![]() |
Kırık Kalpler
her tarafında kırmızı kırmızı kalpler çıplak bedenine yerleşmişler içini açtım hepsinin teker teker hepsi tamdı hiçbirinde yoktu çatlak ve keder ama bir yer vardı ki tam sol göğsünde paramparça olmuştu o kalp diğerleri gibi değildi.. niye? Reha Başoğul |
Kırmızı Pabuçlu Hayal Perisi
el fenerlerinin yumuşakça dokunduğu dişleri olmayan bir yüzdü o gece gözüken çamurdan ayaklı ve elleri titreyen dağınık saçlarıyla ve korkulu gözleriyle seçilen ufacık ellerini kıymıklar süslemiş bir güzeller güzeli çıktı yıkık evden acımasız gecenin kurbanlarını gördüklerimize inandıramamıştık kayıp kalplerini durdurmuşken güzeller güzeline gelmemişti onlar tanıdık içini ısıttıktan sonra konuşturabildi yüzü temizlenen masalsı bir rüyada hatıraları karıştıran düğmelerle süslü kutuyu konuşturursa bir hayal perisi gözükürmüş ona kırmızı pabuçlarıyla yıldızlara basa basa gökyüzünde dansedermiş aklın sıra yapraklar sararmadan hüzünden ayrılınca mevsimler beyazlamaya başlayınca uzun bir rüyada bir hayal perisi yaklaştı bana çıkartmış kırmızı pabuçlarını götürmemi istiyor kendisiyle o gece konuşana saçlarına ak düşmüş mevsimden trenler korkup kaçışırmış yıldızlar koşarken penceremden canlandırdığı elektrik direklerine hayal perisi sarılmış, bana bakar çok da sabırsızlanırmış eskimiş kilimle dolu içinde ocak olmayan bezden eve yaklaşınca kıpırdanmaya başlamış kırmızı pabuçtan yürekler diller mazide gezinince kucağa gelirmiş inci dişler kıvılcım seslerinin ortasında mutluluk dansı yapılınca tutulurmuş ufacık ellerden çıkılırmış karanlığa. gözler çiçek açtığında bir nefes üflenirmiş mavi hırkası sökülmüşün kulağına seslenecekmiş ona masalsı bir rüya aklın sıra o hayal perisi yaklaşıp uzun uzun konuşacakmış onla mevsimler yeşillenmeye başlamadan pabuçlarını takmayacakmış ayağına o gün gelinceye kadar dansetmeliymiş onun yerine karlarda eğer dediğini yapıp bu sırada bakarsa yıldızlara hep bir gülümseme belirecekmiş güzeller güzelinin kırmızı pabuçlarında... Reha Başoğul |
Kim Bilir?
hani sorarırız ya birbirimize: bu dünyayı çok okuyan mı çok gezen mi bilir? ben; hem çok okudum hem çok gezdim ama hala cevabını bilemedim... kim bilir belki de çok soran bilir... Reha Başoğul |
Korku ve Kokusu
tenden kaçan kokular sır gibi dilimde ahenklerin yarını bitmiş dünü aramış korku treninde bir sıratsa kokulardan korkmak raydan çıkmışım ben o acısı yolcu sevinci kömür olmuş trende Reha Başoğul |
Kukla
Kaç saatte büyüttüm seni bir bilsen bakmazdın bana, sıradan bir sahip gibi kaç gece oynatmamı istedi seni benden bir bilsen saklardın beni ketumluğunun altına, savaştan kaçar gibi ellerim kaçtı kasıklarım şaştı sesim rüzgarı aştı basılı bir kor tanesinde iplerim bağışlasın beni kusurlu aşklar çeşmesinde bedevi kaldım sabrım taştı yerin kurudu sen dağıttın oynar başını ılık ülkenin bahar akşamında konuşan yapraklı yollarda alnıma mine koyan ey duyuların koruyucusu! ey erkekliğin münzevisi! yaklaş bana! bu kuklanın kiriyle nasıl yıkanır aşk nasıl imbatlara sarılır uçar ininden karanlık niye susmaz ki yerinden sazını ozana bırakmaz gözünü sakınmaz tenden öğret böceklerin dilini çamura karışayım yarın kapat kuklamın perdesini yüzüne bakayım yarın Reha Başoğul |
Kumar
bozarsın gecenin bekaretini bir arzu kandilini yakınca ihanet kovuklarını aşk macunları ile kapatınca baharat kokulu lanetlerde kase kase esanslar üşüştü dilime rana rakkasıyla mana ipekleri giydim işte pare kabul etmez o an da yürek fetvası kadar korkutmaz samyeli kadar taşınmaz bir kadim bilgidir aranmaz efsunlu tütsülere pervane olursun meşru dillerde maskara diye kovulursun ne beden kalır mağfi ne de yükselişin kavisli ayinlerin kibar olsa da hunhardır kavunlar koksa da orada yalandır ne huşu beklersin benzinde ne iffet dilersin bereketinde solungaçların hasatını kutlarsın teslimiyetin filizlerini toplarsın ne baykuşun sesine kanarsın ne de devenin hörgücüne mordan kırmızıya atlarsın sudan çoraklığa kaçarsın erili de erkili de tadarsın ama yatağından bir milim kaymazsın oradayken buralarda dönerse kumpas hamle kabul etmez işte buna kıyas kimse beklemiyor ki bir kudas sadece varsa yoksa özdeki elmas şişirilen camın ıslanıyorsa gizem tuğran siliniyorsa gümüş tepsin iştahlanıyorsa arama artık ne bir malik ne de birlik aşkın gübresidir sevgi köhne derler de dizlerine, tutmaz mermer derler de yüreğine, oyulmaz bir sayı kumarıdır bu, oynanmaz! Reha Başoğul |
Küller
Kısık sesle bir çığlık attım cihana Ağlamaya başladım yalnızlıktan sonsuzluğa giden yolda Gülücükler saçan hüzünlü palyaçoyu aradım gül bahçelerinde Ama ızdırabın ölümü hepsinden acımasızdı Kırık bir oku çıkardım gönlümde Saf sütü kustum sonunda içimden Olta attığım kırmızıya beyaz bulaştırdım. Günleri afaroz ettim mağaralarda bir kılıç aldım elime ve biçtim sazlıkları ölümle burun buruna gelenleri kafasını kopararak kurtardım İşte gücün adını koyan sen Bana verdiğin gözleri bu uğurda akıttım Kanımı şerefine kaynattım Sisin kokusunu Yaramın tuzunu sevdim İliklerimdeki soğukluğunu Kalbimdeki deriyle sakladım Ellerim yüzüne değdiği her an Bİr filizin yandığını gördüm Seni yoketmek isterken Köpeklerini besledim O bebekleri arıtan bir kase biliyorum Yünle kaplanan bir elbise ÇArşafla kaplanan bir alın Bunlar benim sana hediyem olsun. Ancak, Bilmelisinki Bu savaş benim değil Herkesin Ama Sen beni ilk sıralardan tanıyacaksın Ve son sıraya geldiğinde adımı anacaksın. Reha Başoğul |
Küp Şekerden Düşgen-II
-Aşk sanatının sadece hissedilen matematiğine...- sayısız paralel evrenlerinin üstünde tanrının attığı bir zarla kırıldı içlerinden bir düzlem ve katıldı bardaktan boşalan geceye zaman tünelinden düşen Küp Şekerden Düşgen... Küp Şekerden Düşgen hapsolduğunu hissetti birden parmaklıkları demirden yüzeyi mavisinden bilinen küreye ölçtü, biçti ve yakaladı kurbanını zihin kanallarında yuvarlanmak üzere Halkalı'daki kiralık bir sobalı dairede... hayrandı hayran olmasına seçtiğinin kübist tablolarına ama kiremit teniyle saçlarının büklüm büklümlüğüyle kırmasını istiyordu artık zincirlerini zengin ve kadınlığını keşfedecek bir erkekle lâkin kaderin cilveli kafesine bakın küreselleşme karşıtı baston yutan çember sakallı fakir bir gence aşk tutsağı edilmişti sütun bacaklı o kadın efkarlanarak daldırdı gümüş tablasına parmaklarını çıkık Kutusundan çıkardığı kibrit çöpünün tekiyle alındı boğazına kalın purosunun acı tadı dansederken yüksek ökçeli topuklarla şarap şişesindeki son damla düşüyordu beli kadar ince kadehinin ucuna gramofondan uçan elmaslar doluşurken kulağındaki raflara çaldı kapısını çember sakallı yüreğinin kirişlerini yakan korla gömleğindeki odunlarla mahallelerden birinin kenarında yakaladığı üçgen bir vücudu alıkoyuyordu çember sakallı ok gibi kesişti gözyuvarları ayakkabı dolabının yanından sahte Picasso tablolarına kadar yürüyebilirdi ancak ikisinin bacakları... sonunda dışbükeyden iki dudak birleşti sobanın kenarında yassılaşarak sütün bacaklı kadın çözdü üstündeki fiyonkları çıkardı kelebek tokasını dağıttı büklüm büklüm saçlarını kare cepli donunda oval bir öpücük izi bırakılınca yerleşti aniden kucağına sandalyede birikmiş çember sakallı aldı eline buzları dikleştirdi kadının göğüs uçlarını oluk oluk döküldü kiremit tenine buzdolabından yeni çıkmış süt kutuları takozu kaldırılmış tekerlekler gibi balkonun fayanslarına girince emretti zurnanın son deliği kadının sütun bacakları pergele uyunca çember sakallının kamışı karanlıklarla kaplandı kadına özgü oyukta zevkin köşeleri dört olunca borazankuşları inledi balkonda uçarken bütün aşk balonları havaya evin bacasına kaçan metal topla aşağıya düşen bir tuğla yamulttu çember sakallının kafasını ve bozdu pembe panjurların şablonlarını... üzerinden geçen silindirle sütun bacaklı kadın ağladı uzun bir süre çember sakallının piramitlerin içi kadar dondurucu göğsünde yere düşürdüğü her gözyaşı sütunları çözülemeyen bir karebulmacaydı sanat-aşk-zaman üçgeninde tam rayına girdi derken yap-boza dönmüştü yine yaşamı koştu salonuna içi kabarık sütun bacaklı kadın buzkıracağıyla saldırdı aynasına yere yığılıp kalan cam parçalarıyla yaklaştırdı sivriliğini bileğindeki damarlara o anda bir ağaçtan koparak pencereden girdi yavaşça iğne uçlu yayvan yeşil yaprak uçuşarak yapıştı sütün bacaklı kadının yılankâvi saçlarına sarkıt oldu kış güneşinin ışıkları yüzen kağıt gemi gibi sütün bacaklı kadının gözyaşlarında saklı prizmasına ısırgan dudaklarla bakındı aynaya teğet geçiyordu mematından tayfını gördükten sonra öptü kolyesindeki haçı kare tuşundan hat halınca duyurdu sesini kablonun öteki ucuna aldılar cenaze arabasıyla çember sakallıyı balkondan yatırdılar gölgesi yıkık minareye sarılı tabutu hilal bakışlı soğuk musalla taşına gömülü kaldı dualar kan çanağı Dünya'nın anıt olmuş toprağına... baktı dairesine tekrardan sütun bacaklı kadın çemberin dışında kalamadığından kaçıramadı gözlerini televizyon ekranından ikiz kulelerin yıkılmasıyla tank sesleri top seslerine karışıyordu küreselleşme yanlısı ya da karşıtı ne farkederdi ki kazık kadar adamlar birbirlerinin karnına çengel sokuyordu moloz yığınları arasında herşeyden habersiz çocuk annesinin sırtında rulolanmış gazete kağıdıyla çubuk makarnaya muhtaç ediliyordu kelimeler düğümlendi boğazına kendi kendine söylendi olanlara 'bunlar insan hayatını lego mu sanıyordu...' çıkardı kalemden dolmayı ve son bir solukla yazdı zarfı kazıklara saplanacak mektubunun kanlı satırlarını: 'ben elmas rüyaları olan küreselleşmeye yanıt sütun bacaklı kübist bir kadındım ne sizin minarelerinizin süngüsüne ne bizim çanlarımızın sesine kapılmış küreselleşmeye karşıt çember sakallı fakir bir gence aşıktım anlamaz mısınız zeka küpüne çakılı kalmış beyinler bilmez misiniz sabır küpüne dönmüş yürekler gibi insani değerlerin bir cetvelle kesinkes ölçülemeyeceğini yumurta kapıya dayanmadan siz de bizim gibi eğrisiyle doğrusuyla yuvarlak bir dünyada duramaz mıydınız bir mozaik olarak yan yana aynı toprakta? ' sayısız paralel evrenlerinin üstünde tanrının attığı bir zarla çok kırıldı içlerinden bir düzlem ve eridi bardaktan boşalan geceden zaman tünelinden çekilen Küp Şekerden Düşgen... ------ ' sıyrılır zeka küpünden sabır küpüne yapışanlar anlatır aslını bilinçli yapan hatalar ' Reha Başoğul |
Küp Şekerden Düşgen
-sanatsal aşkın sadece hissedilebilen matematiğine...- sayısız Paralel evrenlerinin üstünde tanrının attığı bir Zarla kırıldı içlerinden bir düzlem ve katıldı bardaktan boşalan geceye zaman tünelinden düşen Küp Şekerden Düşgen... Küp Şekerden Düşgen hapsolduğunu hissetti birden demir Parmaklıklı masmavi bir yerküreye ölçtü biçti ve buldu kurbanını beyninin kanallarında yuvarlanmak üzere Halkalı'da tuttuğu sobalı bir kiralık dairede hayrandı hayran olmasına seçtiğinin kübist tablolarına ama kiremit teniyle saçlarının büklüm büklümlüğüyle kırmasını istiyordu artık zincirlerini zengin ve kadınlığını keşfedecek bir erkekle birlikte lâkin kaderin cilveli kafesine bakın küreselleşme karşıtı baston yutmuş gibi yürüyen çember sakallı fakir bir gence aşk tutsağı edilmişti sütun bacaklı o kadın efkarlanarak daldırdı gümüş tablasına parmaklarını Çıkık Kutusundan çıkardığı bir Kibrit Çöpü sayesinde çekti boğazına kalın purosunun acı tadını dansederken yüksek ökçeli topuklarıyla şarap şişesindeki son damla düşüyordu beli kadar ince kadehinin ucuna gramafondan uçurduğu Elmasları girerken birer birer kulağındaki Çekmecelere çaldı kapısını Çember sakallı yüreğinin kirişlerini yakan ateşle oduncu gömleğinin arkasında kenar mahallelerde inşasına başladığı üçgen bir vücudu saklıyordu çember sakallı gözyuvarlarının keşişti ayakkabı dolabının yanından duvardaki sahte Picasso tablolarına kadar yürüyebildi ancak ikisinin bacakları ve sonunda iki dışbükey dudak birleşti sobanın kenarında... sütün bacaklı kadın çözdü geceliğindeki fiyonkları çıkardı başındaki kelebek tokasını dağıttı büklüm büklüm saçlarını kare cepli donuna oval bir öpücük izi bırakarak yerleşiverdi aniden sandalyedeki adamın kucağına çember sakallı erkek aldı eline buzları ve dikleştirdi kadının göğüs uçlarını oluk oluk döküldü kiremit tenine buzdolabından yeni çıkmış süt kutuları takozu kaldırılmış bir tekerlekler gibi soğuk balkonun fayanslarına geçince geldiler zurnanın son deliğine pergel gibi açıldı kadının sütun bacakları ve girdi çember sakallı erkeğin kamışı karanlıklarla kaplanmış kadına özgü bir oyuğa zevkten dört köşe oldukları anda borazankuşu gibi inlediler balkonda uçarken bütün aşk balonları orada evin bacasına çarpan bir topla aşağıya düşen bir tuğla yamulttu çember sakallının kafasını ve bozdu pembe panjurlarının şablonlarını... üzerinden silindir geçmişe döndü sütun bacaklı kadın ağladı uzun bir süre çember sakallının piramitlerin içi kadar soğuk göğsünde yere düşürdüğü her bir gözyaşı çözülmemiş bir karebulmacaydı sanat-aşk-zaman üçgeninde tam rayına girdi derken yap-boza dönmüştü yine yaşamı hiddetle koştu salonuna ve buzkıracağıyla saldırdı aynasına eline aldı yere düşen bir cam parçasını ve sivri ucuyla yaklaştırdı bileğindeki damarlara o sırada bir ağaçtan koparak pencereden süzülerek girdi yavaşça iğne uçlu yayvan yeşil yaprak uçuşarak yapıştı sütün bacaklı kadının yılankâvi saçlarına ardından kış güneşi sarkıttı ışıklarını Bir kağıt gemi gibi süzülen sütün bacaklı kadının gözyaşlarında saklı prizmasına tekrar baktı aynaya ve aynı anda düşündüğü ölümden teğet geçti, ışığını gördükten sonra öptü kolyesindeki haçı kare tuşundan hat halarak duyurdu sesini kablonun öteki ucuna bir cenaze arabasıyla aldılar balkonda yatan çember sakallıyı Ve yatırdılar minare gölgesindeki hilal bayraklı tabutu soğuk musalla taşına dualarla gömüldü sonra Dünya'nın kan çanağına dönmüş toprağına... Tekrar dairesine döndü sütun bacaklı kadın çemberin dışında kalmadığından olsa gerek merak etti ne olup bitiyor diye televizyon ekranına biraz gözgezdirerek... tank sesleri Top seslerine karışıyordu küreselleşme yanlısı ya da karşıtı ne farkederdi ki kazık kadar adamlar birbirlerinin karnına çengel sokuyordu moloz yığınları arasında bir annenin sırtında herşeyden habersiz çocuk üşümesin diye rulo yapılmış bir gazete kağıdıyla çubuk makarnaya muhtaç ediliyordu tüm yaşadıklarından sonra boğazında kelimeler düğümlenerek kendi kendine söylendi olanlara bunlar insan hayatını lego mu sanıyordu dolmakalemini çıkardı ve yazdı zarfına koyup kazık kadar adamlara yollanmak üzere mektubunu: 'ben elmas rüyaları olan küreselleşme yanlısı sütun bacaklı kübist bir ressam kadındım ne sizin minarelerinizin süngüsüne ne bizim çanlarımızın sesine kapılan küreselleşme karşıtı çember sakallı bir gence aşıktım anlamaz mısınız zeka küpüne çakılı kalmış beyinler bilmez misiniz sabır küpüne dönmüş yürekler gibi insani değerlerin bir cetvelle kesinkes ölçülemeyeceğini yumurta kapıya dayanmadan sizde bizim gibi eğrisiyle doğrusuyla yuvarlak bir dünyada duramaz mısınız bir mozaik olarak yan yana? ? ? ' sayısız paralel evrenlerinin üstünde tanrının attığı bir Zarla çok kırıldı içlerinden bir düzlem ve ayrıldı bardaktan boşalan geceden zaman tünelinden çekilen Küp Şekerden Düşgen... Reha Başoğul |
Lanet
Bilmem bilir misiniz boyum çok uzundur benim ama kimse bilmez ki bu yüzden üzerimde bir lanet vardır... inanmayacaksınız belki ama nereye kafamı vursam ona aşık oluyorum işte böyle garip bir lanet benimkisi... daha anne karnında içime kurt düştü, şu lanet neredeymiş diye huysuzlandım bıngıldağım bir kalbe değdi, napayım yerimde duramamışım o gün bugündür o kalbi güldürmek için uğraşırım... büyüdüm, okula gittim, hemen huysuz bir kız sevdim, tavlamak için kitaplarını taşımaktı niyetim önce bir öpücük ver der demez, niyetimin başımın üstünde yeri olduğu öğrendim o gün bugündür onları okur okur didiklerim... bu kızlardan bana hayır yok, dedim tek başına gece serinliğinde hava alayım kafamı gittim Ay'a çarptım, dedi ben düşmeden tutunayım o gün bugündür onun ışığının altında şiir yazarım... sakarlığın önde gideniyim, böyle olmayacak ben öğlen sıcağında yürümeliyim bu sefer de Güneş'i komalık ettim o gün bugündür doğuşundan batışına kadar onun başında beklerim... sıcak bastı terledim, gittim denize atladım kafamı kaldırdığımda bir yunusun burnuyla karşılaştım o gün bugündür onun gibi ıslık çalarım... gün geldi bahar oldu bizim kafa gitti bir arı kovanını buldu o gün bugündür onların balını yerim... sınavlar yaklaştı, bu deli kopya çekmeden matematik öğreneyim dedi hiç aklından geçmezdi başının göğe ereceği o gün bugündür onunla iştigal ederim... çalışırken dışarıdan bir koku aldı burnum, çıkayım bakayım neyin nesiymiş dedim yağmur bulutlarından önümü göremeyeceğimi nerden bilebilirdim o gün bugündür onlar gelir gelmez koşuya giderim... çok koştum artık şu bankta dinleneyim dedim aniden nefes nefese gelen bir topu kafamda hissettim o gün bugündür onunla tenis oynarım... maç bitti eve gideceğim ayaklarım bir yola girdi yolun ortasındaki ağacın dalı kafamı pek sevdi o gün bugündür onun gölgesinde uyurum... devran döndü tekrar gece oldu hop demeye kalmadı olan yıldızlara oldu o gün bugündür onların parıltılarında hayal kurarım.... leylayım yaklaşmayın şu aralar dedim bir kuşun pislemesiyle ancak aklımı başıma getirdim o gün bugündür onların cıvıltılarıyla uyanırım.... gözümü açtım bir balıkçı teknesinde, görelim dedim hani nerdeymiş benim balıklarım şükür ki yelken direğini ıskalamamışım o gün bugündür onunla yaşamak için kafa patlatırım... keçileri kaçırmadan gittim bir ağaç köPage Rankingüde soluğu aldım bala bak, orada da bir keçiye rastladım o gün bugündür lanetimi herkese söyletmek için inatlaşırım... dedim bıktım artık şu lanetten, isyan ediyorum gittim kafamı duvarlara vurdum o gün bugündür dört duvar arasında ağlar dururum... Reha Başoğul |
Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 11:32 AM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.