kafa tutar bir ellibeşlik boyuyla aşk faslına girince ince dallar gibidir Bir kurdun alevden gözleriyle bakar şafağa sayrılığı açlık demek ekmek derinlerdedir Kamçıyı rüzgara sallar fiske vurmaz atına düşlerini kanatan sızı geçim derdindendir Ömrünün tozlu yollarını sarp yokuşlarını yüreğinin değirmeninde ovalara çevirir Dönemeçlerinden şiir gibi geçer hayatın okuması yazması Ali Mektebi’’ndendir İri kıyım yüreğiyle affetmez hayınlığı yarin dizi dibinde küçücük bir bebektir Hüznün koşumlarını kuşanır her sabah dün bugün yarın güzergahında küfürlerdedir |
ŞİİRİ ARANIRKEN
Hayatın dudaklarından yükselen buğu öpüyor beyaz çiçeklerinden toprağın göğün ve suyun aynasından yansıyan dirimle bölüşüyor aşkı içimdeki ses yaşama sevinci dolduruyor genzime yumruk kadar kuşların türküleri Yaz bahçelerine giderken rastladığım dağların böğründeki gizli gülistan güldü bana toprağının bahçevanı sanıp ayışığına büründü birden yıldızsız gece ömrümün sofalarına düğün dernek kuruldu baş köşeye oturdu masal bir aşkın sancısı yaktı içimi şiire anahtar sandığım Kum mavisine benzeyen gözlerinizle terini siliyorum çiçek doğuran yüreğimin kanımı köpürtüyor masum bakışlarınız ya daha çok sarılıyorum ömrünüze damarıma sızdıkça dalın ucundaki renk delirmekse bunun adı deliriyorum Bulduğumu sanırken usulca yitendi o kuytularında dağların rüzgarla oynaşırdı kokusunu duyardım da göremezdim tenini göz,dil ve dudaktan ibaret sanıp yanıldım geme gelmeyen oynak kısraklarla seviştiğini söyleyenlere inanamadım Çığ düşüyor içime ne zaman yola koyulsam uçurumların asma köprüleri çıkıyor önüme saklıyor kokusunu o vadi hoyrat avcılardan ya ben sevmeyi hiç bilmiyorum o gül bahçemde açmıyor ya da girdabına kapıldığım her suyu deniz sanıyorum |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 08:28 PM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.