www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee

www.cakal.net Forumları YabadabaDuuuee (https://www.cakal.net/index.php)
-   Eskiler (Arşiv) (https://www.cakal.net/forumdisplay.php?f=188)
-   -   Divan Edebiyatı... (https://www.cakal.net/showthread.php?t=68795)

M@D_VIPer 05-15-2007 12:00 PM

YAVUZ SULTAN SELİM ( 15.-16.yüzyıl )


Osmanlı hanedanının şair padişahlarından biri de Yavuz Sultan Selim’dir. Alimlere ve şairlere her zaman iltifatlarda bulunur, el üstünde tutar , çıktığı seferlerde bile alimleri , şairleri yanından ayırmazdı.Yavuz’a ait olmadığı iddia edilen ama yıllardır ona yakıştırılan bir dörtlük vardır ki ; güya padişah bir seferden dönerken Adana Kozan yaylasında mola verir, bir çeşme başında su içmek ister. Orada bulunan köylüler arasından bir genç kız padişaha bir testi ile su ikram eder. Bu köylü güzelinin bakışları , endamı padişahı çok etkiler , büyülenmiş gibi şu mısraları söyler.



Merdüm-i dideme bilmem ne füsun etti felek

Giryemi kıldı füzun eşkimi hun etti felek

Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan

Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek



merdüm-i dide: Gözbebeği

füsun: Sihir, büyü

felek:Kader

girye:Gözyaşı,ağlayış

füzun:Çok fazla

eşk:Gözyaşı

hun:Kan

şir:Aslan

pençe-i kahr:Mahveden el, kahır pençesi

lerzan:Titreyen

ahu:Ceylan( sevgili)

zebun:Aciz, zayıf

M@D_VIPer 05-15-2007 12:01 PM

VİZELİ BEHİŞTİ


Eskiler de Allah’ın yeryüzüne en güzel armağanı, kadını , insanı seviyorlar. Güzel , onlara herşeyden üstün bir varlık olarak gözüküyor. Sultan şehre geliyor ,halk da sultanı görmeye çıkıyor.Tabii ki içlerinde bir çok güzel de var. Fakat aşıklar sultana değil güzellere bakıyorlar. Şair Behişti bunu veciz bir şekilde şöyle ifade ediyor.



Hünkar şehre geldi deyu seyre çıkdılar

Her kuşe mehlika dolu hünkara kim bakar



hünkar:Padişah

kuşe:Köşe

mehlika:Ay yüzlü sevgili
__________________

M@D_VIPer 05-15-2007 12:01 PM

ZATİ (16.yüzyıl )


16.yüzyıl Divan şairlerindendir. Balıkesir’de doğdu.Iyi bir eğitim görmediği , mesleğinin ayakkabıcılık olduğu bilnmektedir. II.Bayezid zamanında Istanbul’a gelmiş, caize adı verilen ihsanlardan faydalanmak için padişaha şiirler söylemiştir.Yavuz sultan Selim ve Kanuni SultanSüleyman zamanlarında da devlet adamlarına kasideler sunarak hayatını sürdüren Zati’nin, Bayezid Cam’nin avlusunda bugünkü Çınaraltı’nda bir dükkanı olduğu , burada misk , tespih, misvak,Kuran-ı Kerim sattığı, fal bakıp, muska yazdığı ,para karşılığı kadınlara ve erkeklere küçük gazeller , mektuplar yazdığı anlatılır.Ayrıca dönemin genç şairlerine ders verip hocalık yapmıştır.80 yaşlarına kadar yaşamış olan şairin ömrünün son günlerini ihtiyaç içinde geçirdiğini Aşık Çelebi şöyle anlatır.” Merhumun evi Sarı Gürz Hamamı Mahallesi’nde , dükkanı da Bayezid Camii avlusundaydı. Her gün dükkanına yürüyerek giderdi. Elinde bir asa taşır , yollar çamur olduğu zaman ona dayanırdı.Bir gün dükkanına giderken yolda rastgeldim.Beli bükülmüş ve dermansız bir haldeydi.Ama dudağı kımıldıyor ve dili söylüyordu.

-Bu ne hal ? dedi.Cevap olarak şunları söyledi .



Yiğitlik cevherin elden yitürdüm hasreta kanı

Eğlip ararım şimdi bulamam neyleyim anı “



hasreta :Hasretle

kanı:Hani

anı:Onu

M@D_VIPer 05-15-2007 12:01 PM

BAKİ ( 16. yüzyıl )


16. yüzyıl Divan şiirinin gerçek Türk kimliğini bulduğu ,yerli bir nitelik kazandığı, parlak dönemlerin başlangıcıdır.Baki bu dönemin büyük şairlerindendir.

Kanuni’nin ölümüyle şair Baki , en büyük desteğini, velinimetini kaybetmiştir. Şair, bir medrese odasına kapanarak duyduğu acıyı bir mersiye ile dile getirir.Mersiye, bilindiği gibi Divan Edebiyatı’nın ölüm acısını, ıstırabını dile getiren şiirleridir.Muhteşem Süleyman’ın inanılmaz ölümü karşısında bütün varlıkları ağlar görmek isteyen şair, duygularını gözyaşları ile şöyle ifade eder.



Olsun gamunda bencileyin zar u bi-karar

Afakı gezsün ağlayarak ebr-i nevbahar



Tutsun cihanı nale-i mürgan subh-dem

Güller yolunsun ah u figan eylesün hezar



Sümbüllerini matem edüp çözsün ağlasun

Damane döksün eşk-i firavanı kühsar



.................................................. .............



Gül hasretünle yollara tutsun kulağını

Nergis gibi kıyamete kadar çeksin intizar



Deryalar etse alemi çeşm-i güher-feşan

Gelmez vücuda sencileyin dürr-i şah-var



Ey dil bu demde sensin bana olan hem-nefes

Gel nay gibi inleyelüm bari zar zar



Aheng-i ah u naleleri edelüp bülend

Ashab-ı derdi cuşa getürsün bu heft bend







Başı Nef’i kadar derde girmese bile Baki de dilini tutamayan şairlerdendir.Zaten kaside ile hicviye daima beraber yürüyen nazımlardır.Ancak Baki’nin Nef’i’den farkı kendisine zarar vereceği ne inandığı kimseleri hicv etmemesidir.O ancak arkadaşlarını , kendi seviyesindeki kişileri hicveder.Bu konu ile ilgili bir hikaye şöyledir .

Baki bir gün tayin olunduğu vazifeye giderken Edirne’ye uğrar.Orada eski okul arkadaşı olan Edirneli Emri ve arkadaşları tarafından Edirne bağlarına ziyafete çağırılır. Kendisine “ Edirnemizi nasıl buldunuz ? “ diye sorarlar. “Doğrusu Cennet gibi yer , fakat içinde adem yok .” diyerek hepsini gücendirir.

Bunun üzerine başta Emri olmak üzere o mecliste bulunan şairler , Baki’yi hicv etmişlerdir.

Tuti Hanım , Kanuni Sultan Süleyman’ın haremindeki cariyelerden biridir. Bir gün bir boğaz gezintisine çıkılacağı sırada saraydan kayığa binerken birden ayağı kayar , sendeler , düşecek gibi olur. Baki hemen yetişir ,güzel cariyeyi ayağa kaldırır. Baki’nin bu hareketi , yardımı bir müddet sonra sarayda bir dedikodunun çıkmasına sebeb olur. Güya Tuti Hanım , Baki’nin ilgisini çekebilmek için böyle bir “ kaza” geçirmiştir.Yine bir rivayete göre de güzel ve kültürlü cariye şiirler yazıyor ve şiirlerini Baki’ye gönderip düzeltmesini istiyordur. Aralarında bir gizli gönül ilişkisi vardır.Saray bu dedikodularla çalkalanırken elbette olanlardan padişahın da haberi olur. Söylenilenlerin ne kadarının doğru, ne kadarının yakıştırma olduğu bilinmez ama çok sevdiği ve takdir ettiği bir şair olan Baki’yi, padişah , güzel cariyesini armağan ederek mükafatlandırır.

Baki ,Tuti Hanım için şu mısraları yazmıştır.



Giryan ol Leyli-veş n’ola sahraya salsa Baki’yi

Mecnun’un ab-ı çeşmine hak-i beyaban teşnedir



giryan:Ağlayan

Leyli-veş:Leyla gibi

ab-ı çeşm:Gözyaşı

hak-i beyaban:Çöl toprağı, kum

teşnehttp://forum.kanka.net/images/smilies/booo.gifusamış







Baki’ye patavatsızlıklarından dolayı kızan arkadaşları hicivlerinde bir çok kereler bu evliliği malzeme olarak kullanmışlardır.

Baki çirkince bir adammış.Bundan dolayı arkadaşları “Karga Baki “ derlermiş. Hanımının adı da Tuti (papağan) olunca çokça mizahi rivayetler çıkmış ortaya . Bir rivayete göre şair ile hanımı arasında geçimsizlik meydana gelmiş, sormuşlar “Tuti Hanım ne alemde ? “diye. Baki cevaben “ Birader , Tuti ,Tuti diye şunu uçurup durmayınız !O da beni m gibi karganın biri !” demiştir.

Arkadaşları Baki’nin bu sözlerini vesile tutarak hicviyeler yazmışlardır.

“Ne garip bir tesadüf Tuti (papağan) ile kargayı hemser (arkadaş) eylemişler de yine şikayeti karga etmektedir.”

M@D_VIPer 05-15-2007 12:01 PM

TAŞLICALI YAHYA BEY ( 16.yüzyıl )


Bir Arnavut beyzadesi iken delikanlılık çağında devşirme olarak Istanbul’a getirilmiş , Yeniçeri Ocağı’nda tahsil ve terbiye görmüş , askerlik mesleğinde ilerlemiştir. Yahya Bey , Kanuni Sultan Süleyman’ın teveccühünü kazanmış, padişahla birlikte savaşlara katılmıştır.

Hürrem Sultan’ın entrikaları sonucu katledilen Şehzade Mustafa için söylediği güzel bir mersiye ile bu hadiseyi tenkid ettiğinden Rüstem Paşa ve hükümdar tarafından azarlanmıştır. Tarihçi Ali’nin naklettiği bir rivayete göre Yahya Bey aslında yazdığı kasideyi kimseye göstermek istememiş , ancak bir dostu şiiri kitapları arasında bulmuş ve manzume Yeniçeriler arasında yayılmaya başlamış. Mersiyenin orduda büyük yankı bulması, özellikle Rüstem Paşa’yı çok kızdırır. Şairin idam edilmesi için çaba sarfeden Paşa’yı, Kanuni’nin şaire duyduğu sevgi durdurmuştur.

Bu hadise üzerine Yahya Bey, Istanbul’dan uzaklaşmayı tercih etmiş, Tamışvar civarındaki hudud boylarına çekilmiştir.

Şair, sevilen bir şehzadenin bir entrikaya kurban gitmesindeki zulme ve haksızlığa isyan eden nice gönüllere tercüman olmuştur.

Şehzade Mustafa Mersiyesi’nin en beğenilen bölümlerinden bazı mısralar:



Medet medet bu cihanun yıkıldı bir yanı

Ecel celalileri aldı Mustafa hanı.



Tutuldu mihr-i cemali bozuldı erkanı

Vebalde koydular al ile Al-i Osmanı



Geçerler idi geçende o merd-i meydanı

Felek o canibe döndürdü şah-ı devranı



Yalancının kuru bühtanı buğz-ı pinhanı

Akıttı yaşımızı yaktı nar-ı hicranı



......................



Nolaydı görmeyeydi bu macerayı gözüm

Yazıklar ana reva görmedi bu rayı gözüm

......................



Sipihrin ayinesinde göründü ruy-ı fena

Kodı bu kesret-i dünyayı etti azm-i beka



Garibler gibi gitti o yollara tenha

Çekildi alem-i balaya hem çü mürg-i hüma



Hakikaten sebeb-i rifat oldı düşmen ana

Nasip olmasa ta’n mı bu ciyfe-i dünya







Hayat-ı bakiyeye erdi ruhu ey Yahya

Şefii ruh-ı Muhammed, refik-i Zat-ı Huda



Enisi ola melekler, celisi ehl-i safa

Ziyade ide yaşum gibi rahmetünü Mevla.



...............



Ilahi, Cennet-i firdevs ana durağ olsun

Nizam-ı Alem olan padişah sağ olsun





meded:Imdat

celali:Anadolu’da ortaya çıkan eşkiyaya verilen ad

mihr-i cemal:Güzel yüzünün güneşi

erkanhttp://forum.kanka.net/images/smilies/booo.gifubaylar, askerler

vebal:Azap, günah

al:Hile, düzen

Al-i Osman:Osmanlı sülalesi

merd-i meydan:Meydanların yiğidi

canib:Taraf, yön

şah-ı devran:Cihan padişahı, zamanın padişahı

bühtan:Yalan, iftira

buğz-ı pinhan:Gizli nefret

nar-ı hicran:Ayrılık ateşi

reva görmek:Yakıştırmak

ray:Fikir

sipihr:Talih

ayine:Ayna

ruy-ı fena:Yokluk yüzü

kesret-i dünyaünya işleri

azm-i beka:Bakilik kararı

alem-i bala:Yüce alem

hem-çü:Gibi

mürg-i hüma:Hüma kuşu, devlet kuşu

sebeb-i rif’at:Yükseklik sebebi

ta’n:Ayıp

ciyfe-i dünya: Dünyanın leşi

hayat-ı baki: Ebedi hayat

şefi’:Şefaat eden

refik:Arkadaş

enisost, arkadaş

celis:Birlikte oturan, arkadaş

ehl-i safa:Keyif adamı

ziyade:Çok

M@D_VIPer 05-15-2007 12:01 PM

FUZULİ (16. yüzyıl )


Araştırmalara göre büyük Türk şairi Fuzuli, hem Safeviler, hem de Osmanlıların egemenlikleri devrinde Irak’ta yaşamıştır. Asıl adı Mehmet’tir. Şair, dünyaya ehemmiyet vermeyen, Allah’ın büyüklüğü karşısında ne kadar küçük olduğunu bilen bir kişi olarak Fuzuli mahlasını kullanmıştır.

16. yüzyıl Divan şiirinin , Türk Edebiyatı’nın tartışmasız en büyük şairidir.Divan şiirinin bütün kurallarını, söz sanatlarını büyük ustalıkla ortaya koymuştur. Şiirlerini Azeri şivesi ile söyleyen şair derin hassasiyeti ile gazellerine diğer şairlerinde bulunmayan bir özellik verir.Kuvvetli bir lirizme sahip olan şair, tasavvufi hayatla da yakından ilgilidir.Dert, elem, hüzün,bağlılık, samimilik gibi vasıflarla tezahür eden aşktan hiç bir zaman kurtulmayı istemez.



Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib



diyen Fuzuli, bir başka şiirinde



Aşk derdinin devası kabil-i derman değil

Terk-i can derler bu derdin muteber dermanına



diyerek sevgiliye kavuşmak gibi bir derdinin olmadığını belirtir. O, aşka aşıktır.



Bende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var

Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var



diyerek gerçek Mecnun’un kendisi olduğunu vurgular.

Fuzuli, eşsiz sanatı ve yüksek şahsiyeti ile çağdaşları üzerinde olduğu gibi , kendisinden sonra gelen hemen bütün Türk şairleri üzerinde de tesir icra etmiş en büyük şairimizdir.

Fuzuli’nin hayatı çok iyi bilinmemekle beraber bir çok yazarlardan bu çok bilgili ve derin şairin yoksulluk içinde yaşadığı anlaşılmaktadır.

Fuzuli’nin hayatındaki yoksulluğu ve bunun şairin ruhundaki acı izlerini ortaya koyan eseri “Şikayetname”sidir.

Padişah fermanıyla Fuzuli’ye vakıfların gelirinden dokuz akçelik bir maaş bağlanır. Fakat vakıf görevlileri bu parayı şaire ödemezler. Fuzuli, elindeki padişah emriyle vakıf yöneticilerini yanına çıkar. Görür ki herkes kendi derdinde. Ortalık karma karışık. Kimse şairle ilgilenmez. Şair durumu “Selam verdim, rüşvet değildir deyu almadılar / Karırı gösterdim, yararsızdur deyu bakmadılar” diyerek ifade eder.

Herkesin kaşları çatık, yüzleri asıktır. Vakfın hiç parası olmadığını ancak, gelir artığı olunca kendisine ödeme yapılacağını söylerler. Bu da hiç olmamıştır. Çünkü artan geliri kendileri kullanırlar. Şair, bunun doğru olmadığını, haram olduğunu söylese de kimseye anlatamaz. Düzenin bozukluğu, insanların ahlaksızlığı, kütü gidiş karşısında büyük umutsuzluğa düşer.

M@D_VIPer 05-15-2007 12:02 PM

KANUNİ (16. yüzyıl)


16. yüzyılın muhteşem sultanı Kanuni, aynı zamanda Muhibbi mahlasıyla şirler söyleyen bir şairdir. Büyük ve duygulu hükümdar, Türk dilinde bir ata sözü kıymeti kazanan



“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”



Kanuni Sultan Süleyman’ın en büyük talihsizliği, Osmanlı iktidarında, devletin bütünlüğünü devam ettirmek için geleneksel bir siyaset haline gelmiş olan kardeş şehzadeler arasındaki ölüm kalım mücadelesini bir baba olarak yaşamasıydı.

Kanuni, 1543’te en sevdiği oğlu Şehzade Mehmed’in ölümü üzerine, içindeki yangını “Şehzadeler güzidesi Sultan Mehemmedim” mısraına işleyerek, tarih düşürmüş, Şehzade Camii’ni oğlunun anısına yaptırmıştır.

Bu hadiseden on sene sonra bu sefer kahramanlıklarıyla ünlü Şehzade Mustafa’yı idam ettirmek zorunda kaldı. Şehzade Mustafa’nın boğduruluşu, hastalıklı bir şehzade olan ve ağabeyini çok seven Şehzade Cihangir’i o kadar sarstı ki, bu hüzün onun ölümüne sebep oldu.

Kanuni, bütün sevgisini üzerinde topladığı Şehzade Cihangir’in ölümü üzerine hatırasına Cihangir Camii’ni yaptırdı.

Kanuni’nun diğer iki oğlundan Şehzade Bayezid, kardeşi Şehzade Selim ile mücadeleye girmiştir. Etrafındaki bazı kişilerin kışkırtmasıyla hadiseler isyana dönüşmüştür. Başarılı olamayınca Iran’a iltica etmek zorunda kalan Şehzadeye, şair padişahın yazdığı, onu affetmek istediğini belirten şiiri çok güzeldir.

Bir büyük padişahın, çektiği acıları düşününce insan, dünya saltanatının bedelinin bu kadar ağır olmasının, “ Sultan Süleyman “ olarak dünyaya gelmenin ve bu kaderle yaşamanın hiç de imrenilecek tarafı olmadığını görebiliyor.



Ey demadem mazhar-ı tuğyan u isyanım oğul

Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermanım oğul

Ben kıyar mıydım sana ey Bayezid hanım oğul

Bi-günahım dime bari tevbe kıl canım oğul



Neşet-i Haktır übüvvet ram olan olur kerim

“La tekul üf” kavlini inkar eden kalur yetim

Taat ü isyana alimdür Hudavend-i Kerim

Bi-günahım dime bari tevbe kıl canım oğul



Tutalım iki elün baştan başa kanda ola

Çünki istiğfar edersün biz de affetsek n’ola

Bayezid’im suçuna bağışlarum gelsen yola

Bi-günahım dime bari tevbe kıl canım oğul















demadem:Zaman zaman

mazhar-ı tuğyan u isyan:Isyan ve azgınlık çıkaran

her giz:Asla, katiyen

tavk-ı ferman:Ferman tasması

bi-günah:Günahsız

neş’et-i Hak:Allah vergisi

übüvvet:Babalık, atalık

ram olmak:Boyun eğmek

kerim:Ulu, büyük

la tekul üf:Üf deme

kavlhttp://forum.kanka.net/images/smilies/booo.giföz

taat:Itaat

Hudavend-i Kerim:Yüce Allah

istiğfar:Tevbe

alim:Çok bilen

M@D_VIPer 05-15-2007 12:02 PM

HÜRREM SULTAN (16. yüzyıl )


Kanuni Sultan Süleyman devrinde Osmanlı sarayı yüksek bir kültür muhiti ve bir sanat mektebi haline gelmiştir. Saray’da padişahlar, şehzadeler yanında sultan hanımlar, saray kadınları da bu sanat ve eğitim faaliyetlerinden istifade ediyorlar, etkileniyorlar, şiir kültürü kazanıyorlardı.

Bir Slav papazının kızı olarak saraya getirilen, zekası ve güzelliği sayesinde Kanuni Sultan Süleyman’ın gözdesi olan Hürrem Sultan, Türkçeyi sonradan öğrenmiş olmasına rağmen Kanuni’ye seferde iken mektuplarında şiirler yazacak kadar şiir bilgisi kazanmıştır.

Hürrem Sultan bir şiirinde rüzgarı kendisine elçi tayin ederek seferdeki padişaha şöyle sesleniyor:

Ey saba sultanıma zar u perişan diyesün

Gül yüzünsüz işi bülbül gibi efgan diyesün





saba: Sabah rüzgarı

zar: Ağlayan

perişan: Dağıtmış, kendini kaybetmiş

efgan: Feryad edip ağlama, inleme

M@D_VIPer 05-15-2007 12:02 PM

NEF’İ (17. yüzyıl )


Nef’i, Padişah I. Ahmed zamanında Erzurum’dan Istanbul’a gelmiştir. Babası Erzurum eşrafındandır ve Kırım hanının nedimlerindendir. Dönemin Kırım hanı Canıberk Giray, Sadrazam Kuyucu Murat Paşa’ya bir mektup göndererek, şairin Istanbul’da çevre bulması, sıkıntı çekmemesi için yardım istemiştir.

Şairliği ile kısa sürede büyük şöhret kazanan Nef’inin, saray katipliği yaptığı dönemde, Padişah I. Ahmed’e sunduğu ilk kaside, Sutan Ahmed Camii’nin yapımıyla ilgilidir. Kasidede camiin büyüklüğünden, ihtişamından bahsederken, şairleri desteklemenin padişahın büyüklüğüne yakıştığını belirtir. Padişahın ilgisini beklediğini ifade eder.





Nef’i’nin, zamanla yıldızı parlamış, meşhur olmuş, saygılığı artmıştır. I. Ahmed, I. Mustafa, Genç Osman ve IV. Murad zamanlarında yaşayan şair, sadece I. Ahmed ve IV. Murad için şiirler söylemiştir.

Kendisi de şair olan IV. Murad onu himaye etmiş, hicviyelerine anlayış göstermiştir.

Nef’i’ ye göre şiir, hem anlam, hem de söyleyiş bakımından mükemmel olmalıdır. Şiirlerinde çokça Farsça kelime ve deyim kullanmıştır. En başarılı olduğu şiirleri kasideleridir. Büyük bir kaside ustası olmakla birlikte çok güçlü ve etkili bir hiciv şairimizdir.





Siham-ı Kaza adlı eserinde hiç çekinmeden, devrin ileri gelen devlet adamlarını, şeyhülislamını, vezirini, hatta padişah IV. Murad’ı bile eleştirmiştir. Dili yüzünden üç defa görevinden azledilmesini şöyle dile getirmiştir:



Üçüncü defadur Hakk belasın vire melunun

Ki yok yire beni azletti olmuşken sena-hanı



sena-han: Öven, medheden

melun:Lanetlenmiş

azletmek:Görevden almak



Bir çok kişiyi öfkelendiren, kızdıran bu sözler, padişah IV. Murad tarafından hep olgunlukla karşılanmış, hoş görülmüştür. Ancak bir gün padişah, Nef’i’nin “ Siham-ı Kaza” adlı hicviyesini okurken, hemen yanına yıldırım düşmüş, ölümden zor kurtulmuştur. Elindeki şiir mecmuasına



“Gökten nazire indi Siham-ı kazasına

Nef’i diliyle uğradı Hakk’ın belasına “



diye yazmış, bunu bir uğursuzluk sayarak, Nef’i’yi huzuruna çağırmış ve bir daha hiciv yazmamasını emretmiştir.



nazire:Karşılık, örnek

Siham-ı kaza: Kaza oku (Nef’i’nin eserinin adı)



Fakat şair, söz vermesine rağmen, hiciv yazmaktan vazgeçememiş, Bayram Paşa hakkında bir şiir yazmış ve tekrar hicviye yazdığını padişaha itiraf etmiştir.

Bazı edebiyat araştırmacılarına göre, bir eski mecmuada padişah hakkında yazdığı ağır hakaretler içeren bir kasideden dolayı öldürülmüştür. Veya Nef’i’nin düşmanları tarafından şiir , ona isnad edilmiş, padişaha gönderilmiş ve şairin katledilmesine sebep olmuştur.

Şeyhülislam Yahya, bir gün etrafındakilere Nef’i hakkında ileri geri konuşarak, “kafir” demiş. Şair, bu sözü işitince Şeyhülislama bir dörtlükle cevap vermiş:



“Bize kafir demiş müfti efendi

Tutalım ben ana diyem müselman

Varıldıkta yarın ruz-ı cezaya

Ikimiz de çıkarız anda yalan!”



ruz-ı ceza:Ceza günü









Bana Tahir Efendi kelb demiş

Iltifatı bu sözde zahirdir

Malikidir mezhebim benim zira

Itikadımca kelb tahirdir



kelb:Köpek

zahir:Açık, belli

tahir:Temiz

itikad:Inanış



Nef’i’nin, manası derin, hayalleri ince, güçlü ses ve sanatlı bir anlatım taşıyan gazelleri dönemin büyük musıki üstadı Mustafa Itri Efendi’nin de dikkatini çekmiştir. Günümüzün hala zevkle dinlenen ve sevilen şarkılarından bir olan:



Tuti-yi mucize guyem ne desem laf değil

Çerh ile söyleşemem ayinesi saf değil

Ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana

Ehl-i dil birbirin bilmemek insaf değil



mısraları Nef’i’ye aittir. Yahya Kemal onu, “ Nef’i ,Türk’ün ayranının kabarmasıdır.” diye tarif eder.

..................

tuti-i mucize guyem: Mucizeler söyleyen papağanım

çerh:Felek, gök

ayine:Ayna, yüz

ehl-i dil:Gönül ehli

sine:Göğüs

M@D_VIPer 05-15-2007 12:02 PM

NABİ (17. yüzyıl )


Nabi, büyük bir şair ve edip, aynı zamanda büyük bir alimdir.Peygamberimiz “Ilim beşikten mezara kadar herkese farzdır. “ buyuruyorlar.Nabi, “Hayriyye” adlı mesnevisinde ilim ve ahlaka dair konulara şöyle dikkat çekiyor.



Ilm bir lücce-i bi-sahildir

Anda alim geçinen cahildir

Cehle Hak mevt dedi ilme hayat

Olma hem-hal-i güruh-ı emvat

..............

Bilmek elbette değil mi ahsen

Sorsalar “Ben onu bilmem “ demeden



(AÇIKLAMASI: Ilim, kıyısı bulunmayan bir denizdir. Bu deniz karşısında alim geçinen cahildir.Allah, cehalete ölüm, ilme de hayat dedi.Sana sordukları zaman “ Ben bilmiyorum” demekten, bilmek daha güzel değil midir? )





( AÇIKLAMASI:Ehlinden, bilenlerden oku, öğren, utanma. Herşeyi bilmek, bilmemekten hayırlıdır.Ilim kadar yüksek bir iş yoktur. Ilimden hiç kimse zarar görmedi.)





(AÇIKLAMASI: Ilmin yüzeyinde (kabuğunda) kalma, ama mananın özüne ulaş. Deniz kıyısında inci olur mu? Inci istiyor isen, denizin derinliklerine dalmalısın.)







Nabi, ilmin her alanda uygulanması gerektiğini düşünüyor. Devlet idaresinde de ilme ihtiyaç vardır.Çünkü dinin ve devletin işleri, ancak ilim ve akıl ile halledilebilir. Eğer devlet adamları işlerinde akıl ve ilmi ön planda tutmuyorlarsa, o ülkede düzen bozulur, adalet kalmaz.Bu da kargaşaya, devlete itimatsızlığa , başıboşluğa sebep olur. Zalim idareciler halkı isyana, anarşiye, ahlak çöküntüsüne, huzursuzluğa sürükler.

Nabi, yine aynı eserinde devrin alimlerinden olan kadıların (hukukçular) bir kısmının maalesef cahil, vicdansız ve rüşvetçi olduğundan bahseder.





(AÇIKLAMASI: Kadıların çoğunun ilmi yoktur.Dinsiz ve mezhepsizdirler. Gözleri rüşvet ve elde edilebilecek başka şeylerdedir. Elindeki ölçü, ölçek ve terazidir.Şeriat mahkemesini dükkan haline sokmuştur. Kadı tellal, mübaşir aracı, kethüda ise mal almaya hazırdır.Padişah korkusu, Allah korkusu yok. Rüşvete hırsı kadar , borcu da çok.)





(AÇIKLAMASI:Eğer o kadı istese, alacaklıyı borçlu çıkarır. Istese iflas etmiş, işini bilmeyen kişiyi, aldanmış olarak gösterir. Kadılar, şeriatın hizmetkarı olmaları gerekirken, bunların ettikleri zulmü haşerat etmez.)





(AÇIKLAMASI:Nabi bu insanlara şöyle hitap ediyor.Rüşvet hakkı için, zengin olmak uğruna hakkı, doğruyu hükümsüz, geçersiz kılarsın.Dini, malla değişirsin.Ey azgın, bunu bilmez misin ki Allah’ın dini şereflidir. Ey zalim ! Hiç halim nasıl olur demeden, sen ne cesaretle onu bozarsın?Allah’a imanı olan bu azgınlığı yapar, rüşvet yer mi? )



Nabi, bunları yaklaşık 300 yıl evvel söylemiş ama o günden bu güne değişen pek birşey yok gibi.Hukuk sisteminin bozulup yozlaşması,otorite boşluğunu ve ahlaki çöküntüyü beraberinde getiriyor.

Nabi,bir nasihatname olan “Hayriyye” adlı eserini oğlu için ,onun şahsında bütün gençler için kaleme almış.Herşeyin parayla ölçüldüğü,insanların zenginlik ve rütbe peşinde koştuğu bir toplumu,onun düzenini,ahlak kavramını,güngörmüş ve erdemli bir insan gözüyle aktaran Nabi, bu durumdan son derece rahatsızdır.Oğluna idareci olmaması yolunda nasihatler verir.



Etme ayanlığa zinhar heves

Evsatu’n-nas ol o devlet sana bes



(Açıklamahttp://forum.kanka.net/images/smilies/booo.gifakın ayanlığa(idareci,yönetici) heves etme.Halkın orta hallilerinden ol,o saadet sana yeter.)





Bu konuyu Osmanlı dönemi kadıları ile ilgili anlatılan pek çok hikayeden biri ile bitirelim.

“Rumeli’de bir kasabanın kadısı ahaliye çok eziyet eder. Adam kayırma, zulüm, rüşvet halkı canından bezdirir. Kasabalı kadıyı Istanbul’a şikayet eder.Neden sonra padişaha ulaşılır ve padişah kadıyı görevinden alır. Kadı eşyalarını toplar, ahali de kadıyı uğurlamaya gelmiş gibi ama aslında ne kadar malı olduğunu öğrenmek için evinin önünde toplanmıştır. Görürler ki geldiğindeki eşyası ile şimdiki arasında dağlar kadar fark var. Kadı en son mahzenden bir küp çıkarır.Evin etrafındaki halkı yanına çağırır. Herkes merakla küpe yaklaşır. Bakarlar ki kocaman küp altınla dolu. Bu altınlar kendilerinden zorla , rüşvetle alınan paralardır. Halk altınlara ve küpe bakadursun kadı şöyle der :

-Ey ahali, doğrusu size acıyorum. Şu küpe bakın. Dolmasına iki parmak kalmıştı.Halbuki yeni kadı, boş küp ile gelecek !...





MEKKE YOLCULUĞU



Nabi , 1642 yılında Urfa’da doğar.Urfa’nın tanınmış ailelerindendir. Iyi bir eğitim görmüştür.Arapça’yı ve Farsça’yı çok iyi bilir. Devrinde “ Sultanü’ş-Şuara “ diye anılmıştır.

Nabi ile ilgili, 1678 yılında hacca giderken yaşadığı rivayet edilen bir hadise vardır.

Şair , hacca gitmeye niyet eder ve bir kafile ile yola koyulur. O dönemde günlerce süren meşakkatli bir yolculukla ancak menzile ulaşılabiliyordu.Şairin de içinde bulunduğu kafile Medine’ye yakın bir yerde vakit geç olduğu için mola verir. Nabi , mübarek yerlere yaklaşmış olmanın heyecanı ile uyuyamamıştır. Gözleri etrafta gezinirken bir kişinin ayakları kıbleye karşı yattığını görür. Böyle durumlarda çok hassas olan şair, irticalen şu mısraları söyler.



Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı Huda’dır bu

Nazargah-ı Ilahi’dir makam-ı Mustafa’dır bu



terk-i edeb: Edebi terketmek

kuy-ı mahbub-ı Huda:Allah’ın sevgilisinin beldesi

nazargah : Bakılan yer



Bu beyti duyan kişi hemen toparlanır, ayağa kalkar. Davranışı kasti değildir ama çok utanır. Bir müddet sonra herkes toparlanır ve yola çıkarlar. Sabah ezanları okunurken Medine’ye yaklaşmışlardır.Fakat hayrete düşerler. Mescid-i Nebi’nin bütün minarelerinden müezzinler sala verir gibi şunları okumaktadır.



Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı Huda’dır bu

Nazargah-ı Ilahi’dir makam-ı Mustafa’dır bu



Namazlar kılındıktan sonra kafilede bulunanlar büyük bir şaşkınlık içinde müezzine sorarlar. “ Bu şiiri şair Nabi daha bu gece yolda iken söylemişti.Siz nereden biliyorsunuz?” Aldıkları cevap hem enteresan, hem de muhteşemdir. “Peygamber efendimiz (sav) bu gece rüyamızda bize bu beyti öğretti ve sabah ezandan önce okumamızı istedi.”





Şair Nabi evinin Çorlulu Ali Paşa tarafından elinden alınması üzerine aşağıdaki gazeli yazmıştır...


Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 08:58 PM

Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11   Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.