![]() |
|
|
#11 |
|
ÇaKaL Üye
![]() Üyelik Tarihi: May 2006
Konum: !!!Umudun Bitti Yer!!!
Yaş: 42
Mesajlar: 1,518
Teşekkür Etme: 34 Thanked 787 Times in 309 Posts
Üye No: 13564
İtibar Gücü: 2144
Rep Puanı : 40019
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
Paylaşım İçin Teşekkürler..
__________________
αѕαℓєт вσу∂α ∂єgιℓ ѕσу∂α σℓмαℓı, ιη¢єℓιк вєℓ∂є ∂єgιℓ ∂ιℓ∂є σℓмαℓı, ∂σgяυℓυк ѕσz∂є ∂єgιℓ σz∂є σℓмαℓı, gυzєℓιк уυz∂є ∂єgιℓ уυяєктє σℓмαℓı. BursaSpor ![]() |
|
|
|
|
|
#12 |
|
Daimi Üye
![]() Üyelik Tarihi: Jun 2006
Konum: ANTALYA
Yaş: 45
Mesajlar: 914
Teşekkür Etme: 197 Thanked 367 Times in 210 Posts
Üye No: 15559
İtibar Gücü: 1796
Rep Puanı : 18330
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
Umutsuz Aşk.
Seni alıp, Gitmek varmış.! Burdan uzaklara.. Dağlara Kırlara Nazarın değmediği,girmediği O... Görkemli diyarlara. El ele Göz göze Belki de.. Bir ütopyadır.! Bu şafak vakti Benim gördüğüm Bu rüya.. Mayıs-2003/Ankara (Ağla Yüreğim Dağlar da Ağlar Şiir ktp.Karahan yy.2005/Adana) |
|
|
|
|
|
#13 |
|
Daimi Üye
![]() Üyelik Tarihi: Jun 2006
Konum: ANTALYA
Yaş: 45
Mesajlar: 914
Teşekkür Etme: 197 Thanked 367 Times in 210 Posts
Üye No: 15559
İtibar Gücü: 1796
Rep Puanı : 18330
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
KAL DESEYDİN...
Kal" deseydin, kalırdım. Demedin oysa... Kuru bir "bitmesin"den başka hiçbir şey demedin. Öyle kuru, öyle so uk, öyle uzaktı ki ondaki anlam! Bu kadar kolay mıydı her şey, bu kadar yakın mıydık uçuruma? Savunmayacak mıydın sevgimizi? "Kal" diye haykırmayacakmıydın ardımdan? Düşündü üm bu de ildi... Hayal ettiklerim, beklediklerim başkaydı senden..Mücadele beklemiştim oysa, yelkensiz olan gemimizi kıyıya ulaştırırız sanmıştım..kıyıya ulaştırırsın sanmıştım... Oysa O'nu denizin ortasında savunmasız bırakmama göz yumdun...Bu kadar yıpratıcı olamazsın... Oysa bir anlam olmalıydı yaşadıklarımızda! Paylaşılan duyguların bir anlamı olmalıydı. Yüre imdeki martıların bir anlamı olmalıydı. Beynimizdeki melodilerin, aramızdaki çekimin, geçen akşamki sohbetin bir anlamı olmalıydı. Duygularımızın bir anlamı olmalıydı. Yüre imdeki tüm MARTILAR'ı uçurdun şimdi... hangi yöne gittiler bilmiyorum, geri dönerler mi bilmiyorum. Dünya boşaldı mı ne! Neden bu kadar sessizleşti birden yaşam, neden artık parlamıyor yakamozlar gözlerimde, neden artık rüzgar esmiyor...her şey seninle mi kaldı yoksa... Mantı ım, mantı ımı bana bırak lütfen, ona ihtiyacım var. Bazı şeyleri anlamak için ona ihtiyacım var! Evet! Ben istedim ayrılı ı, Çıkmaz yollara yönelen bendim, Kuca ında bir yı ın noktayla karşına çıkan bendim... Kahretsin! Bunu neden yaptı ımı bilmiyorum Ve Senin buna nasıl göz yumdu unu... Tıpkı Balkondaki akasyaları sularken, fazla sudan dolayı sararacaklarını bilmedi im gibi...su onun için hayat olmalıydı oysa..ve...sen de benim tutunacak dalım! Bazı şeyler vardı aramızda biliyorsun, olmaması gereken ama daima varolan. Farklı uçlardaydık seninle, farklı mevsimleri seviyorduk farklı zamanlarda....sen büyük fırtınalara vardın, bense lodostan bile ürküyordum.. Oysa başardı ımız şeyler vardı her şeye ra men, daha do rusu öyle sanıyordum... Binlerce yıldız arasında, ayın güzelli ini gösterebilmekti tek amacım...yıldızları söndürmekti...sorunları yok etmekti... "bitti" deyişim öylesine bir şeydi, öylesine sıradan, şakacıktan... "hayır" demeliydin! Hatta kıyametler koparmalıydın yüre imde, Hendekler açmalıydın yoluma gidemeyeyim diye. Sahip çıkmalıydın gözlerimdeki ay'a sevgimiz diye... Beni yolumdan alıkoymalıydın... "kal" demeliydin... defalarca "kal" demeliydin... oysa demedin... belki de senin çiçeklerin çoktan solmuştu ve ben akasyaları kışın yaşatmaya çalışmakla hata etmiştim...belki böylesi daha iyi oldu... "kal" deseydin kalırdım... hem de seve seve kalırdım. Martılarla kalırdım Yakamozlarla kalırdım Demedin oysa! Bilir misin Kaç çı lık olup yıkıldı yüre im giderken... Bilir misin Nasıl bir cana hasretti yüre im, yolumdan döndürecek... Bilir misin Nasıl zor oldu ardıma bakmadan çekip gitmek... "KAL" desen kalacaktım... DEMEDİN OYSA!.. FATOŞ YILDIZ " Yol Verdim Martılara" adlı kitabından |
|
|
|
|
|
#14 |
|
Daimi Üye
![]() Üyelik Tarihi: Jun 2006
Konum: ANTALYA
Yaş: 45
Mesajlar: 914
Teşekkür Etme: 197 Thanked 367 Times in 210 Posts
Üye No: 15559
İtibar Gücü: 1796
Rep Puanı : 18330
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
Daha henüz 18 yaşındaydı,ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan kanser hastalığına yakalanmıştı. Kahır içinde kendini eve kapatmıştı. Sokağa bile çıkmıyordu. Annesi,birde kendisi. Bunlardan ibaretti hayat onun için. Bir gün çok sıkıldı. Sokaklara attı kendini.. Bir yığın vitrinin önünden geçti. CD satan bir dükkanı geçerken aniden durdu, geriye dönüp kapıdan içeri bakarak hayal meyal gördüğü tezgahtar kıza bir kez daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı. Gözleri ve yüreği takılı kalmıştı. Bir süre düşündükten sonra CD dükkanına girdi. Kız gülümseyerek koştu ona doğru 'Size nasıl yardımcı olabilirim' diye... Öyle bir gülümseyişti ki genç şaşırdı, geveledi, bocaladı sonra 'Evet' diyebildi.. Rasgele bir plağı işaret ederek 'Evet,bu CD yi almak istiyorum' dedi. Genç kız plağı aldı, içeri gitti. Az sonra paketlemiş bir şekilde geri geldi. Genç paketi aldı evine geldi ve hiç açmadan paketi dolabına attı... Ertesi sabah yine aynı dükkana gitti. Yine bir CD sardırdı kıza, yine eve gelip açmadan paketi dolaba attı. Günler hep sardırılıp açılmayan CD alımları ile geçti gitti. Bir türlü genç kıza açılmaya cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda... Annesi 'Git konuş oğlum, ne var bunda' dedi.Ertesi sabah cesaretini toplayıp aynı dükkana gitti, ve yine bir plak seçti. Kız plağı sarmak üzere arka kısma gidince genç 'sizinle bir gece çıkabilir miyiz? ' diye yazarak altında telefonunu ekleyip gizlice kasanın üstüne koydu.Sonra genç kızdan plağı alarak kaçarcasına uzaklaştı dükkandan. İki gün sonra evin telefonu çaldı. Anne açtı telefonu. CD dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan. Delikanlıyı istedi. Gizlenen notu daha yeni bulmuş, ve görür görmez aramıştı. Ama delikanlının annesi ağlıyordu... 'Duymadınız mı? ' dedi, 'Dün kaybettik oğlumu' Cenazeden birkaç gün sonra anne oğlunun odasındaki eşyaları düzenlerken gözüne dolabındaki paketler ilişti. Paketleri aldı oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir CD ve birde not vardı. 'Merhaba,sizi öyle talı buldum ki, bir akşam birlikte çıkalım mı? Jacelyn! ... Bir başka paketi açtı. Yine başka bir not vardı. 'Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece için davet edin artık... Sevgiler...
Jacelyn! ...
__________________
[SIZE="4"]Tanrım, değişebilecek şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver. Değişemeyecek şeyleri kabullenmem için sabır ver. Ve bu ikisini birbirinden ayırt etmek için akıl ver... :confused: |
|
|
|
|
|
#15 |
|
Daimi Üye
![]() Üyelik Tarihi: Jun 2006
Konum: ANTALYA
Yaş: 45
Mesajlar: 914
Teşekkür Etme: 197 Thanked 367 Times in 210 Posts
Üye No: 15559
İtibar Gücü: 1796
Rep Puanı : 18330
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
Diyorlardı ki o neden öyle oldu sanki bezmiş kendinden sanki hayatta kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış ki benliği bile,kendi, bile çünkü,kendinden de vazgeçmiş….
Dedim ki, sen hiç en sevdiğinin tabutunu taşıdın mı son yolculuğuna doğru..! Üstelik sen hiç bu yolculuğa çıkmadan evvel bir sürü acı veren söz işittin mi, bittin mi günden güne ve sonunda tabutuna sırtlanmak zorunda kaldın mı? Cevapın yok mu? O halde üzgünüm anlayamazsın küçüğüm… Bende anlayamıyorum sadece anlamaya çalışıyorum..Onu bu halde senelerdir görüyorum ve her gördüğümde biraz daha anlıyor gibiyim ama, yinede acısını bilmiyorum… Yaşamadan bilinmez küçüğüm… Peki, ama, dedin ki bir sürü laf,bir sürü söz ve bir bitiş günden güne,günbe gün ve sonunda ölüm nasıl oluyor? Bak küçüğüm, bir insan gerçeği yaşarsa eğer, elbet daha kolay gelir her şey çünkü, elle tutulan ve gözle görülen şeyler acı vermezler bize böyle derinden… Ama, oysaki, elle tutamadıklarımızdır hep içimizi kanatan… Sadece aklımızda ve kalbimizde gezinirler günden güne ağırlaşır üstelik tutamadığın ve hatta göremediğin için fırlatıp atamazsın… Unutmak diye bir şey var ise eğer, sadece unutabilirsin… Dediğim gibi unutmak var ise…? Şimdi ona bak, neden bitmiş,neden yitirmiş ve neden vazgeçmiş? Bir insan tek sahip olduğu şeyden candan vazgeçer mi? Bu çok zor, ne inancına ters geldiği için kıyabilirsin kendine nede yaşayabilirsin, İşte onun gibi ruhun var ile yok arasında gidip gelir ve zamanla yok olur… Bir zamanlar deli gibi sevdiği ve uğruna işte kendinden bile vazgeçeceği bir sevdiği vardı… Çok sevişirlerdi,çok eğlenirlerdi,zaman onlara tatlı gelirdi ama, çoğu kez hasret yapışırdı yakalarına, çok severlerdi ancak, bitti acı acı bitti,içleri yaka yaka ve mağrur bir sancı çektirerek, istemedi gönülleri asla ayrılığı neden bilinmez ama, sanırım o aşkın katili gurur yada adı ne olursa o işte o şeytan girdi aralarına ve bitti… İnanmadı,zamana bıraktı,hep bir umutla, ve her gece erken uyudu sabah o gelecek diye ve her sabah akşam gelmesin o gelmeden diye dualar etti, onu sevdiğine asla pişmen olmadı hep gurur duydu ve hep güzelliklerinden bahsetti… Sonunda birer birer biterken günleri , umutlarıda peşinden söndü ve çareyi sevdiğini gömmekte buldu… Kalbinin mezarına hem de en güzel yerine çünkü, o ancak orda güzeldi…ve güzelliği ancak onun kalbinde belliydi… Anlıyorum dedi ufaklık ve daha fazla sormadı, anladı ki, gerçek aşk kalplerde yaşanandır bazen sessizce ve gizlice…Ve hep onun aşkına saygı duydu ama, hep düşündü şimdi sevdiği nerde hiç mi bilmiyor bu halini? Habersiz mi yaşıyor bu sevgiden acaba..? Cevapları bilinmez tabii… Bilinmez sevdiğini toprağa mı, Yoksa gönlüne mi gömdüğünü?
__________________
[SIZE="4"]Tanrım, değişebilecek şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver. Değişemeyecek şeyleri kabullenmem için sabır ver. Ve bu ikisini birbirinden ayırt etmek için akıl ver... :confused: |
|
|
|
|
|
#16 |
|
Daimi Üye
![]() Üyelik Tarihi: Jun 2006
Konum: ANTALYA
Yaş: 45
Mesajlar: 914
Teşekkür Etme: 197 Thanked 367 Times in 210 Posts
Üye No: 15559
İtibar Gücü: 1796
Rep Puanı : 18330
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
Onun geleceği zamanları sezinliyorum. “Vücudumun her yerinde minik pencereler varmış da hepsi de aynı anda aralanmış gibi hissediyorum” derdim; tarif etmem gerekseydi. Ve beklemeye koyuluyorum. Böyle birşey işte. Damarlarım olsaydı eğer, onun kanı akıyor diye anlatırdım: Aramızdaki bağı anlamanıza yardımcı olurdu bu. Ben ondan daha fazla o’yum aslında. Bilinçdışına ait herşey gibi. apollon
Ahlamu Aramaye… İki kişilik tek bir yolculuk, ruhum değildi göçe bulaşan… Sen maviler diyordun bense yerin dibine gölgemi sermiş ıslak saatlerin geçişlerinde şiirle besliyordum aç bir yokluğu… Yollar var gidecek, sense yorgunsun… Serçe parmağınla gözlerimin altını okşardın… Devşirilen yalınlığıyla bakardım sana, yeni bir çağın başlangıcına yakın dururken, değişen isimlerimiz olurdu… Göçe çıplak ayakla basardık “kimliğe karalanmış bir büyü içinde” yeni bir isim katmadan koşamazdık, ben hep kalmak isterken senin gitmelerin çoğalırdı… Odin’in toprakları boşluğa asılırdı, güneşin diskini çalmıştı gözlerin kaçardık bu yüzden ama korkmazdım yanımdayken… Kızdırdık tanrıyı sevişmeyi yasakladı… Sen benden düştün gözlerin düştü benden… Odin’nin laneti bu, karanlık bak işte görmüyorum ve sevişmiyorum hiçbir yanımla, gözlerin bir din gibi uzaklaşıyor benden… Charles ton’da bir bar. Sana bulaşma dediğim öyküye boğazına kadar batmıştım… Yarım yüz yıl oldu gözlerini seyretmeyeli ve göçlerden ve lanetlerden ve gözlerinden düşeli onsekizbinikiyüzelli gece… Serçe parmağından yükselen bir nefesle içime çağrılıyorum… Bir yabancıyla da olsa artık sevişmek istiyorum… Charles ton’da palmetto otelinde açılıyor gözlerim. Islak bir duvarı sırtıma vermişim, nemden kokuşmuş yarı gri ve her yeri delik deşik olmuş örtüye sarılarak ağlıyorum… Yatağın demirlerine son bir güçle sarıldığı belli yabancının kan izlerinden… Ayakları ucunda devrilmiş duran komidinin çekmecesinden yarı ucu kanlı bir kâğıt parçası gözlerime ilişiyor, hızla kalkıyorum içine gömülmek istediğim acıdan ve hıçkırıklarımı kesiyorum okurken… “bir başkasının sırtında saplı gözlerim, artık dilediğinle sevişebilirsin Odin’ni yendim…” Hançeri bir dine adayarak, düşten uyanıyorum… Ahlamu Aramaye… Yeni bir göçe davet var… Gidiyorum… Artık yorgun değilim Kimliksizim… Gözlerini okşamalı bu… Karşılaşırsak söylerim “şimdi git” me… O yabancıyla sevişmedim… "simdi hafifim, simdi ucuyorum, simdi kendimi kendi altimda goruyorum, simdi bir tanri dansedip geciyor icimden.." Nietzsche
__________________
[SIZE="4"]Tanrım, değişebilecek şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver. Değişemeyecek şeyleri kabullenmem için sabır ver. Ve bu ikisini birbirinden ayırt etmek için akıl ver... :confused: |
|
|
|
|
|
#17 |
|
Daimi Üye
![]() Üyelik Tarihi: Jun 2006
Konum: ANTALYA
Yaş: 45
Mesajlar: 914
Teşekkür Etme: 197 Thanked 367 Times in 210 Posts
Üye No: 15559
İtibar Gücü: 1796
Rep Puanı : 18330
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
'Ölüm yoluna çıkan yolcu için zaman yoktur. Onun zamanı artık kan saatinde akan kanla sayılır.'
'Tanrının verdiği canı sadece tanrı alabilir." Kim bilir kaç kişiden duymuştu daha önce. Ama şimdi ne kadar anlamsız bir sözdü.. En az tanrı ya da onun oyunları kadar.. 'Kader', 'Hayat', ... Anlamsız kelimeler, sözler, şarkılar; hepsi ne kadar mantıksız kalıyor insanın hayatındaki tek gerçek acı olunca. Düşünceler .. Hayatın kırbacı, tanrının bir cezası: düşünmek. İsa gibi gerilmişken Dünya'ya, deride seken birer taş her düşünce. Hep hayal ettiği gibi karanlık bir odada, loş bir ışık vurmuyordu yüzüne. Tam tersine alabildiğine aydınlık her yer. Dikkatlice planlanmış bir işkencenin, önemli bir parçasıydı aydınlık. Bunu yerdeki kanına bakarken farketti. Yüzler görüyordu. Başkalarının yüzlerini. Bu cinayetin diğer suçlularınınkileri. Akan her damla kanda başkasının yüzü yansıyordu. Her damla kan, cinayetin bir diğer deliliydi. Kan saati çevrilmişti. Zaman geçiyordu. Saatte kan akarken, dünya geride kalıyordu. Başka bir hayata ya da başka bir dünyaya giden yolculuk başlamıştı. Gördüğü, hissettiği herşey yavaş yavaş arkasında kalmaya başladı. Sevdikleri, sevmedikleri ve hayatından geçen hiç tanımadığı onlarcası... Kan saati akarken herşey bulanıklaşmaya başladı. Suda batarken yüzeye bakmak gibi. Beden, ruh, hayat ve hayatın getirdikleri görevlerini tamamlamıştı. Oyuncular kulise dönerken perde kapanıyordu. Belki izleyen kimse yoktu. Hatta artık ne bir senaryo ne de bir oyun kalmıştı. 'Öteki' dünyaya aitti hepsi. Sızı hiç dinmemişti ama önemli değildi. Nasılsa bitecekti. Artık göremiyordu, duyamıyordu. Sadece o sızı vardı. Bilinci kapanmak üzereydi. Kan saatinin üst kısmındaki kan bitiyordu. Son defa konuşmak istedi. Kan kusarken tek bir kelime söyleyebildi: onun adını. Ama o hiç duymadı. Hissetmedi adının söylendiğini. Farketmedi... Sıradan insanlar dünyasında boşa yaşayan biri daha ait olduğu yerde, boşlukta kayboldu. Sanki hiç yaşamamış gibi... mevlana der ki: ''Gönül, ne tarafı işaret ederse duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider.''
__________________
[SIZE="4"]Tanrım, değişebilecek şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver. Değişemeyecek şeyleri kabullenmem için sabır ver. Ve bu ikisini birbirinden ayırt etmek için akıl ver... :confused: |
|
|
|
|
|
#18 |
|
Daimi Üye
![]() Üyelik Tarihi: Jun 2006
Konum: ANTALYA
Yaş: 45
Mesajlar: 914
Teşekkür Etme: 197 Thanked 367 Times in 210 Posts
Üye No: 15559
İtibar Gücü: 1796
Rep Puanı : 18330
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
Kar olabildiğince şiddetini arttırmış ve yerini tipiye bırakmıştı. Karşı tepelerde beyaza bürünmüş çam ağaçları ortadan kaybolmuş yerini buzlu camın ardından görünürcesine puslu bir manzaraya bırakmıştı. - ‘’ Sanırım yolumuzu kaybettik. ‘’dedi, genç adam. Tek başına olmasına rağmen çoğul cümle kullanarak kendine cesaret vermek istemişti. Gözlerinde korkudan hiçbir iz yoktu ama ne yalan umudunu yavaş yavaş kaybetmiyor da değildi.Oysa ne kadar kolay olacaktı. - ‘’ Hemen bir saate kadar dönerim canım. ‘’ derken güzel karısına; - ‘’ Şimdi boş gitmek olmaz.Karşı tepelerden bir tavşan vurup hemen dönerim. ‘’ diyerek evden ayrılmıştı. Yeni evlenmişlerdi: Ahmet öğretmen Mersin’in sımsıcak deniz ikliminden torosların zirvesine gelin getirmişti, Hatice hanımı. - ‘’ Değişik bir şey götürelim ‘’ derken zaruriyet olduğunu saklamak istese de durum Nurşen hanımın gözlerinden kaçmamıştı.tebessüm ederek; - ‘’ Tamam hayatım, ama çabuk dön lütfen. ‘’ diyebilmişti. Birden irkildi kan beynine sıçradı. Üç çift göz bulanık bir süliet gibi kendisini izliyordu. Koluyla suratını kaplayan kar tanelerini temizlerken gördüklerinin hayal olması için dua ediyordu.Ama hayır , gerçekti. Karınları içine çökmüş, kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırmış üç adet kurt, kendisini izliyordu. Damarlarının donduğunun hissetmişti.Dün okuldaki konuşmalar çınladı beynine; - ‘’ Kaymakamın cipine saldırmışlar. ‘’ diyordu hademe Hamdi bey. ’’ Açlıktan kurtlar cipin tekerini yemişlerdi.Allah’tan jandarma yetişmişte, kaymakam bey ve şoför kurtulmuş. ‘’ diyordu. Titredi yerinde,dondu kaldı. Kurtlar şimdi etrafında dönüyorlar adeta oyun oynuyorlardı.Yavaş yavaş yürüdü. - ‘’ Allahım ‘’ dedi, soğuktan donan dudakları. ‘’ Allahım bana kuvvet ver, bana yardım et. ‘’ Kulakları tırmalayan kurtların uluma seslerine karışan bir gürültüye, kulak kabarttı.Evet bu yakınlardan gelen bir sesti. - ‘’ Oduncular, oduncular ‘’ diye mırıldandı, yavaştan. Sese doğru yönelirken gözleriyle de kurtları kontrol etmekten geri kalmıyordu. - ‘’ Tok kurt saldırmaz, ürkütmemek gerekir. ‘’ demişti bir keresinde Hamdi bey.Tek kırma tüfeğini havaya ateş ederek kurtları kaçırma düşüncesi birden saçma bir fikir halini almıştı.Vazgeçti. Evet yanılmamıştı.Dört kişilerdi. İlk defa görmüş olsa bile uzun zaman önce kaybettiği dostlarını görmüşçesine sevinmişti, içindeki korku umuda sevince dönüşmüştü. Ağır ağır onlara doğru yaklaşırken kurtların kendisini takip etmekten vazgeçtiğini görmesi, sevincini bir kat daha artırmıştı. Adımları hızlandı, hızlandı. Nereye bastığını bilmeden karda düşe kalka koşmaya başladı. Bir yandan da sesi çıktığınca bağırıyordu: - ‘’ Heey..... Arkadaşlaar..... ‘’ O da ne..... Adamlar baltalarını bıraktıkları gibi koşmaya başlamazlar mı?... Bir yandan koşuyor bir yandan bağırıyordu. - ‘’ Heey..... Nereye… ‘’ Böylesine kötü bir havada ormancıların kontrole çıkmayacağını düşünen 4 köylü, kaçak odun kırmaya ormana gelmişler ama karşılarında tüfekli adamı görünce ormancı sanıp kaçmaya başlamışlardı. Anlam veremediği bu kovalamaca fazla uzun sürmedi. Tipide yolunu kaybettiği için farkında olmadan 9 km. ilerideki yerine köyünün eteklerine geldiğini, köy uzaktan görününce fark etti. - ‘’ Hayırdır, bu havada nereden böyle? ‘’ Çayından bir yudum aldıktan sonra, - ‘’ Hadim’den. ‘’ dedi, genç adam. Ben Hadim Lisesin den öğretmenim. İsmim M.Emin. Hadim, dört bin nüfuslu Göksu ırmağının kenarında kurulmuş torosların zirvesinde ufak bir ilçe idi. Ve Hadim’e geleli daha 2 yıl olmuştu. Tek tutkusu eşi ve yeni dünyaya gelen kızı olan M.Emin’e, av merakını Ahmet öğretmen alıştırmıştı. Her defasında eli boş dönmesi hayat arkadaşı tarafından espiri konusu olduğundan beri, daha hırslanmıştı.Zaman buldukça açılır, fazla gecikmeden dönerdi.İlk kez böyle tehlikeli bir maceraya bulaşmıştı. Ve tesadüf ki; Ahmet öğretmen bu kez yanında değil, böyle bir durumla yalnız mücadele etmek zorunda kalmıştı. Arkası dönük kahveci bardakları yıkarken seslendi: - ‘’ Bir saat sonra Hadim’e bir cip hareket edecek, onunla dönersin öğretmen bey. ‘’ Eve geldiğinde hava kararmak üzereydi. Hayat arkadaşı kapıyı açarken sitemini dile getirmeyi ihmal etmemişti. - ‘’ Nerede kaldın be Emin, bu kadar gecikilir mi? ‘’ Emin daha cevap verememişti ki, devam eti: - ‘’ Eee… Hani tavşan. Yine boş mu geldin. Peki akşam ne götüreceğiz. Eli boş gidilir mi? ‘’ Hafif tebessüm ederken gün boyu,ebedi olarak kaybedeceğini düşündüğü Nurşen’ine sarıldı Emin… Saçlarını koklarken öylesine bir sıkıyordu ki kollarıyla… Bir ara boğulacağını düşündü Nurşen. Emin’in bu sıcak ilgisine şaşırmışta değildi hani Gözlerine baktı. - ‘’ Bugünümü götüreceğim arkadaşıma. Evlilik hediyesi olarak, bugün ki anımı, birtanem. ‘’ diyebildi Emin…
__________________
[SIZE="4"]Tanrım, değişebilecek şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver. Değişemeyecek şeyleri kabullenmem için sabır ver. Ve bu ikisini birbirinden ayırt etmek için akıl ver... :confused: |
|
|
|
|
|
#19 |
|
Daimi Üye
![]() Üyelik Tarihi: Jun 2006
Konum: ANTALYA
Yaş: 45
Mesajlar: 914
Teşekkür Etme: 197 Thanked 367 Times in 210 Posts
Üye No: 15559
İtibar Gücü: 1796
Rep Puanı : 18330
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
Tarih, son zamanlarda bir kış akşamı.Fazlaca soğuk ve rüzgarlı havadan kaçılıp eve sığınılmış.Tıpkı hava gibi, hırçın iki yürek... Bir masa, soldan gelen soluk bir ışıkta masada büyücek bir şişe. İzmir'den gelmiş, Ege'nin tuz kokan rüzgarını fısıldıyor odaya ve incir kokuyor. İncir boğması derler Ege köylerinde, güzeldir tadı. Oturarak içmek lazım. Şeker gibidir, anlamazsın ne olduğunu ve ayağa kalkınca başlar hayat...
Ne demiştik; işte o masada 2 kişi. Şişenin dibinde 1 parmak berrak sıvı.. 1. kişi ayağa kalkıyor; Ayağa kalkınca dünya da başlar ruhunla birlikte dönmeye. Yalnız sorun şu ki ters yönlere dönerler. Söyleyemediklerin, söylemek istediklerin oluverir bir anda. Sevdiğin adam meğer Zeus'dur da sen farketmemişsindir o dakikaya kadar. Kalbin bir anda ne kadar da büyümüştür, sığmaz olmuştur bedenine... Hayat ne kadar da kolaydır, ne kadar da mümkündür o anda uzanıp yıldızları kucaklamak. Mut* vardır bünyende fazla dozda; hatta aşırı dozda mut'la dolmaktan ölebilirsin bile... (*mut-lu) Geri dönüyor, masaya oturuyor. Kalan son damlalar pay ediliyor. Şişe bitti. Biten şişe ile birlikte incir kokulu Ege rüzgarı da gitti... Şimdi de 2. kişi ayağa kalkıyor: Ayağa kalkınca hiç yanaşamadığın o uçurumun kenarından atlayacak kadar cesarete sahipsindir tam o anda. Terkedilmek, senin hakettiğin midir? Gözyaşların ırmak olmuştur, bir tur önce akıttıklarınla oluşan göle dökülmeye başlamıştır bile. Dinlediğin her şarkı kalbine saplanan bir hançerdir o anda. Karşındaki dostun bile inceden acıyordur sana da ayağa kalkınca farketmişsindir bunu. Fazla dozda yalnızlık yüklenmişsindir boğazından kayan her kadehle, öyle ki fazla yalnızlıktan çürüyüp yokolabilirsin bile.... 2. kişi, geri dönmedi bir daha. Belki de dönemedi. Sizce??? dönemediyse ruhu şad olsun... dönmediyse canı sağolsun... gidene ne denir ki güle güleden başka..? kalansa bilir üzüntüsünün bencilliğinden olduğunu... gidenin yaşamında yaratacağı boşluğa üzülür aslında insan... gidene değil...
__________________
[SIZE="4"]Tanrım, değişebilecek şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver. Değişemeyecek şeyleri kabullenmem için sabır ver. Ve bu ikisini birbirinden ayırt etmek için akıl ver... :confused: |
|
|
|
|
|
#20 |
|
Daimi Üye
![]() Üyelik Tarihi: Jun 2006
Konum: ANTALYA
Yaş: 45
Mesajlar: 914
Teşekkür Etme: 197 Thanked 367 Times in 210 Posts
Üye No: 15559
İtibar Gücü: 1796
Rep Puanı : 18330
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Cinsiyet :
|
-Düşlerim Yatağımda-
Düş ve Ölüm Yatağımda uzanmış sigaramı içiyorum, sigaramın dumanı çarpıyor gözüme, sürekli bir devinim içinde bütünlüğünü yitirmeden ama her adımda kütlesinin başka bir parçasıyla yükseliyor sonunun koca boşlukta kaybolmak olduğunu umursamadan. Kendimi üstünde Castrol reklamının olduğu yeşil kocaman bir balonla yükselirken görüyorum. Balona sıcak hava yavaş yavaş doluyor ve balon aynı yavaşlıkla ama kesintisiz yükselişini sürdürürken bulutlara ulaşmak için sabırsızlandığı çıkardığı seslerden belli oluyor. Rotam önceden belirlenmiş sanki, Muğla üstünde başlayan yolculuğum doğuya sürekli doğuya devam ediyor. Coğrafyanın ne zaman anlamını yitirdiğini bir boyuttan diğerine ne zaman atladığımı anlayamadan kendimi inanamayacağım hayal edemeyeceğim kadar yüksekte buluyorum. Önümdeki haritada bilmediğim biri tarafından belirlenmiş rotamı ve son durağımı görüyorum kırmızı kalemle işaretlenmiş son durağım dünyanın çatısı Himalayalar. Bunu fark ettiğim anda devasa tapınaklar ve buda rahipleri iştahımı kabartıyor. O kadar yüksekteyim ki, dağlar bir yolun üzerindeki tümseklere, denizlerse o tümseklerin dibinde yağmurdan arta kalan su birikintilerine benziyor. Bir an aklıma balonun rotamı takip etmeme yetecek kadar gaza sahip olup olmadığı geliyor ve aklıma getirdiğim kötü düşünceyle birlikte balonum aynı çizgi filmlerde bir kuşun deldiği seyahat balonları gibi savrularak ve hızla yeryüzüne inmeye başlıyor. Balonun hareketlerini takip bile edemediğim için bir şeyler yapmaya çalışmaktan vazgeçiyorum, sadece aynı çizgi filmlerdeki gibi bir ağacın dalına takılıp kalmayı diliyorum ve bunu dilediğim anda tarifi olmayan bir acı şokuyla yere çarptığımı hissediyorum. Çarpmanın şiddetini duyumsaya bildiğim için seviniyorum. Soluğum kesiliyor, nefes alamaz duruma geliyorum, dilim damağım kuruyor, aynı anda boğazıma kan kokusu geliyor, bağırmak istiyorum ama sesimi duyamıyorum yinede tüm bunları hissedebiliyor olmamın yaşadığım anlamına geldiğini düşünüp seviniyorum. Saray soytarılarının kılığında yanıma gelen adamı gördüğümde sevincim şaşkınlığa dönüşüyorum “hoş geldiniz, giriş işlemleriniz birazdan tamamlanacak” deyip bir reverans yapıyor ve ayağa kalkmama yardım ediyor. Adam ayağa kalkmama yardım ettikten sonra herhangi bir şey söylemeden beni şaşkınlığım ve huzursuzluğumla baş başa bırakıp çekip gitmişti. Nereye giriş işlemlerim yapılıyordu, nerdeydim, nereye girmek üzereydim, balonum, haritam nereye gitmişti. “onlar zaten senin değildi ki” dedi bir ses bana adımla hitap ederek. Devlet dairelerinin girişlerinde bekleyen güvenlik elemanlarına benzer bir üniforması vardı üstünde “artık gidebiliriz” dedi bana. Nereye gideceğimizi sormak istediysem de bana cevap vermeyeceği gayet resmi tavırlarından belli oluyordu. Eli yüzü düzgün işini profesyonelce yapar bir tavrı vardı. Beni daha önce orda olmayan varsa bile benim fark edemediğim bir kapıdan içeri soktu ve bir reverans yapıp artık yalnız ilerleyeceğimi bildirir bir hareketle ilerlememi işaret etti. O sırada yanıma yaklaşan kişiyi görünce o ana kadar yaşadığım şokların en büyüğünü yaşadım üstünde üniformasıyla Adolf Hitler yanıma doğru yaklaştı aynı öncekiler gibi kibar bir reveransla beni selamladı. Az öncekilerin kim olduğunu sorduğumda saray soytarısı kıyafetli olanın Azrail ve diğerinin de ayak işlerine bakmak için günahı çok olanlardan seçilmiş Manson soyadlı seri katil olduğunu ve bu cevaplardan nerde olduğumu tahmin edebileceğimi söyledi. Ölmüştüm, şakamıydı şimdi bu “lamı cimi yok öldün ve cehennemdesin” dedi. Şaşkındım yaşadığım dünyadan tanımadığım ve varolduğuna inanmadığım bir dünyaya gelmiştim. “Ateş kazanları nerde?” diye sordum Adolf’ e oysa sadece gülümsemekle yetindi. Düz ağaçlı bir yolda yürümeye başlamıştık ki, ağaçların altında bir kayanın üstünde oturup sohbet eden Yeşu Ben Miriam (bilinen adı İsa unvanı ise Mesih) ve hangisi olduğunu bilmediğim ama peygamber olduğunu tahmin ettiğim bir başkasını gördüm, Adolf istersem yanlarına gidebileceğimi belirtir bir işaret yaptı. Bu benim kesinlikle kaçırmak istemeyeceğim bir fırsattı çekinik adımlarla sohbetlerini bölmelerine neden olmadan yanaştım yanlarına. Bay peygamber: Soytarı bir kaos yaratığıdır, görünümü saygınlık anlayışımıza bir sataşma, hareketleriyse düzen anlayışımızın alaya alınışıdır. Soytarı daima itilip kakılır, soytarı –onun özgürlük olduğunu düşünelim- daima düzenin insanları –onlarında otorite olduğunu varsayalım- tarafından kovalanır. Soytarı kaosu, otoriteyse istikrarı temsil eder. Doğanın kendisi istikrarsızdır yani soytarıdır, otoriteyse istikrarı ister yani doğanın kendisine karşıdır. Doğanın Azrail’e soytarı kıyafetlerini giydirmesi kaosun kendi ürünü olduğunu ve ona sahip çıkanların kendiyle birlikte olduğunu anlatmasının en açık yoludur. Biz her ne kadar özgürlüğün bir numaralı yandaşı olsak da, sen otorite tarafından çarmıha gerilmiş bir soytarı olsan da, öğretilerin zaman içinde otoriteye hizmet etmeye başlamış, onun bir numaralı dayanağı olmuştur. Yeşu : haklı olabilirsin bak bizim Matta kitabında 15/24 de benim sözlerimi şöyle aktarmış; “ben İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim” ben bunu söylerken Yahudileri koyun sınıfına koyduğumda kalanına ne muamelesi yaptığımı anla artık. Benim öğretim Yahudiler içindir yeni ve anlamsız bir felsefenin doğmasına neden olacağını tahmin etmemiştim. İnsanlar doğayı terk edip tanrının kucağına düşmeye çok hevesliler bilseler ki doğanın kendisi tanrı. Bay peygamber: sana oradaki yanılgıyı da anlatayım; eski günlerde insanlar daha somuttu, yani manevi şeylerle çok işleri olmazdı. Bir ceset çürüdüğünde ürünlerin büyümesini sağladığını biliyorlardı. Gübrenin ürünlerin büyümesine katkıda bulunduğunu da kendi gözleriyle görebiliyorlardı. Bitkileri yemenin büyümelerine, kendi hayatlarını sürdürmelerine yardımcı olduğunu anlamaları içinde bir takım kitaplara yada alimlere ihtiyaç duymuyorlardı. Böylelikle kan, bok, ve bitkiler arasında –hayvanlar, insanlar ve bitkiler arasında- bağlayıcı ilişkiler olduğunu yaşayarak öğrendiler. Buğday hastı için hayvan kurban ettiklerinde doğaya kurban edilenin kendilerine geri döneceğini biliyorlardı. Bundan daha az mistik ne olabilirdi ki evet bir seremoni oluyordu ama herkesin biraz eğlenceye ihtiyacı yok mu? Bitkiler alemine bir bak orda hiçbir şey kaybolmaz sadece bulunduğu yerden kopar ve sonra geri döner. Enerji asla yok olmaz. Tohumlarımızı ektiğimiz gibi ekerdik ölülerimizi karımızın rahmine menilerimizi bırakır gibi toprağın kucağına bırakırdık onları. Cesedin, tohumun yada menilerimizin enerjisi şu veya bu biçimde geri dönerdi. Ölüm daha çok hayatı doğururdu. Yeryüzünü severdik onun bizim ihtiyaçlarımızı karşılayacağını bilirdik, ama onu terk etmekten ölmekten de korkmazdık, yaşayacağımız güzel günler için onu kutsardık. Ondan arındırılmamız gerekmiyordu. Cennete kaçış planları kurmazdık hiç. Ölümden korkmuyorduk; çünkü doğaya ve onun döngülerine bağlıydık. Doğaya bakıp, ölümün onun ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyorduk. Bir takım insanlar –başlangıçtaki Yahuda kabileleri yani senin insanların- toprağı işlemeyi bırakıp da bitkilerin döngülerine yabancılaşınca, bedenin madde olarak dirilişine olan inancı yitirdiler. Ölü hayvanlarını toprağa ektiler, mezardan bir şeyler fışkırdığını fark etmediler: ne yeni bir domuz, ne yeni bir koyun. Böylelikle korkuya kapıldılar, bitkilerin yaşam öğretisini unuttular, ümitsizliğe kapılıp soyut yeniden dönüş kavramını geliştirdiler. Soyut varlık fikri, kendi ürettikleri ölüm korkusunun bir ürünüydü. Ve yüce manevi varlık fikride doğadan uzaklaşmanın sonucudur. İnsanoğlu yaşamın elle tutulur gözle görülür süreçlerini gözlemleyemez, onlarla bir olamaz hale gelince, yaşamın ve ölümün nerden çıktığını açıklamak için tanrıyı icat etmek zorunda kaldılar. Senin benim gibilere de gün doğdu. Öğretilerimiz yanlış anlaşılmadı onlar zaten yanlış temellerden geliyordu. Kökleri doğadan uzak maneviydi çünkü. Yeşu : bu hata da tanrıların ve bizim payımız nedir peki? Bay peygamber : hatamız şu Yeşu; atalarımızın hayata bütünlüklü bir bakışları vardı, kendi eksik yöntemleriyle güneşin, ayın ve diğer yıldızların bile varolan işleyişteki yerlerini anlayabiliyorlardı. Tohumların üreme faaliyetleriyle, hayvanların doğurganlığı arasında bir ayrım yapmıyorlardı bu şekilde hayatı çözümlüyorlar sıra iç dünyalarına geliyordu yaşam döngüsüne büyük bir saygı duydukları için manevi huzuru soyutta değil doğanın dönüşümlerinde arıyorlardı, çünkü doğa iç ve dış dünyamızın bir yürümesini sağlayan tek enerji üreteci tek motordu. Dosdoğru kaynağa gidiyorlar soyut olana değil -gökyüzündeki yada her yerdeki görünmeyen bir ego uzantısına değil- doğaya ve onun doğurganlığına tapınıyorlardı bitkilerin ve hayvanların üreme organlarına, çünkü yaşam kuvveti onlardaydı. Yeşu : hayvan ve bitki kültlerini daha öncede duymuştum ama insan bundan daha estetik daha uhrevi bir şeyleri hak etmiyor mu? Ben insanoğlundan cinsel yaradılışına hayranlık duymasından daha fazla şey bekliyorum. Bay peygamber : ne bekliyor Yeşu, soyutlamalar mı, doğasına yabancılaşmasını mı, bunlar mı estetik olanlar Yeşu? Kitap başlangıçta söz vardı der. En basit ilkel insan bile başlangıçta orgazmın olduğunu bilir. Hayat sadece hayattan üretilir, hayatın kaynağı enerjidir. Tohumun filiz vermesi, kelebeğin kozasından çıkması hepsi maddeye dairdir, ruha değil. Dağlara saygı göstermek, güneşe tapınmak, bir erkeğin büyük penisine tapınmak belki kabadır ama insan yaşadığı doğayı kutsal gördüğü sürece ona saygı gösterecek onu bugün geldiği duruma getirmeyecekti. Hayatın başlangıcının basit bir doğa olayı olduğunu anlayabilmesi daha binlerce yıllık zamanına mal olacak bilimin ama bak paganlar bunu yüz hatta bin yıllar önce çözüp doğaya saygı göstermişler. Bir tüy tanesine bile saygı duymaları, ondan bir kutsallık çıkarmaları bu nedendendi. Kusura bakma Yeşu senin özgür, isyankar, soytarı -hangisini kabul edersen et- bir insan olduğunu biliyoruz ama o Yahuda kabileleriyle başlayan ve bugün hala devam eden insanoğlunun kendine ve doğaya yabancılaşma süreci,senin doğumunla daha bir netlik kazandı. Senin doğumun doğanın yani maddenin soyut olana yenildiği gündür, insanın kendinden uzaklaşmaya başladığı, kültürün doğaya, fallusun rahme hükmettiği gündür. Neresinden bakarsan bak biz resullerle başlayan sürece baktığında insan binlerce yıllık bozuk bir yapı görüyor sadece. Bizim yaptığımız en büyük yanlış geçen her kutsal saniyede zaten değişen dünyayı değiştirme çabasına düşmek, doğanın işine burnumuzu sokmak oldu. O sırada bay peygamber beni gördü, bana doğru gelmeye başladığı sırada dayanılmaz bir acı elimden beynime doğru hücum etti, kendime gelip elimde yanmakta olan sigarayı fırlattığımda hala yatağımdaydım, odamı gördüğüme, yaşadığıma sevindim bir an, Yeşu’ya ve Bay peygamber’e göz kırpıp, derin bir uykuya daldım. Neyse ki her şey bir düşten ibaretti. ''Yazıda geçenler tamamen bir düşten ibarettir yine de yazar yazıda geçen olaylarla ilgili dinsel, ahlaksal vs.. bir saldırı olduğunu düşünenlere karşı her kelimesinin arkasındadır... Yeşu Ben Miriam ve Bay peygamber karakterleri üstat Tom Robbins’in “dur bir mola ver” adlı kitabından alıntılanmıştır...''
__________________
[SIZE="4"]Tanrım, değişebilecek şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver. Değişemeyecek şeyleri kabullenmem için sabır ver. Ve bu ikisini birbirinden ayırt etmek için akıl ver... :confused: |
|
|
|
![]() ![]() |
| Konuyu Görüntüleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Dini Hikayeler | styla45 | İslamiyet | 206 | 05-01-2010 07:24 PM |
| Efsane Hikayeler! | ÇaKıR- | Eskiler (Arşiv) | 1 | 02-22-2008 11:06 PM |
| Komik Hikayeler | BB_Kaulitz | Eskiler (Arşiv) | 122 | 02-18-2008 06:19 PM |
| Askını Anlatamıyorsan Bırde Bunları Dene | RoStWell | Adult eski arşiv | 6 | 06-10-2007 02:39 AM |
| cakal hikayeler | Bostandere | Eskiler (Arşiv) | 7 | 03-26-2006 12:07 AM |