![]() |
Pablo Neruda
***
Rüzgar saçlarımı tarıyor, anaç parmaklarını geçiriyor saçlarımdan. Anının kapısını açıyorum Düşüncem çıkıyor, çekip gidiyor. Başka seslerdir taşıdığım, türküm başka dudaklardan, Anılarımın mağarasının tuhaf bir aydınlığı bile var! Yabancı toprakların meyveleri, bir başka denizin mavi dalgaları, başkasının aşkları, adını anmaya yüreğimin elvermediği acılar. Ve rüzgar, anaç elleriyle saçımı tarayan rüzgar! Gerçeğimi gece alıp götürüyor, ne gecem var ne de gerçeğim! Yol ortasına yatıyorum, beni çiğnemek gerek yürümek için. Yürekleri çiğniyor beni, şarap ve düşle esrik yürekleri. Kıpırtısız köprü, yüreğini sonsuzlukla bağlıyorum. Ölseydim birdenbire bırakmazdım şarkı söylemeyi. |
ATLAR
Pencereden atları gördüm. Berlin’deydim, kıştı. Işık Işıksızdı, gökyüzü yoktu gökyüzünde. Havanın aklığı ıslak bir ekmek gibi. Ve penceremden boş bir sirk Kışın dişleriyle kemirilmiş. Ansızın bir adamın yedeğinde On at göründü sislerin içinden Çıkarken titremediler, ateş gibi, O saate kadar bomboş olan Evreni doldurdular gözlerimde. Görkemli, yangınlı Uzun bacaklı on tanrı gibiydiler, Yeleleri tuzun düşlerini andırıyordu. Portakaldan ve evrenlerdendi sağrıları. Baldı derileri, amber, yangın. Boyunları gururun taşlarından Oyulmuş kulelerdi, Ve kızgın gözlerine güçlü bir dirim Eğilmişti bir tutuklu gibi. Ve orada sessizlikte, ortasında Günün, kirli ve dağınık kışın Haşarı atlar kan, Uyum ve yaşamın kışkırtıcı gömüleriydiler. Baktım, baktım ve yeniden yaşadım: Kaynağın, altın dansın, gökyüzünün, Güzellikte yaşayan ateşin Orada olduğunu bilmeden. O kapanık Berlin kışını unuttum. Ama atların ışığını unutmam. |
BALIKÇIBAKİ
Baki bakıyordu daldan Balıkçı suya battı, Balıkçıbaki daldı dibe Balıkçıbaki avladı balık, derken Baki daldı, zavallı kuş, Balıkçı çıkarken yüze kıpraşan gümüş yükü ve birkaç damlayla, çünkü Balıkçıbaki beslenir yalnız gökkuşağıyla, suda dalgalanan ışıkla: sonra çöker ve tüketir titreşen balıklarını |
BU AKŞAM EN HÜZÜNLÜ ŞİİR
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı. Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara. Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında Sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim O durgun, iri gözler sevilmez miydi ama Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim. Yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi. Ota düşen çiy gibi, düşmekle şiir cana Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa. Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana Hepsi bu. uzaklarda şarkı söylüyor biri. Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca Gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi Yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana Artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim Sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona Ellere yar olur. öpmemden önceki gibi. O ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla Artık sevmiyorum ya severim belki yine Ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda Böyle *******de kollarıma aldım çünkü Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca Belki bana verdiği son acıdır bu acı Belki son şiirdir bu yazdığım şiir ona |
BUĞDAYIN TÜRKÜSÜ
Halkım ben, parmakla sayılmayan Sesimde pırıl pırıl bir güç var Karanlıkta boy atmaya Sessizliği aşmaya yarayan Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa Tohuma dururlar yeniden Ve halk, toprağa gömülü Tohuma durur bir yerde Buğday nasıl filizini sürer de Çıkarsa toprağın üstüne Güzelim kızıl elleriyle Sessizliği burgu gibi deler de Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde. |
BİR SÜRÜ AD
Pazartesiler karışmış Salılara ve hafta bütün bir yılla: kesemez zamanı bezgin makaslarınız sizin ve günün bütün adları yıkanıp gider gecenin sularıyla. Kimse ben Pedro’yum diyemez, Rosa değil, Maria değil kimse, ya tozuz, ya kumuz hepimiz, hepimiz yağmuruz yağmur altında. Venezuelalardan söz ettiler bana, Paraguaylardan, Şililerden, bir şey anlamıyorum dediklerinden: yeryüzünün derisini biliyorum yalnız ve onun adsız olduğunu. Kökler arasında yaşarken çiçeklerden daha zevk duyduydum, çan gibi çalardı ne zaman bir taşla konuşsam. Çok uzundur kış boyu sürüp giden bahar: zaman kaybetmiş ayakkabılarını: bir yıl dört yüzyıl eder. Uyurken beni her gece nasıl çağırırlar ya da çağırmazlar? Ben ben değilsem uykuda uyanınca peki kimim ben? Diyorum, güçbela ayak bastığımız şu yaşamda, gelelim yeni doğmuş gibi, doldurmayalım ağzımızı, bir sürü belli belirsiz adla bir sürü kasvetli resmiyet bir sürü cafcaflı kelam senindiyle benimdiyle bir sürü kağıt imzalamakla. Her şeyi karıştıran bir kafam var benim, birleştirip hayat veren içiçe sokan, soyan, ta ki dünyanın ışığı okyanusun birliğine varsın, bir esirgemez bütünlüğe, bir çatırdayan miskokuya. |
BİZLER SUSUYORDUK
Bilmek acı çekmektir. Ve bildik; Karanlıktan çıkıp gelen her haber Gereken acıyı verdi bize: Gerçeklere dönüştü bu dedikodu, Karanlık kapıyı tuttu aydınlık, Değişime uğradı acılar. Gerçek bu ölümde yaşam oldu. Ağırdı sessizliğin çuvalı. |
ÇOCUKLUĞUN TAŞRASI
Çocukluğun taşrası, romantik balkondan seni yelpaze gibi açıyorum. Eskiden olduğu gibi sokakların terk ettiği ben, terkedilmiş sokakları inceliyorum. Düş darbeleriyle dövdüğüm küçük kent, kıpırtısız varlığından beliriveriyorsun. Köpüğün kıyısında uzun ve ağır adımlarla toprakları ve otları çiğneyerek, daha yeni boyanmış bu gök altında büzüşmüş sen, bir tek sen geceyi kaçıran taşlar atabilirdin. Böyle yarattın kendini, yalnızlıkla yoğrulmuş, iç sıkıntılarıyla yaralı, yürüyerek, yürüyerek kederli kasabalarda. Neye yarar eskilerden söz etmek, neye yarar unutuşun çamaşırlarını yeniden giymek? Yine de gölgen büyük ve kara, çocukluğumun taşrası. Büyük ve kara kasaba gölgen renksiz soğukluğun, kuzey rüzgarının öpücüğü altında. Ve güneşli, beklenmedik, tatlı günlerin de var bir başak gibi sallanarak nemden çıktığında zaman. Ah! suların yükselmesinin korkunç kışı, babaannem ve ben titrerdik aklımızı kaçırasıya titrerdik. Her yandan yağan, kederli ve savurgan, bitmek tükenmek bilmez yağmur. haykırırlar, ağlarlardı ormanlarda yitmiş trenler. Rüzgarın çevrelediği tahta evler çatırdardı. Rüzgar şaha kalkmış ayaklarıyla pencereleri uçururdu, yıkardı çitleri; şiddetli, umutsuz, arazi olurdu denize doğru. Ancak tertemiz ******* de vardı, güzel havanın yaprakları, kusursuz yıldızlar içine sokulmuş karanlık gökyüzü. Ağır kaldırımlarda, alacakaranlıkta ya da unutulmaz sabahlarda genç kızı elinden tutup gezdiren aşık oldum. Söylenmiş onca sözcük nasıl anımsanmaz? Çiçek gibi açılan öpücükler, dalgalanan çiçekler her şey bitse de. Fırtınayla yüzleşen ve acı kanatları altında ağzını güçlendiren çocuk seni destekliyor bugün fırtınadan sonra büyük bir ağaç gibi nemli ve sessiz memleket. gizli saatlerin elinden kaçmış, herkesin tanımadığı çocukluk taşrası. Son yağmurla ıslanmış yapı iskelesine uzanmış yalnızlığın bölgesi, bir geri dönüş barınağı olarak öneriyorum seni ömrüme. |
EN İYİ GÜNE ÖVGÜLER
En iyi gün tan atmadan önce başlar ve geceden sonra biter. En iyi gün karanlık süngerlerinin arasına fırlatır oklarını ve işte karşımızda, en iyi gün, iyi bir yoldaş gibi, ayakta durur yol ortasında. Bu mutlu zamanı haber verir belirtiler ama kimse derlemez onları. Kim okur kayan yıldızların alfabesini? Hiç durup çözmedin sokaklara dökülen küçük öncü belirtileri. Son rüzgarların temel gülünü de incelemedin. Ne önemi var ey sevinçli gün! Şafağın gönderinin tepesine çekildin ve böyle göründün, güler yüzlü savaşçı. Uyandıklarında buğdayların çiyi titretirsin. Aydınlığın meyveleri boyar ve yollarını yitirmiş arıların kanatlarını açarsın. Ve vadideki o sarı çiçeğin benzeri yoktur çünkü geceleyin apaydınlık parmakların beklemiştir başında. Yayılmış gök, açık gök; genç kız ağır geniş adımla iner yaprakların kokusu içine. Solunan hava soluklaşmaz, havada gerçek menekşe rengini korur. Kasaba, ah! o billur taşra, bir türlü satın alınamayan bronz çanın açılışını yapar ve sandalın sahibi, yoksullukların kıyısından dalgalandığını görür denizin ıslak zümrütleri arasında yelkenlisinin beklediği yelkenin. Küçük kız, küçüğüm, gezme günüdür bu gün, kovmalısın kederini ve göğsün iki dirhem bir çekirdek giysinin altından dikler iki ak tomurcuğu. Yiğit dost, uzak dost, sevgili köpük, bugün sevincin sana getirdiği mektubu, haberleri alırsın: Gerardo, sarhoş herif, eski dostum. Biliyorsun, Thomas başını sokacak bir yer buldu. Federico, Juanita, herkes memnun. İşçiler pişman değiller bu günün tatil olmasına ve içleri sızlar yaygaracı yumurcakları beklerken. Bir çiçek süslüyor yoksulun barınağını bu huzurlu saatlerde ve her yeri örümcek ağı bağlayan yıkıntı eve gün ışırken sabah ya da gün batarken akşam barınaksız bir umudu saklayan iki sevgili girer. |
FEDERİCO GARCİA LORCAYA YANIK ŞİİR
Issız bir evde, Korkudan ağlayabilseydim; Gözlerimi çıkarabilsem de, Yiyebilseydim; Senin sesin için yapardım Bunları, Yaşlı portakal ağacı sesin; Senin şiirin için yapardım Bunları, Çığlık çığlığa fışkıran şiirin. Baksana, Maviye boyuyorlar hastaneleri, Senin için; Kıyıdaki kenar mahalleleri Ve okullar, Senin için büyüyorlar; Tüy salıyorlar, Yaralı melekler; Pullar örtünüyor, Düğün balıkları; Deniz kestaneleri, Göğe uçuyorlar; Siyah tülleriyle terzi dükkanları: Kanla doluyorlar, kaşıklarla, Senin için; Ve, Yutuyorlar, Yırtılmış kurdeleleri; Öz canlarına kıyıyorlar, Öpüşe öpüşe; Ve ak sadeler giyiniyorlar. Bir şeftali ağacı Giyinip de, Kuş gibi seğirtirken sen; Kasırga gibi fırıl fırıl, Bir pirinç gülüşüyle gülerken; Türküler çağırdığında; Allak bullak ederken, Atardamarlarını, Dişlerini, gırtlağını, Parmaklarını; Vay ne şirindin, Kahrolurdum ben Kahrolurdum ben Kızıl göller için: Güz ortasında bir şahbaz at Ve kana belenmiş bir tanrıyla, Beraber yaşadığın. Kahrolurdum ben, Mezarlıklar için: Gece, sesi kısılmış Çanlar arasından, Suyla, mezarlarla küllenmiş Nehirler gibi geçen; Nehirler: Hasta asker koğuşları sanki, Tıklım tıklım dolu; Ve matem yağlı ölüme, Çürük taçlı mermer şifreli ölüme, Nehir nehir gelen ölüme doğru; Birdenbire taşıveren nehirler. Gece, ayakta, ağlaya ağlaya, Boğulmuş çarmıhların geçişini Seyrederken sen; Kahrolurdum seni görmek için: Bak, Ölüm nehrinin önünde ağlıyorsun Perperişan; Garip kalmış köşelerde başın, Durmaz ha, durmaz gözlerin Ağlar yaşın yaşın. Gece ve çıldırasıya yalnız, Külleri ısıra ısıra; Dumanı, gölgeyi, unutmayı: Siyah bir huniyle yığabilseydim, Trenlerin, gemilerin üstüne; Filizlendiğin ağaç için, Yapardım bunları, Topladığın, Yaldızlı su yuvaları için; Sarmaşık için, Yapardım bunları; Gecenin sırrını sana ileterek, Kemiklerini saran Sarmaşık için. Islak soğan kokusu gelen Şehirlerden, Seni bekliyorlar; Boğuk bir sesle, Şarkı söyleyerek Geçesin diye. Yeşil kırlangıçlar, Saçlarının arasına yapıyorlar, Yuvalarını; Dilsiz sperma sandalları, Peşin sıra geliyorlar; Sümüklü böcekler, haftalar, Yelkenleri düşürülmüş serenler, Kirazlar da, Dönüveriyorlar ossaat: Gözükünce solgun başın, On beş gözlü başın, Al kan içindeki ağzın. Şehrin otellerini, İsle doldurabilseydim; Hıçkıra hıçkıra, Yok edebilseydim Çalar saatları; Ezik dudaklarıyla yaz ayı, Evine nasıl gelecek, Göreyim diye Yapardım bunları; Yığın yığın insanların, Melil mahzun tantanalarıyla Ülkelerin, İşlemez sabanların, Gelincik çiçeklerinin; Mezar kazıcıların, süvarilerin, Kanlı haritaların, gezegenlerin, Evine nasıl geldiklerini Göreyim diye; Yapardım bunları. Küllerle örtülü dalgıçların, Uzun bıçaklarla delik deşik olmuş Meryem Ana tasvirlerini Sürüte sürüte gelen maskelerin; Damarların, köklerin, hastanelerin, Karıncaların, su gözelerinin, Evine nasıl geldiklerini Göreyim diye; Yapardım bunları. İçine kapanmış atlının Örümcekler arasında öldüğü Bir yatakla, Gecenin; Kinden, dikenlerden bir gülün, Sarıya çalan bir geminin, Rüzgarlı bir günle, bir bebeğin; Evine nasıl geldiklerini Göreyim diye: Yapardım bunları. Ben, Oliverio, Norah, Vicente Aleixandre, Delia, Maruca, Malva, Marina, Maria Luisa, Larco, La Rubia, Rafael Ugarte, Cotapos, Rafael Alberti, Carlos, Manolo Altolaguirre, Bebé, Molinari, Rosales, Concha Méndez, Ve daha da unuttuklarım; Evine nasıl gelecektik, Göreyim diye Yapardım bunları. Gel de taçlar takayım, Gel, sağlık esenlik delikanlısı, Gel, kelebek kıravatlı civan; Sen ey, Sonsuz hür siyah bir şimşek gibi: Pırıl pırıl insan; Madem, geç vakitlere dek, Kalınamıyor daha kayalıklarda; Bari aramızda konuşalım, Gel, Şöylece bir, olduğumuz gibi; Çiğ için olmadıktan sonra, Şiirlerde n'olacak yani? Bir ağu hançerin, İçimize işlediği bu gece için Olmadıktan sonra; Şiirlerde n'olacak yani? Bu tan kızıllığı için, Olmadıktan sonra; İnsanın vurulmuş yüreğinin, Ölüme hazırlandığı, Şu viran köşe için olmadıktan sonra Şiirlerde n'olacak yani? En çok gece, geceleyin: Kıyamet gibi yıldızlardır, Dolmuşlar hepten ırmağa; Bir kurdele gibiler, Fakir fukara dolu evlerin Pencerelerindeki.. Bir ölen var, Onların evlerinde; Bürolarda, hastanelerde belki, Belki asansör ve madenlerde, İşlerinden oldular. Onulur şey değil yaraları, Yaratıklar, Acı çekiyorlar. Her yanda dert yanış, Her yanda, Vay şuymuş vay bu; Pencereler, Göz yaşıyla dolu, Aşınmış eşikler, Göz yaşından; Yüklükler ıslak, Bir dalga gibi Halıları dişlemeye gelen Göz yaşından, Oysa ki yıldızlardır akar Uçsuz bucaksız bir nehirde. Federico, Dünyayı görüyorsun. Yolları görüyorsun, Sirkeyi görüyorsun; Birkaç ayrılıştan, Taşlardan, raylardan gayrı, Kimseciklerin kalmadığı, Köşeden: Duman ha deyince, Zalim tekerleklerine; Hoşça kalları görüyorsun, İstasyonlardaki.. Her yanda, sorunlar koyuyorlar, Çeşit çeşit insan var: Kanlı bıçaklı kör var, Öfkelisi, ümitsizi var, Yoksul var, tırnak ağaçları var; Şunun bunun sırtından, Geçinmek sevdasıyla; Harami var. Hayat böyle, Federico, Ey babayiğit, Ey kara sevdalı adam. Sana, Dostluğumun sunabileceği şey İşte bunlar.. Sen de epeyce şey biliyorsun Şimdiden. Yavaş yavaş, daha da, Öğreneceklerin var. |
GEMİ
Yolculuk ücretini verdikse bu dünyada, neden Neden bırakmıyorlar bizi oturalım, yemek yiyelim..? Bulutlara bakmak istiyoruz, Güneşte yanmak, tuz koklamak. Kimseyi tedirgin etmek gelmiyor içimizden. Neden edelim zaten: biz birer yolcusuyuz sadece. Gidiyoruz, zamanı da götürüyoruz bizimle. Deniz geçiyor yanımızdan, üstünde bir gül var, Gölgede gidiyor dünya, aydınlıkta. Siz de gelin bizim gibi, biz yolcular. Sizi tedirgin eden ne..? Neden öfkeyle vuruyorsunuz..? Tabancalar kuşanmış, kimi arıyorsunuz öyle..? Bilmiyorduk sizin olduğunu her şeyin, Bardakların, iskemlelerin, Yatakların, aynaların sizin, Sizin olduğunu denizin, şarabın, gökyüzünün Bakıyoruz bütün masalar tutulmuş şimdi. Olamaz diye düşünüyoruz, Nasıl, ama nasıl inandıracaksınız bizi..? Her yer karanlıktı gemiye bindiğimizde. Biz de çıplaktık, aynı yerden geliyorduk, Kadınlardan, erkeklerden geliyorduk, sizin gibi. Aç doğmuştuk, çabuk çıktı dişlerimiz. Ellerimiz oldu zamanla, gözlerimiz oldu, Çalışalım diye, ağlayalım diye gördüklerimiz için. Hiçbir hakkımız yok şimdi elimizde, Öyle diyorsunuz, gemide yer yok. Bizimle konuşmuyorsunuz, Oynamıyorsunuz bizimle. Neden bu üstünlüğünüz, neden..? Kim kaşık verdi daha doğmadan size.? Sevmem yolculukta, gizli köşelerde Aşk ışığından yoksun boş gözler bulmayı, Aç ağızlar bulmayı sevmem. Yaklaşan güz için elbisemiz yok; Kış gelecek; kış için hiç, hiç yok. Nasıl yürürüz kunduramız olmazsa Dünyanın keskin çakıllarında.? Nerde yemek yeriz masamız olmazsa.? İskemlemiz olmazsa nereye otururuz.? Tatsız bir şakaysa bu, beyler, Karar verin, kesin bu şakayı, Sırası geldi ciddi olmanın artık. Deniz kudurmuş. Kan yağıyor. |
GÜZ ÇEÇEKLERİNDEN ÇELENK
Niçin öldün Nazım? Ne yaparız şimdi biz Şarkılarından yoksun? Nerde buluruz başka bir pınar ki Onda bizi karşıladığın gülümseme olsun? Seninki gibi ateşle su karışık Acıyla sevinç dolu, Gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım? Kardeşim, Öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende, Denizden esen acı rüzgar Kapacak olsa bunları Bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir, Yaşarken seçtiğin Ve ölümden sonra sana barınak olan Oraya, uzak toprağa düşerler. Al sana bir demet Şili kasımpatılarından, Al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını, Halkların savaşını, kendi dövüşümü Ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü Kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz, Çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret, Benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç Veren dostluğundan yoksun. Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle, Zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten, Zulmün izlerini görmüştüm ellerinde, Kinin oklarını aramıştım gözlerinde, Ama parlak bir yüreğin vardı, Yara ve ışık dolu bir yürek. Ne yapayım ben simdi? Tasarlanabilir mi dünya Her yana ektiğin çiçekler olmadan? Nasıl yaşamalı seni örnek almadan, Senin halk zekanı, ozanlık gücünü duymadan? Böyle olduğun için teşekkürler, Teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için. |
GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIMA BİR ÇELENK
Niçin öldün Nazım? ne yaparız şimdi biz şarkılarından yoksun? Nerde buluruz başka bir pınar ki orda bizi karşıladığın gülümseme olsun? Seninki gibi ateşle su karışık acıyla sevinç dolu gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım? Kardeşim, öyle yeni duygular, düşünceler yarattın ki bende, denizden esen acı rüzgâr kapacak olsa bunları bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir yaşarken seçtiğin ve ölümünden sonra sana barınak olan oraya, uzak toprağa düşerler. Al sana bir demet Şili kasımpatıları al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını, halkların savaşını, kendi dövüşümü ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz, çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret, benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç veren dostluğundan yoksun. Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle, zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten, zulmün izlerini görmüştüm ellerinde, kinin oklarını aramıştım gözlerinde, ama parlak bir yüreğin vardı, yara ve ışık dolu bir yürek. Ne yapayım ben şimdi? Tasarlanabilir mi dünya her yanına ektiğin çiçekler olmadan Nasıl yaşamalı seni örnek almadan, senin halk zekanı, ozanlık gücünü duymadan? Böyle olduğun için teşekkürler, teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için. |
GÜZDE UNUTULMUŞ
Saat yedi buçuğuydu güzün Ve ben bekliyordum Kimi beklediğim önemli değil. Günler, saatler, dakikalar Bıktılar benle olmaktan Çekip gittiler azar azar Kaldım ortada, tek başıma Kala kala kumla kaldım Günlerin kumuyla, suyla Bir haftanın artıklarıyla kaldım Vurulmuş ve hüzünlü Ne var, dediler bana Paris'in yaprakları Kimi bekliyorsun? Kaç kez burun kıvırdılar bana Önce ışık, çekip giden Sonra kediler, köpekler, jandarmalar Kalakaldım tek başıma Yalnız bir at gibi Otların üstünde ne gece, ne gündüz Sadece kışın tuzu Öyle kimsesiz kaldım ki Öyle bomboş Yapraklar ağladılar bana Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi Düştüler son yapraklar Ne önceleri, ne de sonra Hiç böyle yalnız kalmamıştım Bu kadar Ve kimi beklerken olmuştu Hiç mi hiç hatırlamam. Saçma ama bu böyle Bir çırpıda oldu bunlar Apansız bir yalnızlık Belirip yolda kaybolan Ve ansızın kendi gölgesi gibi Sonsuz bayrağına doğru koşan. Çekip gittim, durmadım Bu çılgın sokağın kıyısından Usul usul, basarak ayak uçlarıma Sanki geceden kaçıyor gibiydim Ya da karanlık, kükreyen taşlardan Bu anlattıklarım hiçbir şey değil Ama başıma geldi bütün bunlar Birini beklerken, bilmediğim Bir zamanlar. |
HELENE YENİ SONE
Yaşlandığında (dediği gibi Ronsard'ın) yazdığım bu dizeleri anımsayacaksın. Memelerin hüzün duyacak çocuklarını emzirmekten yaşamının, boşluğunun bu son dip sürgünleri. Öyle uzakta olacağım ki balmumundan iki elin çıplak kalıntılarımla işleyecekler belleğini. Bazen ilkbaharda kar yağdığını anlayacaksın ve ilkbahar karının en acımasız kar olduğunu. Öyle uzakta olacağım ki yaşamına dolu bir testi gibi boşalttığım aşk ve acının ellerimde ölmekten başka yazgısı olmayacak... Bitkin! çok geç, gençlik elden gitmiş olacak, çok geç olacak çünkü çiçekler tek bir koku verir ve çağırdığında çok uzakta olacağım... |
KEDER
Ilea fenerindeki adam yanıp sönen fenerler altında uyuyor; göğün enginliğini itip kakıyor deniz, artıyor yankılar kaçarken batıya, düşen çiylerin inşa edilen hangarına bakıyorum yukarıda. Bir kır bitkisi büyüyor elimde ve ben Mele?yi düşünüyorum, fener bekçisinin kızını, ne kadar severdim onu. Diyebilirim ki varlığını her seferinde yanımda bulurdum, bu kıyıda bulunan midye kabukları gibi. Yine burada gece, çukurların korkunçluğu, şafağın kuluçkasına yatmış ve bütün ağların balıkları. Gözlerinden ağzına kadarki uzaklık iki öpücüğün uzaklığı, sıkarken dudaklarını, fazla yaklaştırırken kırılgan porselen üzerine. Duvar saatlerinin solgunluğu vardı, o da, zavallı Mele, ve ay çıkardı ellerinden, sıcacık, bir an tutsak bir kuş gibi. Kara sular konuşuyor, yoklaşıyor ve yuvarlanıyor, uzaktaki duvarlar da üzülüyor karanlık konsere, güneyin *******i acı veriyor uyanık nöbetçilere ve büyük mavi sıçramalarla deviniyor, karıştırıp duruyor göğün takılarını. Gözümde canlanıyor o, görüyorum; doğan günü parçalamamak için yalınayak gelirdi ve denizin kabarması unuturdu geri çekilmeyi gözlerinde. Kuşlar uzaklaştılar ölümünden uzaklaşır gibi kışlardan ve metallerden. |
MACCHU-PİCCHUNUN DORUKLARI
(XI) (Seçme) Karman çorman tantananın, Taş gecenin ortasına,bırak; Bırak daldırayım, ellerimi. Bırak. Unutulmuşun koca yüreği: Bir kuş gibi çırpınsın bende, Bir kuş gibi, Bin yıldır tutsak! Ko, bugün unutayım, Bu bahtiyarlığı; Bu, denizden daha engin olan, Çünkü: Denizden ve adalardan da Engindir insan. Çünkü: Bir kuyuya düşer gibi, Düşmek gerek ona, İnsana; Batık gerçeklere, Sırlı bir su dalına tutunarak, Çıkmak için: Uçurumdan. (XII) Çık kardeş, Benimle doğmaya gel. Ver elini, Yayılmış ağrının, En derin yerinden. Kaya diplerinden, Dönecek değilsin, Ve yeraltı çağlarından; Geri dönmeyecek, Taş kesilmiş sesin; Ve gözlerin, oyuk gözlerin. Yerin dibinden bak bana: Sen çiftçi, dokumacı, Garip çoban sen; Sen, eğitmen Guanako'lar (*) eğitmeni Sen duvarcı, İskelesine güvenemeyen; Sen, And dağlarından, Gözyaşı getiren; Sen, Ezik parmaklı mücevherci; Sen köylü, Ekininin üstüne titreyen; Sen, Taşının hamuruyla yoğrulmuş Çömlekçi; Boşaltın, Bu yeni hayatın kadehine, Eski gömülmüş acılarınızı; Kanınızı gösterin bana, Saban izinizi bana. Burasıydı, İşkenceye tutulduğum yer, Işık vermiyor diye mücevher; Deyin bana. Deyin bana, Taşın ve tanenin, Vaktinde verdiğini. Taşı gösterin bana, Gömüldüğünüz. Ağacı gösterin, Çarmıha gerildiğiniz. Çakın, Eski çakmak taşlarını; Yakın, Eski lambaları bana; Kırbaçları gösterin, Kırbaçları; Yüzyıllarca, Yaralara işlemiş; Ve pırıl pırıl, Kanlı baltaları bana. Ölü ağzınızla, Konuşmaya geldim. Derleyip toparlayın, Tümcek; Dil vermez dudaklarınızı, Toprağın kıyıcığında. Anlatın, Bu bitmez geceyi bir bir. Nasıl, Sizlerle bağlanmıştım ben: Zincir zincir, Halka halka, adım adım, Anlatın ne varsa anlatın. Bileyin, Saklı bıçaklarınızı; Saplayın ellerime, Göğsüme saplayın; Sarı ışıklı bir nehir gibi, Kaplanların gömüldüğü, Bir nehir gibi. Koyun ki ağlayayım, koyun, Koyun ki saatlerce, Günlerce, yıllar yılı; Koyun ki kör çağlarca, Yıldız yüzyıllarınca. Sükun verin bana, Su verin, ümit verin. Kavga verin bana, Demir verin, volkanları verin. Sarmaş dolaş olun benimle, Sevdalılar gibi. Damarlarıma seğirtin, Koşun ağzıma. Dilimle konuşun, kanımla. (*) Guanako: Güney Amerika laması. |
MARURİ BİR SOKAĞINDAKİ PANSİYON
Maruri bir sokak Karşı karşıya değildi evler, sevmezlerdi birbirlerini, yine de yan yanaydılar. duvar duvara, fakat pencereleri bakmazdı sokağa, konuşmazdı, öyle sessizdiler. Bir kâğıt uçuruyor havalanır gibi ağaçtan kışın kirli bir yaprak. Akşam ortalığı tutuşturuyor, kaygı içinde yok oluveren bir ateş boşaltıyor gök. Kara sis balkonları örtüyor. Açıyorum kitabımı. Yazıyorum bir maden ocağının çukurunda sanıp kendimi, bir ıslak, bırakılmış dehlizde. Biliyorum kimse yok şimdi evde, sokakta, acı kentte. Bir mahkûmum açık kapısının önünde, açık dünyanın önünde, akşam alacasında şaşkın, gamlı bir öğrenciyim, çıkıyorum işte o zaman şehriye çorbasına, iniyorum ardından yatağa ve yarına. |
MATILDE İÇİN SONE
Seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman, çünkü iki yüzüyle çıkar karşına hayat. Bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın ateş de pay alır kendine soğuktan. Seni sevmeye başlamak için seviyorum seni, sana olan sevgimi sonsuzlaştıracak bir yolculuğa yeniden başlamak için: bu yüzden şimdilik sevmiyorum seni. Sanki ellerimdeymiş gibi mutluluğun ve hüzün dolu belirsiz bir yarının anahtarları hem seviyorum, hem de sevmiyorum seni. Sevgimin iki canı var seni sevmeye. Bu yüzden sevmezken seviyorum seni ve bu yüzden severken seviyorum seni. |
MÜCEVHER
Gözden geçirmelisiniz kendinizi, efendim arkadaşım, gözden geçir kendini, söylediler bana bunu tek tek, kaç kez, kendimi kaybedene kadar ve kaybettim kendimi hepten, kuşkularım silik ve uzak görünene dek, inatçı her şeye karşın, saçma ve inatçı, ama kendimden geçerek unutacağım her şeyi. Gezmek için uygun bir ırmakta yolculuk ettim kuğular gibi kayığımı tehlikeye atarak, devinen dizelerimle öyle büyük dalgalar yaptım ki suya düştük hepimiz. Orada, inceledi beni balıklar soğuk, azarlayan gözleriyle, bu arada alaycı bir kerevit gövde gösterisi yaptı. Başka bir kez, katıldığımda büyük bir cenazeye, öldürücü söylevler söylenirken uyuya kaldım gömütte ve orada, bilinçli bir kayıtsızlıkla toprakla kapladılar beni, beni gömdüler: bu kara günlerde çürümüş kasımpatıları çelenkleriyle beslendim. Ve tekrar canlandığımda fark etmedi beni kimse. İlginç bir serüvenim var güzel bir kadınla. Mücevher derdik ona ince bir kiraza benziyordu, sanki bir yürek tasarımı, küçük bir kristal kutu. Beni gördüğünde, doğal olarak hayran oldu burnuma, uzun, sıcak, tatlı öpücükler kondurdu. Sonra çözüldüm zincirlerimden uygunsuz ısrarlarım ve doymak bilmez benliğim neden oldu birçok hatalara: Yuvarlanarak bir filin gövdesine dönüşene dek kıvırmaya çalışıyorum burnumu. Elçabukluğunu o derece ilerlettim ki kiraz ağacına çıkardım Mücevher'i. Yüz vermedi o kadın benim aşırı övgülerime ve asla inmedi dallardan: terk etti beni. Sonra anladım ki azar azar, bir kiraza dönüşmüştü o. Çare yok böyle hastalar için beni hüzünlendirip neşelendirenlere ve üzerek mutlu edenlere: gururlu olmamalıyız asla, ama gerçeği söylemek gerekirse onsuz da yapamayız. |
OĞULLARI ÖLEN ANALARA TÜRKÜ
Onlar ölmediler yok, Ateş fitilleri gibi: Dimdik ayakta, Barut ortasındalar! Karıştı, bakır tenli Çayır çimene, Karıştı, O canım hayalleri: Zırhlı bir rüzgâr, Perdesi gibi; Bir set gibi: Kızgın çehreli, Göğüs gibi: Göğün görünmez göğsü gibi! Analar, onlar ayakta Buğday içindeler, onlar, Yücelerden yüce dururlar: Dünyayı doruktan seyreden, Bir öğle güneşi gibi. Bir çan darbeleri gibi, Onlar. Ölmüş gövdeler arasında, Zaferi çekiçleyen bir ses gibi Onlar, Kara bir ses gibi. Ey canevinden vurulmuş, Toz duman olmuş bacılar! İnanın oğullarınıza. Kök oldu onlar, Sade kök: Kan suratlı, Taşlar altında. Karışmadı toprağa, Dağılmış kemikçikleri. Ağızları ısırır hala, Kuru barutu; Ve demir bir okyanus gibi, Titreşirler hâlâ. Ben ölmedim, der, Yumrukları; Yukarı kalkık yumrukları, Daha. Bunca yere düşmüşlerden, Yenilmez bir hayat doğar: Bir tek beden olur, Analar, bayraklar, çocuklar, Hayat gibi canlı tek bir beden; Bir yüz bekler karanlıkları, Ölü gözleriyle, Kılıcı dopdolu, Dünya ümitlerinden. Dursun, Dursun yas esvaplarınız. Yığın derleyin, Gözyaşlarınızı; Bir metal oluncaya kadar: Bununla vuracağız, Gündüz gece; Bununla çiğneyeceğiz, Gündüz gece; Bununla tüküreceğiz Gündüz gece Kin kapılarını, Kırıncaya kadar. Oğullarınızı bilirdim, Unutmadım acılarınızı. Ölümleriyle nasıl kıvandıysam, Hayatlarıyla da öyleyimdir. Onların gülüşleridir: Karanlık atölyeleri ışıtan. Her gün metroda, yanıbaşımda: Onların ayak sesleridir, Çın çın. Akdeniz portakallarında, Güney ağları içinde; Yapılarda, Basımevi mürekkeplerinde; Kalplerini tutuşur gördüm onların, Güçle, yangınla. Ben de sizler gibiyim, analar. Benim kalbim de yas dolu, ölüm dolu. Gülüşlerinizi öldüren kanla, Serpilip gelişmiş; Bir orman gibidir kalbim. Günlerin kahredici yalnızlığı, Uyanışın sisli öfkeleri Girmiştir içine. Susamış sırtlanları, Bitip tükenmez ürmeleriyle Afrika'dan gürleyen hayvan sesini; Öfkeyi, iniltileri, hoş görmeleri, Bırakın, bir yana bırakın. Ölümün ve tasanın Çemberinden geçmiş analar, Doğan ulu günün ortasına bakın: Bu topraktan güler ölüleriniz. Kalkık yumrukları titrer, Buğdayın üstünde, Bilesiniz. |
SON
Bu sözcükleri kanımla yarattım, evet, acılarımla yarattım bu sözcükleri! Anlıyorum sizi dostlar, her şeyi anlıyorum. Benim olmayan sözcükler girdi araya, anlıyorum sizi dostlar! Havalanmak istiyormuşum gibi kuşların kanatları, bütün kanatlar imdadıma yetişti, işte benim olmayan bu sözcükler ruhumun bu karanlık esrikliğini kurtarmaya geldi. Şafak, sıkıntı düğümlerini boğazımda hiç bu kadar sıkmadı sanki. Yine de kanımla yarattım, evet, acılarımla bu sözcükleri. Yarattım onları! Neşe için sözcükler yarattım alev alev bir taçken yüreğim; çivileyen acının sözcüklerini, sizi kemiren içgüdüleri, tehdit eden atılımları, sonsuz istekleri, açı kaygıları, ak şemsiye çiçekleriyle dolu kırmızı bir toprak gibi çiçeklenen ömrümü örten aşk sözcüklerini. İçimden taşıyorlardı. Hep taşmışlardır. Çocuk, acım çığlıktır ve sevincimdir sessizliğim. Daha sonra unuttular gözler herkesin yüreğinin rüzgarıyla süpürülen gözyaşlarını. Şimdi söyleyin bana dostlar nereye saklandığını hıçkırıkların bu buruk öfkesinin. Dostlar, nereye saklandığını sessizliğin, hiçbir kulak, hiçbir bakış kendisini suçüstü yakalamasın diye. Sözcükler geldi ve bir şafak gibi bastırılamaz yüreğim parçalandı onlar arasında, asılarak uçuşlarına, sürüklenip, çekilip kahramanca kaçışlarında, terkedilmiş ve çılgın ve onlar altında unutulmuş yüreğim ölü bir kuş gibi, kanatlarının gölgesinde. |
SONSUZ İNSANIN GİRİŞİMİ
(...) ve işte evim ormanlar kokularıyla dolduruyorlar yine arabayla taşındığı bu yerden parçaladım yüreğimi ayna gibi geçip gitmek için içimden işte yüksek pencere ve ağaç bedenlerini düşüren balta olandan kalan kapılar rüzgar kalaslara astı belki derin ağırlığı kendisini unuttuğunda dans ediyordu gece ağlarında hıçkırarak uyanıyordu çocuk anlatmıyorum mutsuz sözcüklerle söylüyorum alacakaranlığı dilimliyor yine yapı iskeleleri ve camlar ardında yağdanlığın alevi bakmak içinde gökten yana gece düşüyordu cam taçyapraklar olarak fırtınaya götüren yolu izledin sen ne istiyordun ne koyuyordun ölürken sık sık sık sık bütün nesneler çıkıyor büyük bir sessizliğe doğru ve o güvertesinde eğilmiş umutsuzdu acılı bir çiçeği tutuyordun taçyaprakları arasında dönüyordu günler yenik pilot papatyalar yenik gölge terk etmiş karıştırıyordun son sınırların metalini orada bekliyordu saatin yine de şafak yükseldi toprağın kadranları üzerinde günler birdenbire tırmandılar yıllara işte yürüyen yüreğin bitkinsin olmayan mevsimi uğurlayan kuşları tutuyorsun yanında kabul ediyorum gğü bakıyorum en derinine düşünüyorum belirsizlikle oturmuş da bu kıyıya ey sular ve kağıtlarla dokunmuş gök kendi kendime konuşmaya başladım alçak sesle gitmemeye kararlı köklerimin terlemesiyle sürüklenerek kıpırtısız bu mavi dillere aç gemi gibi titriyordun balıklar izlemeye başladılar seni bu susuzluk anını büyüklükle şarkıya dökmekti isteğin şarkı söylemek istiyordun oturmuş odana şarkı söylemek istiyordun o gün ama bir çanda gibi soğuktu hava yüreğinde sayıklayan bir halat bozacaktı soğuğunu bacağım uyuştu bu pozisyonda şarkı söyleyerek konuştum onunla yüreğim bana ait gökyüzü sesli damlaydı ve büyük sessizliğe düşüyordu kulak kabartıyorum ve zaman okaliptüs gibi şarkı söylüyor kendinden geçmiş şurda burda ıslık çalan bir hırsızı barındırarak vadilerin sınırlarında durdurdum atımı ürkmüş kaygılı kıpırtısız işemeden o anda yemin ederim ey göğün zayıflığında capcanlı sepetin hoşnut balıkçı gibi gelen gece kimden satın aldım o gece benim olan yalnızlığı rüzgara ayağına çabuk olmayı emir veren tamamlanmamış yapraklar içinde soğuk çiçeğine fırtına diyorsan bana ve yankılanıyorsan uzaktan bir tren gibi ayaklarımın dibine düşmüş sana kan uyurgezeri diyen hüzünlü dalga gidiyordun bazen şafağı aramaya tanıyordum seni ama uzakta açıkta gözlerine eğilip yitik gemi demirini arıyorum işte senin tuttuğun sedef kollarında açmış bitirmek için daha ileriye gitmeyi bırakmak için övüyorum seni bunun için yüreğimi izleyen tersine kaldırarak gözleri seni geri dönüş belirtilerinde arıyorum ormanların sessizliğinde gibi uyuyan kuşlarla dolusun kırgın zambak ağır taçyaprak başka yerlere bakıyorsun seninle konuştuğumda acı benimsin kadınımsın öylesine uzak sıklaştır adımlarını sıklaştır ve yak ateşböceklerini (...) geri ver bana büyük gülü gittiğim şeyleri eşit düşündüğüm bu dünyaya taşınan susuzluğu gece önemli ve hüzünlü ve burada şikayetim uzun suların gemicisi birdenbire bir martı şakaklarında büyüdüğünde yüreğim daha bir güzelleşir gri ayağınla damganı vur bana uzaklıkla dolu acı okyanus kıyısındaki yolculuğun ya da bekle beni bir menekşe gibi uyanır sis sevgili gecede ağacına bir çocuk tırmanır meyvelerini çalmaya ve kertenkeleler fışkırır ağır yeleğinden o zaman gün atlar arısının üstünden ayaktayım ışıkta nasılsa öğle zamanı toprakta her şeyi sevecenlikle anlatmak istiyorum işte sen kötü mevsimlerin nöbetçisi kaygılı balıkçı bırak beni süsleyeyim örneğin meyvelerden tatlı bir kemerle hüznünü bekle beni gittiğim yerde ah iniyor gece yemek okyanusun gemici türküleri ve bekle beni sana ilerleyerek bir çığlık gibi geride kalarak bir iz gibi oh bekle beni bu son gölgeye oturmuş ya da yine ondan sonra |
UMUTSUZ BİR ŞARKI
Çıkıp geliyor hayalin beni saran geceden. Denize karıştırıyor inatçı yakınışını ırmak. Terk edilmiş, gün batımındaki rıhtımlar gibi. Ayrılık saati bu, ey terk edilmiş! Yağıyor yüreğime soğuk taç yaprakları. Ey yıkıntı uçurumu, vahşi mağarası kaza geçirenlerin. Sende toplanır savaşlar ve uçuşlar. Yükselir senden şarkı kuşlarının kanatları. Bir uzaklık gibi yuttun her şeyi. Deniz gibi, zaman gibi sende battı her şey! Saldırı ve öpüşün mutlu saatiydi o. Deniz feneri gibi parıldayan o esrime saati. Uçuş korkusu, kör dalgıç öfkesi, çalkantılı esrikliği aşkın, sende battı her şey! Kanatlandı, yaralandı ruhum pusun çocukluğunda. Kayıp keşif, sende battı her şey! Sarıp sarmaladın acıyı, tutunuyorsun arzuya, kendinden geçmişsin üzüntüyle, sende battı her şey! İttim gölge duvarını geriye, arzu ve eylemin ötesine, yürüdüm gittim. Ah, ten, benim tenim, sevip yitirdiğim kadın, seni çağırıyorum yaslı saatte, sana adıyorum şarkımı. İçine aldın sonsuz sevecenliği bir fanus gibi ve tuz buz etti seni sonsuz unutuluş. Oradaydı adaların kara yalnızlığı, orada sevda kadını, sardı kolların beni. Susuzluk ve açlık vardı, meyveydin sen. Acı ve yıkıntı vardı, mucizeydin sen. Ah kadın, bilmem nasıl erittin beni ruhumun toprağında, kollarının arasında! Ne korkunç ve ne kısa oldu sana olan tutkum! Ne zorlu ve ne esrik, ne gergin ve ne aç. Öpücükler mezarlığı, sönmedi hâlâ yangını mezarlarının yanar hâlâ kuşların gagaladığı verimli dalların. Ey ısırılmış ağız, ey öpülmüş organlar, ey aç dişler, ey sarmalanan bedenler. Ey umut ve çabanın çılgın bağlanışı, içinde kaynaşıp umutsuzlandığımız. Ve sevecenlik, su ve toz kadar hafif, başlar sözcük belli belirsiz dudaklar arasında. Yazgımdı bu içinde geçti özlem yolculuğum ve orada yıkıldı özlemim, sende battı her şey! Ey yıkıntı uçurumu, içine düştü her şey, çekmediğin hangi üzüntü kaldı, hangi dalgalar kaldı seni yutmayan. Yine de seslendin, şarkı söyledin dalgalardan dalgalara. Dikilip bir gemici gibi pruvasında geminin. Çiçek açarsın şarkılarla hâlâ, hâlâ kırılırsın akıntılarda. Ey yıkıntı uçurumu, açık ve acı kuyu. Solgun kör dalgıç, derinliklerin bahtsızı, kayıp kaşif, sende battı her şey! Ayrılık saati bu, hoyrat, bu gibi saat. Gecenin tüm zaman çizelgelerine işaretlendiği an. Sarar kıyıyı hışırdayan kuşağı denizin. Yükselir soğuk yıldızlar, göç eder kara kuşlar. Terk edilmiş, günbatımındaki rıhtımlar gibi. Titrek bir gölge kaldı ellerimde oynaşan. Ah, her şeyden uzak. Her şeyden uzak. Ayrılık saati bu. Ey terk edilmiş! |
UNUTMAK YOK
Bunca zamandır nerede olduğumu soracak olursan "Oldu bir şeyler" demeliyim oturmalıyım bir taşa kararan dünyada, kendini yemiş bitirmiş bir nehirde. Korumasını bilmiyorum yitirdiklerini kuşların Geride bıraktığım denizi ya da çığlığını kızkardeşimin. Nedir bu toprağın zenginliği? Gün neden günle kapanıyor? Neden karanlık gece çalkalanıyor ağzımda? Ve ölüm neden? Nereden geldiğimi sormayacak mısın? Anlatayım sana; Kırık şeyleri Acılı kapları Sık sık tozlanan koca sığırları ve tutulu kalbimi. Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler, ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan. Ağlayan yüzlerdir bunlar, Parmaklardır gırtlağımızdaki, ve toprağa düşen yapraklardır. Yiten günün karanlığıdır. Yeşertir kaleleri hüzünlü kanımızdaki. İşte menekşeler ve işte kırlangıçlar, Sevdiğim her şey Tatlı mesajlar veren günbegün açıkta zaman tatlılığı artan. Kaçamayız biz; Dişlerimizin arasından: Neden kemiriyor boşa giden zaman sessizlik kabuğunu? Ne yanıt vereceğimi bilmiyorum. O kadar çok ki ölümüz Ve o kadar çok ki kızıl güneş önünde setler Ve o kadar çok ki çarpık kabuklu başlar Ve o kadar çok ki öpücüklerimizi engelleyenler Ve o kadar çok ki unutmak istediklerim. |
İNANDIM ÖLECEĞİME
Çıkıp geliyor hayalin beni saran geceden. Denize karıştırıyor inatçı yakınışını ırmak. Terk edilmiş, gün batımındaki rıhtımlar gibi. Ayrılık saati bu, ey terk edilmiş! Yağıyor yüreğime soğuk taç yaprakları. Ey yıkıntı uçurumu, vahşi mağarası kaza geçirenlerin. Sende toplanır savaşlar ve uçuşlar. Yükselir senden şarkı kuşlarının kanatları. Bir uzaklık gibi yuttun her şeyi. Deniz gibi, zaman gibi sende battı her şey! Saldırı ve öpüşün mutlu saatiydi o. Deniz feneri gibi parıldayan o esrime saati. Uçuş korkusu, kör dalgıç öfkesi, çalkantılı esrikliği aşkın, sende battı her şey! Kanatlandı, yaralandı ruhum pusun çocukluğunda. Kayıp keşif, sende battı her şey! Sarıp sarmaladın acıyı, tutunuyorsun arzuya, kendinden geçmişsin üzüntüyle, sende battı her şey! İttim gölge duvarını geriye, arzu ve eylemin ötesine, yürüdüm gittim. Ah, ten, benim tenim, sevip yitirdiğim kadın, seni çağırıyorum yaslı saatte, sana adıyorum şarkımı. İçine aldın sonsuz sevecenliği bir fanus gibi ve tuz buz etti seni sonsuz unutuluş. Oradaydı adaların kara yalnızlığı, orada sevda kadını, sardı kolların beni. Susuzluk ve açlık vardı, meyveydin sen. Acı ve yıkıntı vardı, mucizeydin sen. Ah kadın, bilmem nasıl erittin beni ruhumun toprağında, kollarının arasında! Ne korkunç ve ne kısa oldu sana olan tutkum! Ne zorlu ve ne esrik, ne gergin ve ne aç. Öpücükler mezarlığı, sönmedi hâlâ yangını mezarlarının yanar hâlâ kuşların gagaladığı verimli dalların. Ey ısırılmış ağız, ey öpülmüş organlar, ey aç dişler, ey sarmalanan bedenler. Ey umut ve çabanın çılgın bağlanışı, içinde kaynaşıp umutsuzlandığımız. Ve sevecenlik, su ve toz kadar hafif, başlar sözcük belli belirsiz dudaklar arasında. Yazgımdı bu içinde geçti özlem yolculuğum ve orada yıkıldı özlemim, sende battı her şey! Ey yıkıntı uçurumu, içine düştü her şey, çekmediğin hangi üzüntü kaldı, hangi dalgalar kaldı seni yutmayan. Yine de seslendin, şarkı söyledin dalgalardan dalgalara. Dikilip bir gemici gibi pruvasında geminin. Çiçek açarsın şarkılarla hâlâ, hâlâ kırılırsın akıntılarda. Ey yıkıntı uçurumu, açık ve acı kuyu. Solgun kör dalgıç, derinliklerin bahtsızı, kayıp kaşif, sende battı her şey! Ayrılık saati bu, hoyrat, bu gibi saat. Gecenin tüm zaman çizelgelerine işaretlendiği an. Sarar kıyıyı hışırdayan kuşağı denizin. Yükselir soğuk yıldızlar, göç eder kara kuşlar. Terk edilmiş, günbatımındaki rıhtımlar gibi. Titrek bir gölge kaldı ellerimde oynaşan. Ah, her şeyden uzak. Her şeyden uzak. Ayrılık saati bu. Ey terk edilmiş! |
YİRMİ AŞK ŞİİRİ VE UMUTSUZ BİR ŞARKI
III Çamların çokluğu, dalgaların kırılmış uğultusu, yalnızlık çanı ve ışıkların usul oyunu, bebek gözlerine düşen alacakaranlık, yeryüzü kabuğu, sende söyler şarkısını toprak! Sende şarkı söyler ırmaklar ve üstünde ruhum arzuladığın gibi ve istediğin yere doğru. Yol çiz ki bana umut yayının üstünde bir ok salvosu atayım sayıklamayla. Sis kemerini görüyorum çevremde, peşine sessizliğinin düştüğü izlenen saatlerimi, sana, saydam taş kollarına demir atmıştır öpücüklerim nemli arzumun yuvasında. Ah! yankılanan ve ölerek düşen akşamda aşkın rengini soldurduğu ve katladığı gizem sesin! Böyle gördüm karanlık saatte tarlalarda rüzgarın ağzı altında eğildiklerini başakların. V Beni duyman için sözcüklerim bazen azalır plajdaki martı izleri gibi. Bilezik, esrik çıngırak yumuşak ellerinin üzümü için. Sözcüklerime bakarım ve uzakta görürüm onları. Benden çok senindir onlar. Eski acıma sarmaşık gibi tırmanırlar. Nemli duvara tırmanırlar. Ve bu kanlı oyunun tek suçlusu sensin. Karanlık yuvamdan kaçıyorlar. Ve sen her şeyi dolduruyorsun, her şey seninle dolu. Yerleştiğin boşluğu dolduranlar onlardır, hüznüm senden daha çok onlara tanıdık. Burada sana söylemek istediğimi söyleyecekler, duy onları beni duymanı istediğim gibi. Her zamanki gibi, sıkıntılı bir rüzgar sürüklüyor onları yine ve bazen düşlerin kasırgası deviriyor. Acılı sesimde başka sesleri duyuyorsun. Eski dudakların ağlamaları, eski af dilekçesi kanı. Sevgilim, sev beni. Burada kal. İzle beni. Sevgilim, izle beni, sıkıntı dalgası üstünde. Yine de sözcüklerim aşkının rengini alıyor. Ve sen her şeyi dolduruyorsun, her şey seninle dolu. Bütün bu sözcüklerden sonsuz bir bilezik yapıyorum üzüm gibi ak ve yumuşak ellerin için. VIII Sen, ruhumda vızıldayan, balla esrik, ak arı bükülüyorsun usulca bukle bukle yükselen duman gibi. Umutsuzum, söz yankısız, her şeye sahip olan, her şeyi yitirenim. Sende çatırdıyor son palamar, son kaygım. Çölümdeki son gülsün. Ah suskun kız! Kapat derin gözlerini. Gece uçuyor orada. Ah! soy korkulu heykel bedenini. Gecenin kanat çırptığı derin gözlerin var. Ve taze çiçek kolları ve bir gül bezek. Ve göğüslerin ak salyangozlar gibi. Bir gece kelebeği uyuyor konmuş da göbeğinin üstüne. Ah suskun kız! Ve işte yalnızlık ve sen yoksun. Yağmur yağıyor. Deniz rüzgarı kovuyor aylak martıları. Islak yollarda ayakları çıplak yürüyor su. Ve ağacın yaprağı yakınıyor bir hasta gibi. Ak arı, yoksun, bende sürüyor vızıldaman. Zamanda yaşıyorsun, ince ve suskun. Ah suskun kız! X Yine yitirdik o alacakaranlığı. Ve kimse görmedi bizi o akşam el eleyken. mavi gece dünyaya inerken. Penceremden gördüm uzak kıyılarda batan güneşin bayramını. Bazen, bir madalya gibi bir güneş parçası yanardı ellerimde. Ve seni anımsardım yüreğim daralarak tanıdığın hüzünle hüzünlü. Neredeydin o zaman sen? Ve hangi insanlarlaydın? Neler konuşuyordun? Neden gelir ki birden bütün aşk hüzünlüyken ve seni uzak tanırken? Hep alacakaranlıkta alınan kitap düştü, pelerinim, o yaralı köpek, ayaklarımın dibine yığıldı. Hep zaklaşıyorsun ve hep akşam gecenin heykelleri silerek alelacele geldiği saatlerde. XIV Günlük oyuncağın dünyanın aydınlığıdır. Suyun ve çiçeğin üzerine gelmiş ince ziyaretçi. Ellerimin arasında her gün, bir salkım gibi sıktığım bu küçük yüzün beyazlığını bıraktın. Ve o zamandan beri, sevgilim, benzerin yok. bırak uzanayım sarı çiçek taçlarının üstüne. Kim yazdı adını güney yıldızlarının bağrına duman harflerle? Ah! bırak canlandırayım seni o zamanki, daha varlığın yokkenki halinle. Ama bir rüzgar haykırıyor ve camıma vuruyor. Gökyüzü karanlık balıklarla dolu bir ağ. Buraya geliyor çarpmaya bütün rüzgarlar, buraya, hepsi. Soyunuyor yağmur. Kuşlar geçiyor kaçarcasına. Rüzgar. Rüzgar. İnsan emeğine karşı savaşamam. Ve fırtına bir yığın kara yaprak bıraktı ve dün akşamın palamarladığı bütün kayıkları çözdü. Ama sen buradasın. Sen kaçmıyorsun. Yanıtlayacaksın beni son çığlığa kadar. Sokul yanıma korkuyormuşsun gibi. Ama tuhaf bir gölge geçiyordu bazen gözlerinden. Şimdi, şimdi de küçüğüm, hanımelleri getiriyorsun bana, kokuyorlar göğüslerine kadar. Hüzünlü rüzgar koşarken kelebekleri öldürerek seviyorum seni ve sevincim ısırıyor erik ağzını. Bana, yalnız ve yaban ruhuma, onların hepsini kaçıran adıma alışsan çok şey yitireceksin sanki. kaç kez, gözlerimizle öpüşürken yıldızın yandığını gördük, açıldığını gördük başımızın üzerinde dönen alacakaranlıkların yelpazelerinin. Sözcüklerim yağıyordu senin üzerine okşamalarımla birlikte. Nice zamandır sevdim sedef ve güneş bedenini. Evren senin, işte buna inanıyorum. Dağlardan sevinç getireceğim copihue(1) çiçekleri olarak, kara fındıklarla, orman öpücüklerinden sepetlerle. İlkbaharın kiraz ağaçlarıyla yaptığını yapacağım seni. |
İŞLİKLERDE GECE
Dinlenen kara demir, gözenekleri acı çığlıklarıyla inleyen kara demir. İçler acısı toprakta hâlâ kızıl kül, bronzun acısını erittiği döküm. Hangi acı ülkesinden gelir acılı ve bitmez gecede gak gak öten kuşlar? Çığlık kasılır içimde düğümlenen bir sinir gibi ya da kırık bir teli gibi bir kemanın. Her makine bir gözbebeği saklar bakmak için bana. Duvarlara asılmıştır soru işaretleri, bronzun ruhu açılıp saçılır örs üstünde, ıssız bürolarda titrediği duyulur ayak seslerinin. Ve karanlıkta koşar -umutsuz- ölü işçilerin hıçkıran ruhları. |
| Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 08:24 PM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions, Inc.