![]() |
Ölü Cenin Hatıraları
yine o savaşçı deli kadın soyunun kabuğunu soyuyor ağlayan doğum ormanlarında başını çeviriyor günışığı bir batımlık soğuyor zaman kalbini dağlıyor sırtlan gülüşü bacakları yine o savaşçı deli kadın üstünde kirli çamaşırları akıl suyu değirmenleri altında pamuk tarlalarına kayıp gidiyor akıntısı bir batımlık soğuyor zaman yüzük parmağında kalakalmış yılan dili acısı yine o savaşçı deli kadın rüyasını anlatıyor sürünün sonuna baharı teselli ediyor karçiçekleri posasında serpili kum yasası bir batımlık soğuyor zaman kozadan çıkartılıyor baltaların sapı yine o savaşçı deli kadın ateşten şişlerle örüyor göz arkasındaki bezleri inkar ediyor yalnızlığını bir batımlık soğuyor zaman dizlerinde kesik düğüm kalıntısı yine o savaşçı deli kadın köle siyahı biriktiren ayaları talip diri diri bayıltılan günahlarına tek celsede boşaltılıyor yaşamı bir batımlık soğuyor zaman buz üstünde bulunuyor kalem kutuları yine o savaşçı deli kadın dişlerini arıyor sokakların yırtık cebinde öykünüyor yelkenli merdivenlere sıçramış düşlerine sarı adımları bir batımlık soğuyor zaman sesinde kızarmış duvar yazıları yine o savaşçı deli kadın tüylerinde mandallı çığlıklar kusarak çizmiş hortlakları görgü tanığı gardiyanları boğazlıyor tualini bir batımlık soğuyor zaman koltuğuna dikiliyor masabaşı çıngırakları yine o savaşçı deli kadın dudağında yükseliyor uçuk takımadaları kaşlarını geriyor çarmıha göğüs kemiğine bağlanmış kuduz köpek tasmaları bir batımlık soğuyor zaman omuzlarına düşüyor asırlık çam ağaçları yine o savaşçı deli kadın ödlek ellerine küsüyor suratı kendi yurdunda bozgunda eklem yuvaları görülmemiş bir kuşa aşık bir batımlık soğuyor zaman kolunu da uçuruyor kanatlarının hafızası yine o savaşçı deli kadın kazıyor gökten altı başlı Ayışığını deri pazarındaki ucubelerle akik taşı savaşlarını anlatıyor bir batımlık soğuyor zaman karaya vuruyor ölü cenin hatıraları Reha Başoğul |
Ölümüm Ele Geçirdi Kalemini
Sürgüsü çekilmiş gözlerimi açtığımda beni yücelten kalemler gördüm mezarımda acıtmak mı istiyorsun ölümümü yoksa rahmine girmek mi yine anadan doğma? uslarım için yaratmıştım parmaklarımı türpülemekti amacım köşeli hatıralarımızı bostan korkuluğu gibi dikildiler karşıma korkmamı istiyordu acı tarlaları üstünkörü yazgılar için tırpanladım korkularından kaçanları edepsizdik hepimiz bir o kadar da taze yalnızlığın için ekmiştik tohumlarımızı bende bilirim çiylerin tabutuma akışını süzülen sarının beyaza kaçışını ama bilmekten öteydi sensizken çürüttüğüm sancılar tekrar doğurtmak istemiyorum yüreğinde ölümümün kışını çünkü çoktan donmuş olmalıydı sendeki hislerim sanki çığ altında kalmalıyım dediğim bir seçim bir kez olsun kurtarma derinlere gömülmüş sevgimi bırak karların altında sessizce uyusun seni isteyen sözlerim istemez miyim sanıyorsun özlemeyi anmaz mıyım sanıyorsun gözlerime değişini gökyüzü dolunaya sarılmışken aramaz mıyım sanıyorsun sevişmelerimizi toprak altında olsam bile çağırışın hep kanımın akmasını istiyor al işte bir damla daha ölüm kurban ediyorum yokluğumu kemirip bitiren sesine bu gece sabaha karşıma alarak konuştum senden kaçan beni artık susturman için isyan bayrağına silmişken bana bakan gözlerini ’anılarımda asla figuran oynamaz’ demesini bilmeliydin satır aralarına gizlenmiş esrimelerinle kalemini ele geçirmeliydim boğmaya çalışsam da onu mürekkeple yüz kırbaç vursam da sırtına biliyorum ki özlemini kağıtlara dökmekten hiç vazgeçmeyeceksin... Reha Başoğul |
Palyaço
her güne gülümsetmek için başlar palyaço ve özene bezene hazırlanır bu sihirli anlara yırtık pabuçlarını giyer ve rengarenk elbisesini temizler sadece işi güldürmektir onun ve sadece güldürdüğünde mutlu olduğu sanılır... en çok ufak çocuklar anlar onun neden mutlu olduğunu çünkü sadece onlarda saf gülüşü yakalar palyaço kalabalıklarda ancak işini yapabilir panayırlarda adı anılır ama orada bile nefes alamaz o ve gün biter palyaço evine döner içindeki kapıyı aralar bakımsızlıktan gıcırdamasını bile kulak asmaz ortalık darmadağındır heryerde toz, karanlık ve havasızlık hakimdir bir tek kalın kitapla yaşar orada palyaço onu içer, onu yer, onla yatar, onla kalkar okur, bağırır ve yalanlarını yazar oraya tek tek ya gerçekleri nereye yazar palyaço? sadece suya yazar parmağıyla... ve an boyunca bilinir ve yok olur gerçekler.... ışık ise yine bir tek anda gözükür palyaçoya, o kapıdan minik bir çocuk girdiğinde aydınlanır her taraf ama hiç gülmez çocuk palyaçoya hep ağlar onun dizinde palyaço ne yaparsa yapsın güldüremez o çocuğu tavuskuşlarını anlatır ona ahududu kokusunu okur kitaptan kuşların uçuşunu arıların vızıltısını akasyaların masalını dile getirir taze bir aşk hikayesini paylaşır onunla gülmesi gerektiğini ve çağırır dilinden kalemine çocuğu ama nafile... çocuk çünkü gitmek ister o kapıdan dışarı artık özgürce oynamak dolaşmak ister palyaçoların toplaştığı kalabalıklarda cebindeki elma şekerlerini vermek ister. hergün bisikletini alıp bir gazeteci çocuk olarak, sadece insanların mutlu olduğu haberleri yazan gazeteyi kapılarına bırakmak ister neden kırmızı burunlu olduklarını bir bir anlatmak ister o palyaçolara ama bizim palyaço hiç bırakmaz onu dışarı.. suratına sert bir tokat atarak bırakıp kaçar o daracık kapıdan ve sabahın ilk ışıklarına kadar bir papatyayla ağlar onsuz kimse mutlu değildir o evde... hep düşünür o çocuk, sadece gözlerinin aydınlattığı odada bir tarafı cehenneme bir tarafı cennete bakan bir dağdaki uçurumun kıyısında yüzü olmayan bir çıplak bedenin verdiği piyano resitalini dinler hep ağlar o notalara tutunarak kurtulmaya çalışanları o sıcakta güler o notalardan kevserlerin döküldüğü şelalelere atlayanlara... hiç anlatamaz oysaki o beste, bir noktadan sonsuz doğru geçtiğini ve her doğrunun sadece kendi doğrultusunda ilerlediğini sadece yankılanır o seslerde palyaço olmamız gerektiğini ve bir alman palyaçonun dediği gibi, alışkanlıkla inanıverir insanoğlu, bir söz işittiğinde. Böylece onun neyi düşüneceği belirlenmiş olur... Reha Başoğul |
Pazar Nedimesi
posta güvercinleri... artık daha sever oldum, daha sevecen, daha beyaz bakıyorlar artık bana... hiç de soğuk değil ve hiç de eskisi kadar yavaş atmıyor minik kalpleri... sıhhatın sabun köpüklerini patlatan çocuk gibi oynamak bu sokak aralarında ve her geçen anın adını koparmak gül yapraklarından... sessiz konuşmalar söylenecek sallanan sandalyeler üstünde ve ebrularda yüzünü çizmeyi beceremeyeceğim yine belki.. bu kaçıncı sergi bu kaçın resim diye saymıyorum artık ve artık sadece suyun özüne dalıyorum bir yunus gibi ve Yunus'un içerisindeki deli gibi... sadece bir obua sesinin hızında yazacağım adını sulara ve kimse tanıyamayacak böylece yüzünü sözünü kalbimin kapakçıklarında kanatacağım ve salacağım atardamarlarıma... hiç temizlenmeye gerek duymayacaksın orada.... ne denli iri kar taneleri yağıyor artık kitaplarıma ve soğuyor iyice yazdıklarım ve sıcaklıklarınızın arasından sadece enerjiniz ve bana bakan gülümsemeniz düşüyor ve bir taçla tutturuyorum onu boş sayfalara... hiç yazı olmasın istiyorum orada.... sadece düşlerinizi çizmek ve boyamak istiyorum kara kalemle kalınca.... bir tazecik gül kurusu oldun artık sen ve neşelice bakıyorsun artık etrafa özgürce... ya bizlerden ne bıraktın yıkayamayacağım kokulu pelerinin dışında ve dostlarım orada mı soruyorlar mı beni 'ne yapıyor bizim deli? ' şu erkekler niye bu kadar açlar kadına ve sonra niye bana patlarlar kadınlar yolda, sokakta, telefonda ve lafta... işte birini daha aldı benden erkeklerin bu açlığı ve çeviremeyecek artık gül kurum telefon tuşlarını... orada yaşama düşlerini ansiklopedilerde bile göremeyeceğiz artık ilerde... annenin gözkapaklarına sahip olamayaşını, babanın mezarsız oluşuna yanışını ve küçük masum mavi gözlü kardeşinin bağırışlarını ise duyacağız kulaklarımızda hep birlikte... ve bilinmez gözler olarak bakacağız ve artık sarılamayacaksın bana biliyorum ama yüreğimde saklı kalacaksın yine... hep bunlar yazacak sinema afişlerinde ve sadece senin oynadığın bir başrolde neon lambalarda kahkaha atan fotoğrafın düşecek şehrin ve doğanın yakamoz lağımlarına... ve filmin sonunda yazılanlarda alacaksın ödüllleri.. en iyi yönetmen, oyuncu, müzik ve kostüm... benim hayatımda en iyi filmi olmayacaksın belki ama ya onlara ne demeli? ya onlar kimi alkışlayacaklar şimdi tek seyrettikleri bu trajedi filminde? anlamsız şakşaklardan başarı öykülerine sadece sözlükteki adını bilecek herkes ve tazecik bahçelerde düşleyecekler seni... bir sevgilinin hediyesinde gülümseteceksin sevileni ve genç kızlar sürecekler bazen seni boyunlarına işveli... ya bülbüller? hep onlar sana aşık olacak değil ya şimdi sıra sende artık nidaların onlar için atmalı ve teşekkür etmelisin onlara.... ben ise sadece susarak alkışlayacağım seni kaderin cilvesindeki rolümde... hep bana düşer bu suskunluklar zaten ve ölüm denen kurtuluşun açıklamasını yapmak da sızar yapılan konuşma programının son satırlarına.. ne meşhur adammışım ben ki şu ölümü tatmadan anlatmak ve özümsetmek olmuş benim görevim.. bi tatsam zaten ne kadar silecekler gözyaşlarını ve ne kadar gözükecek dişleri? huzur rüzgarları ve gözlerindeki ışık yıldızları... bunlarla bırakıyorum seni yeryüzüne ve ne mutlu ki birinin daha mezarı gözükmedi yüzüme? sanırım bu yüzden ölümden hiç korkmadım ve senin gibi susadım obuanın notalardaki saltanatına... benim için çal her baktığım resimde her dinlediğim müzikte her soluduğum nifakta... ve gülümse senin için yaratılan yeni yemyeşil ve berrak denizde ben mi? beni düşünme ben yine saka kuşu gibiyim merak etme her gözü oyuluşunda daha güzel ötüyorum ve doluyorum ölüm türkülerini dilime... birazda fırçamı süreceğim sudaki bana bakacak akisine neyse unut bunu beceremeyeceğim gene sen mi? sense bir şahin kadar asil bakıyorsun biz fanilere ve yüzün bir deniz perisi kadar nur gözüküyor gözüme umarım sözünü unutmazsın gülümse.... babalar gününde bize verdiğin hediyeyle gülümse ki saka kuşun coşsun pazar ilahisiyle pazar nedimesiyle.... Reha Başoğul |
Saatlerime Kar Yağdı
yaşatamıyorsun bu dünyanın aşklarını bir bebeğin rengini bulmamış gözlerinde ninnileri dinlettiremiyorsun azmış kinlere bir türlü uyutamadın onları kabuslu *******de soğuk kış ayazında, sıcak bir kulübede şömine başında, Ay eşiğinde sallanan bir sandalyeye yerleşirkene yazılıydı bu satırlar saklı bir kitabın içinde bir tarafta uyuyan sevgilin ve ona bakan gözlerin bir tarafta tavşanlar ve onları ısıtan gülücüklerin donmuş bir kale kapısı gibi sanki beklediğin zorlayıp kırmak istediğin ise sonsuz düşlerin... insanlığın ziyafetine az kaldı dediğin çıkılmaz kulelerde el verip çektiğin orman kokularını üfleyip beslediğin bir düşü gösterdi hissettiğin karlar üstünde kan damlalarını saydığın özgür dağlarda ismini sayıkladığın kayaların arasında saklayıp bıraktığın bir aşkı dinlettirdi çağırdığın tüylü kalemlerden parşömen kağıtlarına üstad çizimlerinden akit sandığına gizleyerek kaşıdığın ölümsüz yaralara bir son güsterildi kalanlara kara bulutlara bakarak oyduğun arkana bakmadan soyduğun ayrıntılarını aradığına sorduğun bir heykel bitirdi konuştuğun odun seslerinden sayfa hışırtılarına kadın dilinden aşk bataklıklarına kudüm iniltisinden köpek havlamalarına bir doğumun korkusu yapıştı duyduklarına... Reha Başoğul |
Seni Arayış
arayışın bu yüzünde; hüzünlü şarkıların tanburuyum taksimlerde dolaşan kimi rüyaların şairi kimi deryaların kayıp kaptanıyım ben. ehram görmüş tazeciklerin şarap görmüş hancıların dergahında sultanların kadehi çobanların hissedilmeyen asasıyım ben. irkilen karanfillerden af dileyen kırılan burçakların hoşgörüsünde leylakları toplayan nergislere boş bakan kucağım ben. dağların yıkamadıklarına hırslanan önyargıların ezemediği alçaklığın gençliğinde kanı karla temizleyen çağın hiçbir zaman olmayacak varisinin özlemiyim ben. yalnızlar diyarında dost kapısından açılan karanlık mahzeninde eskitilen fıçıdan kaçırılan herşeyi çözecek, bulunamamış inci tanesini gözlerinden akıtan deniz kızının bakışlarıyım ben. doğmamış çocukların beklenen kaderine ölmemiş dedelerin son soluğuna yazılmamış kitabın harflerine hatla yazılmış laleyim ben. sürülmemiş toprağın meyvesini veren çalınmamış güzelliklerin anahtarını diken işlenmemiş madenlerin parıltısını seçen kırılmamış kalplerin gülümsemesiyim ben. girilen kapıların ilk ışığıyım sönen yıldızların son sözü kasvetli şimşeklerin gürültüsünde masumluğun ilk yağmuruyum ben. anılan oğulların ağıtıyım kazılan kuyuların ipi sızılan inlerin ekmeği adına saçılan yardımların eliyim ben. bilinmezim aranmazım görülmezim hissedilenim ben ışığım ben acıyım ben tohum ben ölüm... bende hangi nota, sendeki nokta hangi sayı resmin... söyle sen kimsin? Reha Başoğul |
Serenat
elindeki son hissi kime bağışlardın... ya da bağışlayabilir miydin? dönüp gelir mi bu soru içine çektiğin görünmez nefesin ortasında yoksa çıkar gider mi ciğerlerinin içinden çıkan buhurlu diğer nefesin sonunda ben düşünsem de sen düşündün mü hangisi gerçek nefesin hangisinde ağladın genelde hangisi seni öldürdü tüm ******* boyunca hangisiyle bağırdın da dengeni bozdun, çizdiğin son çizginin ucu tırtıklı çıktı karşına yumuşak hatlardan uzaklaşıyorum... yüzüm daha kemikli ellerim şimdi daha kirli istesem de değişmeyecek şeylerin altına niye koyuyorsun şimdi fitilli bir bomba? kendini dolaşmaya çıkardığın zaman gözüne ilişen ilk yeşille yıka gözbebeklerini benimkinden daha güzel daha kalıcı ve eminim daha da kısar sesini dileğim ki ipinin her iki ucu senin adına kaçsın.. çözülsen de düğümlensen de sarılı kalsın üstünde kelimelerinin kulağını kesip tablodaki insanın eksikliği doldurdum sözlerimi anlatamaz oldum sende Reha Başoğul |
Sert Sessizlik
saat üçte çıt etse afife ötse peşpeşe İshak Kuşu kafeste pıt pıt kaçsa pisi pisi kuşak kuşak seçip takip etsek küpesi afaki tokası haki sokaktaki çıtı pıtı afeti kâh ekşisek kâh kapışsak uçuk kaçık okşasak sapakta siftah istesek hatta sıkı fıkı içsek iki tek köpük köpük içki koksa saçı fesata kıs kıs peşkeş çekse hafif pusu şaşsa şap şup öpüşsek ite kaka kapısı sökük katta etekse etek ipekse ipek açık saçık çökse apışa tutuşsa fahişe ateşi susasa şahikası kasıkta ufak çapta uçsak aksi tutup aşsa ütopik tasası pışık etsek takışşak hesap kitapta tepişsek pat etse tüfek affetse şikeste kaşı ases suç üstü çıkıp tıksa şu kışta hapse topu topu iki hafta kısasa kısas sopa atsa eskise peteksi ışık aç tok üşütsek kof taşta çekikse sehpa tak tak etse istihkak sıska ipte us pekişse şıp şıp ses ses ses 'ah keşke sökse kekeç şafak aheste aheste ah keşke sussa şakak içteki tıpası çıkık o hakikatte' ise -inan hepsi bozardı sert sessizliğini- Reha Başoğul |
Sevişeceksin
ağzında buz kırdığında ormanda kaybolduğunda terasa çıktığında klozeti kapattığında şelalenin altında paraşütle atladığında at sırtında güneş battığında havai fişekler patladığında kurtlar uluduğunda tren vagonunda sinema salonunda dilini kanattığında ada vapurunda yaya kaldırımında tenis kortunda opera çaldığında deniz yatağında tramvay yokuşunda dolmuş kuyruğunda sabah kahvaltısında deniz manzarasında uçurumun kıyısında köy pansiyonunda çadır hayatında irlanda barında divanın kenarında peri bacalarında saçlarını kokladığında sütten bıyık olduğunda arabanın arkasında reklamlar başladığında antik tiyatroda metro çıkışında yemek masasında rafting botunda yerebatan sarayında boynunu ısırdığında motor direksiyonunda yastık savaşı yaptığında otobüs durağında flamenko ağıtında kiralık karavanda havuz başında su kaydırağında mağaranın karanlığında at arabasında benzin istasyonunda sörf tahtasında çatı katında şömine başında çıplak olduğunda SEVİŞECEKSİN küvetten çıkmadan gün doğmadan utanıp sıkılmadan vizeler yaklaşmadan bekçiler basmadan üzerini çıkarmadan adını sormadan masaja başlamadan gözleri kapanmadan alkol almadan nefret duymadan çayın soğumadan kucağında uyumadan hocalar yakalamadan paçaları sıvamadan okulu takmadan mehtap kaybolmadan denize açılmadan sümelaya çıkmadan şiir yazmadan kapı zili çalmadan yemek yanmadan abisine yakalanmadan tulumun ısınmadan kalp kırmadan dağa ayak basmadan telefona çıkmadan kuşları kaçırmadan çiçekler açmadan duvara tırmanmadan tadını kaçırmadan SEVİŞECEKSİN kapı eşiğinde iççamaşırı giymediğinde ağaç dibinde bahar geldiğinde şarkı söylediğinde karşındaki istediğinde gemi güvertesinde fotoğrafını çektiğinde şehirlerarası otobüste bar tuvaletinde deniz otobüsünde samanlar içinde dilini emdiğinde şezlong üstünde burnunda kar tanesiyle kale içinde balık pişirdiğinde iç geçirdiğinde gök gürültüsünde sırtını çizdiğinde kavga ettiğinde cırcırböcekleri öttüğünde ölümü sevdiğinde sallanan sandalyede deniz iskelesinde kır kahvesinde balon yükseldiğinde soğuk parkede bronz teninle saklı kentte rembetika bittiğinde faytona bindiğinde suyun derinliklerinde seni öptüğünde kaptan köşkünde aynı anda istediğinde Taksimin göbeğinde elleri üşüdüğünde yüksek sesle çamlıca tepesinde ağaç evde komşunun bahçesinde dağın zirvesinde gel dediğinde yıldızların büyüsünde efes harabelerinde karpuz kestiğinde masal bittiğinde denize girdiğinde finaller bittiğinde deniz fenerinde poponu ellediğinde tarlayı sürdüğünde yapraklar düştüğünde çocuk düşündüğünde köşebaşına geldiğinde okul kantininde kız kulesinde atlar kişnediğinde SEVİŞECEKSİN kanın kaynamışken çimler ıslanmışken patron gelmeden sahilde yürürken tuvalete girmeden mumlar sönmeden çapayı çekmeden rahatsız etmeden ev boşalmışken Ay tepedeyken ayaklarını suya salmışken çöpü dökmeden yatak serinken yıldız kayarken çilek dilindeyken gökkuşağı açarken düşünde görmeden balkona çıkmışken bisiklete binerken son birkez demeden burnunu öpmüşken soyunmayı beklemeden kış gelmeden asansöre binmişken traş olurken dondurma erimeden göbeğini gıdıklarken film izlerken beste yaparken araba kullanırken antremana gitmeden hamaktan düşmeden köpek gezdirirken ritmi tutturmuşken dudaklar ıslakken uyku sersemiyken odanı kilitlemeden parmaklarını sokmuşken duman ağzındayken sırtın terliyken ağda yaparken karlar soğukken duş alırken kimseye gözükmeden klima açıkken dilini bilmeden elbisesini yırtarken göğsüne yatmışken kötü adam ölmeden yağmur yağarken yazı yazarken seni istemişken ailesi gelmeden müzik dinlerken ders çalışırken kumlar sıcakken çömlek yaparken onu soyarken dans ederken duvara dayamışken üstünü örtmeden çoraplar ayağındayken bedenin boyalıyken gözlerin kapalıyken elin değmişken SEVİŞECEKSİN Kalbini açtığında cenazesini kaldırmadan ruhunla hissettiğinle yarınını bilmeden SEVİŞECEKSİN Reha Başoğul |
Son Nefes
Düşündüm ki; insan son nefesinde neleri doldurur içine ve çeker bitmesini istemezcesine. düşünsenize son nefes son an son düşünce bu o son nefeste Düşündüm ki; insan son nefesinde yalnızca aşklarını çeker içine düşünsenize aşık olduğu zamanlarda düşünmüşlerse hangi aşkı ölümsüz hissetmişlerse bitmesini istemezcesine onları düşünürler o son nefeste Düşündüm ki; bu konuda da hiç yazmamış şairlerde bulamadım son nefeslerini hiçbir dizede düşünsenize her anı anlatmak için düşünüp şiire aşık oluyorlar bitmesini istemezcesine son nefese gelince hiçbirşey yazmadan kaçıp gidiyorlar o son nefeste Düşündüm ki; zeka bu yüzden verilir Ve hisler en derin nefesini alır bitmesini istemezcesine o son nefeste Düşündüm ki; aklımı düşününce nefesimi nefesimi düşününce aklımı kaçırıyorum ben çok düşündüm dostlar son nefesimin vereceği karar: düşünmek akla zarar ne kadar düşünmüşsek kabirde o kadar azab var Reha Başoğul |
Forum saati GMT +3 olarak ayarlanmıştır. Şu an saat: 07:25 PM |
Yazılım: vBulletin® - Sürüm: 3.8.11 Copyright ©2000 - 2025, vBulletin Solutions, Inc.