Tam Sürümü Görüntüle : Komik Yazı Ve Hikayeler
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:11 AM
Karlı bir kış günüymüş...
Yağan kardan üşümüş küçük kırlangıç,
yalnız bir adamın penceresinin dışına gelip
gagasıyla camı tıkırdatmış, adeta adamın onun
içeri girmesine müsade etmesini istemiş.
Yalnız adam bu isteği görmüş, "olmaz alamam,
git başımdan" der gibi kuşu kovalamış, sonra da
kendi kendine söylenmiş;"Hıh, camı tıkırdatmakla
kendisini içeri alacağımı mı sanıyor acaba..?"
Gecenin ilerleyen saatlerinde canı sıkılmış,
rüzgar ve soğuk arttıkça yalnız adamı
daha başka düşünceler sarmış,
kırlangıcın arkadaşlığını
geri tepmekten biraz pişmanlık duymuş...
"Keşke kuşu içeri alsaydım.
Ona biraz yiyecek verirdim. Minik kuş
oradan oraya uçar, neşeli sesler çıkartır,
cıvıldar, yalnızlığımı paylaşırdı. " demiş.
Ertesi sabah ilk iş pencereyi açıp,
etrafına bakınmış adam, belki kırlangıç
oralarda bir yerlerde olabilir diye düşünmüş.
Ama görememiş zavallı kırlangıcı...
Uzun kış geçmiş, yine yaz gelmiş...
Etrafta kırlangıçlar, cıvıldıyarak uçmaya başlayınca;
yalnız adam, heyecanla camını sonuna kadar
açıp kuşu beklemiş... Ama hiç gelen olmamış.
Onun hevesle havada uçan kuşlara
baktığını gören komşusu hikayeyi öğrenince
hafif buruk bir sesle: "Sevgili komşum, anlaşılan
sen kırlangıçların sadece 6 aylık bir ömürleri oduğunu
bilmiyordun?" demiş. Bunu işiten yalnız adam çok üzülmüş
ama üzülmek için de artık geç kaldığını anlamış...
***
Dikkatli olun...
Farkında olun...
Kendinize bir sorun...
Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız?
Hiç geri çevirmediniz mi bugüne kadar
size sunulan bir dostluğu?
Hayatta bazı fırsatlar vardır ki,
sadece birkez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.
Ve asla geri gelmezler.... :((
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:11 AM
Sen yalnızlığına inat bütün bir geceyi sevgilinin düşüyle geçirebilir misin?
Gelmeyeceğini bile bile sanki her an kapıdan girecekmiş gibi gözünü kırpmadan sabaha kadar bekleyebilir misin?
Bugüne kadar ne yaşadıysan yaşadın...
Bunların hepsinden sıyrılıp özünü asla kaybetmeden yeni bir kimlikle başka dünyalar kurup yeni hayatını mutlu kılmak için uğraşabilir misin?
Yağmurun altında aklında sevgilin, dudağında onu anlatan bir şarkıyla
mırıldanarak saatlerce yürüyebilir misin?
Oysa herkes kaçmakta yağmurdan..Seni ıslatanın aslında yağmur değil aşk olduğunu anlayabilir misin?
Yüreğini cesurca açıp, bazen ağlamayı,bazen ümitsizce beklemeyi,
bazen öfkelenmeyi ve herkesin huzurlu olarak nitelediği sakin, beklentisiz ve sürprizlere kapalı hayatını terk etmeyi göze alabilir misin?
Nefes almanı zorlaştıran, yüreğinin yerinden fırlayacakmış gibi çarpmasına neden olan, hoş ama zaman zaman da sıkıntı verici o heyecanı,saklamaya yada azaltmaya çalışmadan her zaman taşıyabilir misin?
Özleminin: küçücük bir kordan, kentleri yakacak bir yangına dönüşmesine izin verebilir misin?
Elde ettiğin herşey senin olsun.. Sen yarın için hayal kurabilir misin?
Ruhuna ihanet etmeden, sadece yüreğinin sesini dinleyerek ve yüreğin sana **o** dedikçe o''nun izinden gidebilir misin?
SEN GERÇEKTEN BANA AŞIK OLABİLİR MİSİN?
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:12 AM
günün birinde padişah mahmut halkın arasında dolaşırken bir kahveye girer. kahvede dikkatini herkesin aptal dediği kahvede çalışan birisi çeker.Adamı yanına çağırır ve kendisine neden aptal dediklerini sorar.adamda elimden hiçbir iş gelmez neye elimi atsam yüzüme gözüme bulaştırırım der.Padişah kalkar sarayına gider ve adamlarına o adama her diliminin altında bir altın bulunan bir tepsi kadayıf götürün der padişahın emri yerine getirilir ve bu işlem hergün tekrarlanır adam ise gelen baklavaları kendisi yiyeceğine para kazanmak için başkalarına satar padişah bir gün adamın yanına gider ve bakarki eski tas eski hamam adam hala fakir ve sorar neden zengin olmadın sana gönderdiğim baklavaların altında altın vardı adamda ben onları başkalarına sattım der padişah adamı saraya çağırır adamı altınlarla dolu bir havuzun başına getirir ve eline bir kürek verir al küreği salla ne kadar altın gelirse hepsi senin der ve adam küreği sallar ve tam altınları çıkaracakken kürek ters döner ve küreğin arkasındaki boşlukta bir altın kalır padişah mahmut kendisne son bir şans daha vereceğini söyler padişah mahmut adamlarından birine adamı boş bir tarlaya götürmesini ve eline bir taş verip fırlatmasını ister ne kadar uzağa giderse fırlatacağı taş o kadar çok altın verilecek adama ama adamın haberinin olmamasını istiyor ve emri yerine getiriliyor akşam olduğunda adamla birlikte giden asker tek başına geri dönüyor ve padişah mahmut adama ne olduğunu soruyor ve askerde emriniz yerine getirildi ama adam kocaman bir taşı kaldırdı ve tam fırlatacakken taş elinden kaydı ve adam altında öldü bunun üzerine padişah mahmut ''vermemiş allah neylesin mahmut'' demiş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:12 AM
Birgün, bir denizde, onsekiz, yirmi metrede, küçük bir
balık yanaştı kulağıma... Balıkça bilirmisin dedi...
Bilmezmiyim... Hemen başımı salladım. Dinle dedi,
sana bir sır vereceğim... Neymiş o dedim...
Ağzımdan kabarcıklar merakla yükseldi... Aşığım dedi
küçük balık çok aşığım... İşte o günden beri
kıskanırım küçük balıkları için için...
Küçük balıkla dost olmayı düşledim...
Bir deniz kestanesi kırdım, mutlu düşleri, başka
bir balığın peşinde yedi, deniz kestanesini...
Adın ne senin dedim usulca.. Adım mı ? bilmem...
Benim adım yok, ben balığım dedi...
Peki sana küçük çin balığı desem olur mu? dedim...
Seni mutlu mu edecek dedi... Belkide eder kimbilir..
Peki benim adım küçük çin balığı olsun dedi, yüzdük,
yüzdük, yüzdük... Yoruldum dedim, biraz dinlenelim mi?
Yüzüme baktı, olur dedi küçük çin balığı... dinlenelim.
Niye yüzüme baktığını anlıyamadım, sorsam mı dedim;
soramadım, ağzımın ucunda bir soru kaldı ve küçük çin balığı
bunu farketti.. Toparlandım hemen, nereye yüzüyorduk?
Bir yerlere mi yüzmeliydik dedi, bilmem dedim gayriihtiyari
bilmem... Yüzüyorduk öylece dedi küçük çin balığı.
Yetmez mi ki, bu sana... Yeter, yeter dedim. Dedim ama..
İçimde garip bir şey kıpırdadı adını koyamadım. Öylece
yüzmeye devam ettik, öylece... Sanki yıllardır düşlediğim,
hedefi olmayan, sadece elini tuttuğumda içiminin ısındığı
bir sevda gibi.. Öylece yüzüyorduk...Ben, bir adam,
o, bir balık... Küçük çin balığı...
Sanki düşlerimi okudu istersen ayrılalım dedi...
Neden, nedenmiş o? İstersen ayrılalım ona yaklaşıyoruz..
O mu? O da kim?
Ne çabuk da unuttun... hani sırrım, hani aşık olduğum...
Bir yudum sessizlik düğümlendi içimde... Onca
sessizliğin içinde zamanımıydı şimdi? Neler oluyor bana...
Bu oksijen narkozu olmalı, biraz yukarı çıkmalıyım..
İki metre, evet evet.. İki metre yeter..
Vedalaşmadan mı gidiyorsun?
Ne diyebilirim, sen, bir düş değil misin...
Sen, benim düşlerimin küçük çin balığı değil misin...
Usulca süzüldü, yanağıma sokuldu,
soğuk suların tüm sıcaklığıyla...
Tüpüm bitmek üzere.. Çıkmalıyım.. Dönünce?...
Bekleyeceğim seni, kendine iyi bak,
böyle hüzünlü bitmesin dedi ve maviliklerin
içine doğru süzülüp kayboldu...
Anlamsız, içim boş, yükselmeye başladım.
Çıktığımda yanımdakiler telaşlıydılar... İyimisin?
Biraz şöyle uzan istersen... Ayşegül de belli etmemeye
çalıştığı panikle yanağımı tuttu, canım, iyisin değil mi?
Başımı salladım, gözlerine bakamadım... Herşeyi bir anda
eleveririm gibi... Vazgeçsen şu sevdadan, her seferinde
böyle beklemek... Vazgeçmek mi bu sevdadan dedim,
usulca, daha neresindeyim onu bile bilmeden....
kıyıya akşamın hüznü çöktü...
En sevdiğim saatlerde, keyifsiz yudumladım rakıdan..
Ayşegül, kadınsal içgüdüleriyle huzursuz,
bense bir balığa........Saçmalıyorum..
Hep istediğim şey oluyor, sistemli deliriyorum, evet...
Evet, işte böyle olsa gerek, sistemli deliriyorum...
Toplanıp gitmek istiyorum herşeyi.. Elbiselerimi, tüpümü,
herşeyi.. Ayşegül de dahil, herşeyi bırakıp gitmek istiyorum...
Anlamsız bir hırsla eşyalarımı topladım...
Valizim tıkış tıkış, içim de öyle.. Ve içimden kaçıp kopmak
geliyor yaşamdan, kopup esmek dağlara doğru...
Ama ya, ömrüm boyu, yakama yapışırsa küçük çin balığı...
Ya, yaşamım boyunca, soğuk suların sıcak öpücüğü gibi
rüyalarımı basarsa... Tüm bitiremediğim aşklarımdan
biri olursa. Düşüncelerime inanamıyorum.
Liseli gençlerin aşkı kokuyor... Yok yok...
Tekrar dalmalıyım, bu salakça düşü noktalamalıyım...
Sabahın ilk ışıklarıyla terleyerek uyandım. Elbiselerimi,
paletimi zor topladım. Sahilin ıssızlığında giyindim, henüz
güneşin ısıtamadığı sularda ürperdim. Yavaşça mavinin
büyüsüne bıraktım kendimi... Liseli heyecanım başladı.
Soğuk suların içinde ellerim terledi, ilk aşkımı hatırladım..
Aşkımı mektupta ilan edebilmiştim... O da kabul etmişti.
Sonra buluşmaya karar verdik. O nu ilk gördüğümde
düşecekmiş gibi olmuştum. Bunu nasıl da unutmuşum...
Dudaklarımın ucuna salakça bir liseli gülümsemesi yapıştı,
öylece süzülüyorum mavilere. Biran önce havamı
bitirip çıkmak ve bu salakça düşe son vermek için...
Binlerce balık süzülüp geçiyor yanıbaşımdan oraya buraya
dağılıveriyor... Ben se, küçük çin balığını arıyorum...
Belki de umutlarımı, küçüklüğümden beri kurduğum düşleri,
küçük olduğum için savaşamıyıp kaybettiğim aşkımı...
Kısacası kendimi arıyorum...
Ya ben dedi, küçük çin balığı yumuşacık bir sesle... Ya ben!..
Binlerce volta tutulmuş gibi sıçradım soğuk suların içinde.
Sular kaynadı, kaynadı da yaktı beni sanki...
Bir nefes daha almayasım geldi tüpümden,
öylece kendimi bırakıvermek maviliklere... Ama sen.. Sen,
diye şaşkın kekeledi küçük çin balığı... Sen bana... Evet,
küçük çin balığı, ben sana... İçimde yılların boşluğu doluverdi..
Bir söz, üstelik bir tamamlanmamış söz... Donduk, donduk da
kaldık sanki öylece. Laf bitti koskoca denizde. Laf bitti...
Nolucak şimdi dedim... Hiç dedi; yüzeceğiz.
Sen, daha mutlu. Ben, şaşkın ve düşünceli...
Neden şaşkın ve düşünceli diyemedim...
Unutma, ben aşığım dedi, şimdiyse şaşkın,
sen yıllardır düşlediğimsin, olamıyacak hayalimsin
ve işte karşımdasın, ansızın çıkıpgeldin, beni, çok
etkiliyorsun ama ben, yine de aşığım...
Yüzdük, lafın bittiği denizlerde...
Mavilikler bir garip, artık eski renginde değil.
Sanki, sanki küçük çin balığının pırıltıları solmuş.
Sanki, küçük çin balığı, tanımlıyamadığı
garip bir hüzün dalgasında sürükleniyor.
Elimi uzattım... Yüzüme dostça bir gülücük oturttum...
Oysa içim?.. Havam bitmek üzere...
Biliyorum dedi, benim de zamana ihtiyacım var, bunu da
sen biliyorsun, ama dostluğum hep yanında olacak...
Bakışlarımı gizledim, anlamlarını körelttim,
aklımı onda bırakıp, yukarıya süzüldüm ..
Ayşegül sahilde öylece hareketsiz...
Yanıma gelmedi, gittim yanına oturdum...
İkimizde denize dönük... Nasıl bir oyun bu dedi,
sesinin son enerjisi ile nasıl bir oyun bu?..
Bilmem dedim, bilmem... Belki de ölümcül.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:12 AM
Maçtan dönen Kaan arkadasi Tolga ya maçi anlatiyordu;
- Sonunda ne oldu biliyor musun?
- Ne oldu?
- Misafir futbolcular stadyumda gol yerine dayak yediler.
- Tabii oglum, misafir umdugunu degil buldugunu yer...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:12 AM
Adamın biri, ilk defa gittigi küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuga:
- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum.
Çok yakın oldugunu söylediler.
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sag tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocugun da yabancı olmasına ragmen bunu nasıl anladıgını sormuş ister istemez.
Çocuk:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- iyi ama, demiş adam. Bunların parktan degil de tek bir agaçtan gelmedigi ne malum?
- Tek bir agaçtan bu kadar yogun koku gelmez, diye atılmıs çocuk. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
Adam, gözlerini hafifce kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kagıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmış onun kör oldugunu. Çocuk, ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettigini.
Işıga hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üc yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok ozledim ki.
Sizinkiler saglam öyle degil mi?
Adam, çocugun tarif ettigi yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin degilim, demiş. Emin oldugum tek sey, benden iyi gördügündür
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:12 AM
Eski Sisam krallarindan Ancee adinda birzalim,yeni yaptirdigi bir baga
üzüm kütükleri diktiriyormus.
Islerin bir an önce bitmesini saglamak içinde kölelerini hiç dinlenmeden
çalistiriyormus.
O zavalli kölelerden biri,birgün pek bitkin düstügü için dayanamaz ve
zalim krala:
- Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu bagin üzümlerinden yapilacak sarabi hiçbir zaman içemeyeceksiniz ki !.. deyivermis.
Kral biraz kizmissa da sesini çikarmamis. Nihayet gün gelip üzümler yetistikten sonra, kral köleler de dâhil herkesin hemen toplanmasini emretmis. Bir müddet sonra da o bagin üzümlerinden yapilmis saraptan bir bardak getirilmesini emretmis. Daha önce kehanet gösterisinde bulunan köleyi de huzuruna çagirtmis. Sarap bardagini eline alarak:
- Söyle bakayim, benim bu saraptan hiç bir zaman içemeyecegimi tekrar iddia edebilir misin? diye sormus.
Köle söyle cevap vermis:
- Belli olmaz efendim. Içebileceginizi söyleyemem. Çünkü dudak ile bardak arasindaki mesafe çok uzundur. O arada basiniza neler gelebilecegini de bilemem !..
Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralin adamlarindan biri girmis. Bir yaban domuzunun bahçeye girdigini ve asmalari kirip döktügünü söylemis. Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen disari firlamis. Bahçede domuzun bulundugu yere kosmus. Kral ve domuz arasinda öldüresiye bir mücadele baslamis. Sonunda yaban domuzu mizrak gibi azi disleriyle, Sisam kralinin karnini yarip ölümüne sebep olmus. Kral bostanda, bardak masada kalmis... Su söz bu olayi güzel bir sekilde ifade ediyor:
"Nasip ise gelir Hint'ten Yemen'den, Nasip degil ise ne gelir elden?"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:12 AM
Iki futbol delisi adam cenette futbol olup olmadigini çok merak ederler ve kim
önce ölürse digerine haber iletmesini kararlastirirlar. Biri ölür ve bir yolunu
bulup arkadasini telefonla arar :
- Çok iyi bir haberim var, burada futbol mevcut. Pazara maçimiz var, sen
santrafor oynuyorsun.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:13 AM
ABD'de Massachusetts Institute of Technology'de okuyan bir öğrencinin tanık
olduğu bu öykü, bir tez çalışmasının nelere yol açacağını göstermesi
açısından ilginç bir örnek oluşturuyor:
Bir lisansüstü öğrencisi bir yaz mevsimi süresince her gün üzerine siyah-beyaz çizgili bir tişört giyerek Harvard futbol sahasına gider.15 dakika boyunca sahayı bir bastan diğer uca yürüyerek yerlere kus yemi serper. Bu arada cebinden bir hakem düdüğü çıkartıp öttürür. Yağmur, çamur demeden hergün ayni saatte aynı hareketleri törensel bir ciddiyetle yapar.
Derken sonbahar gelir, futbol mevsimi baslar. Harvard futbol takımının ilk maçı oynanacaktır. Siyah-beyaz tişörtlü hakem başlama düdüğünü çalar ve o anda olanlar olur. Yüzlerce kuş sahaya hücum eder ve doğal olarak maç ertelenir. Bu arada öğrenci tezini vermiş ve mezun olmuştur.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:13 AM
Soğuk bir sonbahar akşamıydı. Hava kararmış, yağmur başlamıştı. Düşlerimize yağmur yağıyordu ellerimizi. Gözlerin donuk bedenin halsizdi.
Gizli bir el kalkış hazırlanan otobüse binmek için seni sürükler gibiydi. Sanki kalmak istiyordun. "baharda dönerim" demiştin hatırlıyor musun ?" Sakin beni unutma bekle."
Ben seni unutmadım sevgili, ben seni unutmadım. Bütün kış baharda döneceğin günün hayaliyle ısındım. Minik öpücüklerle uyandırıp güneşin doğuşunu gösterecektim sana. Çiçeklerin, denizin, kumasalın, güneşin tadına birlikte varacak , gün batımlarında denizle birleşen ufuk çizgisini birlikte seyredecek, ay ışığında mutluluk şarkımızı söyleyecektik.
Yalan değil kaçamak sevdalara takıldım yokluğunda bir süre. Sana benzeyen her şeyi sevdim ben. Sevdiği her şeyde senden izler vardı. Aradığımı buldum sandım ama yanıldım , bulduğum sen değildin. Olmadık zamanlarda aklıma düştün, zamansız yaralandım. Her sabah seni bulmak için yolara düşmek geldi içimden ama gidemedim .
Yalnızlığın acısıyla gurur satın alır oldum her gece. "Gelir" dedim kendi kendime, "Söz verdi gelmesi gerek." Bekledim.Kendimi param parça hissetim ama yine de sana kızamadım.Unuttum kötü sözlerini Unuttum kapında bekletildiğimi.Unuttum telefonlarıma cevap vermediğini, kavgalarımızı unuttum.
Bir tek seni unutmadım sevgili, bir tek seni unutamadım. Hep dönmeni bekledim. Zamanla alıştım acılara , ölüm ilanlarında kendiliğinden siline adreslere. Alıştım sevdiklerimin yokluğuna. Ama yalnızlığa alışamadım, hasrete alışamadım, sensizliğe alışamadım. Hep dönmeni bekledim.
Olamadı gülüm bir araya gelemedik. Oysa daha yolun başındaydık, tomurcuktuk daha çatlamaya hazır. Bahar gelmeden ayrıldık. Şimdi artan yalnızlığım , büyüyen yokluğu var . duvarlarda gözlerinin izi , kapı kollarında parmak izlerin saklı. Sen neredesin sevgili, varlığın nerede ?. bir mevsim döndü , sen dönmedin .
Düşlerim böyle dağınık değildi eskiden. Kara bulutlar gibi kümelenip bir yere, acılarım yüreğimde çöreklenmişti gece yarılarında. Özlemlerim hiç bu kadar olmamıştı gün ışığına. Hasret bu kadar büyümemişti. Şimdi göçebe olmuş yüreğimle her sabah yeni yolculuklara çıkıyorum. Umudun türküsünü söylüyorum öksüz bakışlarımla.....
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:13 AM
Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan
bir bebek varmış. Bir gün Tanrı'ya sormuş:
-Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini
söylediler, fakat ben o kadar küçük ve
güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?
-Tüm meleklerin arasından senin için bir
tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak
ve seni koruyacak. Meleğin sana hergün
şarkı söyleyecek ve gülümseyecek.
Böylece sen onun sevgisini
hissedecek ve mutlu olacaksın.
-Pekiiiii... İnsanlar bana birşeyler
söylediklerinde, dillerini bilmeden
söylenenleri nasıl anlayacağım?
-Meleğin sana dünyada duyabileceğin en
güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana
konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.
-Peki Tanrım, ben seninle konuşmak
istersem ne yapacağım?
-Meleğin sana ellerini açarak
bana dua etmeyi de öğretecek.
-Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum,
beni kim koruyacak?
-Meleğin seni kendi hayatı pahasına
dahi olsa daima koruyacak.
-Fakat ben, seni bir daha
göremeyeceğim için çok üzgünüm.
-Meleğin sana sürekli benden söz edecek
ve bana gelmenin yollarını sana öğretecek.
O sırada Cennette bir sessizlik olur
ve düyanın sesleri cennete kadar ulaşır.
Bebek gitmek üzere olduğunu anlar
ve son bir soru sorar:
-Tanrım eğer şimdi gitmek üzereysem lütfen
çabuk söyle, benim meleğimin adı ne?
-Meleğinin adının önemi yok yavrum,
sen onu ANNE diye çağıracaksın...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:13 AM
Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca,
kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler.
Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla
iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi
çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından
ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6 - 7
yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son
derece masum gözlerle kendisine bakıyor
ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.
Adam, o yaştaki çocukların tamamen günahsız
olduğunu düşünerek yoluna devam ederken,
aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski
tişörtün üzerinde bir "E" harfi yazılıydı. Ve bu
"E" mutlaka evilyanın "E" si olmalıydı...
Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın
heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;
- "Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler,"
dedi. "İyileşmem için bana dua eder misin?"
Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu.
Kafasını olur der gibi sallarken;
- "Bende sık sık hastalanıyorum," diye karşılık verdi.
"Ama dedem, Allaha inananların ölünce yıldızlara
uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor.
Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan."
Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun
soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken ;
- "Deden çok doğru söylemiş," dedi.
"Ama ben yine de yardım istiyorum senden."
Çocuk, duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı
kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösterek ;
- "Size dua edeceğim" diye cevap verdi. "Ama eğer
iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız , tamam mı?"
Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar
büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına
hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını
elleriyle örtmeye çalışırken ;
- "Uçan balon almanıza gerek yok," diye devam etti.
"Normalinden 10 tane istemiştim. "
Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma
nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre
hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki ramazan
bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple
gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların
ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.
Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kâğıda
yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.
Aradan soğuk bir kış geçip ramazana ulaşıldığında ,
adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata
tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan
bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple
çekerek randevü yerine gitti. küçüklerin cıvıl cıvıl
kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler,
çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki
bakkala sorduğunda , dükkân sahibi ;
- "Ciğerleri hastaydı yavrucağın," dedi.
"Geçen hafta aniden ölüverdi."
Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü.
Ve koşar adımlarla orayı terkederken , önüne
çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;
- "Şu uçan balonlardan 10 tane istiyorum," dedi.
"Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine."
Adam, satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini
birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle
gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi
baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp ;
- "Ne yaptığınızı anlayamadım." dedi.
"Neden bıraktınız onları öyle?"
Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonları
buğulu gözlerle takip ederken ;
- "Onları bekleyen küçücük bir dostum var,"
diye mırıldandı. "Hemde evliya gibi bir dost.
Balonları adresine postaladım sadece."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:13 AM
Sabahın o muhteşem ilk saatlerini yakalayabilen akıllı adamlardan olamadım hiç. Ancak kuvvetli bir dürtü olursa, isteyerek ve severek erkenden uyanır, her gün böyle erkenci olmaya söz verir, sonra hemen unuturum. Fakat son iki haftadır yalnızca onunla beraber olabilmek için erkenden kalkıyorum.Saat altı oldu mu, beynim otomatik olarak uyanıyor, ama bedenim yarı uykuda,bir kavgadır başlıyor:
"Yat uyu! Tatildesin. Öğleye doğru kalkarsın, iki rafadan yumurta,sıcak ballı süt, peynir, tereyağı, kızarmış ekmek ve tavşan kanı büyük bir bardak çayla güzel bir kahvaltı yaparsın. Denizi seyredersin. Gazetelerin beş para etmez sayfaları arasında tembellik edersin. Yat uyu. Tatildesin.Ta-til-de-sin!"
"Hayır. Hemen fırla yataktan. Soğuk bir duş yap. Çivi gibi ol. Sokağa at kendini. Şimdi herkes uyuyor. Sokaklar senin, köy senin. Doğmakta olan güneş senin. Deniz senin. Sabah rüzgarının genç, uçuk mavi ışıltısı, taze serinliği senin. Çok erken sabahın o inanılmaz gücü senin. Tembellik etme.Kalk. Bütün bunların tadına var."
Kısa bir sessizlik olur, hangi yanı tutacağıma karar veremem bir süre."Tatildesin. Yıllardır sabahları erkenden kalkıp işe gitmekten bıkmadın mı?Şimdi tatil yapıyorsun. Yat uyu. Yastık yumuşak, yatak sıcak. Çek pikeyi üzerine, bir düş düşle. Dünyanın herhangi bir kuzey kentine uçak bileti alıyorsun. Neresi olduğunu sakın belirleme. Sonrasını düşünde görürsün. Bırak kendini uykunun şefkatli kollarına. Bırak rüyanın sihirli değneği işlesin.
Bırak uyku çeksin seni. Uzun, sessiz, dipsiz bir kuyuya deli bir hızla yuvarlan. Uyu. Uyku alsın götürsün seni. Uykularında olsun bir kez teslim olmayı dene. Gevşe, rahatla. Uyu. Tatildesin!"
"Peki ya Sulhi?"
"Ta-til-de-sin!"
Sulhi şimdi dükkanını açmaktadır. Bu saatte müşterisi olmaz. Müşterisi olsun diye açmaz zaten: Kendisi için. Çiçeklerini sular bir bir. Yeni bir konserve kutusuna birkaç gündür kökü suya bırakılmış bir bitki diker. Bol bol sardunyalar... Rengi artık hiç çıkmayacak ilaçlarla boyanmış vişne çürüğü parmak uçları toprakla kaynaşır. Çamurlu ellerini kadife pantolonuna siler,sonra kapının önünü sular. Sabahın en erken toprağı Akdeniz açlığıyla emer suyu. Mis gibi kokar sabah.
Kısa bacaklı bir tabure koyar dükkanının önüne. Eski, her yanı eğrilmiş, isten kapkara olmuş küçük cezvesine ölçerek bir fincan su doldurur. İspirto ocağını yakar. Bir çay kaşığı şeker. Şeker suya iyice karışmalıdır.İki kaşık kahve. Dikkatle karıştırır kahveyi. Severek ve özenle. Sorunca; "iyi ve güzel işler severek, özenle yapılmalıdır." der. Kahve ve şeker tamamen suya karışmıştır ki, cezveyi ateşe koyar. Büyük bir sabırla kahvenin hifif ateşte köpüklenmesini bekler. O sırada ne düşünür, nereleri yaşar bilmiyorum.Çözemiyorum. Biraz sonra dünyanın en güzel kokusu yayılır çevreye: Sabah kahvesi kokusu! Toprak, sabah kahvesi ve su kokusu birbirine karışır. Bu, çok sık rastlanmayan bir güzellik yaratır. Görülür, koklanır ve tadılır bir güzellik... Önce kahvenin köpüğünü boşaltır fincana, sonra tekrar cezveyi ateşe tutar, fokur fokur kaynayana dek. Kahve pişmiştir artık. Günün ilk sigarasının vaktidir şimdi. Mavi-beyaz kareli gömleğinin sol cebinden bir sigara çeker, kibrit aranır. Dükkana girer, kibrit bakınır. O karmaşa ve deli dağınıklıkta masanın altına düşmüş kibriti bulur. Sigarasını yakar. Kısa bacaklı taburesine döner. Höpürdeterek kahvesinden bir yudum alır, bir nefes de sigarasından. Oh be! Gözlerini kısar, kimselerin bilmediği bir yeri görür gibi gizemli, hazlı birkaç dakika yaşar. Derin bir iç çekerek elli sekiz yaşında yaşamaktan ne kadar çok tat aldığına yanarak, kahrolarak sevinir.Sabahı koklar, kahve içer, sigara içer.
"Uyu. Tatildesin."
"Kalk ve Sulhi ile sabahı yaşa."
"Ta-til-de-sin!"
"Sulhi'nin sabah kahvesini kaçırma!"
Kalktım. Uykumu soğuk duş ve sabah ile yendim. Ayak seslerimi dinleyerek paket taş döşeli, dar köy sokaklarında yürüdüm. Yalnızca kendi ağırlıklarını omuzlarında taşıyan bağımsız ve yalnız adamların gururuyla keyiflendim. Onu dükkanının önünde oturmuş, kahvesini içerken buldum. Gözlerini uzaklara dikmiş düşünüyordu. Bir teneke kutunun üzerine miden koyup oturdum karşısına. Bana baktı. Beni gördü. "N'aaber" anlamına göz kırpıp, başını salladı. "İyidir" gibisine gülümsedim. Kahvesinin kalan kısmını ben orada yokmuşum gibi ağır ağır içti, bitirdi. Kalktı. Yaşına bir türlü uymayan çevik adımlarla fırladı gitti. Elinde bir fincan suyla geri geldi. Suskun ve dikkatli yeniden şekeri sonra kahveyi suya karıştırdı. Sorunca: "İnsan susar,varlığı konuşur." der. Varlıklarımız konuştu. Varoluşumuzun bilincine ve tadına vardık. Kahvemi uzattı, bir de sigara yakıp verdi. Yıllar var birilerine hiç yakın olamazken, Sulhi'ye yakın oluşum, varlığını duyabilişim tedirgin etmeden şaşırttı beni. Onun yanında hoşnuttum ve böyle kolay hoşnut oluşumdan huzursuz değildim. Kendimi sorgulayıp, hırpalamadım bu kez.Hoşnutluğumu yaşadım kahvemin tadında. "İnsana insan gerek" diye geçti içimden. Bu da yetmedi. İçimdeki sesi de susturdum. Sessizleştim. Dükkanın açık kapısından içerdeki berbat dağınıklığa gözlerimi diktim. Gördüğüm en gösterişli dağınıklık beni yine büyüledi. Bana hep sevimli ve zekice gelen o kocaman STÜDYO levhasının, aslında bana ince ince dokunan bir acıklı yanı vardı ki, yıkıntılar üzerine kurulu bir imparatorluk gibiydi. Don Quichote'u pek severim ben.
Sulhi yeniden kalktı, yirmi yıl önce ömrünü tamamlamış Stüdyoya girdi.Bir zamanlar masa olan bir tahtanın çekmecesinden bir zarf çıkarttı, geldi karşıma oturdu. Zarfın içinde kurutulmuş bir kelebek vardı. Özenle kurutulmuş,sonra eski bir masa gözüne hapsedilmiş.
"Askerliğimi yapmak için geldim buraya ilk kez. Askerlik bitince de yerleştim. O zamanlar adı pek bilinmez bir köydü burası; ama güzelliği tanır gözlerim. Bu kelebek köydeki ilk dostumdu. Onu çok severdim. Öldürdüm ve saklıyorum. Başkası öldürmesin diye."
Kelebeğe baktım. Yüzünde en yakın dostun eliyle öldürülmüş olmanın kederini aradım. Bulamadım.
"Askere gitmeden önce İstanbul'da bir sevgilim vardı. Onunla evlenmedim. Karım olmak onu soldurur diye. Başkasının mutfağında soluyor şimdi, benimkinde değil."
Sevdiği kızı düşündüm. Terk edilişinin nedenini ve anlamını kavradı mı diye. Hiç inanmadım.
"İlk müşterim ebe hanımdı. Geldi. Vesikalık resim çektirdi. Onun kızıile evlendim. İlk müşteri uğurludur diye."
Karısının Akdeniz köylüsü yüzü ve iri elleri geldi aklıma. Gençken güzeldi herhalde dedim. Yine de Sulhi'yle yan yana koyamadım bir türlü. Sulhi yeniden dükkana girdi. Küçük, eski "mono" teybine Vivaldi kaseti koydu. Dört Mevsim yayıldı dükkana, içeriye sığmadı, kapıdan taştı, kapı önüne birikti;tam benim oturduğum yere. Müzikle beraber, hala ıslak toprak canlandı. Havada rengarenk bir sevinç kıpırdadı. İçim kımıl kımıl, sıcacık, ışıl ışıl oluverdi.
Komşu köylerden biri bebek, üç kadın ve bir erkek çıkageldiler. Yeni doğmuş bebek kucaklarında bir "aile hatırası" çektirdiler. Sulhi o zavallı stüdyosuna aldı onları. Sanki muhteşem bir kraliyet ailesinin fotoğrafını çekiyormuş gibi özenle öne üç kadını oturttu. Bebeği ortada oturan "yeni-anne"nin kucağına verdi. Baba arkada, ayakta elleri iki kız kardeşinin omuzlarında vakurca dikildi. Bu pozu üç kez çekti Sulhi. Sonra bir de, baba,bebek ve annenin üçlü fotoğrafını. Köylüler sevinç içinde teşekkür edip gittiler. Teypte hala Vivaldi çalıyordu. Bu kadar birbirini tutmaz manzaraları iç içe yaşamak beni hem şaşırtıyor, hem de anlatılmaz biçimde çekiyordu.
İzin isteyip kalktım. Sahile indim. Bir sahil kahvesinde çay içtim.Biraz dolaştım ve pansiyonuma döndüm. Günün kalan kısmı herkesle ve herkesinki gibi geçti: Arkadaşlar, deniz, güneş, yemek falan filan... Bunlar bedenimi dinlendiriyor ya, aklım fikrim Sulhi'de.
Benim gibi sevgililerine -topu topu üç tane zaten- bile çok yakın olamamış, kuşkucu, soğuk bir insanın, bu garip yaşlı adamı böyle çok seviyor oluşu bir garibime gidiyordu. Buna en çok tatile beraber geldiğim iki erkek arkadaşım gülüyor, açık açık dalga geçiyorlardı benimle.
Akşam yemeğinden sonra Sulhi'yi her zamanki sahil lokantasında yakaladım. Bozuk Fransızcası ile bir turist kıza bir şeyler anlatıyordu."Denizi ve güneşi en erken ve en saatlerinde yaşamamış olanlar daima ortalama kalacak insanlardır." Kızcağız anlamamış, kocaman gözlerle şaşkın,Sulhi'ye bakıyordu. Ben anlattım. Güldü kız. "Bu adam filozof" dedi ve gitti.Burun büktü Sulhi kızın ardından. Filozof kelimesini sevmemişti besbelli. Ben de onun gibi bir kadeh rakı alıp, oturdum karşısına. Deniz önümüzde simsiyah uzanıyordu. Hiç konuşmadan uzun bir süre denize baktık. Kumların üzerindeki tahta masada rakı içtik, denizi dinledik. Ne sabırlı bir derinlik, ne anlatılmaz bir huzur taşır bu konuşulmadan paylaşılan dostluk anları....
"Büyük oğlumdan mektup aldım bugün. Hollanda'da gitar çalıyor oğlum."Baktım. Sesindeki kederi gördüm. Dükkânının duvarında asılı fotoğraflarından iki oğlunu anımsadım. Yakışıklı, uzun boylu iki delikanlı. "Büyük oğlum bana benzer. Hiç uslanmayacak ve hiç mutlu olmayacak!"
Yeni bir rakı daha istedi. Canı sıkkın diye düşündüm. Çok içiyor diye hayıflandım. O orada, gözleri denizde, kaskatı oturuyordu. Konuşmaya cesaret edemedim. Bu ne garip bir adam diye yeniden düşünmeye başladım. Bazen ne olağandışı, inanılmaz güzel, bazen de ne sıradan... İşte şimdi karşımda alkole düşkün, oğlunu özleyen yaşlı bir baba olmuş oturuyor, oysa bu sabah köylü ailenin soylu fotoğrafçısı, Vivaldi sever, düşünen bir adamdı. "Yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz. İstanbul'a dönüyoruz" dedim. Başını çevirmeden, buz gibi "İyi ya, yolun açık olsun" dedi. Bu kadar mı? Hepsi bu mu? Keyfim kaçtı.Öyle ya, ben onun gözünde tatilini deniz kenarında, turistik bir köyde geçiren, biraz da içine kapanık bir genç adamdım. Daha ne deseydi yani? Beni çok özleyeceğini falan mı? Kim bilir o kimlerle karşılaşıyordu her yaz bu köyde. Bir şeyler kırıldı içimde. Ne duygusal bir herifim, diye kızdım
kendime. Yapayalnız, buruk, kederli kalakaldım. Bir sigara yaktım. Kendimi toparlamaya çalıştım. O hâlâ yanı başımda oturuyor, dalgın, denizi seyrediyordu. Sanki ben orada yoktum. Belki de hiç olmadım! Birden fırladı yerinden. "Eve gidip, biraz da bizim Halime'yi memnun edeyim, anlarsın ya!"dedi. Tanrım ne bayağılık, ne çürümüşlük! İçim bulandı. Bu adamı ne sandım ben? Yine kitaplarda yaşıyorum. Yaşlı adam ve Deniz. O Santiago, ben Manolin!Oh ne âlâ! Ah bu benim sınır bilm düşçülüğüm... Pansiyonuma ayaklarım sürüklenerek döndüm. Uzun süre yatakta döndüm durdum. İçim sıkılıyor, güçlükle nefes alıyordum. Yaşayan birisini ölü saymaya çalışmak, bir insanı öldürmekten güç olmalı diye düşündüm. Rüyamda Hemingway ile bir sal üzerinde dalgalarla boğuştuk gece boyu.
Ertesi sabah erkenden uyandırıldım. Güneş doğmadan yola çıkmalıymışız. Sıcağa yakalanmadan yolu yarılayacağımızı söylüyordu arabayı kullanacak arkadaşım. Son bir-iki havlu, diş fırçası ve terliği de çantama attım.Arabanın arka koltuğuna oturdum. Bir karış suratım, güneş yanığıyla acıyan sırtım ve sabahın erken saatlerinde bir türlü ayılamayışım... En kötüsü Sulhi'nin dün geceki hali. Kimse dokunmasın bana. Kimse konuşmasın benimle...
Arabamız hareket etti.
"Bak az daha unutuyordum. Şu senin pek sevgili fotoğrafçı dostun sabahın köründe geldi, seni sordu. Uyandırayım, dedim, dokunmayın, sabahları güç uyanır o, dedi. Sana bunu bırakıp gitti." Sulhi'ye duyduğum yakınlığı başından beri sezip, bunu kendisine yapılmış bir haksızlık gibi algılayan arkadaşım bir konserve kutusuna dikilmiş sardunyayı ve kirli bir dosya kağıdına kötü bir el yazısıyla yazılmış bir notu pis pis sırıtarak uzattı. Umurumda mı sanki, uzaktaki sevgilisinden mektup almış liseli bir delikanlı gibi heyecanlandım. Uykum filan kalmadı, ayıldım, sevindim, heyecanlandım.Buyrun işte, ben adam olmam! Kağıdı açtım:
"Çiçek dostluk demektir.Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.Sulhi."
Yalvar yakar, iki arkadaşımı Sulhi'nin dükkanına geri dönmeye razı ettim. Ama o ne? Neden kapalı bu dükkan? Halbuki şimdi dükkanının önünü suluyor, sabah kahvesini... Kapıda bana yazdığı mektubun kağıdına benzer bir kirli sayfaya karalanmış bir not asılı:
"SULHİ BUGÜN ÇALIŞMAYACAK."
Yola çıktık. Yol boyunca hep iki cümleyi yineledim kendime: Beni seviyor. Gidişime üzülüyor.Yüreğim kımıl kımıl. Neden böyleyim ben? İnsanlar, insanlar, insanlar...Kocaman, yayvan bir gülümseme takılı kaldı yüzüme bütün gün... Şimdi oturdum ve bu öyküyü yazdım.
Kırk yıllık dostum Sulhi'yi siz de bilin diye...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:14 AM
Gökyüzü ağlıyordu. Bir damla sen istedim kül rengi bulutlardan... Sen, geldin. Sana ait olan bende ki seni bıraktın da, bana ait olan duygularla beraber yok olup gittin. Geldiğine sevinmediğim gibi gittiğine de üzülmemiştim. Bu gelişin aslında bir gidiş olduğunu biliyordum.
Konuşuyorduk, üstü kapalı cümleler altında. Bu aşkın imkânsız olduğunu söyledikten sonra neler konuştuk bilmiyorum. Gözlerimden iki bülbül yavrusu kanatlanıp omuzlarına kondu. Duygularımda sendeydi artık, kalbim gibi...
Başlamadan bitmişti her şey... Güneşe özlem duyan bir tohum gibi gece toprağı delmiş, sabaha çürüyüp gitmişti sevgim. Tek suçu bir damla sen istemekti, ayrılığı anlatan gözlerinden. Şaraptan tatlı gözlerinden bir yudum ayrılık içti gönlüm ve... Yok etti bendeki beni, ayrılığın sarhoşluğuyla...
Sensizliğin kırbacı ile yaralanan yüreğimin acısını her attığım adımda yeniden hissediyorum. Yıldızları saymaktan usandım; gelmeyeceğini bile bile, belki gelirsin diye. Hayallerimi yıldızlara veriyorum, çünkü sen gittin... Gitmene karışamam da, neden duygularımı da götürdün? Sana bir daha yazmamam için mi? Eğer öyle ise bendeki seni almalıydın. Yanıldın...! Yoksa seni daha rahat unutmam için mi? Unutmamı istiyorsan, duygularımı gönder bana yağmurlarınla. Sana yazmayacağım, gönlümde yeni bir sen yarattığımda. Unutmama yardımcı olmak istiyorsan eğer çıkma karşıma yağmurlarla, gezme sokaklarda rüzgarlarla!
Duygularımı bana geri ver! Senden ayrılmanın acısı ile yanarken yüreğim, birde duygularımdan ayırarak yok etme benliğimi.
Bilsen ne kadar ağladı bu yürek, gözlerinin ardından; ne kadar uğraştı unutmak için. Söyleyeceklerini anlatmaya yetmedi sözleri. Belki bir gizdi kapının arkasında saklanan, belki gözlerin hapsetti gözlerimi parmakların ardına. Belki bir oyundu perdenin kapanmasını bekleyen. Ama sadece seni sevdi ayrılığın acısıyla yanarken bile.
Senden duygularımı istiyorum sadece,. Dönmeyeceğini bildiğim için seni istemiyorum. Her yağmurda gökten bir damla sen beklesem de, her rüzgarda seni arasam da...
Gidişinle volkanlar patladı içimde. Sensiz yağmurlarda yetmiyor söndürmeye. Bir tek seni kurtarabildim gönlümdeki felaketten. Ne kadar iyi bilsem de dönmeyeceğini, bir damla sen yeterdi gönlümün ateşini yok etmeye.
Ayrılığın verdiği sarhoşluk geçmedi hâlen. Herkesi sen sanıyorum. Her gece gökyüzüne resmini çiziyorum yıldızlarla. Seni sensizliğin ile yaşıyorum. Dön sevgilim bile diyemiyorum, bir gün sensizlikte bırakıp gider diye. Her gece dualar ediyorum, bir damla sen göndersin diye gökler.
Yıldızlar bile diyor ayrılığın eşiğindeki gönlüme. Onlar bile anlamıyorlar artık beni.
Her gece haykırmak geliyor içimden diye. Duymayacağını, duysan bile dönmeyeceğini biliyorum; vazgeçiyorum.
Sen yoksun, duygularım yok... Bir ben varım senden uzakta...
Sana yazdığım son yazımı, son bir şiirle aşkım gibi noktalıyorum.
Ve ayrılık uzayan yolda tek sırdaşım.
Bu oyunun son sahnesi olacak;
Perde kapandıktan sonra,
Ne sen beni bir daha göreceksin,
Nede ben seni...
Bu birlikte son oyunumuz.
Son kez gülümse,
Son kez tut ellerimden.
Sonra düşeceğim dipsiz karanlıklara...
Alkışlarla beraber göz yaşlarımı duyacaksın.
Bir gün
Anlayacaksın bir damla sen isteyişimin sebebini.
İşte o zaman; sende ağlayacaksın
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:42 AM
Gökyüzü ağlıyordu. Bir damla sen istedim kül rengi bulutlardan... Sen, geldin. Sana ait olan bende ki seni bıraktın da, bana ait olan duygularla beraber yok olup gittin. Geldiğine sevinmediğim gibi gittiğine de üzülmemiştim. Bu gelişin aslında bir gidiş olduğunu biliyordum.
Konuşuyorduk, üstü kapalı cümleler altında. Bu aşkın imkânsız olduğunu söyledikten sonra neler konuştuk bilmiyorum. Gözlerimden iki bülbül yavrusu kanatlanıp omuzlarına kondu. Duygularımda sendeydi artık, kalbim gibi...
Başlamadan bitmişti her şey... Güneşe özlem duyan bir tohum gibi gece toprağı delmiş, sabaha çürüyüp gitmişti sevgim. Tek suçu bir damla sen istemekti, ayrılığı anlatan gözlerinden. Şaraptan tatlı gözlerinden bir yudum ayrılık içti gönlüm ve... Yok etti bendeki beni, ayrılığın sarhoşluğuyla...
Sensizliğin kırbacı ile yaralanan yüreğimin acısını her attığım adımda yeniden hissediyorum. Yıldızları saymaktan usandım; gelmeyeceğini bile bile, belki gelirsin diye. Hayallerimi yıldızlara veriyorum, çünkü sen gittin... Gitmene karışamam da, neden duygularımı da götürdün? Sana bir daha yazmamam için mi? Eğer öyle ise bendeki seni almalıydın. Yanıldın...! Yoksa seni daha rahat unutmam için mi? Unutmamı istiyorsan, duygularımı gönder bana yağmurlarınla. Sana yazmayacağım, gönlümde yeni bir sen yarattığımda. Unutmama yardımcı olmak istiyorsan eğer çıkma karşıma yağmurlarla, gezme sokaklarda rüzgarlarla!
Duygularımı bana geri ver! Senden ayrılmanın acısı ile yanarken yüreğim, birde duygularımdan ayırarak yok etme benliğimi.
Bilsen ne kadar ağladı bu yürek, gözlerinin ardından; ne kadar uğraştı unutmak için. Söyleyeceklerini anlatmaya yetmedi sözleri. Belki bir gizdi kapının arkasında saklanan, belki gözlerin hapsetti gözlerimi parmakların ardına. Belki bir oyundu perdenin kapanmasını bekleyen. Ama sadece seni sevdi ayrılığın acısıyla yanarken bile.
Senden duygularımı istiyorum sadece,. Dönmeyeceğini bildiğim için seni istemiyorum. Her yağmurda gökten bir damla sen beklesem de, her rüzgarda seni arasam da...
Gidişinle volkanlar patladı içimde. Sensiz yağmurlarda yetmiyor söndürmeye. Bir tek seni kurtarabildim gönlümdeki felaketten. Ne kadar iyi bilsem de dönmeyeceğini, bir damla sen yeterdi gönlümün ateşini yok etmeye.
Ayrılığın verdiği sarhoşluk geçmedi hâlen. Herkesi sen sanıyorum. Her gece gökyüzüne resmini çiziyorum yıldızlarla. Seni sensizliğin ile yaşıyorum. Dön sevgilim bile diyemiyorum, bir gün sensizlikte bırakıp gider diye. Her gece dualar ediyorum, bir damla sen göndersin diye gökler.
Yıldızlar bile diyor ayrılığın eşiğindeki gönlüme. Onlar bile anlamıyorlar artık beni.
Her gece haykırmak geliyor içimden diye. Duymayacağını, duysan bile dönmeyeceğini biliyorum; vazgeçiyorum.
Sen yoksun, duygularım yok... Bir ben varım senden uzakta...
Sana yazdığım son yazımı, son bir şiirle aşkım gibi noktalıyorum.
Ve ayrılık uzayan yolda tek sırdaşım.
Bu oyunun son sahnesi olacak;
Perde kapandıktan sonra,
Ne sen beni bir daha göreceksin,
Nede ben seni...
Bu birlikte son oyunumuz.
Son kez gülümse,
Son kez tut ellerimden.
Sonra düşeceğim dipsiz karanlıklara...
Alkışlarla beraber göz yaşlarımı duyacaksın.
Bir gün
Anlayacaksın bir damla sen isteyişimin sebebini.
İşte o zaman; sende ağlayacaksın
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:42 AM
yıl 25 temmuz 2006
bundan 5 ay 14 gun önce hersey basladı internette sohbet sitelerinde birinde arkadasımla birlikte milletle dalga geciyoduk fakat biri vardıki ona kıyamadık askerdeydi ve canını cok sıkılıyodu basladı derdını anlatmaya bı vakıt konustuktan sonra boluge donme vaktı geldıgı ıcın sohbetımızı o gunluk sonlandırmıstık ama bırbırımıze telefon numaralarımızı vermıstıkk sadece arkadas maksatlıydı ama bole olcagını dusunememıstıkk... bi hafta sonra gerı anlasıp msn de konusmaya basladık bu konusmamız ılk konusmadan daha farklı oldu cunkuuu o bı hafta ıcınde bana acılmaya calısıyoum ama bı turlu acılamıyoduu bende korkuyodum zaten cunku ınternetten tanısıp bı ılişki yasamak ne derece dogru olabılırdı... neyse ben konusmma kararı aldım ve ona bu kararımı soledımmve bu kakarımı onayladı ve konusmmaya basladık bı kac gun bole gectı ama aklım hep ondaydıı askerlıgınınde tam bıtme zamnıydı ben aşkıma dusuncelşerıme yenık dusrek ona msj cekmeye karar verdım ve msj cı cektım ama bana bı karsılık bıle vermemıstı cok kırılmıstım aradan yıne 2,3 gun gectıkten sonra onun cagrısını gordum telefonda sonra dayanamayıp msj cektım yenımı geldım aklına gıbısınden sonra o msj nın arkasından telefon caldı ve arayan oyduu sonra bana nıe msja karsılık vermedıgını acıkladı ve bende o acıklaması benı ınandırdı ve bız o gun sonra arkadas olarak konusmaya basladık ama bu arkadaslıgın baska bı boyuta doncgını ıkımızdew bılıyoduk ve aynısı oldu ve aradan bı vakıt gectıktebn sonra bana o teklıfı ettı ve bnız cıkmaya basladık.. ve o gun benım hayatımın en guzel gunuydu bı kac ay cok guzel bı beraberlıgımız oldu ama aramızda mesefeler oldugundan sadece telefonla ve arada msn ye gırıp gorebılıyodum onu onu cok ozluyodum hada ozluyorummm bı gun cok tahlıhsız bı olay oldu ve annem benım o cocukla cıktıgımı ogrendı ve herseyın kotu olcagını ve kotu bı zamanın benı ve onu bekledıgını o anda anladım cunku ailem benım okumamı ıstıyodu o cocukla bı ilişkimi onaylamadı... halada onaylamıyo gıbı bı durum var ortada ama bunun ustesınde gelecegımızı cok ıyı bılıyorumm... bılıyomnusunuz unversıte sınavına gırdım ve kazandım ınasallah onun yanaına gıdıp orda okuyacagım.. onun yanında olmak onun elını tuta bılmek ona sarıla bılmegı dusuncekce butun arzularımın onada daha yakın olmamı oraya gıtmemı daha cok yasama sevıncı vermemı saglıyo onumuzde ne engel olursa olsun benı kımse ondan ayıramıcak ancak bızı bırbırımızden ölüm ayırabılır evet aramıza ailem cok engel oldu bütün iletişim aracları ortadan kaldırıldı fakat annemin telefonu hariç hala konusuyoruz annem onunla konustu beni bırakmasını istedi fakat basaramadı bizi bunun gibi engellerin bizi bekledigini biliyoz ve bu engelleri asacagımızada inaniyoz... lütfen bizim kavusmamız ve acı cekmememiz için dualarınızı bekliyoz simdiden tesekkürler.......................
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:42 AM
Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş.
"Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum."
"Neden?..." diye sormuş sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..."
Kova cevap vermiş. "Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun."
Sucu söyle demiş.
"Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum."
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş.
"Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı."
Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Allah'ın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin... Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:42 AM
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi..
Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar..
Adam çok susamıştı..
Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular..
Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın..
Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:
"Affedersiniz.Burası neresi?
Kadın ona gülümsedi:
"Burası Cennet, efendim"
Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi
"Peki bana biraz su verebilir misiniz? Gerçekten çok susadım"....
Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin..İçeride dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....."
Böylece adam köpeğine döndü, "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü...ama kadın onu birden durdurdu:
"Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez,hayvanları içeri almıyoruz..."
Bunun üzerine adam bir an durdu.. düşündü.. ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular....
Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı...
Adam sordu:"Affedersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz??" Dede "İçeri gel" dedi."kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..."
Adam sordu:
"Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?"
Dede " Tabii..."dedi.."çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın..."
Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler....
Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:
"Su için çok teşekkür ederim... Peki burası neresi..?"
Dede "Burası cennet" dedi.
Bunu duyan adam şaşırdı:
"Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."
Dede "şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi, ama orası Cehennem.."
Adam iyice şaşırmıştı:
"Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..??"
Dede gülümsedi:
"Kızmıyoruz.....çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar...."
Dostlarınızı Yarı Yolda Bırakmayın.
Bir dostun derdine herkes üzülebilir, bu çok kolaydır.
Bir dostun başarısına sevinebilmek ise sağlam bir karakter gerektirir..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:42 AM
Dostluk, ruh ikizini bulmaktır. Aynı şeyleri paylaşmak, hoşlanmak ve keyif almaktır. Dostluk; sahiplenmek, korumak, arkalamak, yardımcı olmaktır.
Dostlukla arkadaşlığı karıştırmamak gerekir. Arkadaşlık yüzeyseldir. Ansiklopedik anlamdadır. Dostluk, derinden gelen bir sevgidir. Koruma ve kollama içgüdüsüdür. Arkadaşlık değişkendir. Samimiyet aranmaz. Düşmanınız bile bir zamanlar arkadaşınız olabilir; dostunuz asla düşmanınız olamaz.
Selam arkadaşı, okul arkadaşı, mahalle arkadaşı, komşuluk ilişkilerinden doğan arkadaşlık, iş arkadaşlığı, askerlik arkadaşı, takım arkadaşı ve benzeri gibi birçok yüzeysel arkadaşlık vardır. Kimisiyle sadece selamlaşırsınız, ya da üçbeş laf edersiniz, o kadar...
Ancak, dostluk öyle midir? Dostluk, sırtınızı dayadığınız kalın bir duvar;
sığındığımız bir liman, sırlarınızı paylaştığınız en eski ve en kutsal bir ilişkidir.
Dostluk, iki dostla kurulur. Dost, bu iki dosttan her birine denilir.
Dostluk ta cinsiyet ayrımı olmaz. Aynı cins arasında dostluk kurulabildiği gibi, ayrı cins arasında da dostluk kurulabilir.
Dostluk bazen kardeşler arasındaki ilişkilerden çok daha önemlidir. Kardeşinize, annenize, babanıza anlatamadığınız bir sırrınızı dostunuzla pekala paylaşabilirsiniz, kendinizi yanında huzur ve güvende hisseder, rahatlarsınız. İnsanların, bir çok şeylerini paylaşabildiği dostları olmalıdır. Bir dost, yaşamınızın önemli bir sebebi olabilir. Sizi hayata bağlayabilir,başınız sıkıştığınızda başvuracağınız en yaşlı totem olabilir.
Dostu yitirmemek için çok çaba sarf etmek gerekir. Dostluk; incitmemek, kırmamak, küçük düşürmemek, bildiğiniz zaaflarından yararlanmamak; sırlarını saklamaktır. Bunlardan sadece birini yapmamanız halinde dostunuzu yitirmeniz an meselesidir.
İhanet eden dost yok mudur? Öyle çok ki!... Yıllarca aynı yastığa baş koymuş eşler birbirlerine ihanet ederken; dost ihanet etmez demek saçmalamaktır.
Hem de öyle bir ihanet eder ki, sizi düştüğünüz yerden kalkamayacak hale getirir; çevre değiştirmenize, iş değiştirmenize bile sebep olabilir.
Tarihteki en ünlü dost ihaneti Sezar'la Brütüs arasında yaşanmıştır. Sezar'ın en güvendiği dostu olan Brütüs, Sezar'ın düşmanlarına sırlarını ifşa etmiş, onlarla birlik olarak kurulan komploda en büyük rolü oynamıştır. Sezar'ın öldürülmesi için hazırlanan bu komplo onun sayesinde başarılmıştır. Sezar aniden sırtında büyük bir acı duyarak dönüp baktığında, Brütüs'ün havaya kalkık hançerli elini görmüş ve o hepimizin bildiği ünlü sözünü söylemiştir: "Sen de mi Brütüs?"
Herşeye karşın dostları olmalı insanın. Yüreğini açabildiği, sırlarını paylaşabildiği, ekonomik olarak yardımlaşabildiği, gerçek anlamda sevdiği, sığındığı dostları olmalı insanın.
Dostsuz da yaşanmaz, aşksız da...Her ikisi de olmalı; ancak şuna inanın, bazen dostunuzla paylaştıklarınızı aşkınızla paylaşamazsınız. Bir bakarsınız ki paylaştığınız aşk değil, sadece bedenlerinizdir. İşte bu nedenledir ki, özellikle günümüzde tükenmekte olan bir neslin son temsilcisi dostlarımızı yitirmemek; güzel başlamış ve yaşadığımız sürece sürmesini dilediğimiz dostluğumuzu bitirmemek için üstün çabalar sarf etmeli ve dostluğu korumak adına hiçbir fedakarlıktan kaçınmamalıyız.
Unutmayın ki dostlarınız, sırtınızı dayadığınız bir duvar, sığındığınız bir liman, yanında huzur ve güven duyduğunuz bir kalenizdir.
Nice dostluklara...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:42 AM
Uçak, Yesilköy den kalkmisti. Bakirköy Akil Hastanesinin üzerinden geçerken,
pilot birden gülmeye basladi. Hostes bu gülüsün sebebini sorunca su cevabi
verdi :
-Bashekim kaçtigimi ögrenince kimbilir nasil sasiracak!..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:43 AM
Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak
dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar.
Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların
söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir.
Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde
getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan
öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan,
bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem.
Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol tuopu alacağını söyledi.
Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum.
Çocuk cevap verdi: "Hayır efendim, annem şimdilik
topa ayıracak paramız olmadığını söyledi."
Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair
derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı 'şimdilik'
kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu.
Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu
uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım.
Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu.
Yavaşça yanına sokuldum.
Onu konuşturmak için babasından bahis açtım:
"Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın?
Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?" diye sordum.
Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve:
"Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik
babamla oynayamayacağım!" dedi.
Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü.
Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz
koyu renk bir elbise vardı. "Heyy" diye seslendim.
"Neden bayramlık elbiselerini giydin?
Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun."
Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra
söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren,
ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler
yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi.
Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu:
"Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum.
Babam geçen hafta öldüğünden, onu şimdilik göremeyeceğim."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:43 AM
Tarih 12 eylül ihtilalinin hemen sonraları...
Bir çok devlet kurumunun başında halen
asker kökenli insanlar bulunuyor.
Kayseri' nin o zamanlar merkez köyü olan
şimdilerde metropol Melikgazi ilçesine
bağlı Nize köyü ve zamanın muhtarının
köye getirmeye çalıştığı telefon
santralinin bir hikayesidir bu aslında.
Muhtar defalarca müracaat etmesine rağmen
bir türlü köyüne telefon santrali getirilmesini
sağlayamamıştır. Ufak bir yer olduğu için de
konunun dedikodusu çok olmaktadır.
Köyün en büyük özelliği de insanlarının genelde
hep başka şehirlerde yaşıyor olmasıdır. İnşaat
ustalarının bol olduğu bir yöredir aynı zamanda.
Ve muhtar son bir umutla valizini hazırlamaya
başlar. Köyde yapılan dedikoduya bir son
verecektir artık. Ankara'ya gidecek,
gerekirse Genel müdürlükte yatacak
ama santrali getirecektir köye.
Valizini hazırladığını gören annesi,
iki elma uzatır muhtar oğluna.
"Al oğlum! Şu iki elmayı da yanına koy."
Almak istemez muhtar, "git işine anne"
diyecek olur. Sonra, kalbi kırılmasın
diye alır elmaları valize koyar.
Ve çıkar yola; Ankara'ya zamanın
PTT Genel Müdürlüğüne varır.
Genel müdürlükteki bir çok personel,
gide gele orayı su yolu yapan
muhtarı tanımaktadır artık.
Özel kalemden eski bir asker emeklisi olan
genel müdürle görüşmek için randevu ister.
Genel müdür, muhtarın tekrar tekrar gelişinden
oldukça rahatsızdır. Kabul etmek istemez.
Epey bir müddet bekletir kapıda. Nihayet
odasına kabul ettiğinde yüksek bir sesle kızar
muhtara ; "Niye geldin yine muhtar, sen
olmazdan anlamaz mısın kardeşim?" diyerek
azarlar muhtarı. Muhtar ise; "Efendim bu benim
için çok önemli bir şey, köy halkına söz verdim,
santrali almadan gitmeyeceğim buradan. Aha bak,
valizimle geldim. Gerekirse burada yatacağım."
Daha bir sinirlenen genel müdür; "Kardeşim sen
yoktan anlamaz mısın? Yok diyoruz sana yok...
Haydi, çıkar cebinden bana bir elma ver !"
Genel müdürün maksadı işin olmazlığını
izah etmektir. Muhtar güler, tam o sırada aklına
annesinin alması için ısrar ettiği iki elma gelmiştir.
Hemen valizini açar ve elmanın birisini
genel müdürün önüne koyar, diğerini de
kendisi yemeye başlar. Genel müdür
hayretler içindedir, hemen telefona sarılıp
Kayseri PTT Başmüdürünü arar;
"Aloo, şu an Nize köyü muhtarı yanımda,
bu adam Kayseri'ye varmadan köyüne
santral gidecek ! Muhtar Kayseri'ye
geldiğinde telefon edecek ve köyü ile
görüşme yapabilecek... Aksi takdirde
hiç birinizi orada görmek istemiyorum..."
Muhtar neşe içinde döner köyüne ve
giderken ısrarla: "Şu iki elmayı da yanına al !"
diyen annesinin eline sarılır, öper, öper, öper...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:43 AM
Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı
yaşam mücadelesi veriyordu.
Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu "Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu,
kırmızı bir oyuncak arabam olmadı." dedi.
Gayle'i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim
dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.
Yanına da bir not iliştirilmişti: "Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda
bu kumandalı araba sizin olabilir."
Hemen Gayle'in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp , verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle'e almalıydım.
Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte
kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.
Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan
bir tanesini satmalarını rica ettim.
Dükkan sahibi dört haftadır hergün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına
baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.
Ardından da gözlerimin içine bakarak:
"Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz
bu arabayı? "diye sordu.
Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan
söz ettim. Çok etkilenmişti. "İstediğiniz oyuncak arabayı
verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi. Yazdığım çeki masanın
üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.
Ertesi günü Gayle'i ziyarete gittiğimde gözleri ışıl ışıldı.
Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla: "Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet
dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !"
Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime.
Açıp okumaya başladım:
"Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisinide,
altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım
ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç
bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep
şanslı hissettim. Gayle'de senin gibi bir dostu olduğu için
çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma"
Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan.
Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:43 AM
VARIM !
Saatlerdir bilgisayarın başında oturuyordu, hala beklediği mail
gelmemişti. Silkindi. Kaç saat olmuştu bilgisayar başına oturalı? Oooo!
İki saatten fazla olmuş, koskoca iki saat? Arkadaşları yemeğe davet
etmişti, Sinan sinemaya, oda arkadaşları ise fal partisine.. Hiçbirini
kabul etmemişti. Şimdi bu ücra internet cafede gelecek o maili bekliyordu.
Daha ne kadar sürecekti? Kim bilir belki, bugün hesabına bile girmemişti,
girmeyecekti? Girse bile yazacağı daha önemli insanlar vardı belki...
Belki de onun ona önem verdiği gibi o, ona önem vermiyordu? Yok canım! O
da en az Sevgi kadar değer veriyordu Sevgi'ye, yazdığı her mesajın
karşılığı ertesi güne geliyor, hadi ertesi gün olmadı birkaç gün içinde
gecikmenin özrünü de içeren mail hesabında bekliyordu Sevgi'yi. Aylar
olmuştu yazışmaya başlayalı, bir kez bile aksamamıştı mailler. Ta ki, bu
haftaya kadar. Hafta başından beri tek bir satır gelmemişti ondan. Tuhaf!
Oysa kendisi yazacak bir şey bulamasa - ki, bu da ayda yılda bir olurdu-
forward edilmiş mesajlar gönderirdi, güzel sözler, fıkralar ya da ufacık
bir e-kart. Üçüncü gün dayanamamış, onu merak ettiğini söylediği bir mail
göndermişti: Heeeey, öldün mü kaldın mı? Haber verseneeeee! diye
şakalaşmıştı üstelik. Ses seda yoktu yine karşı tarafta, beşinci gün
iyiden iyiye meraklanır olmuştu, hatta bir sapığın onun hesabına girip
gelen mesajları ondan önce okuyup sildiğini bile düşünmüştü. İyisi mi
oturup bütün gün bekleyecekti bilgisayar başında, hem içinde de bir şüphe
kalmayacaktı böylece. Bugün sekizinci gün de bitmişti. Yine en ufak bir
yazı bile gelmemişti. Unuttu beni diye geçirdi içinden. "Tabii, ne
bekliyordun ki!" diye kızdı kendi kendine. Alay etti bir süre bu
çocukluğuyla. Hiç görmediği, sadece yazılarıyla, şiirleriyle tanıdığı
biriydi karşıdaki ve hep öyle uzakta öyle bilinmez kalacaktı. Ne
bekliyordu ki? Kendisi de bilmiyordu. Hayalinde bu yazıları yazan kişiyi
bir türlü canlandıramıyordu. Ne zaman gözlerini kapasa sadece bir çift el
görüyordu, klavyenin tuşlarına dokunan güzel parmaklar... Bu elin kime ait
olduğunu görmeye çalışıyor, didiniyor ama hayali bir anda dağılan sis gibi
yok oluyordu. Ertesi gün soluğu yine bilgisayar başında aldı. Bekledi,
bekledi. Birkaç arkadaşından gelen mailleri yanıtladı hemencecik. Aslında
böyle beklemek fena da olmuyordu hani. Zaten tatildeydi yapacak başka bir
işi yoktu, arkadaşlarından çoğu eve dönmüştü kalanlar ise onu çağırsa da o
pek istemiyordu. Bu düşüncelere dalmışken yeni bir mesaj geldi. Hayret
adres pek yabancıydı ona. Biraz tereddüt ettikten sonra yüreği korku
içinde açtı. Mail, "merhaba ben Akın'ın yakın arkadaşıyım. Kendisini
trafik kazasında kaybettik, telefon defterinin arasında sizin mail
adresinizi bulduk ve haber vermeyi uygun gördük. Başımız sağ olsun" diyor
ve devam ediyordu ama mailin devamı onu ilgilendirmiyordu
artık.Okuyacağını okumuştu zaten. Kaçıncı ölüm haberiydi bu, bu kaçıncı
değer verdiği insandı yitip giden? Bazen bütün uğursuzluğun kendinde
olduğunu düşünüyordu. Sonra saçma geliyordu düşündükleri, ama ne
fark ederdi ki, işte çok sevdiği, her gün yazdıklarıyla onun gününe renk
katan o kişi artık yoktu. Kötü bir şaka olamaz mıydı? Ne yapacaktı şimdi?
Beklediği mail gelmiş miydi? Ne yani kalkıp gidecek ve bir daha gelmeyecek
miydi? Bir daha o güzel mesajları hiç göremeyecek bir daha o elleri hayal
edememenin üzüntüsüyle doğruldu. "Cebinden size henüz yollamadığı,
yollamak için doğum gününüzü beklediği bir şiir bulduk. Tıpkı sahibine
ulaşmamış bir mektup gibi duruyordu oracıkta. Aşağıda onun sizin için
yazdığı son şiiri bulacaksınız.
VAR MISIN ? Biliyorum şaşıracaksın Son sözler gibi gelecek kulağına Yoo
yanılmıyorsun. Son sözler bunlar. Bu uzaklığı kaldırmak için ortadan
Sadece bir ufacık his'tik, sen bana ben sana İki satır lâf, iki mısralık
şiirdik Bir gülücüktük Bir soru işareti Oysa daha fazlasını istemek
bencillik mi? Anla artık! Sözler var ama satırlar yetersiz Düşünceler var
ama sayfalar yetersiz. Duygular var ama mısralar yetersiz. Anla artık
biliyorum bir sen var, bir de ben Uzak, uzak yerlerde ayrı, ayrı şehirlerde.
Ama desem ki, sana: Biz demeye var mısın? Desem ki, ne sen olsun, ne de
ben. Bir biz olalım. Var mısın ?
Akın Yıldız
Şaşırmıştı, istemezdi etraftakilerin gözü önünde ağlasın. Hiç adeti
değildi ne de olsa. Oysa Akın hep nasıl hissediyorsan öyle ol başkalarını
boş ver derdi. İşte her zamanki gibi yine dinlemişti onun sözünü. Demek o
da aynı şeyleri hissetmiş, o da artık bu uzaklığı kaldırmak istemişti.
Doğum günü geçmişti, hem de yine bilgisayar başında. Yeni bir yaşa daha
girmişti işte, yepyeni bir yaş, yepyeni umutlar, acılar, mutluluklar. Her
yaş olgunlaştırırmış biraz daha insanı, belki de en çok bu yaşa girdiğinde
olgunlaştığını anlayacaktı yıllar sonra arkasına dönüp baktığında
kim bilir... Akın! Kahretsin, seni şimdiden özledim diyerek hıçkırıklara
gömüldü. Neden sonra eli yanıta gitti. Akın'a geç kalmış bir yanıttı bu.
Sadece tek bir sözcük yazdı : VARIM !
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:43 AM
Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yaşındaki oğlunu kapının önünde kendisini beklerken buldu. Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandığını sordu. Zaten yorgun gelen adam, oğluna "Bu senin işin değil" diyerek karşılık verdi. Çocuk dayattı: "Babacığım lütfen bilmek istiyorum" dedi. Adam, "Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim" dedi, "saatte 20 dolar kazanıyorum." Bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu: "Peki Babacığım, bana 10 dolar borç verir misin?" dedi. Adam, daha çok sinirlendi: "Benim senin saçma oyuncaklarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok" dedi. "Hadi derhal odana git ve kapını kapat." Çocuk sessizce odasına çıkıp, kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli sinirli düşünmeye başladı: "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?" dedi kendi kedine. Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti. Çocuğuna, parayı neden istediğini bile sormadığı geldi aklına. Yukarıya, çocuğun odasına çıktı ve yatağında uzanan Çocuğuna, uyuyup uyumadığı sordu. "Hayır uyumuyorum" diye yanıtladı çocuk. Adam, çocuğundan özür diledi: "Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim, yorgundum" dedi. Ve elindeki parayı uzattı: "Al bakalım istediğin 10 doları." Çocuk sevinçle haykırdı: "Teşekkürler Babacığım" dedi ve yastığının altında sakladığı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya başladı. Oğlunun yastık altından para çıkarıp saydığını gören adam, yine sinirlendi: "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" diye bağırdı, "benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak zamanım yok." Çocuk, babasının bağırmasına aldırmadı bile: "Fakat yeterince param yoktu ki... Ancak simdi tamamlayabildim" dedi ve elindeki paraların tümünü babasına uzattı. "İşte sana 20 dolar, Babacığım" dedi, "simdi bir saatini alabilir miyim?"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:44 AM
Yapilan bir savasta ünlü kral Arthur maalesef esir düser. Karsi
tarafin
krali bu büyük sahsi affedebilecegini ancak bir sarti oldugunu öne
sürer.
Kendisine bir soru soracaktir. Eger Arthur bu soruya dogru cevap
verebilirse hayati kurtulacak aksi taktirde ölecektir. Soruya cevap
verebilmesi için bir yil süresi vardir.Soru aynen söyledir:" Kadinlar
ne
isterler?"Bu soru tabi ki dünyanin en zor sorusu ancak kralin fazla
bir
tercih sansi yoktur,ülkesine geri döner.
Türlü alimlere, bilirkisilere danisir.Ama soruya tam bir dogru yanit
bulamaz. Bu sorunun cevabini sadece yasli bir cadi bilmektedir. Artik
en
son gün gelmistir ve Arthur mecburen cadiya gider. Cadi soruya cevap
verecektir ancak bir sarti vardir. Cadi cevap karsiliginda Arthur'un
yakin
arkadasi, en iyi ve yakisikli sövalyesiyle evlenmek istemektedir.
Arthur
yikilir ve bunu kabul edemeyecegini söyler.Cadinin yanindan ayrilir.
Sövalye olanlari duyar ve krala kosup, hiçbir seyin kralin hayatindan
daha
önemli olamayacagini söyler ve cadidan cevabi alirlar. "Kadinlar her
zaman
kendi özgür iradeleri ile karar almak isterler. "Evet kesinlikle
dogru
olan bu cevap sayesinde kralin hayati kurtulur. Ancak sövalyenin
hayati
sönmüstür. Cadi dünyanin en çirkin görünüslü mahlukatidir.Yemek
yerken kusar, tükürür ve her türlü olumsuz davranisi gösterir. Sövalyeyle
evlenme
gününde bile igrenç davranislar göstermistir. Nihayet sövalye için en
kötü
an yani gerdek gecesi gelir.
Ancaaaaak, odaya girdiginde karsisinda cadi yerine dünyanin en güzel
kadinini görür. Acayip sasirir ve sorar: "Sen kimsin?" Kadin cevap
verir:
Ben evlendigin cadiyim. Ancak gündüzleri son derece çirkin ve
*******i
son derece güzel olurum.Ya da gündüzleri son derece güzel ve *******i
son
derece çirkin olurum. Nasil gözükecegime sen karar vereceksin.
Sövalye çok kisa bir süre düsünür. *******i mükemmel bir sevgili mi
yoksa
gündüzleri esiyle beraber kazanacagi sayginlik mi? Ve söyle cevap
verir:
Nasil olmak istedigine sen karar ver lütfen. Ben senin her haline
karsi
saygiliyim." Cadi bu karar karsisinda çok sevinir. "Sen bana seçme
özgürlügümü verdin ve beni kisitlamadin sövalyem. Bu yüzden ömür boyu
yaninda güzel ve saygili biri olarak gözükecegim.
peki,buradan çikartacagimiz sonuç ne? Biraz düsünün..Düsünün biraz
daha düsünün,
KADINLAR ISTER SON DERECE GÜZEL, ISTER SON DERECE ÇIRKIN OLSUN,HER
ZAMAN CADIDIRLAR
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:44 AM
Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye basladı. Tir tir titriyordu.
Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahin keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı,
-"Müsaade buyurursanız ben onu sustururum" dedi. Padisah da
-"Lütfetmis olursunuz" dedi.
Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı.
Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü,
-"Bu işteki hikmet nedir" diye sordu.
Yaşlı adam cevap verdi:
-"Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu.İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felâket görmeyen kimse , huzurun kıymetini bilemez."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:44 AM
Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.
Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu
bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.
Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl
olduğunu sorsa; "Bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep..
"Bomba gibiyim." Jerry bir doğal motivasyoncuydu...
Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse,
Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.
Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry'ye
gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman,
her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun...
Nasıl başarıyorsun bunu?
Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki
seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim.
Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki
seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.
Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.
Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var..
Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını
göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.
Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani?
Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir.
Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl
davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl
etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının
iyi ya da kötü olmasını seçersin...
Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..
Jerry'nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar
görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek
yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.
Yıllar sonra, Jerry'nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun
için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry'yi delik deşik etmişler...
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.
Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm.
Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi
Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.
Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm..
Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim.
Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !..
Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler.
Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla
sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki
ifadeyi görünce ilk defa korktum.Bu gözler
bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam,
biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..
Ne yaptın? diye merakla sordum..
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak
herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu..
Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler
merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi
toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..
Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..
Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin.
Otopsi yapar gibi değil..
Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları
sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük
katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.
Hergün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız
ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim..
Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..
Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:
1. Unutup gitmek.
2. Kesip saklamak,
fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak..
Ben, ikincisini seçip bunu sizlerle paylaşmayı tercih ettim.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:44 AM
Karımı 1998 in sonbaharında kaybettim... Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.
Karim, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, "Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri" derdi.. Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.
97'in bir gecesinde onu aldattım. Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım.
Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: "Biliyorum" dedi.
İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine... Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim. - A. - R. - K. - A. - S. - I. - N. Gerisi için yılları yetmemişti.
Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.
İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.
1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden su sözler çıktı:
"14 Mart 1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/ Söylemene gerek yok, biliyorum..."
20..'deyiz. Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor. İçim acıyor simdi. Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor...
Seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et, çünkü; aşk sessiz, sevgi dilsizdir...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:45 AM
Yavuz Selim Han, Mısır'a açtığı sefer sırasında Halep'ten Şam'a doğru giderken, yolda hayatına Şam'da son verilen Muhiddin-i Arabi Hazretleri'ni ve onun Yavuz'u işaret eden sözlerini hatırladı. "Sin,Şın'a girdiğinde Muhiddin'in kabri meydana çıkar" sözü Yavuz'un dikkatini çekmişti. Bu işaret zaman zaman aklına takılıp duruyordu. Şam'a vardığında oranın alim ve velileriyle görüşmelerde bulundu. Söz dolaşıp Muhudin-i Arabi Hazretleri'ne de geldi Şam'ın ileri gelenleri, Hazret'in kabrinin bulunduğu yerin halen çöplük olduğunu, hadiseden o güne kadar hazrete iyi gözle bakılmadığını anlattılar.
Yavuz Selim Han, derhal harekete geçip kabrin yerini tesbit ettirdi. Oraya hemen bir türbe ve yanıbaşına büyük bir cami ve imaret inşaatı başlattı. Zamanımıza kadar muhteşem bir şekilde gelen türbe, cami ve imaret , külliye olarak ortaya çıktı.
Ayrıca, Muhiddin-i Arabi Hazretleri'nin vefatından önce ayağını yere vurarak: "Sizin taptığınız benim ayağım altındadır" buyurduğu yeri tesbit ettirip kazdırdı. Oradan küp içinde altın çıktı. Bundan Muhiddin-i Arabi Hazretleri'nin: Siz Allah Teala!ya değil de paraya tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı. Gerçekten de idamına sebep, hazretin bu sözleri olmuştu. Yavuz Sultan Selim Han, çıkan altınları Şam!ın fakirlerine dağıttı. "Sin"den maksadın Selim "Şın" dan maksadın da Şam olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Yavuz Sultan Selim Han, bu sırada Şam'da üç ay kadar kalmıştır.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:45 AM
Vietnam'da savaştıktan sonra, sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikaye anlatılır;
Asker San Francisco'dan ailesini arar:
- Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.
- Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz diye cevapladılar.
Oğulları,
- Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti.
- Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.
- Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.
- Hayır, anne, baba onun bizimle yaşamasını istiyorum.
- Oğlum dedi babası, bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.
Oğlu o anda telefonu kapattı ve ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne baba hemen San Francisco'ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler. Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı !...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:45 AM
Çocuk Akşam babasına sorar:Baba demokrasiyi anlatırmısın? Önce bazı tanımlar bilmelisin evladım ,Bak şimdi benim fabrikam var eve para getiriyorum ben kapitalistim.Paranın nasıl harcanacagına annen karar verir onada hükümet diyelim,Biz hepimiz senin için çalışıyoruz sen ise halksın,beşikteki kardeşin ise gelecek,hizmetçimiz ise isçi sınıfı,bunları iyi öğren sabah sana kahvaltıda demokrasiyi anlatırım.
Gece yarısı çocuk uyandı baktı kardeşi altını pisletmiş ağlıyor.Annesini uyandırmak istedi ama annesi derin uykudaydı,babasını uyandırmak istedi fakat babası yatakta yoktu,hizmetçiyi uyandırmak istedi; bir de ne görsün babası hizmetçinin odasında ve cocuk gidip yatagına yatar,
Sabah kahvaltıda babası demokrasiyi anlatacakken cocuk sözünü keser,gerek yok baba ben öğrendim,
KAPİTALİSTKER İŞÇİ SINIFINI KANDIRIRKEN HÜKÜMET UYUYOR ,HALK ENDİSELİ,GELECEK İSE BOK İÇİNDE.....
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:46 AM
Aşk,iyi ******* öpücügünü uzun tutmaktir. Beklentidir.
Aşk,zaaflariniz oldugunu ortaya çikarir. Kabullenmektir.
Aşk,simdi zamani degil diye beklemeyi bilmektir. Sabirdir
Aşk,saçlarda baslayip topuklarda biten bir gezintidir.Kesiftir
Aşk,Seviselim demeden sevismek,yanindakinin ne istedigini bilmektir.Anlasmaktir.
Aşk,korumaktir.Sorumluluktur
Aşk,ciddi bir tokalasmayi kikirdamaya dönüstürmektir.Mizahtir
Aşk,durma yoksa seni öldürürüm lafini duymaktir.Şehvettir
Aşk,evinizdeki her seyin yerinin degistirilmesini kabullenmektir.Teslimiyettir
Aşk,sevgilinizin ne oldugunu bütün çiplakligiyla görmektir.Gerçektir
Aşk,saatin kaç oldugunu bilip aldirmamaktir.Nesedir.
Aşk,sizi kucaklayan kollarin,gittikçe daha çok sarilmasidir.Mutluluktur.
Aşk,gecenin bir vaktinde sen uyu, benim gitmem gerek dediginizde,uyanik kalip seni biraz daha görmeyi tercih ederim cevabini almaktir. Sicakliktir.
Aşk, asla anlatilmayacak hikayelerdir.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:46 AM
Bir gün Apollon Thessalia'da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Daphne idi ve Apollon görür görmez ona aşık olmuştu.
Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyordu, ay ışığında yabani hayvanları kovalamak avlamak en büyük eğlencesi idi. Yalnız başına dolaşmayı çok seviyordu. Dahası Daphne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyordu bu yüzden evlenmeyi kesinlikle istemiyordu. Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş peşini bırakmıyordu.
Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi ancak Daphne ondan korkarak koşmaya başladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti, Daphne korkmuştu bir kere. Yorgun düşene kadar koştu koştu, daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı. "Ey toprak ana beni ört beni sakla, kurtar" Toprak ana onun yakarışını duymuştu, az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi.
Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra Defne ağacı Apollon'un en sevdiği ağaç oldu, ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:46 AM
Samanyolu, çobanın peşinden giden bir sürü gibi, göğün yamacına tırmanıyordu. Sürüdeki en küçüklerden bir, bu gümüşi döngüden ve dinginlikten öteye geçmeyen yolculuklardan bıkmıştı artık. Huzursuzdu. Sıkıntının tırnakları, biryerlerini sürekli kanatıyordu. İşte böyle bir gökgününde, sürüden sessizce ayrıldı. Evinden kaçan kısa pantolonlu afacan bir coçuğa benziyordu küçük yıldız. İpinden kopmuş küçük bir uçurtma gibiydi. Hoplaya zıplaya uzaklaştı sürüden. Boşluğu ve birbaşınalığı duyumsadı birdenbire. Arkadaşlarından öğrendiği bir evren türküsünü mırıldanmaya başladı. Bir yandan da ayrıldığı sürünün, bütün bir ömür, evrenin kıyısında yaşamaya nasıl katlandığını merak ediyordu. Şaştı kaldı bu işe. Yıldız aklının hayalsiz olabileceğine inanmak istemiyordu. Sonra unuttu bütün bunları. Geleceği geçmişi ve her şeyi...Ve şöyle düşündü küçük yıldız:
Evren
yalnızlıktan da küçükmüş
Düşlermiş asıl sonsuz olan
Zaman, kar kristalleri gibi ayağına batsa da, yolculuk duygusunun esrikliği gizemli bir tada dönüşüyordu gittikçe. Saklı vadileri keşfetti küçük yıldız, karadeliklerde dolaştı. Ateşarabalarına binip manyetik rüzgarlar denizine indi. Başına belalar açmada gittikçe ustalaşıyordu artık. Kendine yönelmiş bir tehdit gibiydi. Asteroidlerin meteor yağmurlarına uğramış bedenleri delik deşikti. "Ölüm" dedi küçük yıldız,
"ölüm beni cirkinleştirmeden yok olma yollarını öğrenmeliyim". Sonra öteki galaksilerin uğuldayan rüzgarlarına yöneldi. Nebulalar arasından kayarken bir yandanda türküler söylüyordu, yıldız türküleri.
Evren
umutlarda da küçükmüş
Mutsuzluk daha büyükmüş meğer
Küçük yıldız, sönmüş yıldızlar arasından geçerken, terkkettiği sürüyü anımsadı bir ara. Arkadaşlarını, ışıkışığa neşeli dostlarını düşündü. Büyücüleri, bilicileri anımsadı. Dönse ömrü uzayacak, hızla yitirdiği ışığını yenileyebilecekti belki. Ama oraya dönmeyi bir kez bile aklından geçirmedi. Işığının, elmas tozları gibi bedeninden dökülmesine aldırmadı. Çevrenini kendisi yaratmalı, kendisi yok etmeliydi. O hiçbir zaman sönmüş yıldızlar mezarlığına gömülmeyecekti. gerektiğinde kül olup savuracaktı kendini. Diğer yanda samanyolu küçük yıldızın kaybolduğunu yüzlerce ışık yılı sonra ayrımsadı. Ama binlerce ışık yılında açtığı keçi yolundan çıkıp ta onu aramaya yanaşmadı. İmkansızı denemeye kalkmıştı o:
Evren
Sekizinci renge sarınan
Metaforlarmış meğer
Karanlık bölgelerden geçiyordu küçük yıldız, bir ateş böceği kadar kendine yakın, bir okadar kendine uzaktı. Kendini evrenin öteki kıyılarına sürükledi sonra. Yıldızların düş kurdurucu olduklarını ama artık düş de kurmaları gerektiğini duyumsadı. Yıldızların da ütopyaları olmalıydı. Ama bir yandan tükeniyordu küçük yıldız. Hızla, ışık hızıyla tükeniyordu. Karadelikler onu yutabilir, sönmüş gezegenler kendine çekebilirlerdi. Büyükbüyüklerinin masallarındaki gibi tehlikeler ortasında kalabilirdi. Umurunda bile değildi bütün bunlar. Yaşıyordu, ölümlüydü ve firariydi, hepsi bu...
Evren
hiçlik'ten de küçükmüş meğer
Yaşamı ve ölümü ezberleyecek kadarmış
Sonra bir ışık yılında, yırtılmış ozon tabakasının altında Dünya'yı gördü. İnsanlar, çamur içindeki larvalara benziyorlardı. Küçük yıldız dehşetle baktı aşağıya. İşte tam o an ayağı bir meteora takıldı ve kaymaya başladı. Düşüyordu. Tutunabileceği birşey yoktu evrende. Tutunmak ta istemiyordu zaten... Işığa ve kendine veda etmenin vakti gelmişti. "Vedanın anlamı ne" diye düşündü sonra. Anlamsızdı. Dünya'ya inme duygusunun bir biçimiydi veda. Son çabasını aşağıdaki Dünya kirliliğine düşmemek için harcadı ve kılpayı kurtuldu bundan.
Evren
Küçük bir okyanusmuş meğer
Kıyısında yelkenliler batan
Kendini gök uçurumuna bırakırken küçük yıldızın son baladı şu oldu:
D ü ş ü y o r u m
l
t o z l a ş a r a k
d
ü
ş
l ü
y
o
r
u
m
t o
z l
a
ş a
r
a k
y a
ü n o l
D m a s ı
n
d a !
Ahmet TELLİ
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:46 AM
Kirli sarı duvara çivilenmiş, gri asık suratlı posta
kutusuna baktım, Soğuk metal kutudan gökkuşağı
fışkırıyordu sanki. Loş bir boşluğun içinde,
hem de yıllardan sonra minik posta kutumda
sarı bir zarf... Üzerinde pul. Özlemişim!
El yazısı görmeyi özlemişim meselâ...
Adımın, adresimin sevdiğim bir dost tarafından
yazılmasını özlemişim. Çocuk gibi sevindim.
Bir süre açmaya kıyamadım zarfı, öylece bekledim.
Gözlerimi el yazısından almadım, alamadım.
Seyrettim. "s" biraz yamuktu, "b" desem sanki
kelimeden ayrı gibi, bir başına. Belli ki aceleyle
yazılmıştı. Ama her harf bir dokunuştu.
Sarı zarfa dost eli değmişti, dost yüreği gezinmişti
üzerinde. İstanbul'un göğü grilere teslimken,
sabah kuşları taze, yeşilli yaprakların arasında
kuru dal ararken, gün bulutlu, rüzgârlı ve
gitgide sessizken gelivermişti. Apartmanın
girişindeki asık suratlı gri posta kutusu
bana göz kırptı sanki. Konuştu... Duydum!
Ne zamandır; hep ince uzun, dikdörtgen zarflar
alıyordum. Bankalardan, taksitli kartların
ekstreleri.Bir de telefon ve elektrik faturaları.
Mektup almayalı ne çok olmuş. Ne çok özlemişim
el yazısıyla yazılmış zarfları. Her biri aynı
karakterde yazılmış, puntoları bile değişmeyen
zarflar hayatımı ne zaman işgal ettiler?
Ya, el yazılı zarflar nasıl minik ve çelimsiz
adımlarla uzağıma nasıl düştüler? Ve ben
buna nasıl izin verdim. Başka zaman olsa
kendime kızardım. Bu kez öyle olmadı.
Kendimi anlamaya çalıştım. Affettim. Zarfi yavaş,
yavaş açtım. Sindire, sindire. Çizgisiz kağıda
yazılmış, kat yerleri özenle ayarlanmış mektubu
şaşkınlıkla okşadım. Sadece iki satırdı mektup:
"Her gün mailleşmek yetmedi birden.
Ekrandan ekrana yaptığımız yazışmalar yetmedi.
Yıllar önceki gibi olsun istedim. Biliyor musun,
sana mektup gönderirken ben aslında kendimi tazeledim."
Yüreğim pır, pır etti. Gülümsedim!
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:46 AM
Dediler bana biryerlerde yedi karanfil saklıymış:
Gezdim,dolaştım.
Yüce dağların tozlu topraklı neminden,
Sehrimin çırılçıplak asfaltlarına kadar..
Bulamadım...
Rivayet sandım;
Değilmiş.
Öğrendim bir ERMİŞTEN:
*Birinci karanfil,
Bebeklerin kankırmızı çığlığında saklı a oğul
*İkinci karanfil,
Kartalların vahşi tüyünde hareli oluşlarında saklı be abdal
*Üçünçü karanfil,
Açların kokuşmuş nefesinde saklı ki üstad
*Dördüncü karanfil,
Şarabın fena kırmızında mı saklı şaşkın
*Beşinci karanfil,
Bayrağın şerefinde saklı a dalgın
*Altıncı karanfil,
Dargın dostların nefretinde saklı be insancıl
"Ama nedendir bilinmez" dedi ERMİŞ;
*Yedinci karanfil,
SEVGİDE ve İNANÇTA saklıdır.....
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:47 AM
Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:47 AM
Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede
birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt
köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu
düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin
neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla,
sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.
- "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."
- "Neyin simgesi" diye sordu çocuk.
- "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik
ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe
ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.
Çocuk, sözün burasında; 'mücadele varsa, kazananı da olmalı' diye
düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
- "Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.
- "Hangisi mi evlat?
Ben, hangisini daha iyi beslersem!"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:47 AM
Mutluluk İçimizde
İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş
Hepsi şikayetçi hep bıkkınmış......
Birgün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler...
Saklayalım, zor bulsunlar...
Zor buldukları için belki kıymetini bilirler diyerek başlamışlar
tartışmaya...Sorun büyükmüş...Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü...
Kimisi:
'' Everest''in tepesine saklayalım'''' demiş, kimisi:
'' Atlas Okyanusu''nun dibine'''' demiş.
Tac Mahal''in kubbesi, Mekke sokakları, ıtalyan sofrası...
Bir hastanenin yenidoğan odası, dondurma külahı,şarapşişesi..
Sigara paketi, lale bahçesi...
Pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş...
Derken meleklerden biri:
'' içlerinde saklayalım'''' demiş... insanoğlunun içine saklayalım...
'' Kimsenin aklına gelmez içine bakmak!!!''''
İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklıymış...
Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor.Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü...
Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk...
Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka bir
şeyde... içimizde saklanmıştır mutluluk
Sevgi ve saygılar
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:47 AM
Bir zamanlar, birbirine bitisik iki çiftlikte yasayan iki erkek kardes vardi.Günlerden birgün bu iki kardes arasinda bir anlasmazlik basgösterdi. Iki kardes arasinda o zamana degin ilk kez görülen anlasmazlik, giderek büyüdü ve kardesler arasinda ayriliga neden oldu.Iki kardes, birbirlerine yalnizca küsmekle kalmadilar, yillardir ortaklasa kullandiklari tarim makinelerine degin sahip olduklari tüm araç gereçlerini ve mal varliklarini da ayirdilar. Küçük bir yanlis anlama sonucu baslayan anlasmazligi izleyen ayrilik,giderek büyüyen bir uçuruma dönüstü ve en sonunda yerini, karsilikli kullanilan hos olmayan sözlere birakti.Bunun arkasindan da beklenenler oldu ve kardesler arasinda önce siddetli bir kavga, sonra da ürkütücü bir sessizlik yasanmaya basladi.Bir sabah, bu iki kardesten büyügünün kapisina bir usta geldi.Elinde büyük bir marangoz çantasi vardi.
Ev sahibinden geçici bir is istedi:
-Yapilacak ufak tefek bir isiniz varsa, size yardimci olmak isterim,dedi.
-Elimden hemen her is gelir. Birkaç gün çalisirim, isi bitiririm.Büyük kardesin aklina o an bir "is" geldi.
-Evet, sana göre bir isim var` dedi ve küçük
kardesinin çiftligini isaret etti.
-Su derenin karsisindaki çiftlik, komsumundur. Daha dogrusu,benim küçük kardesime aittir o çiftlik. Geçen haftaya dek benim çiftligimle onun çiftligi arasinda bir otlak vardi.Sonra
o, buldozeriyle oraya irmak bendi
yapti ve simdi aramizda, otlak yerine, çiftliklerimizi birbirinden ayiran bir dere var.Is isteyen adam, büyük kardesin söylediklerini dikkatle dinledikten sonra sordu:
-Benden ne yapmami istiyorsunuz? dedi.Büyük kardes önce kuskusunu, sonra da kararini
açikladi:-Kardesim bunu, bana aci vermek için yapmis olabilir,dedi.-Fakat simdi ben, onun yaptigindan daha büyük bir sey yapacagim.Bunlari söyledikten sonra adami aldi, ahirlarin oldugu yere götürdü ve duvarin dibinde yigili duran kütükleri gösterdi: -Senden, bu kütükleri kullanarak, iki çiftlik arasinda üç metre yükseklikte
bir çit yapmani istiyorum , dedi.
-Kaç gün çalisirsan çalis, nasil yaparsan yap ama bana öyle bir çit yap ki,
gözlerim kardesimin çiftligini artik görmek zorunda kalmasin.Is arayan usta, basini salladi:-Sanirim durumu anladim, efendim, dedi.
-Simdi bana çivilerin, kazma küregin yerini gösterin ki hemen isime baslayayim.Büyük kardes ustaya kazma, küregin ve çivilerin oldugu yeri gösterdikten
sonra, alisveris yapmak için kasabaya gitti. Usta ise, tüm gün boyunca ölçerek, keserek,çivileyerek sikı bir biçimde çalismaya koyuldu.Aksam günes batarken o isini bitirmis, çiftlik sahibi büyük kardes ise alisverisini tamamlamis, kasabadan dönüyordu. Çiftlige gelir gelmez ustanin yaptiklarina bakti ve saskinliktan gözleri, yuvalarindan firlayacakmis gibi açildi. Karsisinda, yapilmasini istedigi çit yoktu ama,derenin bir yakasindan öteki yakasina uzanan görkemli bir köprü vardi. Biri kendi çiftliginin topragina,
öteki küçük kardesinin çiftliginin topragina oturtulmus saglam iki ayak üzerinde,yanlarindaki
korkuluklarina varincaya dek tüm
ayrintilariyla yapilmis ve tam anlamiyla "ustaisi" denilecek kusursuzlukta bir köprü uzaniyordu.Büyük kardes, hâlâ geçmeyen saskinligiyla bu köprüyü seyrederken,karsidan
birinin geldigini gördü. Dikkatle baktiginda gelen kisinin, komsusu, yani küçük kardesi oldugunu anladi.Kardesi, kollarini iki yana açmis olarak köprünün karsi ucundan kendisine dogru yürüyordu.-Benim sana karsi yaptigim bunca haksizliga ve söyledigim bunca kötü sözlere karsin sen, bu köprüyü yaptirarak ne denli iyi ve ne denli büyük bir insan oldugunu gösterdin,dedi agabeyine.-Simdi bir büyüklük daha yap ve sen de kollarini açarak bana gel...Köprünün iki ucundan ortaya dogru yürüyen kardesler,köprünün ortasinda bir
araya geldiler ve özlemle kucaklastilar. Büyük kardes bir ara arkasina baktiginda,çantasini toplayip, oradan ayrilmakta olan ustayi gördü.
-Gitme, dur, bekle, diye seslendi ona.
-Sana yaptiracagim birkaç is daha var, çiftligimde...
Usta gülümsedi;-Ben buradaki isimi tamamladim, gitmem gerek, dedi ve ekledi:-Yapmam gereken daha çok köprü var. Köprüleri kurabilecek gücünüz hiç eksik olmasin,Köprüleri kurduktan sonra da, yikilmamasi için sık sık bakimini yapin, yani sevdiklerinize zaman ayirin, o köprü yoluyla sık sık gönüllerini ziyaret edin."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:47 AM
Burnu bir karış havada, gözü
yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde.
Hele hele benim aşkımı
yerden yere vurup,
nasıl kırmıştı kalbimi zalim.
Dudaklarından dökülen acı sözleri;
öyle ki, bugün bile unutamadım.
Ne tebessümdü o, zehirden beter.
Her olayda içim paramparça,
gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu.
Yorgun düşerdim onsuz geçen,
onunla dolu, koyu siyah *******den.
Pişmanlıktan kendime lanetler eder,
sevgimi söylediğim günü düşündükçe,
kaleme sarılıp yazardım ona nefretin
aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı.
Derdim ki; alın yazımdı,
onbeşimin çocuksu aşkıydı.
Nasıl da gülerdi canı istedi mi...
En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir,
ardından bir uçurumun kenarına
yapayalnız bırakır giderdi.
Ben çaresiz, ben yorgun,
ben bıkkın bu sevdadan.
Ah bilirdi o insafsız,
diri diri yanardım o böyle yaptıkça...
Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda;
onda ne bulduğumu bugün bile bilemem.
Ama o günlerde hayatımın amacı,
varolma gibi gelirdi bana.
Çocukluk mu, yoksa gençliğimin
safça tutkusu muydu bu
kölesiye bağlanış,
içten içe kopan fırtınalar,
bu delice yakarış?
Kimbilir, belki de
sevilmeye muhtaç bir kalbin
bitmek bilmeyen kaprisi...
Ondan hiçbir şey istememiştim.
Sadece sevgi...
Evet, şimdi yıllar sonra ben,
onu düşünüyorum ilk defa
kucağımda resimler, hatıralarla.
Hava yine soğuk, yine kasvetli
gözleri gözlerimde yine
sevgi, derin yüreğimde.
Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım,
ağladım saatlerce.
Bu onun "ölüm yıldönümü"dür.
17'sinde toprakla kucaklaşan,
o zalimin hikayesidir anlatılan.
Bir melodidir kırık, umutsuz...
Doldururken sensizlik o an odayı
gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı.
Bir feryat yankılanmıştı acı dolu
tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda.
Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu.
Benim kadar çaresizdi her köşe.
Kendi kendime konuşarak
yaklaştım sırasına;
"Sen ölemezsin;
canımsın, sevgimsin, emelimsin
Dileğince nefret et, alay et duygularımla
Kızmam sana
Ama ne olur bir yalan olsun,
acı bir şaka.
Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun.
Herşeyini özledim...
Allahım son defa göreyim yeter bana"
Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü
ta ki, ölümün o sinsi kokusunu
içimde duyana kadar.
Hıçkıra hıçkıra ağladım,
sıraya kazıdığın ismini öptüm.
Sonra, ona ait birşeyler bulmak için
aradım her köşeyi...
Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa,
rengi solmuş.
Yazı, onun yazısı.
Bir mektuptu, özenilerek yazılmış,
belki de çok emek verilmiş her satırına...
Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi.
Korkakça, kaybolmasından korkarak,
acıyla okudum her cümleyi
kalbimde büyüyen bir özlemle...
Hele hele o ilk satırı...
Öyle ki, bugün bile unutamam,
okudukça ağlarım.
"İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş
bir tanem, AFFET BENİ !!!..."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:47 AM
Hayatında bir çok sey görmüstü yasamıstı genç kız anne ve babasını küçük yasta kaybettiği için bu tecrübeleri annanesinin yanında kalırken edindi.
Hayatında sayısız insan tanıdı onun hem yetim hem öksüz olduğunu öğrenince erkekler yararlanmak bayanlar ise onu hayat kadını olması için çabalıyorlardı ama tüm bunlara rağmen temiz kalabilmeyi basardı 18 yasına geldiğinde çok güzel bir geç kızdı ve hayatını simit satarak kazanmaya çalısıyordu yaslı ananesi yatalak olmustu ona muhtactı o güzel yüznü erkek kılıklarına girerek saklamaya çalısıyordu.
Bir gün genç bir adam onda simit aldı adam çokk yakısıklıydı . Kızcağız görür görmez içinden ona bir seylerin akıp gittiğini hissetti. Genç adam farkında olmadı ama ilgisinin, ilk önce onu bir erkek çocuğu sanmıstı.
Genç kız 1 yıl boyunca her gün kendisinden simit almaya gelen bu adama asık oldu ve her gün aynı kösede onu bekledi.
Bir gün yaslı ananesi yatağında vefat etti. O gün simit satmaya gidemedi genç kız. Acısı ik kat daha artmıstı.
Genç adam kösede bekledi ama gelmedi boynu bükük işe gitti.
Genç kız ertesi gün gözü yaslı ekmek parasını kazanmak için köseye döndü. Genç adam simit almaya geldi yine ve ilk kez ağzından
- DÜn yoktun hayırdır gelmemezlik yapmazdın sen tatlı kız
sözleri döküldü
Ggenç adam utandı hayrret etti bu sözleri söyleyebildiğine
Genç kız "Benim bir kız çocuğu olduğumu anladın mı dedi
evet anladım duyunce genç adam kızın gözlerinin parladığını gördü ve devam etti böyle güzel eller ve böyle güzel gözler bir bayanda olmazda kimde olur. Genç adam elini elinin içine aldı genç kızın
"Adım bahtiyar ve yanlız yaşıyorum bu kentte yanlızlığımı dindirirmisin dedi. Adım bahtiyar benide bahtiyar et dedi ve
EVLENDİLER İKİ GÜZEL KIZ ÇOCUKLARI OLDU onlar da erkek gibi
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:48 AM
Renklerin ustası olarak anılan büyük bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta öğrencisini uğurlarken, yaptığı resmi şehrin en kalabalık meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kalem bırakmasını,halktan beğenmedikleriyerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmesini istemiş.
Öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş.
Üzüntüyle ustasına gitmiş. Usta ressam üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını ve yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile bırakmasını önermiş.
Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.
Usta ressam şöyle demiş:
"İlkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün.Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir.
Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:48 AM
Bir istasyon kahvesinde rastlamıştım ona.Nedenini bilmediğim
ama pek çok defa kendime sorduğum tanıdık bir yanı vardı. Öylesine
oturuyordu önündeki bir bardak çayıyla. Tıpkı benim gibi yolcusuzdu. Ne bir
valizi,nede bileti vardı. Yağmurlu bir akşamdı. Sigara dumanı,insan
nefesi ve çaydanlıklardan çıkan buharla buğulanmıştı istasyon kahvesinin
camları. Gelirken bu buğunun yoğunluğu söylemişti kalabalık olduğunu
kahvenin. İçeriye ilk girdiğimde üzerime çevrilen bakışlar ,kendimi
sahneye ilk kez çıkan acemi bir şarkıcı gibi hissetmeme sebep olmuştu. Bir
tek masa yoktu yalnızlıktan bana kucak açan. Bunca kalabalıkta bir tek o
bakmamıştı bana ,orada değildi sanki. Bedenini yanına almadan bir
vagona atlayıp gitmiş gibi,soluk alışı bile belli olmaksızın oturuyordu.
Sessizce ve biraz çekinerek yaklaşıp yanına; "lütfen"der gibi bir ses
tonuyla sormuştum "oturabilir miyim?" .Yıllar süren derin bir uykudan
uyandırılmış gibi irkilerek , kaldırdı dalgın bakışlarını masadan.
Gözlerimin öylesine içine baktı ki, bir an sanki görünmez oldum da arkamdaki
birine bakıyor sandım. Cevabını duyamamaktan korkup kendimi çabucak
toparlamıştım."Buyurun " dedi çok uzaklardan kopup gelen bir sesle.
Sesindeki uzaklık ruhunun orada olmayışından kaynaklanıyordu sanırım. Usulca
yerleşip bir sandalyeye;"Bakar mısınız" diye seslendim ,koşuşturmaktan
yanakları kıp kırmızı kesilmiş çaycı çocuğa."Bir çay lütfen,pardon!sizde
içer miydiniz?"diye sordum. Masayı paylaşmamıza karşılık bir şeyler
borçluymuşum gibi. Bu kez kalkmadı bakışları. Duymadı mı acaba diye
düşünecekken tam; kesik bir el hareketi ve belli belirsiz bir baş hareketiyle
istemediğini belirtti. Sonra sıkıca kavrayıp bir yudumluk çay kalan
bardağını,fon dip ediverdi ve düş molası yüzünden soğuduğu malum olan
çayını bitirdi.
İstasyon kahvesi insanlarının doğallığıyla sıcacık sarardı
beni her gidişimde. Bir kitap alır ,ince belli bardaklarda gelen
çayların arkadaşlığında bir köşeye çekilir rahat, rahat okurdum. Bazen kaçamak
bakışlarla insanları izler ,hikayelerini okumaya çalışırdım;
yüzlerinden,giysilerinden,tavırlarından,...Bird e kedisi vardı bu avuç içi kadar
yerin. Sobanın başından ancak açlığını hatırlayınca kalkar,miskin miskin
sürünüp bacaklarımıza; bir parça simit,tost,peynir dilenirdi.
Karşılığında birkaç sevimli bakış atar, biraz mırıltı çıkarır kendince teşekkür
ederdi. Yiyeceği bitene dek sevdirirdi kendini,ardından sıcacık
sobasının kollarına dönerdi. Çayımı yudumlarken kediciğin bana doğru geldiğini
fark ettim. Şaşırdım. Ne tost, ne simit, nede ona verecek her hangi
bir şeyim yoktu. Fazla ümitlendirmemek için kitabımla ilgilenmeye karar
verdim. Tam o sırada yerinden fırlayıverdi masayı paylaştığım adam.
Nedense telaşlandım gidiyor sanıp."Ne saçma bir his" diye geçirdim içimden.
Öyle ya bana ne oradaki herkes gibi tesadüfen bir araya gelmiştik ve
bir dahaki tesadüfe değin-ki bu o an için gerçekleşme ihtimali imkansıza
yakın görünmektedir-apayrı hayatlara dalacağımız gün gibi açıktı.
Paltosuna uzanmayınca eli ,gitmeyeceğini anladım. Sanırım yalnızlığımı diğer
insanlara karşı kamufle etmesinden hoşnuttum. Yaklaşmakta olan kediye
yöneldi. Yere eğildi,kediyi incitmemeye özen göstererek usulca kucağına
alıp masaya döndü. Sevgi dolu bir yüreği olmalı diye geçti içimden,zira
kaç kişi farkında şu zavallı varlığın!Dikkatimi çekmişti ;kediyi
okşarken elleri, kendi seviliyormuş gibi huzurlu bir tebessüm sarmıştı
yüzünü. Yakışıklıydı dersem yalan olur sanırım ama düzgün yüz hatlarına
sahipti. Doğal,sıcak bir görünüşü vardı. Zaten güzel insanlar hep uzak
gelmiştir bana, özellikle de güzel olduğunun farkında olanlar! Şimdi biraz
daha anlaşılır buluyordum ona yaklaştıran şeyi. Başı önde duruşu,o
sessiz hali; gözleriyle görmekten çoktan vazgeçtiğini anlatıyor gibiydi.
Şimdi bunca zaman sonra biliyorum ki haklıymışım; yüreğiyle bakıyor
hayata,insanca bir şeyler arıyor;bir bakış,bir dokunuş,...
Kitabın aynı sayfasında ne kadar takılı kaldığımı tam olarak
bilemiyorum, ama çayım bitince utanıp hızla sayfayı çevirdiğimi
anımsıyorum. Kitabımı masaya bırakıp gözlerimle çaycı çocuğu aramaya
başlamıştım .Ilık ses tonu sarmalamıştı birden beni "bana da bir çay söyler
misiniz?". Erkeklik taslayıp "usta bize iki çay "diye bağırmaması hoşuma
gitmişti."elbette!"dedim ve iki çay işaret ettim çaycıya. Sanırım kediyi
severken sıyrılmıştı hayal aleminden. Yalnızlığını aşma çabası gibi
gelen ilgili bir edayla " klasikleri sever misiniz?" diye sormuştu
kitabımı göstererek."evet özellikle Rus klasiklerini" demiştim aynı ilgili ses
tonuyla yanıtlamaya özen göstererek. Yüzüme hiç bakmamıştı,kitaba
bakıyordu derin, derin okyanusları andıran gözleriyle. Ara sıra tren sesiyle
irkilip kaldırmasa başını fark etmeyecektim belki bu denli mavi
olduklarını. İlk bakışında nasıl olduysa fark etmemiştim şaştım bu
maviliklerine. İçimde bir sabırsızlık, tarifsiz bir telaş vardı. Kitabıma olan tüm
ilgim uçup gitmişti. Lafı uzatmasını, aklımdaki tüm soru işaretlerinin
bir trene atlayıp uzaklaşmasını diliyordum için için. Oysa o sustu
sonsuzluk gibi. Çayını içti,parasını masaya bıraktı ve sessizce uzandı
elleri elveda sözcüğünü yansıtan paltosunun bulunduğu sandalyeye. Masada
bir ben, birde bilinmezliğini bırakarak gidiverdi. Ardından kalabalıkta
kaybolmuş küçük bir kız çocuğu gibi tuhaf bir telaş içinde kapıya ve boş
sandalyeye bakıp kalmıştım uzun süre.Bir bilinmezi kovalamaktan yorgun
düşünce zihnim, kitabıma dönmeye çalıştıysam da nafile okuyamayacaktım.
Çay paramı masada onun parasının yanına bıraktım. Ayrılmak istemez gibi
ağırlaşmıştı kahveden çıkarken adımlarım. Yağmur yavaş, yavaş yağmaya
devam ediyordu. Şemsiyemi açmak istemedim. Tenha sokaklardan geçtim
,peşimde hayallerim. Evin kapısında bir süre öylece durdum. Derin bir soluk
aldım o geceyi hücrelerime not etsin diye. Zile bastım ,annem açtı
kapıyı. Bir bana bir kapalı şemsiyeme baktı. Burnumdan sular damlıyordu.
Gülecek sanmıştım,oysa hiçbir şey söylemedi. Bir bardak çay ve bir havlu
bıraktı odama sadece.
Kaç gün,kaç hafta geçti üzerinden hatırlamıyorum. Bir öğle
vaktiydi. Yağmurlar bitmiş bahar gibi bir hava sarmıştı kollarına
hayatı. Vapur iskelesindeydim, karşı kıyıdaki kitapçıya uğramaktı niyetim.
Vapur jetonumu alıp bir bankın ucuna emaneten iliştim. Tam yaklaşan
vapura dalmışken bakışlarım, arkamdan gelen sesle irkildim "selam!".
Şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış gözlerle arkama döndüm. Tanrım o muydu?
Fakat bu gülümseme bambaşka biri yapmıştı sanki ,yine de oydu evet işte o
çok uzak ihtimal gelip dayanmıştı kapıya!. "Merhaba!"dedim ama sesim
çıkmış mıydı emin olamadım bir süre. Yanıma geldi tüm doğallığıyla ve o
gün akşama dek gitmedi ,yanı başımdaydı. Dilek tuttuğunuz yıldızı
yakalamanın nasıl bir his uyandıracağını bir hayal ederseniz ,sanırım
hislerimi de yakalarsınız bir şekilde. O günden sonra bir başka tesadüfü
beklememeye karar verip, randevusuz ayrılmadık birbirimizden. Bir tesadüfler
silsilesiyle başlayan arkadaşlığımız,her gün aynı kahvede; hatta aynı
masaya oturmaya itina göstererek ,o sessiz ,o unutulmuş köhne istasyon
kahvesinde pekişti. Geçmişinden hiç bahsetmiyordu. Belki anlatmaya
değer bir şey bulamıyordu,belki de unutmak istediği şeyleri yenilemektendi
korkusu kim bilir. Sormadım bende tüm meraklarıma inat,bekledim. Adım,
adım yaklaşıyordu ruhlarımız .Aşk mı?! Hayır sanırım daha çok
birbirimizde huzuru bulmuştuk. Hayalleri vardı bensiz. Hiç gücenmedim içindeki
yokluğuma. Gitmekten bahsediyordu hep,göçmen kuşlar gibi. Ne aradığını
biliyordum. Bende aramıştım bir zamanlar,aslında kim aramıyordu ki onun
aradığı şeyleri? Biraz özgürlük,umut,unutup yeniden
başlayabilme,hayatın amacı,sevgi,...
Aradığı şey uzaklarda değil,içindeki o sessiz, sessiz atan
yüreğindeydi oysa. Uzaklara dalmamalıydı boş yere gözleri, içinde aramalıydı.
Sustum!Hiçbir kelimenin anlatmaya gücü yetmeyecekti biliyordum ,kendi
sözcüklerini bulmalıydı,kendi dilini.
Eve döndüğümde ne yapabilirim diye düşünmeye başladım.
Odam eskidende bu kadar ufak mıydı yoksa o gecemi duvarlar üzerime
yürümüştü bilmem. Yatağımın yanında diz çöküp bir kutu çıkardım saklandığı
yerden. İçinde dedemin hatırası eski bir pikap ve kitaplıkla, daktilo
almak için biriktirdiğim bir miktar param vardı. Bir yıldır
biriktiriyordum ve çok az eksiğim kalmıştı onlara kavuşmak için . Ertesi gün ilk işim
pikabı gizlice evden çıkarıp satmak oldu. Biriktirdiğim para ve pikabın
parasını alıp mavi bir zarfa koydum.Üzerine "git ve mutluluğunu bul!"
yazmıştım.Koşar adımlarla istasyon kahvesine gittim ve çaycı çocuğa
sıkı, sıkı tembihledim "Bunu mutlaka almasını sağla!"diye. Uzun zaman
uğramadım kahveye. Yine bir gün ve yine ummadığım bir anda kapım çalındı.
Çaycı çocuk çıkı verdi kapının ardından karşıma. Şaşırmıştım doğrusu!
Elinde mavi bir zarf vardı ve yüzünde tuhaf bir gülümseme. Zarfı uzattı ve
büyük bir suç işlemiş gibi utanarak uzaklaştı daha ben zarfı açamadan.
Döndüğünü anlamak için sanırım zarfı açmama gerek yoktu! Umduğumdan
çabuk duymuş olmalıydı yüreğinin sesini ,yoksa dönermiydi hiç.Zarfta kısa
ama çok şey anlatan bir not vardı. "Gitmem gereken yer o kadarda uzak
değilmiş, görmeyi öğrettiğin için sağol. Seni akşam iskelede bekliyorum
saat tam 8:00'de." Onunla bir anne gibi gurur duyduğumu hissettim
içimde o an.
İskeleye yaklaştığımda orda olduğunu farkedip, bir süre
öyle uzaktan izledim. Sancılı bir bekleyiş içerisinde yerinde duramayan
adımları zamanı kovalıyordu. Pek çok şey geçiyor olmalıydı kafasından
peş peşe. Bir zaman diliminde mola verince hayalleri ayakları da
duruyor,adeta taş kesilip rıhtımın kendisi oluyordu. Ayaklarını bağlayan ancak
geçmişi olabilirdi bundan böyle. Sigarasından derin bir nefes çekti.
Rüzgara teslim etti dumanını birilerine ,bir yerlere mektup yollar gibi.
Bir martı havalandı iskelenin ucundan;o martıya takılı kaldı bakışları.
Yeni açtığı bir sayfada geçmişini aklıyor olmalıydı şu an. Gözlerini
kısmış,başı dimdik, martılarla uçar gibiydi. Dokunmak istedim o an omzuna
ve söylemek istedim"her şey geçti!". O an aklımı uyardı kalbim;
dokunmak ne mümkündü, artık o uçmayı öğrenmişti. Koskocaman bir yürek vardı
karşımda ,sorularını cesurca kovalamış. Ve şimdi dilsiz bir denizin
önünde arınıyordu yudum yudum. Kim bilir belki ağlardı bile " erkekler
ağlamaz" lara inat. Nasıl dokunurdum bu en mahrem haline?!...İşte şimdi,tam
şu an; insanlığının tadını çıkarıyordu. Elleri umarsızca iki yanına
düşmüş ,gözleri asırlarca uzaktaki bir yıldızdan bakar gibi bakıyordu
martılara,denize. Ne çok şey anlatıyordu şu dingin suskunluğu.
Eğildi,sağ eliyle suya uzandı olmadı. İskele bu kadar
yüksek miydi, o gece sular mı çekilmişti bilmem. İçinde başaramamanın
hıncı birikti. Yüzükoyun yattı yere ve yarı beline kadar sarkıttı
bedenini, suya dokundu. Su dokunuşuyla yüzüne bir tebessüm sundu. Anladım suya
bir mektup yazıyordu parmakları. Başını kaldırdı, batmak üzere olan
güneşin kızılı yaktı, ala buladı yüzünü. Ateş gibi yandı gözleri. Ansızın
kalktı uzandığı yerden, biri gizlice kulağına fısıldamıştı sanki"orda,
arkanda"diye. Uzun, sakin bir bakışla uzattığı elleri bana "gel" der
gibiydi. Uzattığı elleri dokunmadan daha gözleri hoş geldin demişti. Uzun
bir süre suskun bekledik bir şeyleri. Karşı kıyının ve ayın ışıklarının
denizle özlem giderişini izledik bir süre. Ilık rüzgarın oyunuyla
yüzümü gizleyen saçlarımı çekti yüzümden. Bilmez gibi sordum "buldun mu?"
diye yeniden. Hafifçe kıvrıldı dudakları "yolu sen gösterdin "dedi.
Sustum o konuşmalıydı bundan böyle."sırf gitmeyi çağrıştırıyor diye
gitmiştim o kahveye, oysa orda bana kalmayı öğretecek biri varmış beni
bekleyen."dedi."Uzaklarda yeniden başlamak yokmuş meğer. Uzaklar sordu durdu;
kimsin,nereden geldin, niye geldin, kaçış yokmuş öğrendim." "Oysa ne
rahatmışım yanında,sen hiç sormadın, gitme demedin,...Şimdi buldun mu diye
soruyorsun. Bense az kalsın bulduğumu anlamayıp yitiriyordum. Erken
değildi dönüşüm aslında gitmeden de başlamışım seninle yenilenmeye."
Sustuk. Kocaman,derin derin sustuk sadece. Gelen ilk vapurun güvertesine
atladı. O gece gördüğüm son yakamoz pırıltısı, git gide uzaklaşan huzur
dolu gözleri oldu.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:48 AM
Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini
aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan
açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı
geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist,
kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan
sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı,
tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar
suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz
demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir
gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak
yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir
gül yaprağına her zaman yer vardı.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:48 AM
Evliliğinin üçüncü yılında kocası Barry'yi motosiklet kazasında yitiren Sharon dünyaya küsmüş, hele hele aşktan elini eteğini iyice çekmiş. Büyük bir kozmetik firmasında çalışıyor. 25 yaşındaki Sharon, çok sevdiği Barry'nin olmadığı bir hayata henüz hazır değil.
Sharon: Barry'nin ölümünden bu yana bir yıl geçti. Ancak bir türlü onu unutamadım. Acaba son saatlerini hangi duygularla geçirmişti? Neler hissetmişti? Kazadan sonra kendime "yeni yaşamıma" çabucak uyum göstermem gerek diye düşündüğümü biliyorum. Ancak bunu başardığımı söyleyemem. Her şey anlamını yitirmiş gibi. Sanırım tekrar başka biriyle ilişki kuramayacağım. Tabii ki ciddi bir ilişkiden sözediyorum. Başka birini öpme ve onunla aşk yapma düşüncesi dayanılmaz geliyor bana. Hele hele evlenmek düşüncesi öyle uzak ki. Ancak diğer yandan da yaşamımın geri kalanını yalnız geçirme düşüncesi de korkutuyor. Öyle yalnızım ki.
Sue: Belki de "ciddi" ilişki için daha çok erken, belki de henüz hazır değilsin. Ne dersin?
Sharon: Evet sanırım öyle. Ancak belki de bir kez daha hiç sevmeyeceğim diye korkuyorum. Ne dersiniz?
Sue: Ben bir daha sevmeyeceksin gibi bir sonucun geçerli olmasını gösteren herhangi bir şey görmüyorum. Ancak sanırım öncelikle çözmen gereken bazı sorunlar var. Son yılda çok ağladın mı?
Sharon: Hayır, pek değil.
Sue: Peki nedenini biliyor musun?
Sharon: Tüm yaşamınızı ağlayarak geçiremezsiniz, değil mi?
Sue: Görünürde bu kötü deneyi büyük bir cesaretle karşılamışsın. Ancak endişen tekrar ilişkiye geçemeyeceğin konusunda. Kendini serbestmiş gibi hissedemiyorsun. Çünkü içinde ifade edemediğin büyük bir üzüntü var. Ağlaman çok normal. Böyle duygularla yüklü olman da normal. Daha önce ailenden birinin ölümünü gördün mü?
Sharon: Evet, babam ben 16 yaşındayken ölmüştü.
Sue: Sen ve ailen yas tuttunuz mu?
Sharon: Hepimiz babamı çok severdik. Elbette çok üzüldük. Ancak duygularımızı pek açığa vurmadık. Annem çok cesurdu. Eğer üzüntüsünü belli ederse bunun bizi üzmekten başka bir sonuç vermeyeceğini düşünüyordu. Erkek kardeşim ise 12 yaşındaydı. Ve olayı tam olarak anlamıyordu. Annem sırf bizim için kendini cesur olmaya zorluyordu.
Sue: Sen de Barry'yi yitirdiğinde annen gibi cesur olman gerektiğini mi hissettin?
Sharon: Evet. Ancak bunu annem kadar iyi başardığımı sanıyorum. Kendimi çaresiz hissediyorum. Anneme büyük bir umutsuzlukla doluyken nasıl bu kadar cesur görünebildiğini sormak istedim. Ancak onunla bu konu hakkında konuşamadım. Annemle gerçi çok görüşüyoruz. Barry öldüğünden beri çoğu haftasonlarını annemle geçiriyorum. Ancak duygularımız hakkında pek konuşmuyoruz. Ben bu konulardan annemin önünde söz etmekten özellikle kaçınıyorum. Ona kötü anılarını tekrar anımsatmak istemiyorum.
Sue: Sanırım birbirinize açılmaya alışmalısınız... Barry'nin ölümünden sonra yine aynı evde mi kalmaya devam ettiniz?
Sharon: Evet. Başka bir yere taşınmayı hiç düşünmedim. Oturduğumuz daireyi evlenmeden hemen önce almıştık. Bir yıldır çıkıyorduk. Ve daireyi almak için bayağı uğraştık. Balayımızı bile bu dairede geçirdik. Başka bir yere gitmeye gücümüz yetmiyordu. Ancak balayımız çok güzeldi. Burası bizim, sadece ikimizin yeriydi.
Sue: Boş zamanlarında neler yapıyorsunuz?
Sharon: Fazla boş zamanım olmuyor. Büyük bir kozmetik şirketinde müdürün özel asistanıyım. Bu nedenle çok çalışmam gerekiyor. İtiraf etmeliyim bu da benim işime geliyor. Beni meşgul ediyor. Ve üzülmeye fırsat bulamıyorum. Eve geç geliyorum. Birşeyler yedikten sonra, ya biraz televizyon seyrediyor ya da duş alıyor ve yatağa gidiyorum. Daha iyi birşeyler yapmak için pek zamanım yok.
Sue: Olay olduktan sonra işe gitmemezlik ettin mi?
Sharon: Birkaç gün. Daha fazla gitmemek beraber çalıştığım arkadaşlarıma karşı haksızlık olurdu. Zaten evde ne yapacaktım? Evde hep kendimi kederli hissedecektim. Ben de işe döndüm. Herkes bana karşı çok nazikti. Onlarla birlikte olmayı istiyordum.
Sue: Arkadaşların sana yardımcı oldu mu?
Sharon: Evet, ellerinden geldiğince. Ancak beni anlayabildiklerini sanmıyorum. Bana yeni başlangıç yapmam gerektiğini söylüyorlar. Ancak söylemek yapmaktan daha kolay. Arkadaşlarımın çoğu evli çiftler. Beni bekar erkeklerle tanıştırmaya çalışıyorlar. Ancak bu beni daha da kötüleştirmekten başka birşeye yaramıyor. Bilmiyorlar ki hiçbiri Barry gibi olamaz.
Sue: Ya hafta sonları? Sadece anneni mi görüyorsun?
Sharon: Çoğunlukla annemi görüyorum. Bazen Barry'nin ailesini de görmeye gidiyorum. Barry onların tek çocuğuydu. Barry'nin ölümü onları elbette çok etkiledi. Onları hep sevdim ve onları görmekten çok mutluyum. Onlarla Barry hakkında konuşabiliyorum. Barry'nin babası tıpkı Barry gibi. Ve bundan hoşlanıyorum.
Sue: İdeal olarak nasıl yaşamak isterdin?
Sharon: Sorun bu. Barry'siz bir yaşam çok zor. Kendimi başka biriyle düşünemiyorum. Annemin babamın ölümünden sonra neden bir daha evlenmediğini merak etmişimdir. Gerçi babamı yitirdiğinde benim Barry'i yitirdiğim yaştan daha yaşlıydı. Ancak hala çok çekiciydi. Şimdi onun neden tekrar evlenmediğini anlayabiliyorum. Bir bebeğim olmadığı için gerçekten büyük bir pişmanlık duyuyorum. Hep istedik. Ama çok gençtik. Ve önümüzde çocuk sahibi olmak için uzun yıllar olduğunu düşünüyorduk. Eğer bir bebeğim olsaydı, ondan bir parçam olmuş olacaktı. Ancak insan gençken kendini sanki ölümsüz sanıyor.
Sue: Barry neden özel biriydi?
Sharon: O sevdiğim tek erkekti. Önceden birkaç erkek arkadaşım olmuştu. Ancak Barry benim tüm yaşamımdı. Bazen onun ölümünde benim de suçum varmış gibi hissediyorum.
Sue: Barry'nin ölümünden neden kendini suçluyorsun?
Sharon: Barry ne zamandır bir motosiklet almak istiyordu. Ben de iş arkaşdaşlarımdan birinin motosikletini sattığını ona söyledim. Bunu söylemeseydim belki de Barry hala hayatta olacaktı. Ve hala akşamları evde beni bekliyor olacaktı. Bu beni kahrediyor.
Sue: Böylesi bir olayı yaşayanlar genellikle "ah olmasaydı" diyerek kendilerini suçlarlar. Ancak tabii ki gerçekte böyle bir suçluluk duygusu mantıksızdır. Şimdi biraz zor bir soru soracağım. Öldükten sonra Barry'nin bedenini gördün mü?
Sharon: Hayır. Ne ben ne de ailesi buna daynamadı. Amcam onu teşhis etti. Sonraları keşke onu son bir kez görüp "elveda" diyebilseydim diye hayıflandığım oldu.
ÖZETLE
SUE GOODERHEM:
"Sharon çok sevdiği Barry'nin kaybıyla unufak olmuştu. Acısını bu denli arttıran nedenlerden biri de, babasının ölümünde de kederini dışa vuramamaktı. Birlikte birçok seans yaptık. Şimdi kendisine yeniden aşık olabilecek cesareti buluyor"
"Toplum ölüm olayına bir tabu gibi yaklaşır. Her şey hakkında konuşulabilir. Ancak bu konuda konuşmak pek iyi karşılanmaz.Barry'nin ki gibi ani ve kötü bir yokoluştu. Sharon, bu ölümü kabullenmekte gerçekten büyük zorluklar çekti. Uzun süren bir hastalık, kişiyi ölüme hazırlaması için zaman verir. Ama ani ölüm bir şansı vermez.
Üç adımda ölüm...
Sevdiğini yitiren kişinin duygusal yaşamı üç aşamada farklılıklar gösterir. Öncelikle ölümü kabul etme durumunda kalır. O artık yoktur. İkincisi büyük bir üzüntü: Gözyaşları, öfke ve suçluluk duygusu... Ve üçüncüsü olarak yeni bir kimlik arayışı: Onsuz yeni bir yaşama başlamak...Bu aşamalar sevilenin ölümü ya da bir ilişkinin bitiminden sonra yaşanan duygulardır. Ve sağlıklı bir başlangıç için bu aşamalardan geçilir. Sharon'a Barry'nin bedenini öldükten sonra görüp görmediğini sordum. Çünkü görseydi, bu ona gerçeği kabullemede yardımcı olacaktı. Anlaşılan nedenlerle akrabalar cesedi yaralar içinde görmekten çekinirler. Ancak ceset onların görebileceği gibi hazırlanırsa girmelerinde bir sakınca yoktur. Ölü bedeni görmek psikolojik açıdan faydalıdır. Aksi takdirde her an geri dönebileceği takıntısından kurtulmak zor olur. Sharon da Barry'inn öldüğünü tam anlamıyla kabullenmiş değildi.
Kederiyle yaşamak
Sharon üzüntüsüne ifade etmekten büyük oranda kaçınıyor. Çünkü kendisini annesi gibi cesur davranmak zorunda hissediyor. Bu nedenle annesiyle duyguları hakkında konuşmuyor. Öte yandan arkadaşları da ona bu konuda pek yardımcı olmuyor. Oysa sorunlarını çözmeden cesur bir yüz takınmanın pek faydası yok. Kendisini Barry'nin motosiklet almasına ön ayak olduğu için suçlu hissediyor. Eğer biraz konu hakkında daha akılcı düşünürse Barry'nin istedikten sonra başka bir yerden motosiklet satın alabileceğini anlayabilir. Öte yandan, ağlayabilmek, duygularını kontrol altında tutmadan açığa vurabilmek için birini onu cesaretlendirmesini bekliyor. Duygularını içine atmadan bunları biriyle paylaşmayı denemek sorunun büyük bir bölümünü çözecektir. Çünkü bastırılmış duygular ciddi bir depresyon nedeni olabilir.
Gelecek var mı?
Sharon'un acısını daha zorlu ve derin yapan nedenlerden biri de kaybetmeyi ilk kez yaşadığı babasının ölümünde de kederini tam anlamıyla dışa vuramadığındandır.Birkaç seans sonunda Sharon geleceğe daha olumlu bir yaklaşım içine girdi. Hatta kendisini yeni bir ilişkiye girebilecek ve aşık olabilecek kadar serbest bile hissedebilirdi. Barry'i asla unutamayacak. Ve unutmayı da istemiyor. Ancak onun için artık şu olasılık geçerlidir: Yeni bir evde, yeni bir erkekle, yeni bir yaşam.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:48 AM
Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!
Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi. Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.
Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!
Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu. Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.
Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!
Kadın irkildi;
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!
Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.
Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:49 AM
Julia Dixon, kazayla anahtarını evde unutmuş ve sokakta kaldığı sırada
postacı ona doğru yaklaştı.?
-Bayan Dixon! Üzgün görünüyorsunuz, bir sorun mu var?
-Ne yapacağımı bilmiyorum. Kapıda kaldım. Anahtar evde ve yedeğini bıraktığım komşum şehir dışında. Kocamda anahtar var, fakat o da şehir merkezinde bir
otelde konferansa katıldı.Ona ulaşabileceğimi sanmıyorum. Eve nasıl gireceğim??
Postacı kadını sakinleştirmeye çalıştı ve ona bir çilingir çağırmasını
tavsiye etti.
-Sanırım yapabileceğim tek şey bu, fakat doğruyu söylemek gerekirse, çilingirler dünya kadar para alıyorlar.Oysa şu anda üzerimde bir kuruş bile yok.? Postacı kadının derdine ortak oldu. Kadının başka çaresi yoktu.?
-Gitmem gerekiyor, buyrun mektubunuzu. Kim bilir,içinde belki sizi neşelendirecek güzel haberler vardır.? Julia zarflara baktı. Kardeşi Jonathan'dan bir mektup vardı. Geçen hafta onları ziyaret etmiş ve birkaç gün kalmıştı. ? Neden bu kadar çabuk mektup yazdı acaba?? diye mırıldandı Julia. Zarfı yırtıp açtığında, avucuna bir anahtar düştü. Mektupta şunlar yazılıydı :
-Sevgili Julia. Geçen hafta sizde kalırken, siz alışverişe gittiğinizde kazayla kapıda kaldım. Komşunuzdan yedeğini istedim ama geri vermeyi unuttum. Bu mektupta onu da gönderiyorum.?
Kapalı bir kapıyla yüz yüze gelmiş ve kendinizi ümitsiz hissediyorsanız, bilin ki tüm kapılar zamanı gelince içeri girmeniz için ardına kadar açılacaktır.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:49 AM
Zengin bir adamın kızı çulsuz bir delikanlıya aşık olmuş. Babası kızını vazgeçirmek için her yolu denemiş ama başaramamış. En sonunda damat adayı ile yüz yüze konuşmaya karar vermiş. Kızına sevgilisini eve çağırıp kendisiyle tanıştırmasını istemiş. Kızı mutluluktan uçarak sevgilisini alıp eve getirmiş. Babası damat adayıyla özel olarak konuşmak istediğini söyleyip kızını mutfağa göndermiş. Ve başlamış damat adayını test etmeye.
- Genç adam kızımı gerçekten seviyor musun?
Genç:
- Evet efendim hemde dünyalar kadar çok
Adam:
- Peki o zaman kızımın her dileğini karşılaman gerekecek. Benim kızım zengin bir ailede doğup büyüdü. Yani istediği her şeye sahip olmaya alıştı. Örneğin bahçesinde yüzme havuzu olan bir villada oturmak isteyecektir. Nasıl alacaksın?
Genç:
- Efendim ben asgari ücretle çalışıyorum. Dişimi sıkar daha çok çalışırım. Bir bankadan uzun vadeli ev kredisi çekerim, Tanrı'da yardım eder, alırım bir ev.
Adam:
- Peki benim kızım lüks otomobillere alışık. Ona bir otomobil alabilecek misin?
Genç:
- Efendim evi aldıktan sonra biraz daha fazla çalışırım, Tanrı'da yardım eder, alırım bir otomobil.
Adam:
- Benim kızım her yıl kürkünün değişmesine, her çıkan mücevhere sahip olmaya alışmıştır. Alabilecek misin bunları?
Ganç:
- Efendim ben otomobili aldıktan sonra biraz daha fazla çalışırım, Tanrı'da yardım eder bütün isteklerini karşılarım kızınızın.
Demiş. Bu konuşmaların ardından kız odaya girmiş ve havadan sudan biraz daha sohbet ettikten sonra genç adam izin isteyerek ayrılmış evden. Kız hemen merakla babasına sevgilisini nasıl bulduğunu sormuş. Adam:
- Kızım genelde iyi niyetli bir gence benziyor, ayrıca seni de çok sevdiğine eminim. Ama bir tek kusuru var; beni Tanrı sanıyor...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:50 AM
Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaratana olan aşkı "yılan bile olsa"yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış. Yılan da duygulanmış, dile gelmiş."Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim"demiş. Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış."Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim."Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni
anlatmamış, ailesi dâhil. Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş. Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış. Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Birkaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış."Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek" demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikâyenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kim bilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş. Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş. Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa
kalkmış. Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor.Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde.. Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde cansız,
yıllardır velinimeti olan yılan yaralı... Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş... Yılan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama... Sende bu evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:50 AM
Evin minik faresi, duvardaki
Çatlaktanbakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi
açtıklarını gördü.
Kendi kendine:
- "İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye
düşündü.
Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı
Olduğunu anladığında yıkılmıştı.
- "Evde bir fare kapanı var!, evde bir
fare kapanı var!" diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı.
Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:
- "Zavallı farecik...Bu senin sorunun benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın" dedi.
Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer
Telaşla domuzun yanına koştu ve,
- "Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!"
Diye adeta çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı
ama,
- "Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol" dedi.
Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve
- "Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!"dedi.
İnek ;
-"Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama
Beni ilgilendirmiyor." dedi.
Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve
döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına
karşılaşmak zorunda olduğunu anladı.
O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı.
Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses duyuldu.
Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanından geliyordu.
Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için
Yatağından fırladı ve mutfağa koştu.
Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun
kısıldığını fark edememişti.
Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve
Aniden çiftçinin karısını ısırdı.
Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü.
Doktor, zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi,yatırdı. Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu.
Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.
Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli
Olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu.
Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler. Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti.
Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan,
belli ki çok zehirliydi. Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi
ve öldü.
Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli Et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.
Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki
Deliğinden izledi.
Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir
tehlike ile karşı karşıya ise hepimizin aynı tehlikede
olabileceğini hatırlayalım.
Hepimiz yaşam denilen bu yolculukta yer
alıyoruz.
Diğerimiz için bir gözümüzü açık tutmalı ve
diğerlerin cesaretlendirmek için çaba
harcamalıyız.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:50 AM
Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey
yapmış
olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak
ister. (O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu.)
Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli helâl değildir
diye
bu kurbanı geri çevirir.
Bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana'ya
anlatır,
Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye
de
anlattığını ama Onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya
bunun sebebini sorar. Mevlana şöyle der:
- Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe
konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama O kabul
etmeyebilir...
Bunun üzerine adam üşenmez ve kalkar tekrar Hacı Bektaş Dergahı'na
gider.
Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun
sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sorar. Hacı Bektaş da şöyle der:
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus
gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama Onun
engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul
etmiştir.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:50 AM
Mehmedin Babası, Misafir odası için yeni bir avize almış. Yeni olduğu için ev halkı avizeyi devamlı açık bırakıyormuş. Mehmet bir akşam üstü Ev halkını bir arada görünce babasına dönüp
-Baba, iyiki dış kapıyı değiştirmedik yoksa eve hırsız girerdi kesin.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:50 AM
Sevgi dolu, ancak sevginin yürekte saklandığı bir ailede yetişmişti genç kız. Sevginin dile vurulması gerektiğini düşünmemişti hiç.... Seviyorum demeye ihtiyacı varmıydı ? Babası zaten biliyordu, minik kızının kendisini sevdiğini. Kendisi de duymamıştı babasından. Sevgisi hep içindeyi, hareketlerindeydi ama dilde değil. Bunun eksikliğini duyduğunda ise çok geç kalmıştı. Utanıyordu artık. İnsan babasına seni seviyorum diyemezdi. SENİ SEVİYORUM; bu aileden olmayan birine , belkide haketmeyen birine kolay söylenebilirdi ama insanın babasına söylemesi utanılacak bişey olduğunu düşünüyordu.Utanıyordu; ah bi bir kere deseydi babasına , gerisi gelecekti biliyordu... Seni seviyorum dedikleri tek tek yok olmuştu hayatından. Haketmemişlerdi bu sevgiyi, hatta seni seviyorum kelimesini. Anlamı bile basitleşmişti bu kelimenin. Oysa hep yanında olan canı gibi sevdiği babasına söyleyememişti. Sırf söyleyememek değildi hırsı. Dokunamıyordu babasına .Sadece bir kere elini tutmuştu babası. Çok acı çekiyordu genç kız, ufak bir operasyon sırasında babasını yanında istemişti.Elini tutmuştu babası,sıkıca. Sanki eli kuvveti olmuştu kızın. Acısını hafifletmişti.... Bir kez tutmuştu elini.... Her gece dua etti genç kız; Tanrım babamın elini tutmam için, ona sevgimi haykırmam için yardım et. Onun kolunda, gururla yürümek istiyorum. Kimi zaman unuttuğuda oluyordu bu duayı ama tanrı biliyordu ve bir fırsat yaratacaktı onun için. buna emindi.... Ve bir gece babasının hastalanmasına şahit oldu genç kız. Birden bire değil yavaş yavaş hastalanmasının her anını gördü. Babasının kolunun uyuştuğunu farketti önce, hastaneye götürene kadar yavaş yavaş gelen felcin her dakikasına şahit oldu. Hıçkırarak ağlarken, babasının koluna girdiğini ve onun elini tuttuğunu hatırlıyordu...... Hastaneyi inletircesine ağlamaları engellememişti felci. Neden Tanrım, neden şimdi, neden böyle bir zamanda? Haykırışlarını duyanlar ettiği duayı bilemezlerdi ki..... günler boyu ağlamaları dinmedi. Seni seviyorum demesini duymadı babası belki ama Tanrı duymuştu ve babasını genç kıza bağışlamıştı belli ki.... bundan sonra babasına, hakeden kişiye söyledi genç kız sevdiğini. Utanmadan, grurula söyledi. Babam bu duygularımı belki hiç bilmedi. Ama ben herkesten çok hakediyordum ona sevgimi söylemeyi. Ve en çok o hakediyordu benim sevgimi :(
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:51 AM
Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten bir kralın dörtte eşi varmış.Kral en cok dörtüncü eşini severmiş, bir dedigini iki etmez , her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş. Kral üçüncü eşinide çok severmiş bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktugu için onu kıskanır üzerine titrermiş. ikinci eşini de çok severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş.Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın onu karşılık beklemeden en çok seven,sağlığına ve hükümdarlığına en çok katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen kral birinci eşini sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş. Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapa yalnız kalmaktan korktuğu için eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisiyle paylaşmak isteyebileciğini öğrenmek istemiş.En çok sevdiği dördüncü eşine ölüm yolculuğunda kendisine eşlik edip edemeyeceğini sorduğun da aldığı yanıt ''mümkün değil!''olmuş...''Hayatım boyunca seni sevdim sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?''sorusuna üçüncü eşi de''hayır,hayat çok güzel sen ölünce ben yeniden evleneceğim...''diye yanıt vermiş. Kral bir kez daha yıkılmış.Bu defa her sorununda,her zaman yanında olan bana yardım eden sendin bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?sorusuna karşı ikinci eşinden :
''bu sorunun için hiç bir şey yapamam olsa olsa sana mezara kadar eşlik eder güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım''karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:
''nereye gidersen git seninle olurum,seni takip ederim''
''ahh...''diye inlemiş kral
''keşke bir sansım daha olsaydı''
hikayemiz böyle
hayatta hepimiz dört eşliyiz aslında
dördüncü eşimiz vücudumuzdur...onun güzel görünmesi için ne kadar zaman kaynak ve çapa harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir...
üçüncü eşimiz;sahir olduğumuz servetimiz ve statümüzdür. ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
ikinci eşimiz ise; ailemiz ve dostlarımızdır. tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey,dünyadan gözleri yaşlı uğurlamak olacaktır
birinci eşimiz ise ruhumuzdur. o her zaman bizimledir ve biz nereye gidersek gidelim bizimle gelir.
UNUTMAYIN!!!
yediklerimiz değil hazmettiklerimiz bizi güçlü yapar.
kazandıklarımız değil biriktirdilerimiz bizi zengin eder.
okuduklarımız değil hatırladıklarımız bizi bilgili yapar.
başkalarına verdiğimiz öğütler değil bizzat uyguladıklarımız bizi insan yapar.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:51 AM
ATATÜRK'ÜN BIR ANISI ! KEYIFLE VE DUYGULANARAK OKUYACAKSINIZ........
Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir
kadına rastladı Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu
-Merhaba nine
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle
- Merhaba dedi
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp,
- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabısı mısın? Yoksa bekçisi mi? Paşa gülümsedi
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır.Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı
-Tabii söyleyeceğim,ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için.Başını pek ağrıttım da Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca,o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki O bizim Vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı.Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi Bana dönerek,
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır. Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.Ikisi de ağlıyordu. Iki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi "Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:51 AM
Yaşlı kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş,az ötede birbirleriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini iziliyorlardı.Biri köpeklerden siyah biri ise tam tersi zıt beyazdı ve oniki yaşındaki çoçuk kendini bildi bileli o köpekler sürekli dedeisnin kulübesinin önüde boğuşup duruyordu.Dedesinin sürekli göz önünde tutugu,yanından ayırmadığı iki kurt köpeği idi bunlar.Çocuk kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olabilecegini düşünüyor,dedesinin iki köpeğe niçin ihtiyacı olduğunu ve renlerinin neden illada siyah ve beyaz iki zıtlıkta oldugunu merak ediyordu.Artık bunu anlama zamanı gelmişti ve merakla sordu dedesine .Yaşlı reis,bilgece gülümsemeyle torunun sırtını sıvazlayarak ...
"onlar benim için iki simge evlat" dedi
"Neyin simgesi" diye ,sordu çocuk yine merakla...
"İyilik ve kötülüğün simgesi.Aynen şu gördüğün köpekler gibi,iyilik ve kötülük içimizde devamlı mücadele eder dururlar.Ben bunları seyrettikçe hep bunu düşünürüm.Onun için yanımda tutarım onları "dedi yaşlı reis
Çocuk sözün burasında''mücadele varsa kazananı mutlaka olmalı diye düşündü'' ve her çocuga has ,bitmeyen bu sorulara bir yenisini daha ekledi;
"Dede:!!!"
Peki sence hangisi kazanır bu mücadeleyi iyilik mi?? kötülük mü??"
"Hangisi mi?? Evlat. Ben hangisini iyi beslersem."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:51 AM
Kirli sarı duvara çivilenmiş gri asık suratlı posta kutusuna baktım,
Soğuk metal kutudan gökkuşağı fışkırıyordu sanki.
Loş bir boşluğun içinde, hem de yıllardan sonra
minik posta kutumda sarı bir zarf... Üzerinde pul.
Özlemişim! El yazısı görmeyi özlemişim meselâ...
Adımın, adresimin sevdiğim bir dost tarafından yazılmasını özlemişim.
Çocuk gibi sevindim. Bir süre açmaya kıyamadım zarfı, öylece bekledim.
Gözlerimi el yazısından almadım, alamadım. Seyrettim.
"s" biraz yamuktu, "b" desem sanki kelimeden ayrı gibi, bir başına.
Belli ki aceleyle yazılmıştı. Ama her harf bir dokunuştu.
Sarı zarfa dost eli değmişti, dost yüreği gezinmişti üzerinde.
İstanbul'un göğü grilere teslimken, sabah kuşları taze, yeşilli
yaprakların arasında kuru dal ararken, gün bulutlu,
rüzgârlı ve gitgide sessizken gelivermişti.
Apartmanın girişindeki asık suratlı gri posta kutusu
bana göz kırptı sanki. Konuştu... Duydum!
Ne zamandır hep ince uzun, dikdörtgen zarflar alıyordum. Bankalardan,
taksitli kartların ekstreleri. Bir de telefon ve elektrik faturaları.
Mektup almayalı ne çok olmuş. Ne çok özlemişim el yazısıyla
yazılmış zarfları. Her biri aynı karakterde yazılmış, puntoları bile
değişmeyen zarflar hayatımı ne zaman işgal ettiler?
Ya, el yazılı zarflar nasıl minik ve çelimsiz adımlarla uzağıma
nasıl düştüler? Ve ben buna nasıl izin verdim.
Başka zaman olsa kendime kızardım. Bu kez öyle olmadı.
Kendimi anlamaya çalıştım. Affettim. Zarfı yavaş, yavaş açtım.
Sindire, sindire. Çizgisiz kağıda yazılmış, kat yerleri
özenle ayarlanmış mektubu şaşkınlıkla okşadım.
Sadece iki satırdı mektup: "Her gün mailleşmek yetmedi birden.
Ekrandan ekrana yaptığımız yazışmalar yetmedi.
Yıllar önceki gibi olsun istedim. Biliyor musun, sana mektup
gönderirken ben aslında kendimi tazeledim."
Yüreğim pır pır etti, gülümsedim!
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:51 AM
Üç adam ölür ve cennete giderler. Sorgu meleği birincisine sorar, "Seni cennete yollamadan önce sana bir sorum var: Karına karşı sadık oldun mu?" Adam yanıtlar; "Evet, asla bir başka kadına bakmadım." Sorgu meleği, "Şuradaki Rolls-Royce'u görüyor musun? O senindir. Cennetteyken kullanabilirsin.." Sorgu meleği ikinci adama da aynı soruyu sorar ve şu cevabı alır; "Bir kez karımı aldattım ama bunu ona itiraf ettim. Beni bağışladı ve mutlu yuvamızı kurtardık." Bunun üzerine sorgu meleği, "Şuradaki Mercedes'i görüyor musun? Cennetteyken onu kullanacaksın.." der ve üçüncü adama da sorar, "Karını hiç aldattın mı?" Adam yutkunur ve şöyle der; "itiraf edeyim ki; bulduğum her kıza asıldım ve her fırsatta onlarla yattım, birçoğu ile beraber oldum. Üzgünüm." Sorgu meleği; "Ehh" der, "Ama temelde iyi bir adamsın. Şuradaki eski vosvos'u görüyor musun? Cennette onu kullanacaksın." Bunun üzerine üç adam vedalaşır, arabalarına atlar ve kendi yollarına giderler. Birkaç hafta sonra ikinci ve üçüncü adam birlikte gezerlerken barın önünde birinci adamın Rolls-Royce'unu görürler. Bara girdiklerinde adamın perişan bir halde, etrafındaki boş şişelerin arasında salya sümük oturduğunu görürler ve şaşırırlar. "Heyy! ne oldu sana?" der ikinci adam, "Cennettesin, altında bir Rolls-Royce var, hersey mükemmel ama sen niye bu haldesin?" "Bugün karımı gördüm!" der birinci adam. Diğerleri; "Aaaa! ne kadar güzel, peki derdin nedir?" diye sorarlar. Adam içini çekerek konuşur, "Kaykay'la dolaşıyordu..."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:51 AM
Birgün bir kurbağayı arkadaşları ağaca şaka olsun diye asmışlardır.Aradan iki saat geçer we kimse gelmez.İki saatin sonunda yoldan bir kadın geçer we kurbağa kadına seslenir.Kadın duyar yanına gelir.Kurbağa şöyle der.Eğer beni burdan çıkarırsan senin üç dileğini yerine getireceğim.Kadın hiç düşünmeden teklifi kabul eder we kadın kurbağayı kurtarır.Kurbağa derki ama şunuda söyleyeyim ne dilersen 10 katı kocanada olcak.Kadın bunuda kabul eder. 1.DİLEK:dünyanın engüsel kadını olmaktır kurbağa tekrar hatırlatır seni dünyanın en güsel kadını yaparım ama kocan senden 10 kat daha yakışıklı olacak we bütün kızlar ona hayran kalacak.kadın bunu üzerine şöyle der:Nasıl olsa dünyanın en güsel kaldını ben olacağım için benden başkasını gözü görmeyecektir der dileği kabul olur. 2.DİLEK:kadının ikinci dileği dünyanın en zengin kadını olmaktır.kurbağa yine tekrarlar seni dünyanın en zengin kadını yaparım amakocan senden 10 kat daha zengin olur kadın yine tamam der.we dünyanın en zengin kadını olur 3.DİLEK:kadının üçüncü dileği çok gariptir.BANA KÜÇÜK BİR KALP KRİZİ GEÇİRİN:)
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:52 AM
Mutluluk İçimizde
İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş
Hepsi şikayetçi hep bıkkınmış......
Birgün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler...
Saklayalım, zor bulsunlar...
Zor buldukları için belki kıymetini bilirler diyerek başlamışlar
tartışmaya...Sorun büyükmüş...Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü...
Kimisi:
'' Everest''in tepesine saklayalım'''' demiş, kimisi:
'' Atlas Okyanusu''nun dibine'''' demiş.
Tac Mahal''in kubbesi, Mekke sokakları, ıtalyan sofrası...
Bir hastanenin yenidoğan odası, dondurma külahı,şarap şişesi..
Sigara paketi, lale bahçesi...
Pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş...
Derken meleklerden biri:
'' içlerinde saklayalım'''' demiş... insanoğlunun içine saklayalım...
'' Kimsenin aklına gelmez içine bakmak!!!''''
İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklıymış...
Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor.Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü...
Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk...
Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka bir
şeyde... içimizde saklanmıştır mutluluk
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:52 AM
Bütün masallarda denizlerin oluşumu,
Nuh tufanıyla birlikte başlar.
Bizim masalımızda Deniz,
Nuh'tan önceki bir kayboluşumu,
Kapsar...
Öyle bir deniz ki bu Deniz,
Ben,sen, o, hepimiz;
Dünyanın değişik denizlerindeyiz,
Masalımızdaki deniz başka bir Deniz
Yeryüzünde bütün yollar,
Denize çıkar.
Bu yollar aşılamıyacak kadar uzun,
Geçilemiyecek kadar dar.
Havada bir Deniz kokusu;
Bir yosun kokusu,
İçimde bir yalnızlık duygusu...
Bir atılmışlık, satılmışlık
Korkusu vardı.
Havada bir Deniz kokusu;
Bir yosun kokusu,
İçimde bir yalnızlık duygusu...
Bir atılmışlık, satılmışlık
Korkusu vardı.
Sen denizlerin en mavisi,
En güzeli, en soylusuydun.
Balıklar uysallığını severdi,
Sütlimandın, incitmekten korkardın;
Mis gibi Deniz kokardın.
Denizin uçsuz bucaksızdır senin sevgin sınırsız,
Aşk dilenmeye geldim apansız!
Yorgunluğumu gidermeye, çektiklerimi bitirmeye;
Acılarımı dindirmeye geldim zamansız,
Alsın hüzünlerimi denizin sınırsızdır senin...
Al yanına acım dinsin Denizim,
Çığlık çığlığa ağlamasın martılar,
Hırçınlaşmasın dalgalar,
Aşkın Kanununu bir de senden dinlesem;
Ve kollarında öylece beklesem;
Acı bitse, hüzün bitse, hayat bitse...
Ne varsa benden alıp götürse,
Bir çocuk olsam kollarında beni uyutsan,
Öpsen,okşasan, tutkuyla sevsen;
Masmavi sularında yıkansam, pisliklerden arınsam ,
Maviler yığılsa üzerime, huzursuz akşamlar bitse,
Yolculuklar tükense ve yanıma sadece çocukluğumu alsam;
Bir ömür alsan kollarına kaybolsam;
Zaman dursa,hayat dursa,sen dursan...
Yıllardır özlem duydum saf bir sevgiye;
Bu özlemimi al, bitiriver,
Hep düşünürüm geldim ne diye,
Beni bu dünyadan götürüver!
Bir türlü alışamadım açgözlü insanların,
Rezilliğine, pisliğine...
Kırlangıçların gitme zamanı geldi Denizim;
Al beni de götürüver yanında,
Bir akköpüklü sularına batırıver,
Bir martıların kanatlarında uçuruver.
Ne varsa üzerimde aksın gitsin,
Ne varsa yitsin, acım dinsin;
Şefkatli kollarında...
Hep güneşe özlem duydum ben,
Gündoğumunu,günbatımını yıllar var ki görmeden.
Ne ğöğün mavisini görebildim,ne denizin,
Arasındayım bir beton yığınının,
Her gün kollarındayken bir başka acının;
Hüzün yakaladı kollarımdan,oturdu yüreğime;
Usandım Denizim yorgunum, al götür beni de,
Alışamadım insanların rezilliğine, pisliğine...
Ne olur bitmesin,sürsün Denizim bu masal!
Yoğunluğuna yaşıyalım herşeyi...
Sakın gitme, öyle kal;
Senden öğrendim aşkı, sevgiyi...
Bırakma, beni de yanına al!
Yıllarca baksam dursam gözlerinin derinliğine,
Saçlarını *******ime perde ediver.
Acılarımı hüzünlerimi alıver,
At gitsin denizin enginliğine,
Arasıra duyduğum kalbimdeki sancının,
Ezikliğine, vuruşlarına bakıver,
Al beni sevginin serinliğine...
Yağmur yağarsa inceden,uykuların bölünürse usulca,
Ve beni anarsan, ararsan;
Bil ki kumsalda, martıların yanında,
Yakamozlarına dalmışken masalın ortasında,
Dalgaların kumları öptüğü yerde ben varım!
Bir elimde hüzün, bir elimde acılarım,
Sana doğru koşmaktayım...
Aşılamıyacak kadar uzun,
Geçilemiyecek kadar dar,
Bir hüzün sardı içimi dalgalar kadar.
Neyse ki kumsal geniş, martılarda var,
Yakamozlarında denizin, ufkun sağırlığında,
Bu hüznün, bu acının ağırlığında;
Bilmiyorum ne renk,nasıl biçimi...
İkiniz de içimde en derin iz,
Biri sen, biri deniz.
Ne Denizsiz olabilirim,
Ne sensiz...
Sen Denizsin, Deniz sensin!
İkinizin acısıyım...
İkinizi de çok sevdim alabildiğine,
Denizin maviliğinde.
Dalgaların köpüğünde, sesinde,
Martıların çığlık çığlığa nefesinde,
Sahildeki kum tanesinde,
Yürüdüm adım adım ben'i aradım.
Ben yitiktim oysa uzayın zerresinde,
Uzun uzun içimde bir hüzün,seni düşündüm,
Herşey eskisi gibi öyleydi,
Sen bambaşkasın Denizim,sen değil;
Talihim kahpeydi...
Saçlarımda ayrılık rüzgarı,
Avuçlarımda yakamozlarla gelsem,
Alsan şefkatle kollarına sıkı sıkı sarılsan;
Yüzümde acı bir hüzün öylece kalsam,
Kırçiçeklerini saçına taksan,
Saatlerce sen bana ben sana baksam;
Hayat dursa, zaman dursa, sen dursan.
Misim benim!Bütün duygulardan güçlü,
Altıncı hissim benim.
Kıyılarında yüzdüğüm, limanına sığındığım;
Sıkı sıkı sarıldığım, kucağında ağladığım...
Masmavi Denizim benim!
Ne varsa yeryüzünde en güzelim,
Benim çok gizlim, çok özelim,
Zaman zaman üzdüğüm meleğim benim
Dur,sakın gitme; orda kal!
Ne olur bitmesin bu masal,
Bütün hayatım sende saklı,
Gitme, burda kal!
Benim tutkum sensin, başka aşka benzemem,
Benimki çok farklı...
Bırakırsan bir daha dönemem,
Bilmiyorum bu aşkta kim haklı,
Aldın başımdaki aklı...
Dur gitme,bitmesin bu masal;
Ne olur yanımda kal...
Ben sen'im sen ben'sin aslında,
Uzaklarda bir müzik sesi var,
Sanki hüzzam faslında,
Yakamozların değişik parıltısı var.
Bilir misin martılar nasıl ağlar?
Al beni de masmavi denizine,
Uzaklaş kıyılardan engine,
Bensiz gitme, beni de yanına al;
Böyle bitmesin bu masal...
Ben yakamozlu *******in yorgun adamıyım,
Alıştım terkedilmelere,tuhaf yalnızlıklara,
Ben seni sevmek için yaratıldım, seni övmek,
Ve sövmek için denizlere karşı,
Gündoğumunu seyrederken sabahları,
Alıştım uykusuzluklara...
Ben tepeleri, dağları aşardım eskiden,
Dedim ya bir yorgun adamım şimdi,
Bir türlü geçemiyorum yeni caddelerden;
Ancak kendime kızıyorum, yokluğuna kızıyorum,
Ve bir apartmanın dördüncü katında seninle yaşıyorum,
Bu milyonluk şehir henüz uykudayken...
Biraz çılgın mıyım,azıcık deli mi ne?
Bir gitar sesine vurgunum, bir dalgaların kumsalı öpüşüne,
Nedir çektiğim bu unutmak bilmeyen hafızamdan?
Gözlerimin önünden gitmiyor birtürlü gözlerin;
Ne kadar hasretim bir bilsen gülüşüne...
Yıldızlar göz kırparken yakamozlara,
Ben şaşkın umutlarımla dolaşıyorum.
Bir yıldızlara bakıyorum, bir yakamozlara,
Yamaçtan inen huzursuz akşamların koynunda.
Yürüyorum kıyı boyunca, bir ayak seslerimi duyuyorum, bir kol saatimin,
Ah Denizim, çevrem ne denli kalabalık olsa da ben,
O denli yalnızım.
Bir bu milyonluk şehir, bir sen, kahrettim ikinize de;
Ne yapsam, ne etsem, her yerde sen,
Mümkün mü mutlu olmak sen içimde eserken?
"BİR DENİZ MASALI/SON"
Martı kanatlarına adımızı,
Akköpüklü dalgalara yalnızlığımızı yazdım.
Dudaklarımda yarılanmış bir şarkı,
Uzun uzun bir hüzün içimde,
Kimse bilemez bitmeyen dansı...
Martı kanatlarında yazılı adımızı kimse silemez!...
Nasıl dünyadır bu, pis ve rezil öylesine; geldik nesine?
Değişikmiş bu oyunun farkı, hadi gel!
Saçlarımda güneş, yıldızlar ışık seli...
Deniz mis kokulu, sen ondan güzel...
Dalgaların arkasından geliyor hüzünlü sesin;
Ellerimi uzatıyorum, tutamıyorum;
Martılarla birlikte sesleniyorum:
"Deniz nerdesin! Nerdesin?...
Benim gizlim saklım, BİRDENİZMASALIM;
Hep sende aklım...
"BİR DENİZ MASALI..."
"Senin için yazdığım bu masalı yine sana ithaf ediyorum"...
"Sahi böyle bir masal yaşandı mı,kahramanları nerde,kimler?Söyliyemem,adı
bende saklı;öyle birisi ki,çok özel..."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:57 AM
Şimdi sen kaybolsan ben seni kimden sorarım?
ne yaparım okadar alışdımki sana,ben sensiz nasıl yaşarım. Yaşayabilirmiyim onuda bilmiyorum,peki cocuklar!! onlara ne derim?gitti o artık beni sevmiyormuş mutsuzmuş benimle,,peki demezlermi bana?.Peki sen sen anne,sen mutlumuydun ?bilmem onca yıl geçti hiç sormadım ki kendime mutlumuyum diye..mutluluk nedirki,sen eve içmeyipte erken geldiğinde yüzüm gülerdi,cocuklar zayıf not aldıklarında odaya kapayıp onları döverdin ya hani ben kapı önünde ağlardım,içeri girecek olsam benide döverdin,arkadaşlarını eve davet ederdin yemeğe,ben bütün gün hazırlık yapardım ya hani insanların yanında bana,tuzluk yok bu sofrada seni aptal yıllar geçti hala öğrenemedin deyip küfredince benim çok canım acırdı.utanırdım belkide,ama mutsuzlukmu bu bilemem ben hiç kendime sormadımki ..bey...ben seninle mutlumuydum onca sene şimdi sen geçmiş karşıma ben seninle mutlu deyilim,,ben o na gidiyorum diyorsun ...ehh,,sen bilirsin,,uğurlar ola beyyyy,,,belki ben de sensiz mutlu olmayı öğrenirim,,,,,
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:57 AM
Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte,
yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden... Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda
yıldızlarla konuşan... Mutluydum rüzgarla birlikte
maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken,
mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken...
Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları
yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin
peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır,
uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte.
Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana... Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama
yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları
daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya
kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce...
Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için...Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim... Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden... Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için...
Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış... Sıcaktı toprak, gökyüzünün
olamadığı kadar... Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle...
Sevdim onu... Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte...Toprağın
derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim... Zaman
geçtikçe büyüdüm, çoğaldım... Yerimde duramaz hale geldim...
Güneşi özledim... Yıldızlara merhaba demek istedim.... Terk ettim
toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü
gördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür...
Aktım, gittikçe büyüyerek... Beni sarmalayan toprağa dokunarak
aktım... Nereye gittiğimi bilemeden... Sadece yaşamı ögrenebilmek
için aktım... Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı
delicesine... Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana
yaşam nedir diye sorduğumda... Büyümek istedim... Daha hızlı
akmak, denize kavuşmak istedim... Aktım gökyüzünün görünmediği
ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları
peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına ... Başakların rüzgârla dans
ettiği ovalara geldiğimde duruldum... Onları seyredebilmek için
yavaşladım... Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı... Rüzgarla dans
mı diye?.. Cevap vermediler bana... Denizi aradım uzaklarda,
görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için.
Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken
dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm... Gördüm orada canlılığı,
başkaldırmışlığı, hasreti... Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak
istedim... Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Sevişmek
istedim onunla... Yaşamı istedim ondan... Dokunduğumda denize,
balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize... Bir oldum onunla...
Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum,
okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım... Derinliğin sessizliğinde güzellikleri
buldum... Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize?
Cevap alamadım... İnsan olmak istedim... Yaşamın ne olduğunu
öğrenirim diye...Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda...
Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle... Büyümeye başladım
içinde olduğum insana fark ettirmeden... Büyüdüm, büyüdüm...
Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur
verdi... Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim... Güneşe
sarılmak istedim... Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim...
Yaşamı insanlara sormak istedim... Işıkla tekrar kavuştuğumda
özgürlüğümü hissettim yeniden... Küçük bir su damlasıyken
gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi...
Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte...
Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler...
Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime...
Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak,
bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini...
O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR...
SADECE SEVGİ.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:57 AM
Bir ilkbahar sabahıydı.
Güneş, pırıl pırıl altın ışıklarını
yer yüzüne yolluyordu.
Bu ışınları gören kozalardan
o sabah beyaz bir kelebek çıktı.
Çok büyük ve tül gibi ince
bembeyaz kanatları vardı.
Birden kendini bir bahçenin
çiçekleri arasında buldu.
Önce keşif uçuşuna çıkıp
bahçeyi dolaştı.
Sonra dinlenmek için
kırmızı bir güle kondu.
Dinlenirken, kanatlarını
dikleştirip birleştirmisti.
Etrafına baktı.
Doyasıya yeşilliğe daldı
saatlerce seyretti...
Dinlenmişti.
Şimdi dolaşma vaktiydi,
yaşamalıydı, önünde uzun zamanı vardı.
Ağaçlara uçtu. Çiçeklere kondu.
Mutluydu, özgürdü.
Herkes ona bakıp "ne güzel" diyordu.
Akşama kadar çiçekten çiçeğe,
daldan dala uçup durdu.
Güneş batarken
bir garip his kapladı içini,
artık öğrenmişti.
Sadece bir günlük olan ömrü bitmişti.
Son bir kez etrafına baktı.
Batan güneşe daldı.
Ve bi daha hiiiiç uyanmadı...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:57 AM
Sevgisiz insan, bir gün şans eseri bir çiçek
bahçesinde bulmuş kendini, bahçedeki
çiçekleri hiç düşünmeden ilerlemiş bir süre.
Bir düzlüğün ortasında mola vermiş bir ara.
Etrafına bakmış bir süre, hiç bir çiçek
bir şey ifade etmemiş ona. Sonradan yıkılan
bir ağaç görmüş ve onun yanında bir papatya.
Papatya kendinden emin, o köşede yıkılan
ağacın yanında çıkan rüzgara göğüs geriyormuş.
Papatya o kadar güzelmiş ki...Sevgisiz insan
sevgiyi tanımış. Buna şaşırmış. Alışamamış,
ne yapması gerektiğini bilememiş. Pek tabii
bildiğini sanmış... Papatyayı sevmiş, okşamış,
rüzgar ona zarar vermesin diye araya girmiş
oturmuş... Papatya bir süre tekrar dikleşmiş.
Papatyanın zarar görmesinden öylesine
korkuyormuş ki, böylesi bir güzelliğin sonsuza
dek sürmesini, o kadar çok istiyormuş ki...
Papatyanın, ellerine dokunduğu her an, onu
hissettiği her an kendini dünyanın en mutlu
insanı hissediyormuş... Sevgiyi öğrenen adam,
gerek papatyayı korumak için gerekse ona olan
doyumsuzluğundan dolayı papatyayı koparmayı
ve yanına almayı istemiş. Onu bu bahçeden
koparmak ona çok doğru gelmiş çünkü, onu
yanında hep koruyabilecek, sevebilecekmiş.
Papatyayı hiç düşünmeden çekmiş,
koparmaya çalışmış, papatya buna direnmiş,
direnmiş. Seven adam anlayamamış
bu direnci, daha da güçle yüklenmiş papatyaya.
Aklı o zaman neredeymiş, kim bilir...
Papatya gün geçtikçe solmuş, solmuş...
Adamın gölgesi onu öyle bir kapıyormuş ki,
soluk almasını engelliyormuş. İşin garibi
adam bunu görsede anlayamıyormuş,
papatya soldukça üzerine daha çok titriyor,
iyice kapıyormuş güneşini. Sevmeyi yanlış
öğrenen adam, en sonunda dayanamamış
ve papatyayı tüm gücüyle kendine çekmiş.
Tüm dünyaya ne mutlu.. Ve o salak adama
ne mutlu ki, papatya herşeye rağmen
direnebilmiş gücü kalmasa da. Ama bu
direniş o kadar büyük bir güç gerektirmiş ki,
o herşeyden çok sevdiği papatya boynu bükük
kalmış... Seven adam işte o noktada her şeyi
görmüş ve anlamış, yaptığının acısı ona
öyle bir koymuş ki, sendeleyip yere düşmüş.
Hayatında tanımadığı acıyı çekmiş adam.
Hayatta kendini ilk defa haksız, ilk defa
bencil, ilk defa küçük hissetmiş. Ağlamak
para etmezmiş, üzülmekte. Güneş de
hemen fayda etmezmiş papatyaya.
Sevmiş adam, bir çiçeğe nasıl davranması
gerektiğini görmüş gözündeki perdeler
kalkınca... Ağlayarak çiçeğin yanında durmuş,
rüzgara karşı kendini siper etmiş yine ama
çiçeği ne koparmaya çalışmış bir daha, ne de
üzerinde gölge etmeye... Papatya, tekrar mutlu
bir şekilde bütün asilliğiyle ve gücüyle dimdik
ayakta durana kadar bekleyecekmiş öylece,
yakınında olacakmış çünkü, çiçeğin ona ihtiyacı
olacağı bir zaman olursa o da o anda çiçeğinin,
papatyasının yanında olacakmış. Seven adam,
papatya onu bir daha hiç sevmese bile, onu
sonsuza dek sevecekmiş, çiçek isterse uzakta,
çiçek isterse yakında... Çünkü seven adam için
değerli olan tek şey varmış, o da çayırda
tek başına ayakta durmaya çalışan eşi benzeri
olmayan güzellikteki o tek papatya.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:57 AM
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki
çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.
Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para
kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen
adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.
Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek
istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek
istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun
üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç
verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya
benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi,
derhal odana git ve kapını kapat" dedi.
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.
Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere
cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat
geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve
çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını
düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...
Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye
sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...
"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana
az önce sert davrandığım için üzgünüm.
Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...
Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler
babacığım"... Hemen yastığının altından
diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın
suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.
Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran
olduğu halde neden benden para istiyorsun?...
Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak
vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı
ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde
mahcup bir gülücükle paraları
babasına uzattı; "İşte 20 milyon...
Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:58 AM
Hergün geçtiği o yolda, sayısız güllerin bulunduğu bir de bahçe vardı
bülbülün. Kiminle geçse o bahçenin yanından; yanındakiler güllerin
büyüsüne
kapılıp, güllerin ne kadar güzel olduğundan bahsederdi. O ise aldırış
etmeden "Alt tarafı gül işte" der geçerdi bahçenin yanından. Güllere
bakmazdı bile. Sevmek istemezdi gülleri. Solardı çünkü güller,
terkederdi
bir süre sonra. Ha! Bir de dikenleri vardı güllerin. Batırırlardı
dikenlerini sevenlerine hiç acımadan.
Bir gün geçiyorken bülbül yine o bahçenin yanından yalnız başına, gayri
ihtiyari dönüp baktı herkesin hayran kaldığı güllere. Evet sayısız gül
vardı
o bahçede ve güzel bir ahenk oluşturmuşlardı. "Sana ne" dedi kendi
kendine.
Sahip olamayacağı güzelliklerden uzak durmaya çalışırdı çünkü. Yüzünü
çevirirken bülbül, gözüne bir gül takılıverdi. Onca gülün arasında
duruyordu. Gözleri kilitlendi ona görür görmez, "Alt tarafı gül işte"
diyemedi dili bu kez. Olduğu yerde durdu, bakakaldı. Korktuğu başına
gelmişti. Elde edemeyeceklerinden uzak durması gerektiği aklına geliyor
ama
bunu kabullenemiyordu.
Neydi farklı olan? Ne vardı ki onda, bülbülü kendisine hayran bırakan?
Benzese de hepsi birbirine, gözleri ve yüreği ile ayırabiliyordu onu
diğerlerinden. Ama gözlerini ayıramıyordu bülbül, o gülden. O an
"Kendine
gel" dedi ve istemeye istemeye ayırdı gözlerini.
Gözlerine hükmetmişti ama kalbine hükmedemiyordu. Anlam veremiyordu bir
türlü. Onca gülün arasından seçtiyse onu bir sebebi olmalıydı. Aşk bu
muydu?
Gün boyu onu düşündü. Gece uyutmadı hasreti. Bir daha görememe korkusu
büyüdü içinde. Daha fazla duramazdı görmeliydi onu bir kez daha. Yine o
bahçenin kenarında uzaktan uzağa seyretti gülünü ertesi gün doyasıya.
Evet, onun gülüydü o artık. Bir başkasının olmasına tahammülü yoktu.
Her gün
o bahçeye gidiyordu, *******i ise gülünü hayal ediyordu. Güzel
hayalleri
güzel planları vardı gülü için. Bir gün sevdiğini söyleyecekti gülüne,
gülü
de onu sevecekti. Mutlu olacaklardı elbet beraber oldukları sürece.
Zarar verebilecek herşeyden koruyordu gülünü. Küçücük vücudunun
yettiğince
yardım ediyordu gülüne. Susuz kalmaması için bulutlara, gülünü ayakta
tutması için toprağa şarkılar söylüyordu hergün. Bulutla toprak yardım
ettiler güle ellerinden geldiğince. Onlar da hayrandı çünkü bülbülün
sesine.
Bülbülün elinden gelen buydu; yardım edebilecek herkese şarkılar
söylüyordu
gülü için.
Derken zaman geçti; onsuz olamıyordu artık bülbül, bir an olsun ayrı
kalamıyordu. Hasret acısı, sabır taşından ağır gelmeye başlamıştı
bülbülün
küçük yüreğine. Uzaktan sevmek yetmiyordu artık. Sarılmalıydı ona, en
güzel
şarkıları söylemeliydi gülüne.
Ama sevecek miydi gül onu. Sevgisine karşılık verecek miydi acaba. Çok
sevse
de, ortada bir gerçek vardı. Habersizdi gül bülbülden. Bülbül onu
seviyor,
her kötülükten koruyor, hatta yardım etmeleri için hergün, o güzel
sesiyle
dostlarına şarkılar söylüyordu. Ancak güllerin en güzeli bundan
haberdar
değildi henüz.
Tüm cesaretini toplayıp bir gün, gülünün yanına gitti sonunda bülbül.
"Ona
bu denli yakın olmak... Ne güzel bir duygu..." diye düşündü.
Hayallerinden
biri gerçek olmuştu. Tüm hayallerini gerçekleştirmek için ise artık
konuşmalıydı onunla. Ve sözlerine başladı o güzel sesiyle. Aşkını
itiraf
etti en güzel kelimelerle. Sesi o kadar güzeldi ki, güllerin en güzeli
kayıtsız kalamadı bülbülün aşkına. İlk kıvılcımın çakmasına sebep
olmuştu
bülbülün sesi. İlk kıvılcımdan sonra, bülbülün o büyük aşkı, sonsuza
dek
sürecek sevgisi, gülün de onu ölesiye sevmesini sağladı. Her gün
buluşuyorlardı. Bülbül gece gündüz, zamanının tümünü gülüyle geçirmeye
başlamıştı. İşte hayalleri gerçek olmuştu sonunda bülbülün.
Bu durum bülbülün sesine hayran dostlarını üzmeye başlamıştı. Artık
onlara
şarkı söylemiyordu bülbül. Ve bu durum kızdırdı bulut ile toprağı. Bize
değer vermeyene biz hiç vermeyiz dediler. Kestiler güle yardımı. Suyunu
kesti bulut, desteğini çekti toprak gülden.
Bülbül ise habersizdi tüm olanlardan. Farkında değildi dostlarının
kendisine
yüz çevirdiklerinden. Onun gözü gülünden başkasını görmüyordu. O kadar
kördü
ki artık, gülünün ihtiyacları olduğunu bile göremez olmuştu. Unutmuştu
güllerin ömrünün kısa olduğunu. Unutmuştu, gülünün bu kadar uzun
yaşamasının
bulut ve toprağın sayesinde olduğunu.
Günler geçtikçe gül solmaya başladı. Bülbül anlam veremiyordu olanlara
bir
türlü. Gülü gözlerinin önünde soluyordu ve elinden birşey gelmiyordu.
Unutmuştu güllerin solduğunu. Bu acıya hazırlamamıştı kendisini.
Gülleri
sevmemesinin nedenini unutmuştu. Aşkın gücü bunu unutmasını sağlamıştı.
Kısa süre sonra soldu gül. Bülbül gözü yaşlı, doyasıya sarıldı gülüne
son
bir kez sıkı sıkı. Ancak unutmuştu... Dikenleri vardı güllerin. Daha
önceden
gülleri sevmemesine neden olan dikenleri unutmuştu. Batıyordu bülbülün
minik
vücuduna gülünün dikenleri. Ama o aldırış etmiyordu bile. Küçücük
vücudundan
sızan kanların ne önemi vardı ki artık sevdiği yanında yokken. Ölüm
korkutmuyordu onu. Hatta ölmek istiyordu. Etrafındakilerin yardım
etmesine
izin vermedi. Gülünün toprağa serilmiş cansız vücudunun yanına uzandı
bülbül
ve yavaş yavaş kapandı gözleri.
Hayatta karşısına çıkan güzellikleri ve aşkı yaşarken, bazı şeylerin
ihmale
gelmeyeceğini, sadece sevginin yetmediğini, özverinin de gerekli
olduğunu
anlamıştı artık bülbül son nefesini verirken. Ve her ne kadar bedelini
hayatıyla ödeyecek olsada en ufak bir pişmanlık dahi duymuyordu bülbül.
Bu
aşk ona; sevgiliyi iyisiyle, kötüsüyle sevmesi gerektiğini öğretmişti.
Dikene rağmen sevip kucaklamıştı gülünü.
İşte o günden sonra bülbül ile gülün aşkı dilden dile dolaşır oldu. Bu
aşk
ile gülün güzelliği bülbülün sesi efsaneleşti ve geriye iki cansız
küçük
beden ile insanların alması için birkaç ders bıraktı.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:58 AM
Donna'nın dördüncü sınıf öğrencileri geçmişte gördüğüm sınıflardan farklı değilmiş gibi görünüyorlardı. Öğrenciler beş sıra olarak sıralanmiş altı sırada oturuyorlardı. Öğretmen masası en önde öğrencilere bakıyordu. Panoda öğrencilerin çalışmaları asılıydı. Bir çok açıdan geleneksel bir ilkokul havası hissediliyordu. Yine de sınıfa ilk girdiğimde bir şey bana farklı görünmüştü. Belirli bir heyecan söz konusuydu. Donna, emekliliğine sadece iki yıl kalmış, Michigan'da küçük bir kasaba öğretmeniydi. Ayrıca benim tarafımdan bölge çapında düzenlenmiş personel geliştirme projesine gönüllü olarak katkıda bulunuyordu. Eğitim sürecinde öğrencilerin kendilerini iyi hissetmeleri ve yaşamlarının sorumluluğunu üstlenmeleri baz alınıyordu.
Donna'nın işi eğitim sürecine katılmak ve sunulan kavramları uygulamaya koymaktı. Benim işim ise, sınıf ziyaretleri yapıp, uygulamaya hız kazandırmaktı. Arka sıralardan birine oturdum ve izlemeye koyuldum. Bütün öğrenciler birşeyler yazıp karalıyorlardı. Benim yanımda oturan on yaşındaki kız öğrenci kağıdını "ben yapamam" cümleleriyle doldurmuştu. "futbol topunu kaleye gönderemem." "üçlü sayılarla bölme işlemi yapamam. "Debbie'nin beni sevmesini sağlayamam."
Sayfanın yarısı dolmuştu ve yazmaktan bıkmışa benzemiyordu. Kararlılıkla ve ısrarla yazmaya devam ediyordu. Öğrencilerin defterlerine bakarak sıraların arasında yürümeye başladım. Hepsi de cümleler yazıyorlar ve yapamadıkları şeyleri tanımlıyorlardı. "on atış üst üste yapamam." "sol alanda vuruş yapamam." "bir kurabiye ile yetinemem." O anda egzersiz bende merak uyandırdı. Öğretmene ne olup bittiğini sormaya karar verdim. Yanına yaklaşınca öğretmenin de yazmakla mesgul olduğunu gördüm. En iyisinin rahatsız etmemek olduğuna karar verdim. "John'un annesini zorla veliler gününe getiremem." "kızımdan arabaya benzin koymasını isteyemem." "Alan'dan bileğini değil, kelimeleri kullanmasını isteyemem." Öğretmenin ve öğrencilerin "yapabilirim" türü olumlu cümleler kurmak yerine neden böyle bir olumsuzluğa saplandığı düşüncesine karşı savaş verirken oturduğum sıraya geri döndüm. Yeniden etrafımı izlemeye koyuldum.
Öğrenciler bir on dakika daha yazmaya devam ettiler. Çoğu kağıtlarını doldurmuş, başka kağıda geçmişti. Donna, "elinizdeki kağıdı bitirin, ama başka bir kağıda geçmeyin." diye seslenerek egzersizin sonuna geldiklerini vurguladı. Öğrencilere kağıtlarını ikiye katlamalarını ve teslim etmelerini söyledi. Öğrenciler kağitlarını öğretmen masasının üzerindeki boş ayakkabı kutusunun içine koydular. Bütün kağıtlar toplanınca Donna kendi kağıdını da kutuya koydu. Kutunun kapağını kapadı. Kutuyu kolunun altına aldı ve kapıdan çıkıp koridorda ilerledi. Öğrenciler öğretmenin peşinden giderken ben de öğrencilerin peşine takıldım. Koridorun ortasında yürüyüş tamamlandı. Donna güvenlik odasına girdi ve elinde bir kürekle dışarı çıktı. Bir elinde kürek bir elinde ayakkabı kutusu öğrenciler arkasında bahçenin en uzak köşesine doğru yol aldılar. Ve kazmaya başladılar. "yapamam" cümleciklerini gömeceklerdi!
Kazma işlemi yaklaşık on dakika sürdü, çünkü bütün öğrenciler sırayla kazıyorlardı. Çukur bir-bir buçuk metre olunca kazma işlemi sona erdi. "yapamam" cümlecikleri kutusu çukurun dibine kondu ve üzeri toprakla örtüldü. Otuz bir tane on - on bir yaş çocuğu, yeni kazılmış çukurun başında bekleşiyorlardı. Her birinin bir metre aşağidaki kutunun içinde en az bir sayfa süren "yapamam" cümlecikleri vardı. Öğretmenin de öyle. Donna, "kızlar, erkekler elele tutuşun ve başınızı eğin." diye seslendi. Öğrenciler sözüne uydular. Çukurun başında halka oluşturdular, elleriyle sımsıkı bir bağ oluşturdular. Başlarını öne eğip beklemeye başladılar. Donna konuşmasına başladı:
"Arkadaşlar, bugün burada 'yapamamlar' anısına toplandık. Yeryüzünde bizimle birlikteyken bir şekilde hepimizin hayatına girdi; kimimizinkine az, kimimizinkine çok... Adı her okulda, her toplantı salonunda, hatta Beyaz Saray'da bile anıldı. 'Yapamamlar'ı sonsuz uykusuna göndermeye karar verdik. Erkek ve kız kardeşleri 'yapabilirim', 'yapacağim' ve 'yapıyorum' hayatlarına devam ediyorlar. Onlar 'yapamamlar' kadar ünlü, güçlü ve kuvvetli değildirler. Belki birgün sizin de yardımınızla dünyaya ayak izlerini bırakabilirler. İnsallah, 'yapamamlar' huzur içinde yatarlar. İnsanlar onlar olmaksızın hayatlarına devam edebilirler. Amin!"
Bu methiyeyi dinlerken öğrencilerin hiç birinin bugünü unutamayacaklarını düşündüm. Bu aktivite oldukça sembolik bir anlam taşıyordu. Gerek bilinçten, gerekse bilinç dışından asla silinmeyecek bir beyin egzersizi gibiydi. 'Yapamam' cümlecikleri yazmak, onlari gömmek ve methiye dinlemek... Bunların hepsi de öğretmenin gayretleri ile gerçekleşmişti. Methiyenin sonunda öğrencilerini etrafında topladı ve onları sınıfa götürdü. 'Yapamamlar'ın ebediyete intikalini keklerle, patlamış mısırlarla ve meyve sularıyla kutladılar. Kutlamaların bir parçası olarak, Donna kalınca bir kağıttan mezar taşı kesti. En üste 'yapamam'ı, en alta o günün tarihini yazdı. Kağıttan yapılmış mezar taşı o yılın anısına Donna'nın sınıfına asıldı. Nadiren de olsa öğrencilerden biri unutup, 'yapamam' dediğinde Donna bunu gösterdi. Ögrenciler de böylece 'yapamamlar'ın öldüğünü hatırlayıp, yeni cümle kurmak zorunda kaldılar. Donna'nın öğrencilerinden biri değildim. O benim öğrencilerimden biriydi. Yine de o gün ben ondan ömür boyu unutamayacağım bir ders aldım. Şimdi yıllar geçmesine rağmen, ne zaman 'yapamam' gibi bir cümle duysam, dördüncü sınıf öğrencilerinin düzenlediği cenaze merasimi gelir aklıma. Ben de öğrenciler gibi 'yapamamlar'ın öldüğünü anımsarım.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 09:58 AM
Güneş'in sönmekte olan bir kor gibi kızıla boyandığı
saatlerdi,o'na ilk rastlayışım.Her günü noktalayışta sahile gelişi,batan
Güneş'e bakan gözlerindeki telaş; azalan umutlarından olmalıydı."Her insan
ayrı bir romandır,okumayı bilene"demişti eski bir dostum.Ne kadar çok
sevsemde kitap sayfalarının kokusunu,yaşayan hala bitmemiş bu romanlar
kitaplardan çok çekerdi beni.O an yani o'nu ilk gördüğüm gün bitiminde
içimden;"işte yeni sayfalarla dolu okunmamış bir roman duruyor
karşımda"diye düşünmüştüm.Beni farketmemişti yada şimdi düşününce, bana öyle
gelmişti o an. Güneş,deniz ve martılar dışında bir şey görmeye niyetli
değil gibiydi gözleri.Yüzü bir meleği andırıyordu,tüm bu kızıl-mavi renk
deryası içinde;beyazaçalan bir şeyler vardı onda. Gözlerim birer
fotoğraf mekinasına dönüşmüştü zamanla, beynimse not defterimdi.Hayattan
çalabildiğim her kareyi,her satırı kar sayardım.Bunu bir gün-yazacak
cesareti bulursam-bir başka hikayemde anlatacağım,adını bile bilmediğim ve
herkezin ona KADIN diye seslendiği;büyükada'da yokluk içinde ama
hepimizden çok hayata dahil olarak yaşayan o rum kadınından öğrenmiştim.
Çarşaf gibi denize şavkı vuran güneş'in kızılı yaksada
yüzünü,gözlerini;birşeyleri hala bembeyaz kılıyordu,içimdeki ilk resminde
varlığını.Haklı olup olmadığımı bilemezdim o zamanlar elbette.Oysa şimdi
,yıllardan sonra geçmişteki resminde solmadan kalabilen varlığı
ispatlıyor haklı oluşumu bana.
Elleri dikkatimi çekmişti.Avuçlarındaki bir yudun kum'u ;sağ elinden
sol eline,oradan eski yerine döndürüp dururken,kum saati misali
birşeyleri bekliyor yada, kovalıyor olmalı zamanları diye
düşünmüştüm.Dudakları martı kanadı gibi kıvrımlıydı.Kirpikleri;balıkçıların denizden yeni
çektiği balık ağları gibi ıslak...Bu suskunluğu,bu bedenini
terkedip;daldığı ufuklara yol almış ruhuyla,aklıma bir yığın sorunun üşüşmesine
sebep olmuştu.Ve yine bu hali değilmiydi ard arda orda onunla günleri
devirişime sebep olan?!...Belki o'da biliyordu orda olduğumu,günlerce
sahilde zamanı kovalayışı;" Ne zaman bulacaksın beni?" diye
bekleyişiydi.Şimdi bunca zamandan sonra,onun bir istiridye olduğunu ve bana içindeki
inciyi sunduğunu söylemem kolay.Zor olansa ilk günden daha bunu
hissettiğimi sizlere açıklamak.Bu yüzdendir kurgularımda zamansal hatalardan
korkuşum ve bazı konuları uzatıp atmosferi dağıtışım.Kendini bildi bileli
yazan bu şahıs,hala yetecek doğru kelimeleri bulamamışken,nasılda
azimle cebelleşiyor kalemiyle bilseydiniz;yazmak bu denli zor zanaat olmazdı
belki.Korkmayın birgün biterse bu öykü ve inanırsam sadece okunmakla
kalmayıp anlaşılacak satırlarım,satır aralarında yazarak
anlatamadıklarımdan kalanlar;hikayeden kopuk bunca ayrıntı arıtılıp dip not olarak
sayfa sonuna yada kitap sonuna ekleneceklerdir.Çoğunuz sadece hikayeye
ehemmiyet verip es geçecesenizde bu kısmını yazılanların,mecburum
yazmaya.İlgilenme ihtimali bulunan bir avuç insan için!
İlk güne dönüp,uzun uzun o günde kalmak isterdim,satırlarımda
hiç olmazsa.Ama bilirim takılı kalmış plakları kimse sevmez en güzel
şarkıda olsa tekrarlanan.Bu yüzden sizler özetini okuyup geçerken,ben o
resimlerle kaplıyor olacağım zihnimin duvarlarını.Zira ancak o güne
dönmekle mümkün olurdu değiştirmem hikayemin yazgısını.Mümkün değil
farkındayım,işte bu yüzden yazıyorumya;hiç olmazsa sizler geçmişinize takılı
kalmayın diye paylaşıyorum hikayemi.
Tesadüfmü , yazgımı bilinmez aynı sahilde ve yalnız
oluşumuz.Hayatta anlamlandıramadığımız,şu kıt beyinlerimizde yarım kalmaya mahkum
sorularınıza ek olarak kalacak bu yanıtsız soruda çaresiz.O oradaydı
işte ve bende onun biraz arkasında.Farkedermiydi başkaları olsa
derseniz?!...Adım gibi emin bir HAYIR! kopup gelir şu an satırlarıma
derinlerimde biryerlerden.Saçları deniz kızlarının saçları gibi belini
okşuyordu.Denizin durgunluğuna inat dalga dalgaydı.Kızıl sanmıştım ilk
bakışta.Güneşmiş aldatan gözlerimi oysa.Başak sarısı saçları varmış meğer.
Unutmamaya and içmişim bir kez ona ait hiçbir şeyi.Bu gün gibi aklımda
omuzlarını açıkta bırakan turkuvaz rengi elbisesi.Ayakları çıplaktı.Denizle
kumsalın oynaştığı o incecik çizgide sakin dalgalar secde eder gibi
ayaklarına kapanıp duruyordu.O'nu izlemeye o kadar dalmıştımki kaçırmıştım
güneşin gidişini gözlemeyi.Şimdi,Güneş her günün sonunda batıyor ,ama o
resmi bir daha çekemem diyorum kendime.
Güneş tamamen sönünce ayağa kalkar ,aklanmış gibi huzurlu adımlarla
uzaklaşırdı yanına aldığı suskunluğuyla.Bir başka yerde görsem
tanımazdım belki ,vazoda koparılmış bir çiçek gibi yavan gelirdi varlığı
ban****aç gün izlemekle yetindim onu o günden sonra hiç saymadım.Hatırladığım
yağmurlarınyağmaya başladığıdır.Korkmuştum bir daha gelmez diye ama o
yine beni şaşırtmış,yine farklılığıyla avutmuştu bilmedende
olsa.Alışmanın en kolay,alışkanlıkların terkedilmesinin en zor olduğunu vurmuştu
yüzüme.Günlerimi gün batımlarının birkaç dakikalık mahremiyetine sattığım
zamanların yokluğuna alışamadığım alışkanlığı hala içimde dipsiz bir
kuyudur şimdi.O'nu izlerken en çok gözleri olabilmeyi dilediğimi
anımsıyorum. Dalıp gittiği ufuklarda benim göremediğim neleri buluyordu hiç
öğrenemedim.ben o'nu izlerken o neleri izliyordu bilmiyorum hala.Bildiğim
benim gözlerim,günlerim,düşüncelerim ;melek kanatlı bir denizkızına
takılı kalmıştı.O neden takılı kalmıştı gün batımlarına?Nelerden aklıyordu
kendini?Beklediği yada kaçtığı neydi?Her yenigün sorularıma soru
eklemekten başka ne getiriyorduki o günlerde bana?...
Sayısını bilmediğim günlerböylesi tuhaf sarhoşluklar
içersinde geçip gitmişti işte.Ta ki soruların altında ezilen ruhum isyan edene
kadar.Bir gün anladım,tek başıma bir yere varamayacağımı.Takdir
edersiniz ki ne günü,ne ay'ı,ne mevsimi bilir haldeydim.Uzun zamandan sonra
mı,yoksa her bir anı bir ömre bedel bulduğumdanmı bana öyle gelmişti
bilmem;bir gün adımlarım oyuna gelip yanında buldum kendimi.Ansızın öyle
bir baktıki gözleri,gözlerimin ta içine,kendimi tatlı düşlerini bölen
davetsiz kabuslardan saydım.Şimdi bunun kendi kendime uydurduğum bir
bahane olduğunu söylememin kime -özelliklede bana-ne faydası var.Utanmıştım
mahremiyetine yüzsüzce el sürüşümden. O gün gözleriyle
mühürleyivermişti dilimi,ben sadece başımı önüme eğip kaçmıştım suçlu gibi.Şimdi o
günden kalma utancım farklı. Beni ona götüren ayaklarım kadar yürekli
olamayışıma hayıflanıyorum geç kalmış bi halde....
Aklımca kendimi cezalandırmış, ertesi gün gitmemiştim
sahile.İşte o günü delirmeden atlattığıma göre çok görmeyin hayata kafa tutuşumu
.Tanrım nasıl durmuştu saatler ,hiçbir şey avutmayı bilmiyordu o gün
.Bir türlü gelmiyordu yarın.Ne aptalmışım!...Ve yine delirmemek içindi
ertesi gün saatler öncesinden gidip onu bekleyişim.Yine zaman oyun
oynuyor ,dalga geçiyordu benimle.İşine geldimi dururdu zamanlar duvar gibi
,tıpkı canı istedimi dört nala gidişi gibi !İşte birkaç saat öncesindemi
ordaydım,yoksa birkaç ömrümümü orda harcadım hiç sormayın.Saatler
geçti,güneş söndü çaresiz denizde.O gelmedi!...Denizin suyu
tükenipte,kuruyan güneş hiç bişey olmamış gibi bir daha doğmasın diye ne çok
ağlamıştım.Günler gelip geçti herşeye rağmen.Güneş defalarca yandı ,söndü
onsuz.Ve ben içimde kalan son bir damla umuda dört elle sarılıp bekledim.Bu
kez o beni rüyalarımdan uyandırsın diye bekledim....Olmadı,gelmedi bir
daha!
Şimdi "hani sana verdiği inci?" diyeceksiniz."Bir tek kelime,bir
küçük dokunuş bile vermemiş"diyeceksiniz.Doğrudur,haklısınız belki bu
hikayede yabancı olduğunuz için böyle düşünmekte.Ama ben içimde kalan
resmine bakarken,o kum saati ellerinde zamanın boşa akıp gidişini
izleyenin sadece ben olduğumu farkediyorum yıllardan sonra.Ve bana bunu
farkettirdiği için onu hala unutamıyorum.O hala bende sayfalarını merak
etmekle yetinmeye kendimi mahkul bıraktığım kalın bir roman.O kum saatini
kırıp,birlikte uyanacağı kişiyi bekliyordu besbelli,bense onunla uyumayı
seçmiştim .Yaşamak dururken neden merakına kapılmıştım düşlerinin
bilmiyorum?Neden günlerce sonsuzmuş gibi avuçlarında ki zamanın akıp
gidişine seyirci kalmıştım?Belkide okumadım sandığım romanı bunu anlamamı
sağlamıştır kim bilir?!...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:29 AM
18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman,
New York'ta, Lincoln Center'daki Avery Fisher
Salonunda bir konser vermek üzere sahneye çıktı.
Eğer herhangi bir Perlman konserinde bulunmuşsanız
bilirsiniz ki onun için "sahneye çıkmak"
hiç de küçümsenecek bir başarı değildir.
Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmış olan
Perlman'ın her iki bacağında da destekleyici ateller
vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir.
Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım
atabilmek suretiyle acı içinde ve yavaş yavaş
yürüken görmek unutulmayacak bir görüntüdür.
Ağrılar içinde ama ihtişamla yürümektedir,
sandalyesine erişinceye kadar.
Sonra oturur; yavaşça koltuk değneklerini yere
koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar,
bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır.
Daha sonra yere eğilerek kemanını alır,
çenesinin altına koyar, orkestra şefine
başıyla işaret verir ve çalmaya başlar.
O zamana değin, izleyiciler bu ritüele alışmışlardır.
O, sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ilerlerken
sessizce otururlar. Bacaklarındaki klipsleri açarken
inanılmaz bir sessizlikle beklemektedirler.
Çalmaya hazır olana dek beklerler.
Ancak o konserde bir şeyler ters gitti. Daha ilk birkaç
satırı çalmıştı ki, kemanın tellerinden bir tanesi koptu.
Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü,
salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun
gibi gitmişti ses. O sesin ne anlama geldiği
konusunda yanılmak imkansızdı. Ve bunun
akabinde ne yapılması gerektiği konusunda da...
O gece orada olan insanlar kendi kendilerine
şöyle düşündüler: "Anlamıştık ki, yeniden
ayağa kalkması, atelleri yeniden takması,
koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne
arkasına gitmesi ve ya yeni bir keman bulması
ya da yeni bir tel takması gerekecekti"
Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika
kadar bekledi, gözlerini kapadı ve sonra
şefe yeniden başlaması için işaret verdi.
Orkestra başladı, o kaldığı yerden devam etti.
Ve daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç
ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilmektedir ki;
Senfonik bir eseri sadece 3 telle çalmak imkansızdır.
Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin, herkes bilir...
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmişti.
Onu, parçayı kafasında molüde ederken,
değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz.
Bir noktada, telleri nerdeyse yeniden tonlamışçasına
sesler çıkarmaktaydı kemandan, daha evvel hiç
vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için...
Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı.
Ve akabinde seyirciler ayağa kalktı ve tezahürata başladılar.
Oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patladı.
Hepimiz ayaktaydık... Bağırıyor, ıslık çalıyor,
alkışlıyor, yaptığını ne kadar takdir ettiğimizi,
beğendiğimizi anlatacak her türlü hareketi yapıyorduk.
Gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını
kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenerek değil
ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla şöyle dedi :
"Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir,
elinde kalanlarla ne kadar daha
müzik yapabileceğini bulmak..."
Bu ne güçlü bir cümledir. Duyduğumdan
beri aklımdan çıkmıyor. Ve kim bilir?
Belki de bu bir yaşam tarzıdır,
sadece sanatçılar için değil hepimiz için.
Burada, tüm yaşamını bir kemanın 4 teli ile
müzik yapmak üstüne kuran ve birden bire,
bir konserin ortasında kendini sadece 3 tel ile
bulan bir adam vardır. O da 3 tel ile müzik
yapmayı seçer... Ve o gece yaptığı; sadece
3 telle yaptığı müzik, daha evvel yaptığı,
4 teli varken yaptığı herşeyden daha güzel,
daha kutsal, daha unutulmazdı...
"O zaman belki de bizim görevimiz,
yaşadığımız bu sallantılı, hızla değişen,
ürkütücü dünyada, kendi müziğimizi yapmaktır;
önce elimizde olan herşeyle ve sonrasında da bu artık
imkansız olduğunda, sadece elimizde kalanlarla..."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:29 AM
titanic batarken içinde ingilizler, amerikalılar ve türkler vardır.kaptan 2. kaptan şikayette bulunur
-bunlar gemiyi boşaltmıyor diye
2. kaptan
-ben hallederim der ver oradan ayrılır.
bir süre sonra kaptanın yanına gelir ve gemiyi boşalttığını söyler. hayretler içinde kalan kaptan şaşırır ve nasıl yaptığını sorar. 2. kaptan sakin bir şekilde anlatır.
ingilizlere
-siz ölmeyi hak etmiyorsunuz çünkü sizler çok asil bir milletsiz dedim ve tüm ingilizler denize atladı, amerikalılara soğuk su sağlıklı yaşam için çok faydalı dedim tüm amerikalılar atladı der
kaptan burada araya girer
-peki türkleri ikna etmesi zordur onları nasıl ikna ettin der.
2.kaptan hafif bir tebessüm ile
-en kolay onlar oldu zaten denize girmek yasaktır dedim hepsi denize atladı.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:29 AM
Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında
büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri,
kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla
bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar
gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve
cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :
"Dokunma bana ..." diye bir ses duydu.
"Beni okşamaya hakkın yok senin..."
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı.
Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu.
Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.
Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen
konuşan oydu. "Bana yaklaşmanı istemiyorum"
diye devam etti. "Hemen uzaklaş benden..."
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :
"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi.
"Onlar da güzel ama kız çocukları başka.
Bu yüzden seni öpmek istedim."
"Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek.
"Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."
"Neden ?" diye sordu kadın."Neden öpemezsin ki ?"
Bebek, hıçkırıklara boğulurken :
"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi.
"Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup
bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.
Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor
ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu.
Aile dostları olan tanınmış doktor,
odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini
vazodan çıkartıp kadına uzatırken :
"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi.
"Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
Ha..! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:29 AM
Akıl hastanesini gezmekte olan gazeteci, bir kogusta rastladigi hastaya sordu:
- Burada kaç kisisiniz?
Karsisindaki, elini bos ver anlaminda salladiktan sonra:
- Asıl, dedi, siz dısarıda kaç kisisiniz?
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:29 AM
".....Bilge yaşlı adamla karşılaştığında ilk sorusu senin kadar akıllı
olmam ne kadar sürecek olmuş.
Yanıt çabuk gelmiş;
- 5 yıl
Bunun çok uzun süre olduğunu söylemiş genç adam.
- Ya iki kat çok çalışırsam? demiş
- O halde 10 yıl demiş usta
- 10! Bu çok daha uzun. Ya hergün ve gece çalışırsam, her saat? diye
üsteleyince genç.
- 15 yıl demiş bilge.
- Anlamıyorum diye yanıtlamış genç.
- Her seferinde amacıma ulaşmak için daha fazla enerji harcayacağıma
söz
verdim ve sen daha uzun süreceğini söyledin; neden? diye sormuş.
- Cevabı basit demiş bilge.
- Bir gözün hedefe sabitlersen, sana yolculuğunda kılavuzluk edecek
yalnızca bir gözün kalır. Bu daha açık oldu mu? diye sormuş......"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:29 AM
Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini
gerçekten çok seven bir bulutla yıldız vardı...
Bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu
yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıydı...
Gökyüzündeki her varlık onların sevgisini kıskanırdı...
Tatlı bir kıskançlıktı onlarınkisi... Ama biri vardı ki;
bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyordu...
Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...
Bulut biraz saftı, kimseyi kıramazdı...
Yıldızsa bulutu için elinden gelen her şeyi yapabilir,
herkese meydan okuyabilirdi... Zaten onun için
bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri vardı...
Bir derdi olduğunda gider periye anlatırdı...
Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini
yıldızla bulutun ayrılmalari için kullanacağını?
Bir gün nazar değdi bulutla yıldıza...
Hiç yoktan bir sebepten tartıştılar.
Bulut, çekti gitti, hatalı olmasına rağmen.
Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor,
dönecektir." diye düşündü... Fakat hiç bir şey
beklendiği gibi gitmedi... Bulut dönmedi.
Kim bilir, belki de cesaret edemedi dönmeye.
Tek bir gerçek vardı ki:
O da; ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...
Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağladılar
onların durumlarına ama ne fayda...
Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlattı...
Periyse göstermelik bir hüzne büründü...
Eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca
kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde.
O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen
kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...
Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini
söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu büktü ama elinden
hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü...
Çünkü yıldız inatçıydı..
Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi.
Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp
ona olan sevgisini itiraf etti...
Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin,
yıldızının yerine geçmesine izin verdi...
Yıldız, günlerce bulutunun dönmesini,
ondan af dilemesini bekledi... Ama bulut gelmedi.
Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip,
konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı.
Bulut, dostu sandığı periyle birlikte ayda eleleydi...
Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza...
Çok üzüldü ve çaresiz, döndü arkasını gitti...
Yavaş yavaş sönmeye başladı...
O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu..
Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi.
Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü...
Ama kolay pes etmezdi.
Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi.
O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti
ve biraz daha ışık isteyecekti ondan. Çok geçmeden
daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti...
Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi...
Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...
O gün bu gündür yıldız,
dünyaya güneşin sevgisini yansıtır....
Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya...
Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:30 AM
Konfüçyüs'e sordular: "Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?" Büyük filozof, şöyle cevap verdi: "Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım. Şöyle ki: Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki dil, çok önemlidir!"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:30 AM
John Blanchard banktan ayağa kalktı, askeri üniformasını
düzeltti ve ana terminale giden insan kalabalığını inceledi.
Yüzünü değil,ama kalbini tanıdığı ve üzerinde gül olan kızı aradı.
Ona olan ilgisi 13 ay önce, Florida kütüphanesinde
başlamıştı.Raftan aldığı bir kitabin içindeki yazılar değil ama
kenarında gördüğü,kurşun kalemle yazılmış bir not onu etkilemişti.
Yumusak el yazısı düşünceli bir ruhu ve akıllı bir zekayı
hissettiriyordu. Kitabin ön yüzünde, ilk sahibinin adini farketmisti:
Miss.Hollis Maynell.
Uzun zaman çaba harcayarak adresini bulmuştu. NewYork'ta
yaşıyordu.Ona kendini tanıtan bir mektup yazdı ve yazışmayı teklif etti.
Bir sonraki gün II. Dünya Savaşına katılmak için denize
açılmıştı.Sonraki bir yıl ve bir ay boyunca her ikisi de posta
yoluyla birbirlerini daha iyi tanidilar.Her bir mektup,verimli bir
tarlaya atılan tohum gibi kalplerinde bir aşk doğurdu.
Blanchard bir resim göndermesini rica etti,fakat o göndermeyi
reddetti.
Eger gerçekten kendisi ile ilgileniyorsa,neye benzediğinin
önemli olmayacagini düsünmüstü.
Avrupa'dan dönme vakti geldiginde, ilk bulusmalarini
kararlastirdilar: New York terminali saat:19.00
"Beni üzerimdeki gülden taniyacaksin."diye yazmisti kiz.
Böylece saat 19.00' da kalbini sevdiği fakat yüzünü
görmediği kızı ariyordu.Size Mr. Blanchard 'in agzindan neler
olduğunu yazıyorum:
Genç bir bayan bana dogru geliyordu. Ince ve uzun boyluydu.
Sari saçlari mükemmel,kulaklarının arkasından dalgalar halinde
sirtina uzaniyordu. Gözleri çiçekler gibi maviydi.
Dudaklarinin ve çenesinin narin bir sertligi vardi ve soluk
yesil elbisesi içersinde canlanan ilkbahar gibiydi.
Gül tasimasi gerektigini unutarak ona dogru hamle yaptim.
Hareket ettiğimde,dudaklarında küçük kışkırtıcı bir gülümseme
belirdi ve "Benimle mi geliyorsun, denizci?"diye mirildandi.
Tamamen iradem disinda ona dogru bir adım daha attım ve
o zaman Hollis Maynell'i gördüm. Tam olarak kizin arkasında
duruyordu.
Kirk yasini geçmis, gri saçlarini yipranmis bir sapka altina
saklamis bir kadındı.
Sismandi ve kalın bilekli ayakları alçak topuklu ayakkabıların
içine zor girmişti.
Yesil elbiseli kız hisli bir şekide uzaklaşıyordu.
Kendimi ikiye bölünmüs gibi hissettim.
Onu takip etme arzum çok güçlüydü ve ayni zamanda
ruhu benimle arkadaslik etmis ve destek vermis kadina
karsi duydugum özlem de çok derindi. Ve orada duruyordu.
Onun soluk, sisman surati kibar ve duyguluydu.
Gri gözleri sicak ve pariltiliydi. Tereddüt etmedim.
Parmaklarim onu bana tanitan küçük, mavi eski kitabi sikiyordu.
Bu ask olamazdi, ama özel bir sey olabilirdi.
Belki asktan daha güzel bir sey, mükemmel bir arkadaslik
olmaliydi bu.
Duydugum hayal kirikliginin sesimi bogmasina ragmen, omuzlarimi
kaldirip, onu selamladim ve kitabi uzattim.
"Ben Lieutenant John Blanchard, ve siz de Miss. Maynell olmalisiniz.
Benimle bulusabildiginize çok sevindim. Sizi yemege davet
edebilir miyim?"
Kadinin surati toleransli bir gülümse ile genisledi.
" Bunun ne oldugunu bilmiyorum, oglum."
Diye cevap verdi. "fakat demin yanindan geçen yesil giysili
kadin, bu gülü yakama takmam için israr etti. Ve eger beni
yemege davet edecek olursan, caddenin karsisindaki büyük
restaurantta seni bekliyor olacagini söyledi.
Bunun bir çesit test oldugunu da söyledi"
Anlamak zor degil ve Miss. Maynell'in zekasina hayranim.
Kalbin gerçek degeri çekici olmayana verdigi cevap ile anlasilir.
"Bana kimi sevdigini söyle, sana kim oldugunu söyleyecegim."
HeReKeL1
08-23-2007, 10:30 AM
Çok GÜzel PaylaŞim İÇİn Saol...!
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:30 AM
ben gercek aşkı yasamak ıstıyorum bu zamankı gıbıı palavra aşkları ıstemıyorum cunku kımse gercekten bırbırlerını sevmıyo ıkı tarafta bırbırınden bıseyler koparmanın amacı ıcınde ve bu bole devam etmekte eskıden aşklarda hem cok zor hemde heyecamlı cunku bırbırlerıne kavusmanın brbırlerıyle konusmanın heyecanı butun zorlukları unutturu bılıyodu onceden sımdıkı gıbı ınternet yok telefon bıle yok nerde sımdıkı gencler gıbı butun saat bırbırlerıyle konusmaları ımkansızzzz eskıden sevgılerını en guzel kagıtlara dusuncelerını aşklarını yazarak bırbırlerıne yollayıp bıde postanın gelecegı gunu bekleyerek gecırıyolardı gunlerını...diyecegim eskı aşklar gıbı bı aşk yasayamıyoruzz o heyecan yok ama gercek aşkı buldunuz mu hıc bı zaman onu bırakmayın ve ne olursa olsun sonuna kadar savasın gercek bı asker gıbı
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:31 AM
Deli , kahveye girdiginde soluk solugaydi. Bos bir masaya oturup ocaga
seslendi :
- Bana bir çay!..
çay geldi , sekerleri atip karistirdi. Garsonadan yine seker istedi. Onlari da atip
karistirdi, yeniden istedi. Garson :
- Sekiz seker koydun çaya, dedi saskin saskin,
- Koydum ama , iste görüyürsun, hepsi eriyor!..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:31 AM
Maçi çok kötü kötü yöneten orta hakeme seyirciler bagirmaktadirlar :
- I..e hakem, i..e hakem, i..e hakem...
Bu çirkin tezahürat üzerine orta hakem, yan hakemlerden birinin yanina kosar
ve siddetle çikisir :
- Iliskimizden kime söz ettin?...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:31 AM
Genç adam, evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca, ahşap olanlara rağbet azaldı. Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca, yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukların harçlığına katardı.
Adam, bir gün çalışırken, elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi, o akşam üzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı, talaşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken, sigortaya göz attı.
Eğer yanılmıyorsa, bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış olmalıydı.
Şalteri kaldırınca, atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama, bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese, böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu.
İşe koyulduğunda, yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu, evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada, babasını karşısında bulmuştu.
Adam, on yaşına gelmiş bir çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü, onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması, hangi yönden bakılırsa bakılsın, büyük hataydı. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat, serseri olmasını engellerdi.
Adam, oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra, eşine dert yanarak:
- Bu çocuğun, okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım!.. dedi. Eğer serbest bırakırsak, başımıza büyük dertler açacak!..
Adam, bir süre düşündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde, arkadaşlarına ait ip ucu olmalıydı. Eşi istemese de, ona kulak asmadı ve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı.
Oğlu, en son sayfada:
"Bu gece kötü bir rüya gördüm!.." yazmıştı. "Atölyede çalışırken, babamı elektrik çarpıyordu. Allah'ım onu koru!.. Ben elimden geleni yapacağım!.."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:32 AM
Ben yarını düşünmeyi sevmem. Ne olacaksa hemen şimdi olsun isterim. Seveceksem şimdi, öpeceksem şimdi, susacaksam şimdi, güleceksem şimdi... Zaman bir kez geçer insanın eline, o anın bir daha tekrarı yoktur. Ne yaşarsan bir kere yaşarsın. Bu yüzden sevmem beklemeyi. Bu yüzden bekleyerek geçen zamana acırım. Ama bu kez bir şey oldu, bir şey...
Şimdi yarını beklerken hiç kızmıyorum. Sen yoksun ya, bugece de sensiz geçecek ya, '' olsun'' diyorum, bizi bekleyen çok güzle günler var önümüzde... Nedir beni böylesine değiştiren şey? Nedir geleceğe dair umutlar beslememi sağlayan şey? Aşkın elbette... Başka acıklaması olabilir mi? Sen olmadan da keyif alarak yaşayabiliyorum. Bir yerine iki kadeh rakı içiyorum, biri senin için.
Sevdiğimiz şarkıları ard arda iki kez dinliyorum, biri senin için. Sabah uyanınca pencereyi açıp temiz havayı iki kere çekiyorum, biri senin için. Yokluğunda hayatı iki kişilik yaşıyorum. Yokluğunda hayata dair ne varsa yine seninle paylaşıyorum.
Özlemekse özlüyorum elbette... Hasret şarkılarını kim benden daha iyi söyleyebilir? Kim gökteki yıldızlara bakıp onları senin gözlerinin yerine koyabilir? Kimin yüzüne seni düşündükçe bir gülümseme yayabilir? Dedim ya değişiyorum diye, eskiden böyle koyu bir özlemin içinde oslaydım. İsyanın sığmazdı içime. Bir siyah hüznün içinde kıvranır dururdum, bitmek bilmezdi *******. Şimdi öyle değil... Şimdi seni özlemek sevdamızın olmazsa olmaz parçasıymış gibi geliyor bana.
Son bahardayız ama ben ilk yazın sevinçini taşıyorum içimde ve biliyorum ki, hiç bitmeyecek baharı yaşayacağız birlikte. İşte bunun için hüzünlendirmiyor beni yokluğun.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:32 AM
Şanssızlık beni her yerde izliyor, eminim ki,
doğduğum gün gökyüzünde birkaç kötü yıldız,
gezegen ya da herhangi bir gök cismi vardı.
Bir süre önce çalışmak için Fransa'da bulunmuş ve dönmüş olan bir
teknisyenle tanıştığımı anımsıyorum; o da şanssız olduğunu söylerdi.
Bu teknisyen birkaç delikanlıyla el ele vemişti: *******i arabayla
dolaşıyorlar dükkanların kepenklerine zincir bağlayarak arabayı çalıştırıyorlar,
böylece kepenk fırlayarak sarılıyor, onlar da içeri girip eşyaları çalıyorlardı.
Her neyse, bu teknisyenin göğsünde bir giyotin dövmesi vardı. Üzerinde ise fransızca
sözcüklerle; İtalyanca'da "hiç şansım yok" anlamına gelen şu yazı yazılıydı:
"Pas de chance" göğsünün kaslarını hareket ettirdiği zaman giyotinin
bıçağı gibi görünüyor, teknisyen de sonunun böyle biteceğini söylüyordu.
Gerçekten de, giyotine gitmedi ama beş yıllık hapis cezasına çarptırılmayı başardı.
Şimdi aynı yazıyı benim de göğsüme yazdırtmam gerekiyor. Çünkü herkes
benim yaptığımı yapar ama onların işleri iyi giderken benimki ters gider.
Demek ki; şanssızım ve birisi kesinlikle kötülüğümü istiyor,
ya da dünyanın benimle alıp veremediği var.
Başkalarından daha dürüstçe olmasa da her zaman işlerimi dürüst olarak yürütmeye
çalıştım. Çünkü, bilindiği gibi hepimiz kusurluyuz yalnızca Tanrı kusursuzdur.
Evlendikten hemen sonra karımım parasıyla bir dükkan açarak ayakkabı
tamirciliğine başladım ve bir memur mahallesi seçmekle iyi yaptım. Memur olarak
çalıştıkları ve işyerinde iyi görünmek zorunda oldukları için, halktan kişiler olan
bizim gibi yırtık ayakkabıyla gezemezler. Dükkanım, mahallenin tam ortasında,
içinde en az binlerce memurun oturduğu köhne evlerin arasındaydı.
Aynı caddede, benim tam karşımda başka bir ayakkabı tamircisi vardı.
Yetmiş yaşlarında ve nereydeyse önünü göremeyen yarı kör bir ihtiyardı.
Dükkanı açtığım gün benimle kavga etmeye geldi. Baykuş öyle kötü bir
adamdı ki, karım bana nazardan korunmam için dikkatli olmamı söyledi.
Bense ona kulak asmamakla iyi etmedim.
Başlangıçta herşey iyi gitti. Başarılıydım, gençtim, cana yakındım,
çalışırken şarkı söylüyor, patronlarının ayakkabılarını getiren hizmetçilere
her zaman söyliyecek güzel sözler buluyor ve onlarla şakalaşıyordum. Dükkanım
artık mahallenin salonu haline gelmişti ve kısa zamanda o kötü ihtiyarın
tüm müşterilerini elinden almıştım. Öfkeleniyordu ama yapacak birşey yoktu
çünkü ben aramızdaki rekabeti kızıştırmak için daha düşük fiyata çalışıyordum.
Doğal olarak bir de planım vardı; tüm müşterilerimi avucumum içinde hisseder
hissetmez onu uyguladım. Bir ayakkabıya kösele taban, diğerine ise kösele taklidi
olan işlenmemiş bir taban koyarak sırayla yapmaya başladım. Yani birine koyuyor
diğerine koymuyordum. Daha sonra bu işin farkedilmediğini görerek cesaretlendim ve
tümüne koymaya başladım. Gerçekte bu tam anlamıyla karton değildi ama savaş
boyunca üretilmiş olan sentetik bir üründü ve yemin ederim ki, köseleden daha da iyiydi.
Böylece hep neşeli, hep nazik ve keyifli, hevesle çalışarak yeterince kazanmaya
başladım. Herkes beni seviyordu. Bilindiği gibi ihtiyar ayakkabı tamircisi dışında.
O sıralarda ilk oğlum dünyaya geldi. Aynı günlerde nasıl oldu bilmiyorum, belki de
yağmurdan, ne yazık ki pençe yaptığım ayakabılardan biri açıldı. Müşteri itiraz etmek için
dükkana geldi. Raslantı eseri tam o günlerde onardığım ayakkabılar açılmaya başladı.
Bu gibi şeylerin nasıl yayıldığı bilinir. Tüm mahallede herkes olayı biribirine anlattı ve
o günden sonra hiç kimse bana gelmedi. Müşterilerin tümü ihtiyara döndü. O, dükkanın
camları ardında kendi kendine gülüyor ve kınnapı batırıp çekmekten başka iş yapmıyordu.
Bense toptancının beni dolandırdığını, benim suçum olmadığını açıklayarak bas bas
bağrıyordum ama kimse bana inanmıyordu. Sonunda; devralacak birini buldum
ve birkaç kuruşla birlikte oradan çekip gittim.
Ayakkabıcılıkta ısrar etmenin boş olduğunu anlayınca meslek değiştirmeye karar
verdim. Delikanlılığımda bir sıhhi tesisatçının yanında çalışmıştım, onun için bir
lehimci dükkanı açmayı tasarladım.
Bu kez de herşeyi düşünerek yaptım, kentin merkezinde, su boruları çürük ve tüm
tesisatları yıpranmış olan, tümüyle eski evlerden oluşan bir mahalle seçtim.
Nemli, güneş görmeyen, tıpkı bir mağaraya benziyen bir sokakta, biri kömürcü diğeri
ütücü olan iki dükkan arasında yer buldum. Birkaç demir, birkaç kurşun boru, birkaç
lavabo ve musluk aldım ve üzerinde, şu yazıların bulunduğu bir levha yazdırdım:
"Sıhhi tesisat ve teknik işler bürosu, evlere sevis yapılır, isteğe göre önceden
fiyat bildirilir." İş, çabucak iyi gitmeye başladı.
O yıl şiddetli bir kış oldu ve kar bile yağdı. O, çürük ve eski
evlerin tümünde patlıyan borular, sayılamayacak kadar çoktu. Öte yandan iyi bir lehimci
her zaman kolay bulunmadığı için bir banyo ısıtıcısı ya da bir kahve değirmeni bozulunca
halk su tesisatçısına Tanrı'ya güvenir gibi güveniyordu. Suların akmadığı ya da banyolarının
su bastığı zaman zengilerin bile ne büyük umutsuzluğa kapıldığını bilemezsiniz. Telefon
ederler, yalvarırlar, sizi göklere çıkarırlar ve zamanı gelince de soluk almadan parayı öderler.
Su tesisatçısı çok gereklidir ve gerçekten de tümünün kibirinden geçilmez, onlarla iyi
geçinmeyenin vay haline! Söylediğim gibi işlerim hemen iyi gitmeye başladı. Dükkan
küçüktü, karanlıktı, vitrinine bir düzine musluktan başka bir şey koymuyordum
ama bir çok kişi beni çağırıyordu. Kısa zamanda bütün gün çalışmaya başladım.
Eğer, benimkinin tam karşısına bir başka tesisatçı dükkanı açmamış olsaydı,
bu kez işlerim kesinlikle pürüzsüz gidecekti. Bu sarışın, ufak tefek, sezsiz, büyük kafalı
bir gençti. Hemen hemen hiç boynu olmadığı için kafası göğsüne gömülmüştü.
İlk iş olarak müşterileri elimden almaya koyuldu. Bana zarar vermeye kararlı
göründüğü için; eğer, önlem almazsam başarılı olacağına inandım.
Bunu düşünürken, aklıma müşterileri elimde tutmama, hatta işimi arttırmama
yarıyacak iyi bir fikir geldi. Diyelim ki, bir banyo ısıtıcısını yerine yerleştiricektim.
İngiliz anahtarıyla civata somunlarını sıkıştırarak zaten eski ve yıpranmış olan
boruyu duvarın içinde kırılacak biçimde burkuyordum. Gece evi su basıyor, müşteri
beni çağrıyor, ben de duvarı yararak boruyu değiştiriyor ve iş yapmış oluyordum.
Böylece daha önce onarmış olduğum yerlerde yapmamaya dikkat ederek, bazı
bozukluklar yaratıyordum. Sonunda durumu düzelttim. O sıralarda ikinci
oğlum doğdu ve derin bir nefes aldım .
Bu kez gerçekten şanssızlığın etkisi dışındaydım. Fakat hiç bir zaman büyük
söylememek gerek çünkü, yaptığım bozukluklardan biri önüne
geçemeyeceğim kadar büyüdü. Bir banyo ısıtıcısı dışarı fırladı. Ateş, bir dolaba,
sonra da tüm daireye sıçradı. Şanssızlık eseri, teknik işlere meraklı olduğu anlaşılan
bir çocuk, beni izlemişti. Neler çektiğimi anlatamam.Ceza evine girmeme ramak
kaldı. Bu kez de dükkanı kapatarak mahalleden çekip, gitmek zorunda kaldım.
İnat bu ya, üçüncü kez dükkan açmak istedim. Artık paralar azalmıştı. İki çocuk
bir de yoldakiyle durumumuz pek ümit verici değildi. Kent dışında, mezbaha
taraflarında fakir halkın otuduğu mahalleye gittim ve ufak bir şilteci dükkanı açtım.
Bu kez fikir karımındı çünkü, kayınpederim de şilteciydi. Bir dikiş makinesi,
birkaç demir somya, birkaç portatif yatak, birkaç top şilte kumaşı ve yün ile at
kılı satın aldım. Zavallı karım, bebek beklemekle birlikte makinede dikiş dikiyor,
bense yünü tel tarakla taramak gibi daha ağır işler yapıyordum.
Mahalle çok fakirdi, çok seyrek olarak sipariş geliyordu. Yiyecek yemek bile
bulamıyorduk. Karıma söylediğim gibi bu kez şanssızlığımı başımızdan savmamız
çok güç olacaktı. Fakat ilkbahara doğru işler iyi gitmeye başladı.
Fakirler de temiz olmak isterler, fakir aileler de evi temiz tutmak için her türlü
özveride bulunurlar. İlkbaharda mahalledeki kadınların çoğu şiltelerini yeniletmek için
bana geldiler. Bu işlerin nasıl yürüdüğü bilinir. Bir ay önce kimse gelmiyordu, şimdi
ise elimi hangi işe atacağımı bilemiyordum.
İşimi yalnız başıma yürütemediğim için yanıma bir çırak aldım. Onyedi yaşında
haylaz bir çoçuktu. Aynı Etopya imparatoru Negus'u andıran esmer derisi ve
kıvırcık saçları olduğu için ona Negus diyorlardı. O, şilteleri götürmek ya da almak
için dolaşıyor, bense çalışmak için dükkanda kalıyordum.
Bu Negus, çamaşırcılık yapan annesinin baş belasıydı. Onu bir faturayı ödemesi
için gönderdiğim günlerden birinde geri dönmedi. Futbol maçına ve
sonra da başka yerlere giderek paraları yemişti. Ama sonunda; dükkana
gelerek, cüzdanını çaldırdığını söyleyecek kadar yüzsüzlük etti. Ona hırsız
olduğunu söyledim, o da bana kötü sözlerle karşılık verince bir tokat attım ve
dükkandan kovmak için zor kullanmak zorunda kaldım.
Bu olay yeni şanssızlığımım başlangıcı oldu. Bu serseri, bir süre önce beş şilteyi
onarırken, bunların birinde tahta kuruları bulduğumu ve onları yok etmek şöyle
dursun diğer dört şiltenin her birine bir çift tahta kurusu koyduğumu, bunu, gelecek
mevsim, şilteleri yeniden onarılmaya göndermelerini sağlamak için yaptığımı anlatarak
tüm mahalleyi gezdi. Doğruydu ama bir işi becermek için elden gelen yapılmalı.
Herkes öyle yapıyor ama benimkinin öğrenilmesi için şanssız olmam gerekiyormuş.
Kısacası, neredeyse bir ayaklanma oldu. Kadınlar dükkanda etrafımı çevirerek beni
dövmek istediler. Sonunda polis memuru bile geldi ve benden kuşkulandı. Bu kez son oldu.
Dikiş makinasını ve birkaç eşyayı sattım. Geceleyin hırsız gibi sessiz sedasız gittim.
Şimdi soruyorum: Benden daha şanssızı var mıdır? Dürüst ve huzurlu çalışmak
istiyordum. Dahası, birçok kişinin yaptığından çok değil ama işe biraz da ustalığımı
katıyordum. Kısacası iyi bir işçi olmak istiyordum oysa, işsizdim işte.
Hiç olmazsa biraz param olsaydı meyhane açardım. Madem ki,
şaraba su katıldığını herkes biliyor, belki bu işi kıvırırdım.
Artık param yok, çırak olmak zorunda kalacağım. Oysa, bilindiği gibi maaşlı
çalışan açlıktan ölür. Gerçekten çok şanssız, hatta nazara gelen biriyim.
Karım, cüzdanıma bir aziz resmi dikti, üzerimde ise sayısız nazarlık
taşıyorum. Sonra evin kapısına da tüm çivileriyle birlikte bir at nalı astım.
Ama yine de şanssızım, şanssız yaşadım, şanssız ölüceğim.
Kötülüğümü istiyen kişiyi öğrenmek için gittiğim falcı, elimi görür görmez ellerini
gökyüzüne kaldırdı ve bağırdı: "Oh! ne görüyorum, ne görüyorum". Beni bir korku
aldı ve ne gördüğünü sordum. Yanıtladı: "Oğlum siyah mı siyah bir yıdız...
Herkes senin kötülüğünü istiyor". "Eee öyleyse?" diye sordum.
"Öyleyse cesur ol ve Tanrı'ya inan" dedi. "Fakat
ben" diye itiraz ettim, "Ben her zaman görevimi yaptım".
O, "Oğlum çok kişi senin kötülüğünü istiyor...Böyle olunca görevini yapman
neye yarar? Yalnızca rahat bir vicdana sahip ol".
O zaman yanıtladım:
"Vicdanımın şimdiki gibi rahat olması bana yeter.
Gerisi beni ilgilendirmez".
HeReKeL1
08-23-2007, 10:32 AM
Nerden ßuluon ßunlari ßen Google'dan Ariyom 50 Tane VİrÜs Çikio ...?:(
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:32 AM
Küçük çocuk,deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu.Mutlaka bir mücevherdi bulduğu. Şekli de bir insan kalbi gibiydi.Üstelik de parıl parıl parlamaktaydı.
Çocuk, taşı avuçlayıp evine koştu. Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı.
Adam, yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın,birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkartan bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı.Fakat bunu ona söyleyemedi.
Küçük çocuk, rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve o paranın bir bölümüyle, bir de top alacağına inanıyordu.Fakat babası buna yanaşmıyordu.
Çocuk, işin kendisine düştüğünü anladığında, tatilde simit sattığı çarşıya gitti.Kuyumcu vitrinleri, göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu. Bir de, elindeki taşın çok daha küçük olanlarıyla süslenen pahalı yüzüklerle.
Çocuk,en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra, bir süre vitrin önünde bekledi.İçeride, dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı. Müşteri olarak da, kürk mantolu bir hanım.
Küçük çocuk, biraz sonra içeri girdi. Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim! dedi. Eğer isterseniz size satarım.
Adam, taşa uzaktan bir göz atıp O sadece basit bir çakmak taşı, dedi. Bütün sahil o taşlarla doludur.
Hayır, diye atıldı küçük çocuk. İsterseniz ıslatın. Ne kadar parladığını göreceksiniz.
Dükkan sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu.
Kadın, onun niyetini sezmişti.Çocuğun taşına yakından bakıp;
Tam istediğim şey! diye gülümsedi. Onu bana satar mısın?
Küçük çocuk, taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu.
Kadının cebine doldurduğu paralar ise, aklını başından almıştı. Defalarca teşekkür ettikten sonra, koşarak uzaklaştı.
Kadın, elindeki taşı kuyumcuya vererek ona bir zincir takmasını istedi.Belli ki, mücevher gibi taşıyacaktı.
Dükkan sahibi, yapmış olduğu ikazı anlamadığı için,kadının aldandığını düşünüyordu. Bu yüzden de "söylemiştim ama tekrar edeyim!"dedi. Satın aldığınız şey basit bir taştır.
Kadın, önce pırlanta kolyesine, daha sonra da yüzüğüne bakarak Zannetmiyorum!.. dedi.O taş bence bunlardan çok değerli.Çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:33 AM
Peri Kızıyla Çoban Hikayesi
Çok eski zamanda,
Oğuz Han Hükümdarmış
İşitmiştim Turan'da
Bir peri kızı varmış.
Bu nazlı peri kızı,
Bu güzellik yıldızı,
Her gönülde bir sızı
Bırakarak yaşarmış.
Issız dağlarda gezer,
Yokmuş izinden eser,
Bazen göründüğü yer,
Bir sihirli pınarmış.
Yüzü pembe bir şafak,
Gülse güller açacak...
Yaşarmış Elden uzak,
Dostları çobanlarmış.
Bu kız öyle güzel ki:
Çıldırtır aşkı belki.
O kadar muhayyel ki:
Akıllara zararmış.
Cefa imiş adeti!
Hiç yokmuş merhameti.
Sevmeyen bu afeti,
Sevenden bahtiyarmış.
Vurulurmus kalbinden,
Bir kere onu gören,
Aşıkları tahminen,
Gür saçları kadar mış.
Gençlerin yüzü solmuş,
Gözleri yasla dolmuş.
Aşkı bir afet olmuş,
Bütün cihanı sarmış...
Ulu Hakan Oğuz Han,
Bu kızı merak eder,
Görmek ister yakından.
Çağırtır yanına.. Der:
Sevimli kız, güzel kız!
Dağ baslarında yalnız
Yaşıyorsun, bu neden?
Bu güzelliğinle sen
Bir sihirli güneşsin!
Sevimli kız, güzel kız!
Tek yaratmaz, Tanrımız
Kimseyi tabiatta.
Var bir esin elbette,
Sen de birine essin!
Kız, böyle tek yasamak
Yaraşır mı -hele bak!
Senin gibi güzele?
Gel, karış artık 'El'e;
Neslimiz güzelleşsin!
Kız der ki: Ulu Hakan,
Ben de sevdim bir zaman.
Vaktile genç bir çoban
Sevgilimdi, esimdi;
Yalnızım fakat simdi.
Dağlarda bahtiyar, sen,
Sevişerek yaşarken
Bir söz onu incitti;
Bana darıldı gitti.
Ne kendi geldi geri;
Ne duyuldu haberi..
İşte o günden beri
Hissizim, kayıtsızım;
Tek yaşayan bir kızım.
Hakan -düşünür biraz
Der: Bu doğru olamaz!
Senin gibi güzel kız,
Daima böyle yalnız,
Dağ başında yasar mi?
Kız der ki: Çare var mi?
Ben bir essiz güneşim,
Gösterin nerde eşim? ..
Sevenler beni belki,
şu geniş göklerdeki
Yıldızlardan daha çok,
Fakat istediğim yok.
İnanın buna siz de;
Bulunmaz içinizde.
Hakan der ki: Ne zarar,
Bulunmasa da, arar;
Şüpheden kurtuluruz.
Sen cevap ver, buluruz
İstediğini belki...
Kız der: O halde peki!
Kimlerse beni seven,
- Haber verin şimdiden -
Deneyim onları ben
Bir sihirli oyunla.
İçlerinden bana kim
Cevap verirse.. benim
O, olacak sevdiğim;
Ben yaşarım onunla!
Bu haber, dalga dalga
Dağılır ortalığa.
Aşıklar; uzak, yakın
Yollardan akın akın
Gelirler.. zavallılar,
- Hep birden genç, ihtiyar
Kapılıp ümitlere:
Toplanırlar bir yere.
Peri kızı, güzel kız;
Ufka doğan bir yıldız
Gibi, yüksek bir gurur
İçinde gelir, durur.
Silkinince ansızın,
Değişir şekli kızın:
Kuş olur, çiçek olur,
Bazı kelebek olur.
Bir gül olur açılır,
İnci olur saçılır...
Bir buluta bürünür;
Bin şekilde görünür..
Aşıkları hep birden,
Şaşırıp kalır buna..
Bulunmaz cevap veren
Bu sihirli oyuna.
Kız: 'Artık ne çare! ' der;
Hakana veda eder.
Ayrılacağı zaman;
Ta uzaktan bir çoban
-Gözleri dolu yaşla
Helecanla, telaşla
Koşar; huzura girer:
'Ruhsat olursa eğer,
'Talihimi deneyim!
'Sormayın; kimim, neyim..
'Bir sevda havasile,
'Bir hicranın yasile,
'Aşarak yüce dağlar,
'Gezerken diyar;
'Ansızın bu haberi
'Duyunca döndüm geri.
'Bir sevinçli duyguya
'Kapıldım.. gönül bu ya!
Hakan der ki o zaman:
Küstahlık etme çoban!
Bu kız senin ufkuna
Doğacak güneş değil.
Bir zavallı çobana
Layık olan eş değil.
Doğrusu şu teklifin
Bu peri kızı için
Bir lekedir, bir zuldür.
Kız der: O da gönüldür,
İncitmeyiniz sakın,
Ben razıyım bırakın.
Dururlar kızla çoban
Karşılıklı o zaman.
Silkinince ansızın,
Değişir sekli kızın:
Kuş olur; uçup konar
Hakanın otağına.
Çoban bakar, ah eder;
O da bu sihri meğer
Biliyormuş eskiden.
Bir kafes olur hemen,
Bu güzel kuşu alır,
O anda kucağına.
- Bu birinci imtihan.
Bunu kazandın çoban!
Kuş silkinir ansızın,
Değişir şekli kızın:
İnci olur bu sefer.
Saçılır birer birer
Hakanın ayağına.
Kafes te her yerinden
Dağılıp düşer hemen;
Bir sedef olur, alır
İnciyi kucağına.
- Bu ikinci imtihan.
Adıiin ne senin çoban!
İnci yanar ansızın,
Değişir şekli kızın:
Her inci bu sefer de
Bir başka çiçek olur.
Canlanır hemen, yerde
Boş kalan sedefler de
Birer kelebek olur.
Bir yanda, öyle renk
Açılırken çiçekler;
Bir yanda, titreşerek
Dolaşır kelebekler..
- Bu sonuncu imtihan.
Tanıdım seni çoban,
Anladım şimdi kimsin!
Sen, beni ta eskiden
Sevip sonra terk eden
Vefasız sevdiğimsin.
Bunu artık iyi bil:
Eş olmam mümkün değil
Sen gibi vefasıza.
Çoban; gözünde yaşlar,
O zaman nakle başlar
Macerasını kıza:
'Sevda, o bir peridir,
'Karar etmez yerinde.
'Gönül ki serseridir,
'Dolaşır izlerinde.
'Sevda, o gizli bir ok,
'Görünmez kanatmadan.
'Kavuşmanın tadı yok,
'Ayrılığı tatmadan.
'Ben ki, pek çok ağladım,
'Gezdim hicrana giden
'Yolları adım.
'Beni artık yeniden
'Hicrana atma, güzel,
'Yeter ağlatma, güzel!
'O her derde tahammül
'Gösteren deli gönül;
'Kah eder dünyaya naz,
'Her dakika bulunmaz
'Bir halde, bir kararda.
'Sevdiği zamanlarda
'Gül yaprağından ince! ..
'Bir sitem işitince
'Yaralanır derinden,
'İncinir her yerinden.
'Bir gündü.. yandı içim;
'Dağıldı hep sevincim...
'Elveda artık! ..' Dedim.
'Tahammül edemedim
'Bir söze, bir siteme.
'Düşün ki: Terk etmeme,
'Yine aşkımdı sebep.
'Serseri, dünyayı hep
'Dolaştım adım;
'Bir teselli aradım.
'Bulamadım kimsede.
'Bir günah ettimse de,
'şimdi işit ahımı
'Bağışla günahımı
'Düştüğüm aşka, güzel!
'Sebep yok başka, güzel!
'Deniz geçtim, dağ aştım;
'Hayli sene dolaştım,
'Bahtım kara, saçım ak,
'Ne şekle girmişim bak!
'Başımın tacı güzel,
'Halime acı güzel!
Oğuz Han: Artık yeter;
Bu gamlı sözlerle, der,
Beni ağlatacaksın!
Şüphe etme ki çoban,
Sevdiğinin her zaman
Affına müstahaksın!
Var mi kızım, sen de bak,
Bir başka eş olacak
Senin gibi güzele!
Elverir bu ayrılık!
Gelin birleşin artık!
Haydi verin elele!
Geçsin neşe, eğlence
İçinde hep gününüz!
Tamam kırk gün, kırk gece
Yapılsın düğününüz.
İşte hemen o günü
Başlayan bu düğünü
'Felek' dedikleri pir
Görünce, girmiş denir
Yeniden bir yaşıma!
Bu düğün öyle uzun,
Sevinçli bir düğün ki;
Bu, o şerefli gün ki:
Darısı yurdumuzun
Güzelleri başına!
Orhan Seyfi Orhon
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:33 AM
Julia Dixon, kazayla anahtarını evde unutmuş ve sokakta kaldığı sırada postacı ona doğru yaklastı.?
-Bayan Dixon! Üzgün görünüyorsunuz, bir sorun mu var?
-Ne yapacağımı bilmiyorum. Kapıda kaldım. Anahtar evde ve yedeğini bıraktığım komşum şehir dışında. Kocamda anahtar var, fakat o da şehir merkezinde bir otelde konferansa katıldı. Ona ulaşabileceğimi sanmıyorum. Eve nasıl gireceğim??
Postacı kadını sakinleştirmeye çalıştı ve ona bir çilingir çağırmasını tavsiye etti.
-Sanırım yapabileceğim tek şey bu, fakat doğruyu söylemek gerekirse, çilingirler dünya kadar para alıyorlar. Oysa şu anda üzerimde bir kuruş bile yok.? Postacı kadının derdine ortak oldu. Kadının başka çaresi yoktu.?
-Gitmem gerekiyor, buyrun mektubunuzu. Kim bilir,içinde belki sizi neşelendirecek güzel haberler vardır.? Julia zarflara baktı. Kardeşi Jonathan'dan bir mektup vardı. Geçen hafta onları ziyaret etmiş ve birkaç gün kalmıştı. ? Neden bu kadar çabuk mektup yazdı acaba?? diye mırıldandı Julia. Zarfı yırtıp açtığında, avucuna bir anahtar düştü. Mektupta şunlar yazılıydı:
-Sevgili Julia. Geçen hafta sizde kalırken, siz alışverişe gittiğinizde kazayla kapıda kaldım.Komşunuzdan yedeğini istedim ama geri vermeyi unuttum. Bu mektupta onu da gönderiyorum.?
Kapalı bir kapıyla yüz yüze gelmiş ve kendinizi ümitsiz hissediyorsanız, bilin ki tüm kapılar zamanı gelince içeri girmeniz için ardına kadar açılacaktır.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:33 AM
Bir zamanlar, birbirine bitisik iki çiftlikte yasayan iki erkek kardes vardi.Günlerden birgün bu iki kardes arasinda bir anlasmazlik basgösterdi. Iki kardes arasinda o zamana degin ilk kez görülen anlasmazlik, giderek büyüdü ve kardesler arasinda ayriliga neden oldu.Iki kardes, birbirlerine yalnizca küsmekle kalmadilar, yillardir ortaklasa kullandiklari tarim makinelerine degin sahip olduklari tüm araç gereçlerini ve mal varliklarini da ayirdilar. Küçük bir yanlis anlama sonucu baslayan anlasmazligi izleyen ayrilik,giderek büyüyen bir uçuruma dönüstü ve en sonunda yerini, karsilikli kullanilan hos olmayan sözlere birakti.Bunun arkasindan da beklenenler oldu ve kardesler arasinda önce siddetli bir kavga, sonra da ürkütücü bir sessizlik yasanmaya basladi.Bir sabah, bu iki kardesten büyügünün kapisina bir usta geldi.Elinde büyük bir marangoz çantasi vardi.
Ev sahibinden geçici bir is istedi:
-Yapilacak ufak tefek bir isiniz varsa, size yardimci olmak isterim,dedi.
-Elimden hemen her is gelir. Birkaç gün çalisirim, isi bitiririm.Büyük kardesin aklina o an bir "is" geldi.
-Evet, sana göre bir isim var` dedi ve küçük
kardesinin çiftligini isaret etti.
-Su derenin karsisindaki çiftlik, komsumundur. Daha dogrusu,benim küçük kardesime aittir o çiftlik. Geçen haftaya dek benim çiftligimle onun çiftligi arasinda bir otlak vardi.Sonra
o, buldozeriyle oraya irmak bendi
yapti ve simdi aramizda, otlak yerine, çiftliklerimizi birbirinden ayiran bir dere var.Is isteyen adam, büyük kardesin söylediklerini dikkatle dinledikten sonra sordu:
-Benden ne yapmami istiyorsunuz? dedi.Büyük kardes önce kuskusunu, sonra da kararini
açikladi:-Kardesim bunu, bana aci vermek için yapmis olabilir,dedi.-Fakat simdi ben, onun yaptigindan daha büyük bir sey yapacagim.Bunlari söyledikten sonra adami aldi, ahirlarin oldugu yere götürdü ve duvarin dibinde yigili duran kütükleri gösterdi: -Senden, bu kütükleri kullanarak, iki çiftlik arasinda üç metre yükseklikte
bir çit yapmani istiyorum , dedi.
-Kaç gün çalisirsan çalis, nasil yaparsan yap ama bana öyle bir çit yap ki,
gözlerim kardesimin çiftligini artik görmek zorunda kalmasin.Is arayan usta, basini salladi:-Sanirim durumu anladim, efendim, dedi.
-Simdi bana çivilerin, kazma küregin yerini gösterin ki hemen isime baslayayim.Büyük kardes ustaya kazma, küregin ve çivilerin oldugu yeri gösterdikten
sonra, alisveris yapmak için kasabaya gitti. Usta ise, tüm gün boyunca ölçerek, keserek,çivileyerek sikı bir biçimde çalismaya koyuldu.Aksam günes batarken o isini bitirmis, çiftlik sahibi büyük kardes ise alisverisini tamamlamis, kasabadan dönüyordu. Çiftlige gelir gelmez ustanin yaptiklarina bakti ve saskinliktan gözleri, yuvalarindan firlayacakmis gibi açildi. Karsisinda, yapilmasini istedigi çit yoktu ama,derenin bir yakasindan öteki yakasina uzanan görkemli bir köprü vardi. Biri kendi çiftliginin topragina,
öteki küçük kardesinin çiftliginin topragina oturtulmus saglam iki ayak üzerinde,yanlarindaki
korkuluklarina varincaya dek tüm
ayrintilariyla yapilmis ve tam anlamiyla "ustaisi" denilecek kusursuzlukta bir köprü uzaniyordu.Büyük kardes, hâlâ geçmeyen saskinligiyla bu köprüyü seyrederken,karsidan
birinin geldigini gördü. Dikkatle baktiginda gelen kisinin, komsusu, yani küçük kardesi oldugunu anladi.Kardesi, kollarini iki yana açmis olarak köprünün karsi ucundan kendisine dogru yürüyordu.-Benim sana karsi yaptigim bunca haksizliga ve söyledigim bunca kötü sözlere karsin sen, bu köprüyü yaptirarak ne denli iyi ve ne denli büyük bir insan oldugunu gösterdin,dedi agabeyine.-Simdi bir büyüklük daha yap ve sen de kollarini açarak bana gel...Köprünün iki ucundan ortaya dogru yürüyen kardesler,köprünün ortasinda bir
araya geldiler ve özlemle kucaklastilar. Büyük kardes bir ara arkasina baktiginda,çantasini toplayip, oradan ayrilmakta olan ustayi gördü.
-Gitme, dur, bekle, diye seslendi ona.
-Sana yaptiracagim birkaç is daha var, çiftligimde...
Usta gülümsedi;-Ben buradaki isimi tamamladim, gitmem gerek, dedi ve ekledi:-Yapmam gereken daha çok köprü var. Köprüleri kurabilecek gücünüz hiç eksik olmasin,Köprüleri kurduktan sonra da, yikilmamasi için sık sık bakimini yapin, yani sevdiklerinize zaman ayirin, o köprü yoluyla sık sık gönüllerini ziyaret edin."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:33 AM
Kudüs'te görevlendirilen bir gazeteci, Aglama Duvari'nin önünden her
geçisinde, yasli bir Musevî'nin orada öyle durup dua ettigini fark etmis.
Bir hafta, iki hafta... sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar
vermis.
Izin alip teybini açmis, sormus adama:
- Adiniz?
- David. Polonya Yahudisiyim. Yasim 65. Smalla'da bir manav dükkânim
var. Evliyim. Iki çocugum Tel Aviv'de bir çiçek serasinda çalisiyor...
- Sizi her gün burada, Aglama Duvari'nin önünde, dua ederken görüyorum.
- Evet, her sabah dükkâni açmadan buraya gelirim. Dünya barisi ve
insanlarin kardesligi için dua ederim. Ögle tatilinde bu sefer
insanlarin mutlulugu, acilarin sona ermesi için Yaradan'a yalvaririm.
Aksam da, eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanlarin esenligi için
dua ederim. Cumartesi günümü de burada, yine dua ederek geçiririm.
- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz?
- Israil'e göçtügümden beri, yani 40 yili geçti.
Gazeteci çok etkilenmis, heyecanla sormus:
- 40 yildir her gün dua ediyorsunuz. 40 yildir yilmadiniz. Bugün nasil
bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?
Uzun uzun iç geçirmis yasli Musevî; sonra bezgin bir sesle cevap vermis:
- Vallahi artik bilemiyorum, demis. Içimde, sanki duvara
konusuyormusum gibi bir his var...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:34 AM
Bir ailenin televizyonu bozulur ve tamirci çağırırlar. Televizyonun içi açıldığında bir sürü ekmek kırıntısı çıkar. Evin hanımı, bunu evin küçük yaramaz kızının yaptığını hemen anlar fakat pek çok annenin yapacağı gibi ona kızmak onu cezalandırmak yerine kızını karşısına alır ve neden yaptığını sorar. Kızın cevabı karşısında oradaki hiçkimse gözyaşlarını tutamaz... Küçük kız, televizyonda Afrika`daki aç çocukları gördükçe hergün kendi ekmeğinden ayırıp televizyonun arkasındaki deliklerden onlara ekmek kırıntısı atıyormuş...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:34 AM
Venedik'te kenar mahallelerden birinde, bir cafe-barda
kahvelerimizi içiyorduk. İçeri giren müşterilerden
biri barmene " İki kahve, biri askıda" dedi, iki kahve
parası verip, bir kahve içip gitti. Barmen de
duvardaki çiviye bir küçük kağıt astı. Biraz sonra içeri
iki kişi girdi, onlar da "üç kahve biri askıda" dediler ,
iki kahve içip, üç kahve parası ödeyip gittiler. Barmen
askıya yine küçük bir kağıt astı. Bunu gün boyu böyle
sürdüğü anlaşılıyordu. Biraz sonra kahveye üstü biraz
eski-püskü, belli ki yoksul bir adam girdi ve barmene
"Askıdan bir kahve" dedi. Barmen hemen bir kahve
hazırladı ve yeni müşterinin önüne getirdi. Yoksul kişi
kahvesini içtikten sonra, para ödemeden çıkıp gitti.
Barmen ise duvardaki askıya taktığı kağıtlardan birini
kopardi, parçaladı, çöpe attı.
Yardım etmek için, insanların gereksinimlerini belirlerken,
yalnızca yaşamsal gereksinimlerle sınırlı kalmak
zorunda değiliz. Askılara kahve asmayı da unutmamak gerek.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:34 AM
Evvel zaman içinde ayın bir parçasını isteyen
bir kadın varmış. Aslında azıcık ay tozu bile
yeterliymiş ona. Olanaksız bir düş değilmiş onunki,
garip bile değilmiş. Aya giden adamlar tanıyormuş,çünkü
o vakitler modaymış aya gitmek. Şimdi bulunduğumuz
yerden pek uzak olmayan bir yerden hareket edermiş adamlar;
çok yüksek roketlerin üstüne yerleştirilmiş delikten
gemilere binerlermiş.Ne zaman gümbürdeyen,çevresine ateşten
çiçekler saçarak fırlayan bir roket atılsa gökyüzüne,
kadın mutluluktan deli olurmuş. "Fırla!Hadi!Hadi!"diye
haykırırmış roketin ardından. Sonra da
üç gün üç gece karanlığın içinde uçan adamların yolculuğunu
coşkuyla, kıskançlıkla izlermiş.Onlar için ay bilimsel bir olay,
teknolojik bir başarıdan başka birşey değilmiş.Yolculuk
sırasında şiirsel bir tek söz etmezlermiş,yalnız rakamlar,
formüller, sıkıcı birtakım bilgiler.Biraz insanlıklarını
anımsadıklarında dünyadaki en son futbol maçlarının
sonuçlarını sorarlarmış.Hele aya ayak bastıktan
sonra daha da az söz çıkarmış ağızlarından.Önceden
hazırlanmış bir iki cümle söyleyip,tenekeden bir
bayrak dikerler,robotumsu devinimlerle bir garip
tören yaparlarmış. Sonunda geri gelirlermiş
bir yığın taşla ve tozla. Ay taşları,ay tozu...
Kadının düşlediği toz. Onları bir daha gördüğünde
yalvarmış, "Bana biraz ay verirmisiniz?Sizde o kadar çok ki!"
Ama hep aynı karşılığı alırmış:Veremeyiz,yasaktır.
Ay parçaları hep laboratuvarlarda ya da aya gitmeyi bilimsel
bir olaydan, teknolojik bir başarıdan başka şey saymayan
kişilerin masalarının üstünde kalırmış.
...
Gene de aralarında bir tanesi bana ötekilerden daha iyi
görünmüştü. Gülmesini,ağlamasını bildiği için.Ufak tefek,
çirkin,dişleri birbirinden ayrık ve yüreğinde korku olan bir
adamdı. Korkusunu saklamak için güler,gülünç şapkalar
giyerdi.Bu da ona ruha benzer bir şey vermişti.Bu yüzden
onun arkadaşıydım,birde ayı haketmediğini bildiği için.
Her görüştüğümüzde söylenir dururdu:"Oraya çıktığımda ne
diyeceğim.Şair değilim ki,derin,güzel şeyler söylemesini
bilmem ki..." Aya doğru yola çıkmazdan bir iki gün önce bana
veda etmeye geldi,aya vardığında ne diyebileceğini de sordu.
Gerçek olan,dürüst içten birşeyler demesini söyledim;örneğin
korkuyla dolu küçücük bir adam olduğunu söyle dedim.
Sevdi bunu ve yemin etti: "Geri dönersem eğer sana biraz
ay getireceğim.Ay tozu!" Gitti ve döndü.Ama döndüğünde değişmişti.
Verdiği sözü ona anımsatmak için telefon ettiğimde kaçamak
karşılıklar verdi hep.Derken bir gün evine yemeğe çağırdı beni.
Sonunda bana biraz ay vereceğini düşünerek koşa koşa gittim.
Yemek bir türlü bitmek bilmedi,bense yerimde duramıyordum.
Sonunda,"Şimdi sana ayı göstereceğim"dedi."Şimdi sana ayı
vereceğim"dememişti ama ben ayrımsamadım o anda.Hala o gülünç
şapkaları giyiyordu,hala güler gibi yapıyordu.
Gözünü kırparak çalışma odasına götürdü beni,kilitli bir
dolabı açtı.Birkaç şey vardı içinde;küreğe benzer bir şey,
bir bahçıvan çapası,bir tüp.Hepsi de garip,
gümüşsü gri bir tozla kaplıydı.
Ay tozu!
Yüreğim deli gibi çarpmaya başladı.
Elimi uzatıp küreği yavaşça tuttum,çok hafifti,hemen
hemen ağırlıksız gibi.Üstündeki toz yüz pudrası gibiydi.
Derimin üstüne,ikinci bir deri gibi incecik bir gümüş tabakası
kaldı.Ayı kendi derimin üstünde gördüğümde neler duyduğumu
anlatmak çok güç.Zaman ve boşluk içinde yayılma duygusuydu
belki,ya da erişilemeze erişerek sonsuzluk kavramının ta kendisini
yakalamıştım.Bunları şimdi düşünüyorum,o anda hiçbir
şey düşünemedim.Adamın sabırsızlanmaya başladığını bile
fark edemezim o ara.Sonunda anladığımda küreği geri verdim.
"Teşekkürler"diye mırıldandım."Artık tozu alabilir miyim?
"Birden soğuklaştı:"Ne tozu?"."Bana söz verdiğin ay tozunu...".
"Aldınız ya"diye karşılık verdi."Dokunmanıza izin verdim ya...
"Şaka yapıyor sandım.Şaka yapmadığını,küreğe dokundurmakla
verdiği sözü gerçekten yerine getirdiğine inandığını anlayabilmem
için bir kaç dakika geçti,yıllardan uzun gibi görünen dakikalar.
Yoksullara bir dükkan vitrinindeki değerli taşı gösterdiklerinde
ya da katılamayacakları bir şöleni uzaktan seyrettirdiklerinde
yaptıkları bu işte.Şaşkınlığımdan,kederimden,tutmadığı
sözü bir tokat gibi suratına patlatmak,kötülüğünden dolayı ona
hiç değilse sitem etmek aklıma gelmedi.Tek düşüncem: Bu
yaptığının çok acımasızca olduğuna onu nasıl inandırabilirim?
İşte bu umutla ona yalvarmaya başladım,ayın bir parçasını
istemediğimi, yalnızca önceden söz verdiği ay tozundan bir
lokmacık istediğimi anlattım uzun uzadıy****endisinde ne
kadar çok vardı,dolaptaki her şey ay tozu kaplıydı, bunun bir
tutamcığını alıp bir kağıdın üstüne ya da ne bileyim benim
derim olmayan herhangi bir şeyin içine toplamama izin verse;
yıllar yılı karşıma alıp bakabilsem kendi ayıma...Öteden beri
düşlediğim bir şeydi, o da biliyordu bunu, kapris yapmadığımı
çok iyi biliyordu. Ama ben yalvarıp yakardıkça o sertleşti,
ağzını açmadan soğuk soğuk baktı durdu bana. Sonra gene hiçbir
şey demeden dolabı kilitledi ve odadan çıktı.
Olduğum yerde durakalmış avucumdaki ay tozuna bakıyordum.
İşte elimde,avucumun içindeydi ay,ama onu nereye koyacağımı,
nasıl saklayacağımı bilemiyordum.En hafif bir dokunuş yok
edecekti onu.Boş yere kafa yordum,bir çözüm aradım yitirmemek
için elimdekini.Oysa kafam bir sis bulutunun içindeydi sanki ve bu
sis bulutunun içinden bir tek cümle yinelenip duruyordu.
"Yüzümden pudrayı silmek gibi bir şey olur bu.Neyle silersem
sileyim yok olacak".Korkunç bir işkenceydi.Gülünç bir dilenme
açılışında kalmış olan gümüşle örtülü elime son bir kez daha
baktım,boğazımda yumrulaşmış ağlama isteğini yuttum,acı
acı gülümsedim.Ay taa çok uzaklardan gelmiş,derime konmuştu
ve ben onu sıyırıp atmak üzereydim.Bir daha hiç almamacasına.
İsteseydim bile böyle avucum açık,hiçbir şeye dokunmadan
kalamazdım.Er ya da geç parmaklarım bir şeye sürünecekti ve her
şey boşlukta yok olan duman gibi uçup gidecekti.Acımasız bir
aptalın acımasız şakası yüzünden! Kızgınlıkla yumruğumu sıktım.
Yeniden açtım. Artık avucumun içinde görebildiğim tek şey kirli,
karmaşık ince ince çizgilerden örülmüş bir tür ağdı.Dolap kapısına
sildim elimi.Yapışkan bir iz bıraktı,upuzun bir göz yaşının izi gibi.
Evden ayrıldığımda ay ışığı vardı,geceyi bembeyaz aydınlatmıştı.
Dolu gözlerle bir süre baktım ona, sonra biraz ağladım.
Düşündüm ki,temiz ve ak bir şeyler var olmaya görsün,
onu hemen kirletecek birileri çıkar.
"Sana bir kerecik dokunabildim" dedim "Bu bile bana yeter..
Ama lütfen seni kirletip, sahiplenmelerine izin verme."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:34 AM
Karanlık bir odadayım. Yüreğime senin nefesini çekiyorum. Aynalar yüzüme gülüyor alaylı alaylı. Aynalarda sensizliğimi ve bakamadığım yüzünü görüyorum. Ne kadar uzaksın bana? Başımı çevirdiğimde göremiyorum gözlerini, oysa kalbimde hissediyorum kalbinin kıpırtılarını. Bir yaz yağmuruydu seni alıp götüren. Söz vermiştin oysa bir sonbahar akşamı döneceğim diye. kalbime sonbahar geldi. sen yine gelmedin.
Sığındım; biçare sensizliğime, senin yerini tutmasa bile. Yinede bir umut besliyorum ölümle yoğrulmuş ve sen gittin gideli dallarını köküne salmış ay ışığı ile beslenen yüreğimde. Artık ne güneşin doğmasına izin veriyor nede yağmurun yağmasına yüreğim. Sen gittin diye. Çocuksu duygularımla besliyorum gitmesin, terk etmesin diye beni yüreğim. Masal kahramanlarımda terk etti beni, suçlu benmişim gibi. Bembeyaz aşklarda kaldı doyasıya kullanamadığım gülümsemelerim.
Sen gittin gideli yıldızlara takılır gönlüm, inadıma resmini çizer, ölüm kokan yıldızlar; ben bayılırım. Çok uzakta bir sen görürüm hayalimde, koşarım kavuşmak, koklamak, sarılmak için sana; her adım uçurum olur. ölürüm. Her adım sen olur. Uyanırım; gözlerimden bir damla sen düşer, ağlamaklı olurum. Gecenin karanlığı korkutur, göz yaşlarım boğar beni. Bulut bulut sen gelirsin "kurtuldum" derim. alır beni sensizliğe atarsın. Ben ağlarım. "Biraz eskitilmişte olsa senin bu sevda" gel gel de al diye çığlık atarım yıldızlar sağır olurcasına.
Sana dokunmak istediğimde uzaktaydın, uyuduğumda gecede, beklerken kayıptın. Yalan kadar doğru, gerçek kadar acı, dokunacak kadar yakın, göremediğim kadar uzaktın.
Sen uzaktın
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:35 AM
Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni ...
Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.
Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.
Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...
Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.
İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.
Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:35 AM
Bir sonraki gece...
Birer birer gittiler yaşamımdan. Herbiri ayrı bir yaraydı , her biri ayrı bir yaşanmışlık, güzel ve çirkindiler, umutları, umutsuzlukları vardı, sevdaları vardı, en önemlisi insandılar , insan olmayı ve insanları seviyorlardı. Ben onları öylece seviyordum. Yanımdalarken kırıyordum onları, bazen küçük düşürüyordum , kendimi yükseltiyordum. Oysa paylaşılmışlıkların en güzelini yaşıyordum onlarla . Kurgu değildi bu, sıralı hayaller silsilesi değildi, kandı, etti , duyguydu tümüyle. Önceleri bebim için tutunacak birer daldılar, hiçliğimi eriten çokluğumdular , sonraları sevdamdılar .
Sabah...
Güneş penceremi tırmalıyordu artık. Ben geceden kalma mutluluklarınmı süzerek güne umutlu başlama kavgasındaydım . Yaşam sürecinin bir basamağını daha yılgın ve durağan atlamaya hazırlanıyordum. Geçmiş belleğimde dingin bir tutarlılıkla mıhlanıp kalmıştı. Bu yaşadığımız günlerin ne denli kepaze olduğunu mırıldanıyordum. İçimde acı tadı vardı ayrılıkların, yalnızlıkların .Boşluğu kucaklayan kollarımda yorgunluk ve yitikliği aynı anda yaşıyordum .Geleceği bilmiyordum ve bu beni yaralamıyor aksine kamçılıyordu . Dört elle olmasa da yaşama bağlanmamı sağlıyordu . İleriye dönük planlar yapmıyordum , dilidmde hep aynı dizeyi gezdiriyordum ; "Que sera sera" . Hoşuma gidiyordu bu. Ama kadercilik değildi benimkisi , sadece hoşuma gidiyordu. Çünkü bir bakıma doğruydu , olacak olan olurdu ve bu yabancı dildeki karşılığı içimi ısıtıyordu.
Dünü artık unutup beynimin ücra bir köşesine itmenin zamanı gelmişti. Bana yararı yoktu hatırlamanın . Unutmak ; o ne büyük bahtiyarlıktı. Ve çoğu insan kendini irdelemek yerine bu büyük zenaati kullanarak mutluluğa erişiyordu. Ama benim için yine de eşidi yaşamamaktı.
Evden çıktığımda kör bir vaktiydi sabahın ve körlük sanki tüm şehri sarmışcasına insanlar da yitik bir şeylercesine ararcasına , kör topal ilerilyorlardı caddelerde, birtaz sonra her biri işyerlerine, okullarına varacak ve akşama kadar yaşama ara vereceklerdi. Çünkü yazarın dediği gibi yaşam gecenin konusuydu, tek kalmanın ve içkinliğin konusuydu , gündüzün ve hengameli bir kalabalığın değil . Bu bir anlamda rahatlatıyordu insanları, işteyken sayılar ya da dosyalarla uğraşıyor , kimisi yük taşıyor, kimisi araba sürüyor ve akşama evlerine döndüklerinde rahat bir yorgunlukla uykuya dalıyorlardı ve bu ebedi istirahat provalarını habersizce yaptıktan sonra kendilerini ertesi güne aktarıyorlardı. Ben de bu yığınsal kalabalığa katılarak hızla yolumu eritmeye başladım. Kafamı hiçbir şey üstünde yoğunlaştıramıyor , sadece yürümekle yetiniyordum . Belki de bu benim mola verişimdi . Anlamsız bir rahatlıkla öylece ilerliyordum her sabah ve hergün yaptığım gibi işle ilgili ve birbiriyle ilintisiz bir sürü şeyi kafamdan hızla geçirirp sonuçta hiçbir yere varamamanın huzurunu yaşıyordum.
Mola...
İşe geldim artık. Rutin selamlaşmalardan sonra masama oturdum. Birkaç kişi gelip bir şeyler analttılar . Boş bir anlayışlılıkla suratlarına baktım . Ne anlattıklarını biliyordum , dinlemem de gerekmiyordu aslında ama büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi yapıyordum . Hepsi dinlenilmiş olmanın ve onaylanmanın sevinciyle ayrıldılar yanımdan , ne büyük huzurdu onaylanmak. Dosyanı çıkardım , birşeyler yazdım , rutin , sıradan hep yazılagelen şeyler .Ezberlenmiş roller gibi rahatça akıyorlardı kağıda . Değişik olaylar olmasını bekliyordum . Ufak bir renkti aradığım. Ama yaşantımız ömylesine tek renk hale gelmişti ki o renk dışındaki rtenklere şüpheyle bakmaya da alışmıştık . Siyahın bile tek tonu vardı bizim için , versiyonları değil sadece kendisi ilgilendiriyordu bizi.
Bu karmaşa içerisinde daha fazla renge tahammülümüz kalmamaıştı sanki. Zaten varolan o tek renk bile yeterince korkutuyordu bizi . Daha büyük korkulara katlanamazdık , yaşantımızı diğer renklerle kirletemezdik . oysa yıllar sonra kirlenmenin güzel olduğuna dair reklamlar yapılacaktı .
Etrafımı boş gözlerle süzdüm . Bir arkadaşla göz göze geldik . Yine aynı sevimil bakşlar ve baş eğmeler . Ne kadar tanıdık bir yaşamdı bu , bana aitmiş gibi . Cidden benim miydi bu yaşam ? Telefon çaldı . Bir ses evecenlikle "Doktora gidiyorum , eve geç kalacağım" dedi. Tamam bile demedim , gereksizdi çünkü . Yemek vaktine kadar öylece oturdum , birkaç imza attım , birkaç demlik çay içtim , sigaramı hiç ettim onunla birlikte . Ne iyi ....
Yemekten dönünce gazete okudum . Kuponaları seyrettim . Kesmek külfet ama seyretmesi zor değil . Keşke "Kuzate" diye bir gazete çıksa ve ben kuponları öylece seyretsem . Ne haber , ne köşe yazısı , ne salya sümük duygu pazarlayıcıları, hiçbiri, bu tek renk hayatımızı kirletmese. Ama ben bunlarla avunabilecek miyim? Mutlu olmam şart mı? Gazeteleri karıştırdım. Kışırtısı beynimi zonklatıyor. Devam ettim , bir ara telefon çaldı. Sonra "Sizi arıyorlar" dediler. Büyük bir üşengeçlikle yarimdemn kalktım . Ses tanıdık ve sadece bir cümle "Gidiyorum"...
Öğle vakti...
Telaşla kapattım telefonu. Rengim değişmişti. Hızla çıktım işyerinden . Koşasım geldi ama yapamadım , çok istedim ama adımlarım ihanet etti bana . ( Kış , rüzgar her şeyi itekliyor. Yolda iki kişi öylece yürüyordu rüzgara aldırmadan. Üşüyorlardı ama elleri ceplerinde değil . Dar bir yola sapıp dik bir yokuşa çıktılar. Sonra bir koruluk . Şaraplarını çıkarıp sessiz çığlıklarla yudumladılar. Yanlarından birkaç kişi geçti , bakıp gülümseyerek. Sonra şişeleri bitiyor ve birisi yuvarlana yuvarlana , diğeri onu kaldırmaya uğraşarak ilerliyorlar. Sonra keskin bir soğuk , uzun bir yürüyüş ve sahne sona eriyor.)
Aklımdan hep paylaşımlarımız geçti. İnatla itekliyorum onları ama gitmediler. Gitmelerini istemiyordum aslında . Bağırıyorum , duymuyorlar , yıtıyorum kaldırımları karşıma dikiliyorlar , ağlıyordum. İskeleye geldim şimdi , etrafı kolaçan ederek. Gideceğim yolu bulunca hizla ilerledim. Orada , ileirde duruyordu . Sırtı bana dönük . Adınlarımı ağırlaştırdı. , bu süreyi uzatır diye. Yavaşça yaklaşıp sırtına dokundum . Donuk gözlerle baktı. Susutuk. Yırtıcı ve korkunç bir sessizlikti bu. Sokak boyunca ilerledik , durdu.
"Sana söylenecek çok şey yok dostum. Gidiyorum , çünkü bu aklayacak beni. Gidiyorum , çünkü kalırsam yoklaşacağım . Ağlamayacağım , göz yaşlarımı harcamayacağım. Son anımız salyalı sümüklü olsun istemiyorum . Biliyorsun gönlümüzde acılara daha çok yer var. İleride ellerimiz yine kavuşacak , kuvvetle sarılacağız birbirimize . O güne değin ağlamak yok , sevinçten ağlayana kadar ağlamak yok , dostum , gidiyorum." dedi .
Birşey söyleyemedim , boğazımdaki çığlık taşamadı dışarı. "Öyledir , dost , öyledir." dedim. Kucaklaştık ve yönlerimiz ayrıldı , belki sonsuza dek . Ama bu incitmedi bizi . Kırgınlığımızı ve haykırışlarımızı kalbimize gömdük . Ağlamadık , çünkü ağlamak yaralayacaktı bizi. Güldük ve isyanla boyun eğdik , güpegündüz.
İlk değil , son da ....
Artık kayboldu gözden ve ben yıllar sonra ilk kez gözlerimden akan yaşaş şaşarak ve aydınlığımızı elimde güneşe eş tutuarak işimin yolunu tuttum . O gitti ve güçlüler hep terk edenlerdir sözü geldi aklıma , güldüm.
Akşam...
Körpe mutlulukları daha başta yitirmenin ve umutlarımızı kararsız sabahlara ötelemeninne denli zor olduğunu ikimiz de biliyorduk artık . Devinen bir korkaklık içinde uykulu bir sanal yaşamın kıpırdanışlarını içimize akıttık. Dün günlerin en güzeli gibi görünse de henüz yaşamadıklarımızın da mutluluklara gebe olduğunu umuyorduk. Ama kendi dünyalarımızda bunu ne denli gerçekleyebileceğimizden habersisizdik. Ve bilmek işime gelmiyordu.
İkimizin de içimize sığmayan dünyalarımızı ortada bir yerelerde buluşturmayı umuyorduk . Bir bağlamda başarmıştık da bunu . Ama yine de olamamıştı . İki ayrı insandık , iki ayrı dünya . Düşlerimiz ve sevdalarımız vardı birbirine teğet , o özgürlüğü seçti ben sadece ipimi uzattım , fark buradaydı. Hayat bir sonraki ayrılığa kadar yeni bir yara açmıştı kalbimde ve zaman buna çare olacaktı , umut ediyordum.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:35 AM
Nekadar uzun zaman geçti ben bile sayamadım yılları.Hani bir yaz akşamıydı,simsiyah gözlerin gözlerimin içinde ,belki sussam,o dakika ağlıcaktın karşımda çocuk gibi,ben sana elveda derken öylece baktın ardımdan ben giderken..Arkamı döndüğümde ben de ağladım,biliyormusun nerden bileceksin ki neden sana veda ettiğimi,neden bırakıp seni ve o güzelim İstanbul`u bırakıp gittiğimi nerden bileceksin.
Dur anlatayım sana yıllar sonra, ben o zaman yirmibir sen yirmi yaşındaydın benim doğum günü partimdi,sen sahnede şarkı söylüyordun.Benim gözümde yaşlar vardı, arkadaşlarım zorla getirmişlerdi o gece oraya bilsem sonumuzu gelirmiydim hiç.Gece uzundu sabaha kadar sahildeydik hani,hep beraber o kadar kişi içinde bana gözlerime bakarak söylediğin o şarkı varya hala kulaklarımda sana sevdiğim diyemem yalan yalan vallahi yalan inanki yalan...dememeliydin ve beni sevmemeliydin ben zaten evli ve bir çocuğu olan biriydim.beşikkertmemdi benim kocam hiç bir zaman senin gözlerin gibi bakmadı onun gözleri benim gözlerime,ama yinede ben onundum ve gitmeliydim.hiç yaşanmamış aşkım elveda..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:36 AM
Bugün aldatışın öyküsünü yazıyorum,
Belki de aldanıştır bilemiyorum.
Gurur duymasam da yaptığımdan,
Aldattım seni itiraf ediyorum
Aldatmanın ilk öyküsü,
Turkuvaz boyalı bir şehir vapurunda başladı.
Sabahın alacakaranlığıydı,
Ve gözleri açık, yüreği uyuyan
Yolcular işe yetişme telaşındaydı.
Mevsimlerden hazan, aylardan aralıktı.
Ihlamur ve adaçayının buharından,
Vapurun camları buğulanmıştı.
Dışarıda martılar hayat kavgasında,
Bedende yüreğim aşk telaşındaydı.
Hırçın dalgalar sancaktan vurmakta iken,
Yüreğim uzaklarda birine sevdalanmaktaydı
Buğulu camda, hırçın dalgalarda,
İlk kez birinin yüzünü arıyordum.
Bugün seni evde bıraktım yalnızlığım,
İlk kez seni aldatıyorum...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:36 AM
Ağbi, geçenlerde resmen dumura uğradım. Ayşen var bilirsin.
Kızla okulda da aramız az buçuk iyiydi. Ama hatun bir kaç haftadır
pek takılmaz olmuştu. "Yahu ne iş?" diyorum. O da "Ballı" bir şeyler
diyor. "Tavşanlar" diyor. "Gel diyorum, cumartesi akşamı takılalım
bir yerlere" seninki hiç oralı değil. Yok erken yatacakmış, zaten çok
yorulmuş, pazar da ballı mallıya gidecekmiş, bir alay mazeret. Olm,
baktım bu iş böyle gitmeyecek. "Ben de geliyorum." dedim. Biliyon mu
kız bi sevindi... Ulan dedim, demek ki sandığım gibi değilmiş, kızın hala
bizde gözü var ama şu ballı işini de biraz sıkı tutmak lazım. Cumartesi
sabah aynen Gebze minibüslerine erkenden takılmaca. Hatun sırt
çantasına doldurmuş ıvır zıvırı. Biz de giymişiz ket'leri. Hani dağa
çıkacaz ya, işte hazırlıklı olalım dedik. Gebze'ye indik, hadi ordan
Hereke minibüslerine. Sanırsın 80 günde devrialeme çıkmışız. Allah'tan
az sonra bizimki bağırdı şöföre "Tavşanlı'da inecek var!" diye. Olm,
duysan bizim Ayşen'in sesini inanmazsın. Aynen öğrenmiş minibüs
raconlarını. Olmuş mu sana bir taşra kuşu. İndik... Sağa sola baktım.
Dağ mağ hak getire. Bir b*k yok. "Yahu" dedim "Ayşen, nerde kız, bu
dağ?" Ağbi, seninki şöyle küçümser, küçümser bi baktı. Valla içim bir
garip oldu ama renk vermedik. Kız koyverdi asfalt bir yoldan kendini
aşağı, bizde aynen peşinden. Gittik gittik, köye girdik. Bakkal çakkal
vaziyetleri, poğaça, gazoz almaca, caminin yanında çay içmece. Aaa!
Bir baktım, sırtı çantalı bir kaç kişi daha geldi. "Vay Ayşen'ciğim ne
haber'ler" Sarılmalar, alayı kanka olmuş bizim kızla. Bizimki de aynen
beni tanıştırıyor. "Okuldan bir arkadaş!" Ağbi duydun mu? "Okuldan
BİR akradaş". Hani okulda arkadaş dediğin b*k gibi, bu da onlardan
biri. Yani öylesine, fasulyeden. Ulaan dedim, orada ne halt ediyorsanız,
size beş basmazsan bana da....... Neyse, yürü babam yürü, dere geldi
köprüden geçtik. Köpekler sardı, biz onlara havladık falan sonunda
geldik ballı dediklere yere. Olm, bir kanyon.. altına edersin. Hiç öyle
İstanbul'un yanında böyle yer aklına gelmez. Sanırsın Amerika'ya falan
geldin. Bizimkiler bastılar sol tarafa çıkıyorlar. Yahu her taraf kaya.
Olm, dedim kendi kendime; aman kestaneye mukayet ol, Ayşen
giderse mayşen gelir, kestane gitti mi bir daha nah! gelir.Durduk.
Oh, dedim. Şöyle oturup aşağılara bakarkene bi kola mola kayalım.
Haydaa! Bizimkiler başladılar soyunmaya dökünmeye. Ulan öbür
tayfadan bir kız, çıtır mı çıtır. Şöyle, badi türü siyah bi şey giymiş.
Vücut, çok güzel değil ama zıpkın gibi. Ayaklarına renkli bale
ayakkabısı türü bir şeyler geçiriyorlar. Diğer heriflerin çantalarından
bir şeyler çıkıyor. Aklın uçar. "Gençler! Ne yapacaksınız?" dedim.
"SporT Klaymbing" yapacağız dediler. Ulan soramıyorum da o, ne
diye. Burada herkes, işin raconunu biliyor. Bir de üstüne üstlük
lavuklardan biri kolunu Ayşen'in omzuna şöyle bir attı. Olm, Allah seni
inandırsın aynen şöyle bir şey dedi: "Geçen hafta TOP ROP yaptığın
yeri bu hafta RED POĞİNT dene bakalım." Anaa! Mıçtık! Ulan bunlar
nece konuşuyorlar? Bizim kızı da aralarına almışlar. Yoksa, bunlar
şeytana falan mı tapıyorlar? Baktım bizim ki de mevzuyu çözmüş
aynen laf yarıştırıyor: "Ama Salih, ben en fazla beş artı çıkıyorum..."
Ulan ben de sana bi kafa çıkacam!.. Göreceksin. Bi yandan da bana
bakıp göz kırpıyor. Ulan cıvır, hem beni, hem de Salih'i mi idare ediyor
acaba? Her neyse biraz mevzu dağılsın diye kafayı bir kaldırdım. Ağbi,
kayanın üzerinde bir herif. Hani kaya dediysek öyle bizim oradaki
aşıklar kayası falan gibi değil ha!.. Ağır deprem hasarlı bina duvarı
gibi... Adamın üstüne geliyor. Ağbi herif, ya örümcek adam ya da, onun
memleketlisi. Yahu kardeşim sen orada nereyi tutuyorsun, neye
basıyorsun?.. Olm, adam nasıl çıkıyor biliyor musun ? Hayatta
inanmazsın. Altta geyiğin biri de ipi tutuyor. O ip ne işe yarayacaksa?
Kuyudan adam mı çekeceksin? İp salacaksan yukardan sal da bir işe
yarasın. Adam düşerse tutarsın. Aaa! Bizim kıza da bir şeyler
giydirmişler. Salih bir heves, kızın karnına bir şeyler bağlıyor. Şangır,
şungur bir takım alet edevat çıktı. Olm, alayı rengarenk. Aralarında
muhabbet de devam ediyor "EKSPRES" olsun, "TAKOZ" ver.
"FREND"in iki numarası yok mu? Ağbi, artık kadere kısmet, çöktüm
kayanın köşesine. Bizimki, asıldı kayanın birine. Lavuk da ipin öbür
ucunu tutuyor. Ulaan, içim bir kötü oldu... Bizimki düz kayada
yükseldikçe yükseliyor. İster misin şimdi yere düşüp karpuz gibi
patlasın. Dokunmaya kıyamadığım başı CART! İkiye ayrılmış falan...
Başım dönüyor resmen. Baktım lavuk da dikelmeye başladı. Hani,
bekçi köpekleri postacıyı görünce nasıl dikelirler, onun gibi. Bunlar da
korktuklarına göre durum biraz vahimleşiyor galiba. Aralarında
konuşmaya başladılar. Ayşen'e de duyurmuyorlar. "Yahu, kız da daha
acemi sayılır"... "Yapar yaw, geçen haftayı görmedin mi"... "Olsun
tecrübesi eksik"... Bir yandan da lavuk bizimkine bağırıyor: "Ayşen!..
Sağ elinin hemen yanında bolt var. Tak oraya bir ekspres." Ulan
bunlar ekspres falan derken tez elden bizim kızı eksprese bindirip
eşekler cennetine gönderecekler galiba. Aldı mı bizim kızı bir telaş.
Olm, bayağı yukarda. Bacağı titremeye başladı, ta buradan görüyorum.
Kıçında sallanan alet edevata bakmaya çalışıyor. Canım benim, nasıl
da çırpınıyor. Hah! Bir tane buldu. Çıkarttı orada bir yere çengel gibi
taktı. Ardından bir şey daha taktı. Valla tam ne yaptığını göremiyor.
Yukardan "Klik! Kluk!" sesler geliyor. Birden herkes rahatladı. Bizim
lavuk tayfası, gülmeye başladı. Anlaşılan kriz durumu çözüldü. Ayşen
biraz daha yükseldi. Ama bizimkiler pek bir rahat. Ulan her halde bir
bildikleri vardır diye ben de fazla kasmamaya çalışıyorum. Birden
durumu çaktım. Bizimki düşerse ipi, en son taktığı zımbırtıda asılı
kalacak, aynı yukardan ipe bağlanmış gibi olacak. Baktım, kız iki tane
daha şu ekspres denen şeylerden takmış, ipini de içlerinden geçirmiş.
En sonunda kayanın tepesine kadar vardı. Ulan helal olsun be!
Hakkaten ciddi bir işmiş bu. Bizimki de pek yamanmış. Salih, elindeki
ipi yavaş yavaş koyvermeye başladı. Bizimki gökten melekler gibi
aşağıya süzülüyor. Geldi, geldi, biraz ileriye kondu. Herkes bi tebrik
ediyor ki, bilemezsin. Beş bilmem ne başarmış. Dur yahu demin
ezberlemiştim, şimdi unutmuşum. İpleri çözdü. Kırıta kırıta yanıma
geldi. Hafif terlemiş biliyon mu, kokusu ciğerime öyle bir doldu ki,
anlatamam. Resmen başım döndü. Tam rüyalar alemine geçecekken,
hani damdan düşer gibi "Sen de denesene" deyiverdi. Neyi denemek?
Hayır!.. Denemek istemiyorum?.. Benim ne işim var o kayanın
üzerinde!.. Diye bağırıyorum ama sanki aynen kabustayım. Ağzımdan
çıt çıkmıyor. Olm, birden kendi sesimi duymaz mıyım? Valla, Allah seni
inandırsın, ben, orda öyle başkası gibi konuşuyorum, "Tabii" diyorum.
Başka bir kayanın altına gittik. Caner diye birisi yukarı çıktı. İpi aşağı
attı. "Burası başlangıç için daha iyi dediler." "Korkma, bu ip üç ton
çeker dediler" İyi de olm, bu Caner denen çocuk çöp gibi bişi.. Üç kilo
çekecek hali yok. Hepsi güldü. Sürtünmeymiş, özel tekniklermiş, tek
elle iki tonu durdururmuş. Ağbi, baktım çocukların hepsi delikanlı
tayfa. O anda öyle bir kanım ısındı ki. "Hadi tırman"dediler. "Nerde
olm, ekspresler. Kıza vermiştiniz bana vermediniz" dedim. "Hop! Dur
bakalım, onların daha sırası gelmedi, sen önce adam gibi burayı
tırman." dediler. Burası biraz daha kolay. Hadi bakalım deyip tuttum
kayayı. Çocukken mahallede ceviz ağacına çıkardık. Onu falan
hatırladım. Bir iki tuttum. Vay be! Ağbi, gidiyor. Aşağıdan da
konuşuyorlar, duyuyorum, "doğal yeteneğim varmış" Var tabii be!
Neden olmasın ki! Olm, ardından bi topukladım, aynen yükseliyorum
ha! Ben çıktıkça ip geriliyor. Hani bir düşsem en fazla on santim
inecem. İyice de cesaret geldi. Ulaan, diyorum içimden, çocuklara
lavuk mavuk dedik, şimdi de canımızı emanet ediyoruz. Meğerse bu işin
raconu böyleymiş. Kayanın tepesine vardım. Baktım bir düzlük. Bi sürü
bantlar, demir halkalar, ipler falan. Oraya istasyon diyorlar. Hah,
tamam işte ekspresin treni hazırdı, bi istasyonu eksik kalmıştı. "Eee
bitti. Şimdi ne yapacağım?" diye sordum. "Kendini ipe bırak" dediler.
Olm, demesi kolay. Altımda yirmi metre boşluk. Çocuklar kalorifer
böceği gibi görünüyorlar. Nasıl atarım kendimi? Ama Racon neyse
uyulacak. Kendimi arkaya doğru eğdim. Ulan bir türlü gitmiyorum.
Aşağıdan bağırıyorlar. "Kayayı bıraaak!" diye. Valla farkında değilim,
sol elim pençe gibi kayaya geçmiş, bacaklarım tir tir titriyor. Yok ağbi,
olacak gibi değil. O kayayı aslan gibi tırmanıp, sıçan gibi inmek olmaz.
Kapadım gözlerimi, okudum içimden bir şeyler. Küçükken anneannem
öğretmişti. Baktım asansör gibi yavaş yavaş iniyorum. Caner ipi
bıraktıkça ben aşağıya kayıyorum. İndim, indim, Ayşen tam ayağımın
dibinde. Kız öyle kendini hiç kasmıyor. Yere ayak bastım, baktım kız
boynuma sarılmış öpüyor. Ağbi var ya, o anda sevinçten hüngür hüngür
ağlayacam zor tuttum kendimi. Diğer çocuklar da çok kafa. Salih'e
baktım, bizimki öptü diye hiç bozulmaca falan yok. Gelmiş o da tebrik
ediyor. Yanlış anlamışım. Daha da bi sevindim. Ağbi, ondan sonra neler
oldu neler. Aynen ben mevzuya yazıldım. Ulan elde avuçte ne varsa
döktük ortaya. Yok frikşın ayakkabısıymış, sırt çantasıymış, kılmış,
tüymüş cebi boşaltıp, evi doldurduk. Şimdi her hafta Tavşanlı
Ballıkayalar'a gidiyorum. Hafta içinde de iki gün antrenanım var.
Geçen hafta yedilik ilk rotamı top rop çıktım. Yani ip yukardan
geliyordu. Ama rota gerçekten çok zordu. Şimdi üç dört hafta daha
çalışıp, aynı rotayı red point çıkacağım, yani yükseldikçe ekspresleri
kayadaki boltlara takarak gideceğim. Bu arada sigarayı da bıraktım,
rakıya artık hiç takılmıyorum ama çocuklarla her pazar tırmanıştan
sona sıkı bir bira attırıyoruz. Ayşen mi ne yapıyor?
Bilmem. Onu çok ihmal ettimi söyleyip duruyordu.
Bir süredir artık Ballıkayalar'a da pek uğramıyor zaten...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:36 AM
Roman gibi hayatım
Her sayfayı cevirdiginde hüzünlenen
Her okudugunda dısı seni ici beni yakan dedirten
Ve aglayana sus aglamaya degmez diye ögüt veren
O kim ki dedirten
Hayat bu arkası yarın denilen filimden farksız
Her günü dertten deniz
Gülmeyi unutmus gözleri
Aglamayı meslek edinmis gözleri
Elbet birgün bende gülerim diyen yüregi...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:36 AM
__Sana Evin diyebilir miyim?.
__Neden ?....
Neden diye başlayan bir soru, cevabının ardında binlerce kelimenin
gizli olduğunu kendisi de biliyordu, ama yinede o gizemli kelimeyi
kullanmadan edemedi. Aslında neden o isimle hitap edilmek istediğini iyi
biliyordu. Ancak bir daha neden'e neden olan nedeni duymak, bilmek
istiyordu. Belki önceki nedenden bir başka bir neden vardır diye düşünüyordu.
Küçük bir ihtimal olsa da yine içine küçük bir umut doğdu ve o gizemli
kelimeyi kendisine sordu.
Güneş batmak üzereydi, sahilde sadece onlar vardı, akşam üstü sahilde
kimseler yoktu. Bir birinin elini kenetlenmişti, daha da parmaklarınızı
avuçlarında sıkarak yürüyorlardı. Şaziye hiçbir şey demeden o gizemli
kelimeyi sorduktan sonra, eğer vereceği cevap daha önce verdiği cevapla
aynıysa hiç de duymak istemiyordu. Bir daha ne kendi yüreğini sızlatmak
nede kanayan Ahmet'in yarasını bir kez daha kanatmak da istemiyordu.
Unutmaya yüz tutmuş, hayatının en güzel günleri cehenneme çeviren o
anları bir kez daha Ahmet'e hatırlatmak da istemiyordu. Ama içinde büyüdükçe
büyüyen bu kuşkunun nedeni de öğrenmeden edemiyordu.
Şaziye uzun zamandır içini kemiren, hiç yüzünü görmediği ama Ahmet'in
kendisiyle konuşmadığı süre içinde bütün kalbi onun olduğu kişiyi
kıskanıyordu. Hiçbir zaman cesaret edip de kendisiyle bu konuyu konuşmamıştı
o ana kadar ve hiçbir güç Ahmet'in onun duygularından
arındıramayacağını da iyi biliyordu. Ne zaman kendisine "sana evin diyebilir miyim"
sorulduğun da kendisi bunun nedeni biliyordu, ama yinede sormadan
edemiyordu. Belki bir gün gerçeği söyler diye. Ancak o güne kadar Ahmet var olan
gerçeği hiç söylemedi. İçinde alevlenen ateşiyle kavuran yüreklerini
Şaziye'ye göstermedi. Aslında kendi derdiyle onu üzmek de istemiyordu.
Şaziye kendisini sevdiğini iyi biliyordu. Sevmenin de ne demek olduğunu
da iyi biliyordu. Bir başkası için yüreği yandığı kadar, Şaziye'nin de
yüreği onun için yandığını da iyi biliyordu. Bu nedenle asla gerçeği o
ana kadar söylememişti. Hep aynı cevap ve gözlerini Şaziye'nin
gözlerinden kaçırarak. Kaçamak cevap vermişti.
__Ben bu ismi seviyorum.
__Başka bir nedeni yok mu.
__Sevmekten başka ne neden olabilir ki.
Şaziye bütün cesaretini topladı. O anda her şeye hazırdı. Bu nedeni
öğrenmek bahasına Ahmet'i yitirmeye de hazırdı.
__Ben hazırım. Eğer sende hazırsan anlatmaya başla. Her kimse Evin,
biliyorum aramıza beden olarak girmez. Ama duyguları ise her zaman
yanımızda, evimizde, hatta yatağımızda olduğunu biliyorum. Artık onunla
tanışmak istiyorum.
Sahil boyunca hiç konuşmadan yürüdüler. Ahmet hiçbir şey söylemek
istemiyordu. Aynı zamanda bu kadar karışık olan bir konuyla ilgilide
hiçbir şey de anlatmak da istemiyordu. Uzun yıllar yüreğini inciten,
*******ini uykusuz geçirmesine neden olan sevdayı nasıl anlatabilirdi ki, o
anda kendisine aşık olan kişiye. Ama Şaziye sessizliğe bürünerek onun
açıklama yapılmasını bekliyordu.
Şaziye onun açıklama yapmasını beklerken Ahmet de kafasında bin bir
fikir geçiriyordu. Bilemiyordu nereden başlayacağını. Evin ile o kadar
karışık şeyler yaşamıştı ki. Bir tarafta hayatının en güzel duyguları
onunla paylaşmıştı. Bir yanda da hayatının en karanlık ve yalnızlık
içinde avazı çıktığı kadar bağırdığı *******i onun hayalıyla yaşamıştı.
Hayatının en belirgin şeyleri Evin ile yaşadığı için, hangisini anlatmaya
başlayacağını bilemiyordu. "İyi tarafını mı yoksa kötü tarafını mı
anlatayım" diye düşünüyordu. İyi tarafını anlatırsam, Şaziye kıskanır ve
onunla geçireceği her an kıskançlık duygularıyla yaşayacağını düşündü.
Kötü taraf ise; asla Şaziye kendisine inanmayacağını düşünmeye başladı.
Uzun bir yürüyüşten sonra, artık karar verdi. Anlatacaktı her şeyi.
__Gerçek anlamda ilk aşık olduğum kızdı. Pek güzel sayılmazdı, ama
gönül bu bir kere sevmişti. Seviyordum, kendisi de beni seviyordu veya
ben öyle sanıyordum. Onsuz bir şeyi düşünemiyordum. Aslında onunla
gelecekte bir planım da yoktu. Onu yitirmek hiçbir zaman düşünemedim. Her
zaman benim olduğunu ve yanında olacağını düşünüyordum. O kadar seviyordum
ki, hiç düşünmeden hayatımı onun uğrunda verebilirdim. Derken bir gün
ailesi bizim ilişkimizi uygun görmedi ve ayrılmamız gerektiğini
kendisine söylediklerinden haberim yoktu. Nerden bilebilirdim ki, yaşantının en
karamsar günlerin beni beklediğini. Bundan sonra kendisinin bende
bıraktığı acı izlerle yaşayacağımı nereden anlayabilirdim ki. Neden ise
aslında hem çok basitti hem de belirgin di. Kendisinin zengin olmasıydı.
Onun için zenginlerden nefret ediyorum. Tanıştığımız ilk gün bu nedenle
sana sordun zengin misin. Sende yanlış anladın ve benim zenginleri
aradığımı düşündün.
__Evet öyle düşünmüştüm.
__Ondan sonra tahmin edersin işte, uykusuz *******. Zamansız
kabuslar, gündüzü olmayan *******. Yarını olmayan düşünceler. Hayatımın en zor
anlarını en büyük kabuslarını yaşadım. Yıllarca cep numaramı
değiştirmedim, hep aynı numarayı uzun süre kullandım. Sadece belki bir gün arar
diye. Yanlışlıklada olsa numaramı çevirebilme ihtimalini düşünerek hep
telefonumu açık tuttum ve numaramı değiştirmedim. Uzun süre arar "seni
seviyorum" diyeceğini bekledim. "Seni seviyorum" diye bilmesi için
neleri vermezdim ki, her şeyimi verirdim hiç düşünmeden. O kadar istiyordum
ki o kelimeyi ondan duymayı hayatımı bile verirdim hiç düşünmeden. Uzun
yıllar bekledim demedi, aramadı da. ayrılmamızın nedeni ailesinin
baskısı mı yoksa bir başka birimi bunu da anlamadım, anlayamadım. Kendisi de
söylemedi, bende sormadım, soramadım. Sadece ayrılığı kabul etmedim o
kadar. Hep onunla karşılayacağım anı bekledim.
Şaziye en korktuğu andı işte o an, bir daha karşılaşırlarsa, o kadar
büyük olan aşklarının tekrar canlanması ve o kadar büyük bir aşkla
sevdiği Ahmet ile onun arasına girmesi düşüncesine kapıldı. Aceleyle hemen
sordu.
__Bir daha onunla karşılaşmadın mı.
__Bir gün otobüsün içindeydim, sabah erken olduğu için aracın içinde
fazla kimse yoktu, çok dalgındım ve bir anda birinin kucağıma bir bebek
bıraktığını gördüm. irkildim!. Kafamı kaldırdığımda karşımda Evin
duruyordu. Bebek onundu ve benden değil bir başkasındaydı. Aklıma gelen tek
şey, bu bebek bizim olabilirdi..Ama benim değildi. Evin de artık benim
değil, bir başkasının olmuştu, hem de bir bebek vererek.
Şaziye bunları duyduğunda hem çok sevindi, hem de içi bir acıyla
burkuldu. Sevdiği adamın böyle bir acı yaşadığına üzülüyordu, aynı zamanda
artık hiçbir nedenle Evin onun ile sevdiği kişinin arasına
girmeyeceğini de iyi biliyordu.
Evin bir başkasının olmuştu, tüm ruhuyla, beyniyle, hayatıyla hata
bebeğiyle. Bunu iyi biliyordu, asla Ahmet ile Evin bir daha
kavuşmayacaklarını da. Tamamen beyninden silmek için artık başka Evin veya Evin'leri
sevmek istediğini anladı Şaziye. Onun için kendisine Evin demek
istiyordu. Onunla yaşadığı her şeyi, ama her şeyi unutmak istediğini iyi
anlıyordu. Bundan böyle kendisine ait olacağını düşündü, hem de tüm
benliğiyle.
Evin'e olan aşkı hiçbir şeyin bitiremediğini, ne ailesinin çıkardığı
engeller, onları ayırmak için yaptıkları baskılar, uykusuz geçirdiği
*******, kabus dolu anlar, nede yarını olmayan günler. Sadece o küçük
bebek Evin'e olan aşkını bitirmişti. Babasının başaramadığı şeyi, küçük
bebeği başarmıştı. Artık Evin aralarında olmayacağını iyi biliyordu.
Şaziye iyice Ahmet'e yaklaştı ve başını onun göğsüne gömdü, ağlayan
bir ses tonuyla.
__Evet bana Evin diye bilirsin. Acılarına teselli olacaksa, senin
için Evin de olurum.
Çürümeye yüz tutmuş duyguların arasında, sadece kendisine tek bir şey
hatıra kalmıştı, Evin. Evin olurum demekle, Evin olunmuyordu, Evin
demekle, Evin de olmayacaktı. Bunu ikisi de iyi biliyordu.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:37 AM
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış... Büyüğü Halil... Küçüğü ise İbrâhim...
Halil, evli çocuklu. İbrahim ise bekârmış. Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin.
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş. Bununla geçinip giderlermiş. Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı. İkiye ayırmışlar. İş kalmış taşımaya.
Halil :
- İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
- Peki ağabey demiş İbrahim.
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye. O gidince, düşünmüş İbrahim:
- Ağabeyim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Veee... kendi payından bir miktar atmış onunkine.
Az sonra Halil çıkagelmiş.
- Haydi İbrahim...! Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.
- Peki ağabey...!
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşmüş yola..
O gidince, Halil'i düşünmüş bu defa:
- Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirip ev kuracak... Böyle düşünerek, kendi payından onunkine atmış birkaç kürek. Velhasıl , biri gittiğinde diğeri aktarırmış kardeşinin payına. Birbirlerinden habersiz etmişler akşamı. Bakmışlar ki buğdaylar bir türlü bitmiyor hatta azalmamış bile.
Bu kadar iyi yürekli iki kardeşin hiç bir işi ters gitmemiş. Ürünleri bereketli dostlukları ise hep hayırlı olmuş.
"Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.
Birbiri için çabalayan bu bereketin adı ise "Halil İbrahim" bereketidir...
Allah hepimize Halil İbrahim bereketi versin.
Birbirimiz için koşuşturalım, artalım eksilmeyelim.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:37 AM
Saat sanırım 12 ydi. Sahildeki dalgaların sesi çok etkileyiciydi. Çok güzel bir yer buldum burada biraz yüzmek dalgaların sesini dinlemk istiyordum. Usulca patikadan aşağıya indim. 5 dk olmuştuki bir sesle irkildim. Beraber sahile inmiş bir çift olduklarını gördüğümde bir an için rahatlamışlardı. Farklı düşüncelere dalmıştım hemen oradan uzaklaştım. Onları rahatsız etmek istemiyordum. Ama sesleri
bana yaklaştıkça kızın sesi tanıdık geliyordu. Olamaz dı bu imkansız dı bu benim sevgilim di. Ne yapacağı şaşırdım elim ayaklarıma dolanıyordu. Sinirlenmiştim sanki 5 dk önceki insan değildim zaten olamazdım. Bir hamle yapıp onlara saldırmak istedim.. Sonra bir el silah sesi duydum. Evet ayağından vurulan erkek acı içinde kıvranıyordu. Kim vurduğunu göremiyordum. Sevgilim koşmaya başladı. Kaçıyordu. Bir silah sesi daha duyuldu. Sevgilim yere yığılmıştı hareketsiz oluşundan ne olduğu anlaşılıyordu. Erkekten yapma yalnış anladın sesleri yakarışları çıkıyordu. O an yerimden fırladım onu ben öldürmek istiyordum. Nasıl yaptım bilmiyorum ama koşarak çıktım bulunduğum kuytu köşeden. Onu ben öldüreceğim diye haykırdım. Karşımda duran 20 yaşlarında çok güzel bir kızdı. Yemşeşil gözleri sarı saçlarıyla önümde duruyordu. Öylece bakakaldı. Ve tek silah
sesi daha duydum. Ağlamaya başladı. Bunu yapmamalıydı. Diyordu. Anlatmaya başladı onu çok sevmiştim diye.. İnanamadım aynı kaderi paylaştığım kız benden daha cesur çıkmıştı. Ona olanları
anlattığımda bana çok ilginç olarak baktı inanmıyordu. Sanki erkeklerden artık nefret ediyordu. Masum gözlerinde sevgiden eser yoktu. Silah elindeydi. Ve ayağıma bir el ateş etti. Kurşun
dayanılmaz acı veriyordu. Az önce olanlar benim başıma gelmek üzereydi. Nasıl kurtulabilirdim diye düşünüyordum. Dengesini kaybettiği belliydi. Hiç bir şey onu engelleyemezdi. Tam ona doğru hamle yapmak üzereyken başka bir silah sesiyle irkildim diğer ayağımdan vurulmuştum. Öyle kalakaldım
Gelen kasaba polisiydi. Yaklaştığında az önceki masum kız tam bir tiyatro oyuncusuydu. Olanları öyle farklı anlattı öyle şekilde anlattıki ben bile inandım. Şu anda hapisteyim ve sanırım çok uzun süre
daha burada kalacağım. Oysa kimbilir hangi erkekten intikam alıyor...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:37 AM
anlatılmaya değer mi bilmiyorum ama çok sevdim canımdan çok sevdim sevdiğime inandıramadım aldattığımı düşündü yalan söyledim yalan söyledi içimden gelerek yüreğimi haykırarak ağlayarak söylüyorum hala seviyorum ve seveceğim kocamın her dokunuşunun onu andıracağını biliyorum bana dokunanın o olacağını biliyorum hala rüyalarımda görüyorum sen mutlu ol diye sana kötü davranıyorum ben dünyanın en kötü insanı olabilirim ama seni mutlu edemeyeceğimi biliyorum ve eziyet çektirmek istemiyorum anla beni bebeğim seni seviyorum sende şuan acı çekiyorsun biliyorum ama birbirimizi çok kırdık incilttik yapmasaydık olmasaydı keşke ama oldu dönüş yok artık bebeğim kuşumu salmışsın olsun o özgür artık benden senden özgür sevdalara uçtu belkide bizim yapamadığımızı yaptı seni seviyordum seviyorum seveceğim ama bitti derdin ya biz bu sevdayı yaşatamadık sana sevdana layık birini bul ve beni unut diye haykırıyorum ağlıyorum çünkü unuttuğunu bilmek canımı yakıyo bebeğim sev çok sev ve karşıma çık seni benden daha çok sevdi bende onu de ve git ben belki yıkılırım ama olsun sen mutlu ol yeter bebeğim kalbimdesin ruhumdasın bedenimdesin
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:37 AM
Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin
önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu
öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede
sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde,
sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.
Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson,
Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını;
giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken
bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.
Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki
kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin
bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde
şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni:
"Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır.
Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu...
Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.
İkinci sınıf öğretmeni:
"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen,
fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve
sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.
Üçüncü sınıf öğretmeni:
"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona
yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer birşeyler yapılmazsa
evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek." diye yazmıştı.
Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:
"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor,
hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti.
Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden
utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü
kurdelerele paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde
kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı
kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı.
Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.
Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış,
birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini
görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin
ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç
damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.
O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek;
"Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.
Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar
ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma,
matematik öğretmekten vaz geçerek onları
eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi.
Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti.
Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek,
Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.
Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına
karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.
Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi.
Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu
yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti.
Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci
olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü
en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup
daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu
çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun
olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve
bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi.
Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi.
Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha
ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson
onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi.
Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu.
Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.
Bu hikaye burda bitmedi. İlkbaharda bir mektup daha aldı
bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını
ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü,
bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan
yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.
Tahmin edin ne oldu?
Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı
birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı,
Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu
söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.
Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına
"Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson,
kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni
böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.
Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi:
"Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin.
Seninle karşılaşıncaya kadar
ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:37 AM
Henüz 18 yaşındaydı, hayatının baharındaydı ama çaresi olmayan bi kanser hastalığına yakalanmıştı, gitmedik hastane gitmedik doktor kalmamıştı ölecekti, son günlerini evinde geçiriyordu o ve annesi başka kimsesi yoktu, annesi oğlunun bu halini gördükçe içi parçalanıyordu ama yapacak bişey yoktu.
Çocuk evde oturmaktan iyice sıkılmıştı, bi gün sokağa çıkmaya karar verdi ve çıktı, vitrinlerin önünden geçerken gözleri birden bi cd dükkanının içindeki güzel bi kıza ilişti hani ilk görüşte aşk derler ya öyle vurulmuştu kıza, hemen içeri girdi, kız gülümseyerek buyrun dedi nasıl yardımcı olabilirim? çocuk ordan rastgele bi cd gösterip almak istediğini söyledi. kız cd yi alıp arka tarafta paketleyip çocuğa getirdi çocuk cd yi alıp koşarak evine gitmişti. o gece hiç uyuyamamıştı hep o kızı düşünmüştü. sonraki gün sabah erkenden yine o dükkana gitti ve tekrar rastgele bi cd aldı, kız yine cd yi arkada paketleyip çocuğa getirdi, çocuk cd yi alıp yine koşa koşa evine gitmişti.... günler haftalar hep böyle devam ediyordu ama çocuk artık dayanamıyordu kızla konuşmak istiyordu ve buna cesareti yoktu sonunda annesine açıldı ve kızı sevdiğini söyledi, anneside git konuş dedi anlat ona elbet dinler seni demişti.
Çocuk diğer gün sabah erkenden tekrar o dükkana gitti yine rastgele bi cd aldı, kız cd yi arkada paketlerken, çocuk elinde; MERHABA, EĞER SİZCE Bİ SAKINCASI YOKSA YARIN AKŞAM DIŞARDA YEMEK YİYEBİLİRMİYİZ; yazılı kağıdı kasanın yanına gizlice bırakıp cd sini alıp koşarak dükkandan çıkmıştı kağıdın altınada ev telefonunun numarasını yazmıştı. Evde sabırsızlıkla aramasını bekliyordu aradan iki gün geçmişti kız yeni görmüştü o kağıdı, hemen çocuğun evini aradı, telefona annesi çıkmıştı, çocuğu sordu kız, annesi duymadınızmı dedi.. Ağlamaklı bi sesle oğlum dün vefat etti, kanser hastasıydı... Kız olduğu yerde yıkılıp kalmıştı.
aradan haftalar geçmişti ve bi gün annesi oğlunun odasına girdi, dolabın içinde açılmamış bir sürü cd paketi görmüştü, eline alıp tek tek açıyordu cd leri, sonra bi baktı ki bi cd paketinin içinde küçük bi not, kız yazmış, SELAM SİZ ÇOK TATLI BİRİSİSİNİZ Bİ AKŞAM BENİ GEZMEYE DAVET EDERMİSİNİZ, SEVGİLER AÇELYA.. sonra bi başka paketin içindede bi not görmüş, SELAM HADİ AMA BU GECE DAVET EDİN BENİ SEVGİLER AÇELYA..... Ama çocuk o paketleri açmadığı için görememiş...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:38 AM
Iki fanatik futbolsever konusmaktadir. Biri :
- Maça gitmiyor musun?
- Ne diye gideyim?.. Oynanan futbol degil ki... Hakemler kötü... Oynanan
oyun itis kakis... Saatlerce gise önünde, kuyrukta bekle... Içeride kavga
gürültü... Çikistavasita bulamiyorsun...
Digeri :
- Bende tipki senin gibi maça gitmiyorum. Beni de tipki senin gibi karim
birakmiyor...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:38 AM
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
baykuş yıkıntılarını özlemiş,
balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.
Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;
"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.
Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan
sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.
Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:38 AM
merhaba!
birazdan anlatacağım olay izmirde yaşanmış
bir olaydır bizzat kendim yaşadım
birgün evde oturuyordum içim çok sıkılıyordu yanımızdaki evde oturan genç bir abi vardı eskiden çok güzel giyinirdi çok iyiydi
hatta kendi evini hiç para almadan fakir birine oturması içinvermişti sonra bu adam
tarikatlara falan gitti bi süre izmirden ayrıldı
geldiğinde altında siyah bi şalvar uzun siyah
palto ve cübbe vardı geldiğinde bana slm verdi onu tanıyamadım sanki o değildi fazla aldırmadım neyse o gün akşamı evde otururken kedilerime bakmak için balkona çıktım ve adamı gördüm o da balkondaydı evi verdiği fakir aileden geri almıştı balkonda duvarla konuşuyordu sürekli bağiriyordu ben senin yüzünden böyle oldum diyordu telefonunun üzerine paslı bir tel doluyordu biz ailecek ona bakıyorduk sonra ben gülmeye başladım adam kafayı iyice yemiş dedim annem de bana öyle deme adam duvarla konuşmuyoki dedi o cinlerle konuşuyo dedi ben biraz korksamda yinede duruma güldüm annemde bana gülme dedi sonra cinler sana bulaşır seni rahatsız eder dedi ben de bişey olmaz dedim ertesi gün gece yatağıma yattım gayet rahattım aklımad ahiç kötü şeyler yoktu sonra herkes uyuduktan sonra su içmek için mutfağa gidiyordum birden salon kapısının açık olduğunu farkettim bir kadın vardı annem zannettim o an için annemin giysileri vardı üzerinde ve namazlık seriliydi ellerini açmıştı sanki dua ediyordu hiç korkmadım annemdir diye ama şasırmıştım gece gece ne namazı diye annem korkardı *******i neyse annem
sandiğim cinin yanına kadar gittim tam elimi sırtına koyacaktım ki birden sanki biri elimi itirdi bende elimi çektim hiç bişey anlamadım zaten uyku sersemiyim o anda sonra çıktım mutfağa gittim su içtim sonra tekrar odama giderken geri giderken arkama baktım ama kimse yoktu salona girdim ışığı yaktım annemin giysileri koltuğun üzerinde duruyor namazlığa baktım aynı yerinde şaşırmıştım annem nasıl beni görmedi nasıl bu kadar sessiz haraket etti dedim kendi kendime gittim yatağıma yattım uyudum ertesi sabah kahvaltı ederken anneme sen neden gecenin bi vaktinde karanlıkta namaz kılıyosun dedim ışığı yaksaydın bari dedim korkmadınmı dedim annemde sen ne diyosun dedi ben gece hiç kalkmadım dedi bende güldüm ya anne dedim ben mutfağa gidiyordum sende salonda namaz kılıyordun dedim annem babam kardaşim hep birlikte güldüler bana sen rüya görmüşsün dediler bende mutfağa gidip onlara su içtiğim bardağı gösterdim sonra hepsi birden sustu ne oldu dedim annemde kızım sen beni değil cini görmüşsün dedi ayakları varmıydı dedi bende yok dedim uzun etek vardı ayak falan görünmüyodu dedim o günden sonra artık *******i rahat uyuyamıyorum sessizlik olunca acayip sesler duyuyorum özellikle köyde!!!
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:38 AM
Bugün olduğu gibi yarın da, yarından sonra da, Ondan sonraki günlerde de gözlerimdeki yerinin değişmeyeceğine...Seni bir ömür seveceğime...Kelebeklerin renklerinin insanı büyülemesi gibi, yarınımda da hep sevginle yaşayacağıma... Her bakışında okuduğun o gözleri her zaman yanımda göreceğine, en yakın dostun, en yakın sırdaşın, en yakın arkadaşın olacağıma... Sıkıntının sıkıntım; üzüntünün üzüntüm olacağına...Her kızgın anını çiçeğe dönüştüreceğime...Her üzgün anında tebessümün geri gelmesi için elimden geleni yapacağıma...Asla ve asla soğuktan ve yanlızlıktan üşümeyeceğine...Yanında olmadığım ve varlığıma ihtiyacın olduğu her anda bir rüzgar olup seni saracağıma...Gözümün gözüne değdiği her an; sana yeniden aşık olup seni bir periye dönüştüreceğime...Yaşam boyu her sabah sana aşık olaraka uyanacağıma...Sen uyurken sana bakıp, Sen ve Ben için dualar edeceğime...Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma...Seni asla üzmeyeceğime... Seni kızdırırsam. bunu bilmeden yapacağımdan h!
emen özür dileyeceğime...Beni tanıdığın gün, benden gördüğün neyse, ömrünce aynı beni göreceğine...Sevgimin asla değişmeyeceğine...Sevgimin asla azalmayacağına...Bilakis her gün büyüyen bir sevgiyi dönüp mutluluk ormanlarına seni taşıyacağıma...Senin herşeyin önünde olduğun gerçeğinin asla değişmeyeceğine...Seni asla ihmal etmeyeceğime...Senin sadece 14 Şubat`ta değil, 365 tane Sevgililer Günü`nde 365 tane ismin olacağına...Sana yalan söylemeyeceğime...Başkalarının yanındayken seni asla unutmayacağıma...Elini usul usul, korka korka tuttuğum o ilk gündeki aynı heyecanı hep yaşayacağıma...Bir ömür senin elini bırakmayacağıma...Bir ömür Can`ım olarak kalacağına...Tüm balonları senin için gökyüzüne salacağıma... Tüm çiçeklerde seni göreceğime...Okyanuslarda seni dalga yapacağıma...Yıldızlara kement atacağıma...Gökkuşağına salıncak kurup 7 renge senin rengini karıştıracağıma...Her satırda seni yazacağıma...Seni çizeceğime ve sana sesleneceğime...Hiç bir şeyin, hiçbirzaman senin ö!
nüne geçemeyeceğine...Her günün bir öncekinden daha güzel olacağına...Her anın unutulmazlık zincirine bir yenisini ekleyeceğine... Sana her zaman HAYATIM diyeceğime...
Seni sonzukluk kadar çok seveceğime...
Sen, ''SEN'' olduğun için seni seveceğime...
Seni ''Bir ömürden de öte'' seveceğime...
Seni Seviyorum diyeceğime...
SÖZ VERİRİRİM...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:39 AM
Çoook çok eskiden, yeşil bir vadinin içinde
bir ırmak kıyısında kurulu bir köy varmış,
taa dünyanın öbür ucunda.
Çok eski dedik ya,
o zamanlar gündüzleri pek güneşli geçermiş,
yağmur yağmadıkça.
*******i hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça.
Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış,
hayvanlar avlarlarmış, uçsuz bucaksız arazilerinden.
Sularını, kaynağı çok uzakta olan köylerinin içinden geçen,
ırmaktan alırlarmış.
Köyde herkes birbirini sever, sayarmış.
Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi
varmış ki, bütün köyünküne bedelmiş.
Dolun'un İntera'ya olan aşkıymış bu.
Kız, Dolun'u bilirmiş de tanımazmış yakından.
Dolun dayanamamış, bir gün gitmiş kızın yanına,
sormuş İntera'ya onunla evlenip evlenmeyeceğini.
İntera demiş ki Dolun'a: "Evlenirim evlenmeye ama
benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden
aynı şeyi ister benim babam. Ancak babamın
bu isteğini yerine getiren benimle evlenir."
Dolun şaşırmış. "Sensin benim kalbimin sahibi."
diyerek başlamış sözüne "Senin dileğin benim için bir
emirdir, söyle isteğini hemen yapayım." demiş aşkına.
İntera demiş ki; "Bir çiçek vardır;
yaprakları gümüşten tomurcukları elmastan,
onu ister babam, benle evlenmek isteyenden".
Dolun, "Bekle beni" demiş İntera'ya,"Hemen
gidip getireyim o çiçeği ama nerededir yeri?"
İntera parmağıyla göstermiş akan ırmağı;
"işte bu ırmağın kaynağındadır der babam,
kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varmak için
ama bir giden bir daha gelmedi şimdiye dek çünkü
oralar büyülüymüş derler, giden geri gelmezmiş
çünkü, buralardan çok daha güzelmiş oralar."
Dolun; "Senden daha güzel ne olabilir ki,
bu dünyada?" demiş İntera'ya "Döneceğim o çiçekle,
döneceğim çünkü; seviyorum seni çünkü; sensiz
anlamı olmaz benim için o güzelliğin."
Dolun çıkmış yola sonra.
Kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep
ne kadar sevdiğini düşünmüş İntera'yı yol boyunca.
Aklındaki İntera'ymış, tek amacı ise; o çiçek.
Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden,
yüzünü yıkamış ırmaktan,
anlamış çok yaklaştığını kaynağına
ırmağın suyunun serinliğinden.
Devam etmiş yoluna sonra. Biraz sonra varmış
kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir göl varmış
kaynakta, gölün ortasında bir adacık,
adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş.
Anlamış İntera'nın anlattığı çiçek olduğunu, güzelliğinden.
Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen.
Adaya çıkınca karşısında bir adam belirmiş Dolun'un.
Adam Dolun'a; "Her gülün bir dikeni, koruyucusu
olduğu gibi, bende bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer
almaya geldiysen; ben Salut, izin vermem buna" demiş.
Dolun şaşkın ve de kararlı bir tonla
"Ben o çiçeği alacağım sonra aşkıma kavuşacağım."
demiş. "Hiç bir şey beni kararımdan çeviremez."
"O zaman beni biraz dinleyeceksin" demiş Salut...
"Sana neden koparmaman gerektiğini anlatacağım
eğer, hâlâ ikna olmazsan o zaman izin veririm
almana." Dolun ikna olmuş ve çökmüş
yoncaların üstüne, başlamış dinlemeye...
"Eğer, bir şeyi çok fazla istersen
ve engelin yoksa önünde onu alırsın.
Hayat da böyledir, insan engelleri aşarsa
yaşamına devam edebilir. Bu çiçek de
sadece yaşam için bir şeyler yapacaksan
engelleri kaldırır önünden çünkü; onun da bir görevi
var. Bu çiçek, sadece 28 gecede bir açar
yapraklarını ve döker parlayan tohumlarını göle,
bu sayede buradaki sular yükselir ve
ırmaktan taşar gider zamanla. Bu ırmak sayesinde
yaşar bu doğadaki yeşillikler, insanlar, hayvanlar."
demiş Salut. Dolun başlamış düşünmeye
eğer, çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine
ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında.
Sonunda çiçeğin başına çöker kalır Dolun.
Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun, çiçeğin.
Yanında İntera vardır ama niye mutsuzdur ikisi de.
Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun.
Zaman geçtikçe Dolun'un düşünceleri
yoğunlaşır kafasında. Mutsuzluğunu düşünür,
çiçeksiz, İntera'sız bir yaşam düşünür.
Koparamaz çiçeği günlerce Dolun,
artık yaşamaktan zevk almaz şekilde sadece
aşkını düşünerek beklemeye başlar olacakları.
Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken göle
bir tomurcuk da Dolun'un
sertleşmiş kalbinin üstüne düşmüş,
aniden Dolun kalbindeki aşkının
büyüklüğü kadar kocaman bir taşa dönmüş,
taş o kadar büyükmüş ki, dünyaya sığmamış,
gökyüzüne yükselmiş ve Dünya ile dönmeye başlamış.
Böylece Ay olmuş Dolun'un kalbi Dünya'ya.
O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermiş
Dolun kalbinin tüm yüzünü,
aşkının bütün parıltısını diğerlerine.
Sadece o *******de aydınlatmış Dünya'yı
aynı çiçek gibi...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:39 AM
Bir kız varmış adı gül bir çocugu seviyomuş ama gül çok çirkinmiş.Sonra bir çocuk aykut arkadaşına gül'e söle onu seviyorum demiş gül napcagını şaşırmı
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:39 AM
Bu bizim köyde yaşanmış gerçek bir hikaye.
Köyde Ahmet diye bir adam varmış.
Hasat zamanı mahsul alınmış ve kuruması için dama serilmiş. Kurda kuşa yem olmasın hırsızlardan korusun diye de damda hergün nöbetçi bir kalırmış. Sıra bizim Ahmet'e gelmiş.
Ahmet nöbet için dama çıkmış. Dayanamış ve hemen uykuya dalmış. Uyuduğunu gören arkadaşları ona bir şaka yapmak istemişler. Ahmet'in uykusunun çok ağır olduğunu bütün köy biliyormuş.
Ahmet uyurken yatağı ile birlikte Ahmet'i asfaltın ortasına yola taşımışlar. Sabah olmuş. Ahmet'in kulağına müthiş bi korna sesi geliyormuş. O kadar sinirlenmiş ki sonunda basmış kalayı
-"Dama çık!!!!
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:40 AM
Üniversite yemekhanesine giren bir öğrenci tüm yerler dolu olduğundan gidip üniversite profesörünün oturduğu masaya oturmuş.Profesör kaşlarını çatarak: -Öküzler ve kuşlar aynı masada oturamaz!"
Öğrenci:
-O zaman ben uçuyorum... der.
Profesör cevaba çok sinirlenmiş, sınavda öğrenciye takmış ve sınavını başarısız geçmesi için elinden geleni yapmış.Yalnız sınavda öğrenci tüm soruları mükemmel bir şekilde cevaplamış.Profesör öğrenciye:
-Sana son bir soru soracağım , demiş.
-Yolda yürürken iki torba bulduğunu hayalet, birinde akil var, diğerinde ise para var. Hangi çuvalı alırsın?
Öğrenci:
-Para olan çuvalı seçerdim...
Profesör:
-Ben akil olan çuvalı seçerdim...
Öğrenci:
-Normal ! Kimde ne eksikse onu seçer...
Profesör çok sinirlenmiş, öğrencinin not defterini alıp içine ‘’Öküz" yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan çıkmış.
Bir dakika sonra öğrenci kapıyı aralamış :
-Sayın profesör, imzanızı atmışsınız, fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz."- demiş …
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:40 AM
Adam evine telefon acar, telefonu yabancı bir bayan acar.Adam
karşıdaki sesi duyunca şaşırır, bayana sorar:
- "Sen kimsin?" Kız cevaplar:
- "Evin hizmetçisiyim."
- "Iyi de bizim hizmetçimiz yok ki!"
- "Evin hanımı beni bu sabah işe aldi."
- "Ya. Öyle mi? Ben de evin beyiyim. Hanımı cağırır mısın?"
- "Hanımınız şu an yatak odasında kocası sandığım bir adamla beraber."
Adam şaşırır, sinirlenerek,
- "Elli bin dolar kazanmak istermisin?" Kiz,
- "Tabii ki isterim.Kim istemez..."
- "O zaman çekmeçedeki silahı al, yukarı çıkıp o cadi ile o sümsük
herifi vur!"
Once ayak sesleri duyulur, sonra iki el silah sesi. Hizmetçi telefona
geri gelir:
- "Öldürdüm efendim, cesetleri ne yapayım?" Adam,
- "Cesetleri havuza at." Kadın duraklar:
- "Ama burada havuz yok ki?" Adam bir süre düşünür ve cevap verir:
- "Orasi 112 43 44 değil mi?
- "Hayir!!!!!
- "Pardon! Yanlış numarayı aramışım!!!!!"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:41 AM
Ehliyet sınavlarında bugüne kadar sorulmuş sorular. Maalesef Yüzde yüz gerçektir. Yorum yapmıyorum! Kaynak : Sürücü Kursu Eğitim Rehberi, Derya Dağıtım AŞ.
1 - Aşağıdaki işlemlerden hangisi ilkyardımdır?
a) Yaralanan kişiyi dövmek
b) İtfaiye çağırmak
c) Komşuları yardıma çağırmak
d) Kanamayı durdurmak
2 - İlkyardım çantası aracın neresinde bulunmalıdır?
a) Arka sağ tekerin içinde
b) Aracın içinde arka sağ tarafta.
c) Motor kaputu içerisinde
d) Ön torpido gözünde
3 - Shock pozisyonu aşağıdakilerden hangisidir?
a) Sırt üstü yatış, ayaklar biraz yukarıda, üstü örtülü
b) Sandalyede oturma, kolları yukarı kaldırma
c) Diz üstü oturarak kafa sallama
d) Masanın üzerine çıkıp kitap okuma
4 - Derin yanıklara olay yerinde aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Baş ağrısı hapı
b) Mantar merhemi
c) Şampuan
d) Soğuk su-buz
5 - Güneş çarpması sonucunda hastaya aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Güneş çarpınca denize atılır.
b) Bele kadar kuma gömülür
c) Vücut sıcaklığı yavaşça düşürülür
d) Kendi kendine iyilişmesi beklenir
6 - Donma sonucu uyku durumunda olan kimseye aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Uyumaması sağlanır
b) Yatağa yatırılır ve uyuması beklenir
c) Beraber uykuya yatılır
d) Hiçbiri?
7 - Burun kanaması olan bir kazazadeye aşağıdakilerden hangisi yapılır?
a) Saçları yolunur
b) Saçlarına masaj yapılır
c) Sıcak küvet içine oturtulur
d) Buruna tampon konulur
8 - Bilinci kaybolmuş kazazedenin soluk yolunun tıkanmaması için aşağıdakilerden hangi pozisyon verilir?
a) Amuda kalkacak şekilde
b) Sırt üstü yatacak şekilde
c) Sırtüstü yatırılır
d) Sabit yan pozisyona alınır
9 - Açık karın yaralanmalarında organlar dışarı sarkmışsa ne yapılır?
a) Dışarıdaki organlar poşet içerisine konur
b) Organlar yara üzerine toplanarak ıslak bezle örtülür
c) Dışarıya çıkan organlar kesilir
d) Hiç dokunulmaz
10 - Sıcak vurması sonucu bayılan kimseye aşağıdakilerden hangisi önce uygulanmalıdır?
a) Derhal kuvvet içerisine yatırılmalıdır
b) İlaç içirilmelidir
c) Fıkra anlatılmalıdır
d) Serin bir yerde shock pozisyonuna alınır
11 - Solunum zorluğu olan kişiye ilk iş olarak ne yapılır?
a) Başı okşanır
b) Ağız boşluğu temizlenir, sonra baş arkaya bükülür
c) Ağzı kapatılır, hastaneye nakledilir.
d) Yapay diş takılır
12 - Yanık yarası olan bir kazazedenin yarası üzerine aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Saç jölesi sürülerek
b) Yoğurt sürülerek
c) Zeytinyağı sürülür
d) Temiz, ıslak bez örtülebilir
13 - Kırıklar neden tespit edilmelidir?
a) Kazazedenin rahat kahvaltı yapması için
b) Kazazedenin rahat uyuması için
c) Kırık kemik uçlarının komşu organlara batarak büyük yara açmaması için
d) Kırığın tespitinin önemi yoktur.
14 - Aşağıdaki vakalardan hangisinde yaralı yan yatış pozisyonuna alınır?
a) Boğulan kişilerde göğüs kemiği kırık olan yaralılar
b) Önemli değil
c) Egzoz gazı ile zehirlenenler
d) Karnından yaralanmış olanlar
15 - İki ayağı olmayan sürücü adayı ortopedi hekiminin vereceği karara göre hangi sınıf sürücü belgesi alabilir?
a) Böyle şey olmaz
b) A sınıfı alabilir
c) E sınıfı alabilir
d) H sınıfı belgesi alabilir
16 - İlkyardım çantası ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi doğrudur?b) Deniz araçlarında ilkyardım çantası bulunur ve uygulanmaz
c) Herhangi bir trafik kazasında kullanmak için bulundurulur
d) İnsan hayatının önemi yoktur
17 - Yanık yarası olan bir kazazedenin yarası üzerine aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Tuzlu su dökülür
b) Ayran sürülür
c) Salça içirilir
d) Temiz ıslak bez örtülür
18 - Omurga yaralanması olan kazazede oturtulursa ne olur?
a) Vücut sıcaklığı artar
b) Yara mikrop kapar
c) Felç olur
d) Saçları dökülür
19 - İlaçla henüz intihar ettiği fark edilen kimseye ne yapılır?
a) Kusturulur
b) Su içirilir
c) Asit içirilir
d) Denize oturulur
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:41 AM
Eve gitmek üzere Bakırköy dolmuşu bekliyordum. Sigaramın kalmadığı aklıma gelince önünde durduğum Tekel bayiine girecekken minibüs geldi.
Apar topar bindim. Şoföre parayı uzatıp,
-'Bir Monte Carlo' dedim!
Adam birkaç saniye yüzüme bakıp,
- 'Abi bu Bakırköy'e gider'diye cevap verdi!
İşte o an benim ve şoförün bittiği andır.
Mükemmel bir yerde inebilir miyim? (yolcunun kafası karşık sanırım,kendisi de dolmuştakilerle güler söylediine) Şöför kadını indirirken:
- Buyrun size layık değil ama!
Yolcu musait bi yerde inmek ister ama dili surcer;
- Musait bi yerde iner misiniz? Şöför :
- Niye sen mi kullancan
Rumeli-Hisarüstü otobüsüyle taksim'e dogru gidiyoruz. Adamın biri
Besiktas dolaylarında gayet aceleci bir tavirla
- Kaptan orta kapıyı rica edebilir miyim?? Bizim soför olaya hakim:
-Tabi abi ayıp ettin.al götür. senden kıymetli mi
Ankara'da, cok sıcak bir gunde, dolmuştaki bir kokona yelpazesiyle
-"Şöfeer bey klimayı acar mısınız cok sıcak olduu" demisti.
Pala bıyıklı şöfer amca teyzeyi bi sure suzdukten sonra, kapıyı acıp acıp kapatmaya basladı)
Istanbul'dayiz ...Dolmuşa bindik, dolmuş doldu, tam kalkicak, elemanın bir açtı kapıyı, içerde tıkış tıkış oturmuşuz, önde 3 kişi arkada 4 ... Eleman hala bir umut sordu:
- "Kaptan, yer var mi?".
Şöför de arkasını dönüp cevap verdi:
- "Bilmiyorum, üst kata bi bak bakalım"
Pek dolu olmamasına rağmen minibüs hareket etmek üzereydi.
Tam o anda kavga ettikleri her hallerinden belli olan iki arkadaş minibüse bindi birbirlerinin yüzüne bile bakmıyorlardı çocuklardan biri şoföre parayı uzattı
- Abi bir öğrenci bir de hayvan alır mısın?
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:41 AM
Birgün ormancının biri dalları nehrin üzerine sarkan ağacın dallarını keserken baltasını suya düşürür. "Aman tanrım" diye bağırdığında tanrı hemen bir melek gönderir. Melek;"ne diye bağırıyorsun?" der.Ormancı baltasını suya düşürdüğünü ve yaşamını sürdürebilmek için o baltaya ihtiyacı olduğunu söyler. Melek suya dalar ve elinde bir altın balta ile tekrar belirir."Baltan bu muydu?" diye sorar.Ormancı "hayır" diye cevaplar.Melek suya tekrar dalar ve bu sefer elinde gümüş bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar. ''Baltan bu muydu?"Ormancı yine "hayır" diye cevaplar. Melek suya tekrar dalar ve busefer elinde demir bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar.''Baltan bu muydu?" ormancı "evet" der.Ormancının dürüstlüğü tanrının çok hoşuna gider ve meleğe baltaların üçünüde ormancıya vermesini emreder. Ormancı mutlu bir şekilde evine döner. Birzaman sonra ormancı eşiyle birlikte nehir boyunca yürürken karısısuya düşer. Ormancı"Aman tanrım" diye bağırır. Tanrı yine bir melek gönderir. Meleksorar. "Ne diye bağırıyorsun?"Ormancı "karım suya düştü" der. Melek suya dalar ve jennifer lopezile birlikte geri döner. "Senin karın bu mu?" diye sorar.Ormancı "evet" der. Melek sinirlenir."Yalan söylüyorsun.Gerçek bu değil" der. Ormancı "Özür dilerim."der."Ortada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Eğer jennifer lopez için hayırdeseydim bu sefer catherine zeta-jones ile geri dönecektin. Ona da hayırdeseydim karımla dönecektin ve sonunda da tanrım her üçünü de bana verecekti. Ben fakir bir adamım ve üç karımın sorumluluğunu taşıyabilecek durumda değilim. jennifer lopez e evet dememin sebebi budur."Bu hikayeden alınacak ders : Ne zaman bir erkek yalan söylüyorsa bunun iyi ve saygın bir nedeni vardır ve bu başkalarının yararı içindir.Kendimiz için bişey istiyosak ekmek, musaf çarpsın!!
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:42 AM
Kadının biri bir elbise dolabı almış ama her otobus geçtiğinde dolap sallanıyormuş kadın dolap tamircisini çağırmış adam bakmış ki dolapta bişi yok kendisi dolabın içine girip otobüsü beklemeye başlamış tam bu sırada kadının kocası gelmiş bakmış ki dolaptan sesler geliyor içini açmış ki bir adam adama sen kimsin ne geziyorsun burda demiş adamda otobus bekliyorum desem inanırmısın demiş:))
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:42 AM
temel dursun itfaiye de çalışırken yangın ihbarı alırlar bunun üzerine yanan apartman dır.Ve dursun üste çıkar çocukları atmaya başlar temel bir tutar 2tutar 3yütutmaz sonra dursun yine atar yine tutmaz temel temel asağıdan: uşağum yanmışları bırak da yanmamışları at..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:42 AM
Bilinen bir fıkra ama ben iletişemediğim (!) zaman bunu örnek olarak anlatırım. Tavsiye ederim....:)
Neyi neden istediğini açıkça söylemeli insan.
İzmir'den trene binen yaşlı teyze, kondüktöre Ege şivesiyle:
- "Menimen'e gelence beni haber et yavrııım, unutma"
der.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Menemen'i geçer geçmez yaşlı teyzenin Menemen'de ineceği kondüktörün aklına gelir hemen makiniste gidip haber verir. Makinist de:
- "Gecenin bu saatinde teyzeyi buralarda indiremiyeceğimize göre geri geri gideceğiz soran olursa "tren makas değiştiriyor deriz"
diyor.
Bir yarım saat geri geri giderek Menemen'e geliniyor ve Kondüktör, teyzeye gidip haber veriyor:
" Hadi teyze Menemen'e geldik."
Teyzem:
- "sağol yavrııım...",deyip çantasndan hapını cıkarıp iciyor.:)
.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:43 AM
1. Churchill, avam kamarasında konuşurken, muhalif partiden bir kadın milletvekili, Churchill' e kızgın kızgın şöyle seslenir:
- "Eğer, karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım."
Churchill, oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır:
- "Hanımefendi, eğer karım siz olsaydınız, o kahveyi seve seve içerdim."
2. Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. Bir gün eşi
Sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış
kocası hiç bir tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış. Sokrates, gayet sakin:
- "Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum" demiş.
3. Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık
birbirlerini iğnelermiş. Bernard Shaw, bir oyununun ilk gecesine, Churchill' i davet etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:
- "Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp
gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa." Churchill, hemen cevap
göndermiş:
- "Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu
seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa."
4. Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış. Talebesi:
- "İyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum" diye itiraz edecek
olunca Eflatun cevap vermiş:
- "Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum."
5. Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle
ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri
kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:
- "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen,
kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:
- "Ben çekilirim."
6. Meşhur bir filozofa:
- "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar
fakirsiniz?" diye sorulduğunda:
- "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş.
7. Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile' ye hasımlarından biri:
- "Efendim" demiş, "Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?"
Galile: - "Doğru" demiş, "Benim kulaklarım bir insan için biraz
büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mi?"
8. Bir toplantıda, bir genç Mehmet Akif' i küçük düşürmek ister:
- "Affedersiniz, siz veteriner misiniz?" Mehmet Akif hiç istifini
bozmadan şöyle yanıtlamış:
- "Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?"
9. Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere
çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri
ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:
- "Sen sır saklamayı bilir misin?" diye sormuş. Vezir:
- "Evet hünkarım, bilirim" dediğinde, Yavuz cevabi yapıştırmış:
- "İyi, ben de bilirim."
10. Bir filozofa sormuşlar: - "Şansa inanır mısınız?" Filozof:
- "Evet, yoksa sevmediğim insanların başarılarını neyle
açıklayabilirdim."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:43 AM
Dolmuş şöförüyle rahip cennete gitmişler.Cennetin kapısında melek rahib'e "Dünyadaki hayatın boyunca neler yaptın." demiş.Rahip"Ben hayatımı insanlara adadım,onları sevdim ve yardım ettim.Hiçbir zararım dokunmadı"diye cevaplamış.Melek rahibe cennetin gümüş anahtarını vermiş.Melek aynı soruyu dolmuş şöförüne sormuş.Şöför"Ben hayatım boyunca küfür de ettim,her türlü pis işe de bulaştım.Bir de ben çok sert araba kullanırım,kuralları fazla kafaya takmam""demiş.Melek şöföre cennetin altın anahtarını vermiş.Buna çok bozulan rahip"Ben hayatımı insanlara adadığım halde niye ona altın bana gümüş anahtar veriyorsun."demiş.Bunun üzerine melek"Çünkü sen ayin yapıyorken millet uyuyordu,ancak o dolmuş kullanırken herkes dua ediyordu."demiş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:43 AM
kelime: mini etek
erkek: hani sen hep giyersin de, ben sana giyme derim ya..
kız: don!
topluluk: ohaaaaa!
kelime:sümüklü böcek
-hani bi hayvan var spiral şeklinde bi kabuğu var.
-salyangoz
-hah ona cok benziyo. ama sen nezle olunca ne akar burnundan
-sümük
-evet evet bu salyangoz benzeri hayvanda bundan var
-nası yani hayvanın sümüğü mü var?
-evet. karafatma nedir?
-hamamböceği
-hah 2. kelimeyi kes
-böc
-yok yok kelimenin tamami
-hamamböc
-allah belanı versin senin be
kelime: makas
-böyle delikleri var parmagini içine sokuyosun sonra
oynatiyosun uçlari uzun hareket ediyo
-o ne ya (uzun süre anlattiktan sonra)
-lan gerizekali 2 deligi var onun içine parmak
sokuyon hareket ediyo
-burun
- ?
-karistirinca oluyo ööle
-salak ucu uzun mu?!?!??!
kelime: berlin duvari
-hani avrupa'da bi ülkee..
- berlin duvari !!!
kelime: muamele
-hani erkekler gider
-maç
-hayir...hani siftah yapilir milli olunur ya..
-genelev!!!!
-evet iste orda bisey..
-peÇete!!
-allah belani...igrençsin yunus
kelime: gazete
x: bir tür haberlesme araci
y: telefon
x: devam et
y: internet, televizyon, radyo
x: ya kagittan olur,
y: dergi
x: büyük boyda acarsin okursun kocaman...
y: kitap
x allah belani versin be yuhhh..
kelime: yasemin'in penceresi
anlatici: "hani böyle ünlü birisi var herkesi konuk
ediyor sonrada iste güzel anilar yasiyolar.
cevaplayici: Çagla sikel
anlatici: ne çaglasi oglum
cevaplayici: hani herkesi evine aliyo ya sonra da
anlatici: uff bosver devam edelim hüzünlü seyler
yasiyolar
cevaplayici :..??!!
anlatici: hani kadinin adi bir çiçek adi sonra
ikinci kelime de evdeki bir nesnenin adi?
cevaplayici: menekse'nin donu
(topluluk iptal, anlatici aglar)
kelime: pire
- götünde ne var ?
- ???
- hani kafada da olur
- kil!
- hayir, hani böcek gibi bisey...
- ipek böcegi!
- uhaa....!!!
kelime: papatya
-hani geçen yaz piknikte sana takmistim ya
-grup:?!?!?!?!?!?!?!?
kelime: bes para etmez
ben: baba benim deyerim ne kadar?;
baba: dunyalar kadar kizim;
ben: baba dunyanin deyeri ne kadar?;
baba: bes para etmez kizim....
kelime: tamirat
a: televizyonunun çalismama sebebi ne olabilir?
b: bozulmustur.
a: hah! bisey bozulunca ne yaptirirsin?
b: tamir.
a: çok güzel! türet bunu.
b: neyini türetcem bunun be?
a: himzz..essegin büyügüne ne denir?
b: at
a: çok güsel.birlestir simdi ( umutlanmistir anlatici)
b: at tamiri!!!
a: karti firlatir, mekani terkeder
kelime: naz
a: kadinlarin evlenmeden once erkekleri tavlamak icin yaptiklari sey...
b: oral sex!
topluluk: ohha?
kelime: iska
- kar topu savasinda pelin'e atarim, o da egilir basini kaldirir ve ne der?
- hayvan?
kelime : sanatçi
- hani bööle tarkan gibi bisi...
- **** !!
- ayy cok hayvansin murat..
kelime: manti
- hani biz toplanip yapariz, partisini veririz..
- seks!!
- ne zaman yaptik ya, ben niye kacirdim????
kelime : 1 nisan
- abi, 31 mart'tan sonra ne gelir ?
- 32 mart
- harbiden bravo yani... senin gibi lama'dan baska cevap beklenemezdi zaten..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:43 AM
iki travesti yolda giderken, birine araba çarpar:)
yere yığılır kalır:) :):) diğeri onu hırpalayarak:
-kııııız!! okşeaaaan, kalksana!
(ses yok) :) :):)
- ay kız okşeaaaaan, kalksana!
( yine ses yok)
- ayyy veallla korkutuyosun benııııı!
( hala ses yok) :):):)
bizimkinin ses öküzleşir:
- Getti ramazan abeeeeeem!
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:44 AM
NewYork'ta bir yayınevinde redaktor olarak çalışan 51
yasındaki
> George Turklebaum, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatini
kaybetmiş...
> *Peki bu olayın diğer milyonlarca kalp kriziyle ölümden farkı
nedir
> derseniz:
> *23 kişiyle bir arada çalıştığı açık ofiste, adamın kalp
krizinden
> gittiği
> tam 5 gün sonra birisinin
yanına gidip 'iyi misin?' diye
sormasıyla fark edilmiş..
Patronu, şirkette 30 yıldır çalışan George'un sabah ofise en erken
>gelip aksam en geç çıkan eleman olduğunu, etrafındakilerle
>konuşmadan
> bütün gün sadece işiyle ilgilendiğini söylemiş..
> *Bu nedenle de, her zamanki gibi masasında bir yazı okuduğu
sırada
> kalbi durarak öldüğünde kimsenin dikkatini çekmemiş..
>
> > *Bu
olaydan çıkarmamız gereken ders:
> > *Kendinizi paralarcasına çalışmayın.. kimse farketmiyor :)
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:44 AM
Biyoloji dersinden yapılacak sınav için sınıftaki herkes acayip çalışmış,
notlar fotokopiler havada uçuşmuş. Daha sonra sınavın yapılacağı gün
gitmişler bir de bakmışlar, ortada kağıt kalem yok sadece sıra sıra
mikroskoplar. Hocada başlarında bekliyorken demiş ki, "Bu mikroskoplarda
lam'da bir böceğin bacağı var, sınavınız bacağından böceği tanımak" Tabi
hemen itirazlar, ama fayda etmemiş, hoca dediği dedik. Öğrenciler
mikroskopların başına geçmiş. Ama bir şey yapamıyorlar. En sonunda biri
dayanamamış, kapıyı çarpıp çıkmış. Hoca arkasından seslenmiş :
''Kimsin ulan sen, kapıyı çarpıp çıkıyorsun?" Kapı hafifçe aralanmış ve bir
bacak uzanmış :
"Tanısana hadi, tanısana kim olduğumu":
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:44 AM
Kaza yerinin etrafını önce polis kordonu sonra da büyük bir meraklı kalabalığı çevirmişti.. Gazetesine,iyi bir kaza fotoğrafı yetiştirmek isteyen uyanık foto
muhabiri çemberleri aşamayınca "Yol verin.. Yol verin.. Ben kaza kurbanının oğluyum" diye bağırmağa başladı. Kenara çekilip yol verdiler.. Foto muhabiri yaklaştı.Arabanın önünde bir eşek yatıyordu. :-))))
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:44 AM
AMERİKALILARIN KAFATASININ ICINDE NE VAR?
Amerika'da yasayan bir Turk'den gelen mesaj:
Butun arkadaslara merhaba. Bugune kadar sahit oldugum olaylar aklima, basliginda belirttigim soruyu getirdi. Bazi olaylari size de anlatiyorum.Bu konuda herkes kendi kararini vermekte ozgurdur.
AMERIKALILARIN KAFATASININ ICINDE NE VAR?
En son basima gelen hadiseden baslayayim. Dun (2 Ekim Cumartesi) sabah 9`da, AT&T adli dunyaca meshur telefon firmasindan aradilar. "Bize uye olmak istermisiniz?" dediler. (Burada telefon sirketini kendin belirliyorsun, Turkiye`deki gibi tek sirketin yani Turk Telekom`un tekeli yok) Ben, "Turkiye`yi aramanin dakikasi kaca?" dedim, telefondaki "45 cent" dedi. "Ben, 10 dakikalik gorusmeyi 2$`a yapiyorum" dedim. "Iyi ya, bizimkisi 2$ degil 45 cent" dedi. "Bak kardesim, ben 2$`a 10 dakikalik gorusme yapiyorum, anlatamadim mi" dedim. Bana "O zaman dakikasina kac para veriyorsunuz?" demez mi? Kendi kendime "Al iste, sabah sabah bir gerizakali Amerikali daha" dedim.Kendisine kibarca izah ettim: "10 dakika 2$`sa dakikasi 20 cent yapar" dedim. Telefondaki beyinsiz "Mumkun degil bu kadar ucuza olamaz, siz islem hatasi yapmissinizdir" dedi. Kendi kendime "Sen beni Amerikali mi zannettin ki, 2$`i 10`a bolerken islem hatasi yapayim" dedim ve sabah sabah gunaha girmemek icin "Kardesim, sagol, ben sizin sirkete uye olmayacagim" dedim ve kapattim.
Gecenlerde McDonalds`da 3.01$ tutan borcumu odemek icin 5$verdim, 1 cent daha verdim. Herif, once 5$`dan ne kadar para ustu vermesi gerektigini hesap makinesi ile hesapladi, once hesap makinesinin gosterdigi 1.99$`i bana bir suru bozukluk olarak geri verdi, sonra 1 cent daha verdi. Ben "Niye bu kadar bozukluk veriyorsun, direk 2$ kagit para versene" dedim. Kusbeyinli, bu sefer 5.01`den 3.01`i cikardi ve hesap makinesinde 2 rakamini gorunce bendeki parayi alip, 2$ verdi. Simdiye kadar hicbir magazada, kasiyerlerin bozuk para odemek zorunda kaldiklarinda bir miktar daha isteyip, butun para geri cevirebildiklerini gormedim. Mesela hesap 15.25$ tutsa ve siz 20 $ verseniz, size 4 tane 1`lik, 3 tane 25 centlik verirler. hicbirisi 1 tane 25cent alip, tek bir 5dolarlik geri cevirmeyi dusunemez/hesap edemez.
Buyuk bir magazanin girisine ve raflarina su uyariyi asmislardi: "Magazamizda gizli kamera sistemi vardir." Daha sonra sunu eklemeyi ihmal etmemisler, malum bu yaziyi okuyan Amerikalilar "Bana ne, ben zaten buraya gizli kamera sistemi almaya gelmedim" diyebilir diye. "Gizli kamera sistemi sayesinde, yapilan hirsizliklari tesbit edebiliyor ve mahkeme onunde delil olarak gosterebiliyoruz."
Bir bankanin ATM karti muracat formunda su paragrafin altini imzalamanizi istiyorlar:" 5 haneli banka sifremi sayilardan ve harflerden olusturacagima, sifrenin tamaminda ayni rakami veya harfi kullanmayacagima, Q ile 0`i, 2 ile Z`yi birbirine karistirmayacagima..... soz veririm" Anlasilan bankaya gelen bircok sifre probleminde bunlari birbiri yerine kullanip da unutan o kadar cok insan vardi ki bu paragrafi eklemeye luzum gormusler
Su olayi da bir arkadastan duydum, gercek oldugunu soyledi: Kadinin, biri evine yeni bir mikrodalga firin almis. Kadinin, bir de cok sevdigi bir kedisi varmis. Birgun kadinin, kediyi yikamasi gerekmis. Tabi kediyi yikadiktan sonra bir de kurutmak lazim. Aklina bu isi cabucak halledebilecegi parlak(!) bir fikir gelmis. Islak kediyi alip, mikrodalganin icine koymus. Tabi zavalli kedi, mikrodalganin kapagi tekrar acildiginda olu bir sekilde firinin icinde boyluca yatiyormus. Bu durum karsisinda kadin, sevgili kedisini kaybetmenin intikamini almak icin mikrodalga ureticisi firmanin aleyhinde yuklu bir tazminat davasi acmis. Mahkemenin karari ise su: Uretici firma, firinin kullanma klavuzunda "Icinde kedinizi kurutmayiniz" yazmadigi icin sucludur ve istenen tazminati odemekle yukumludur.
Su hadiseleri hepiniz duymussunuzdur: CD suruculer Japonya`da uretilip Amerikan piyasasina ilk girdiginde Amerikalilar`in "Su japonlar ne pratik insanlar, kolaylik olsun diye bilgisayarlara 'mug holder' (seramikten yapilan buyuk bardaklar ki Amerikalilar kahve ve corba icmek icin cok kullanirlar) ilave etmisler" diyerek bir cok CD surucunun 'tray' (CD surucunun CD-ROM koymak icin disariya cikan kismi, CD tepsisi) kısmını içi dolu agir bardaklari koymak suretiyle kirdiklarini; bilgisayarda "Press any key to continue" yazisi çıkınca fellik fellik klavyede 'any' yazili tusu aradiklarini duymayan yoktur.
Isin tuhafi, galiba Amerikalilar`da salak olduklarinin farkinda. Bir gun Elektromanyetik dersinde cocuklara soru cozerken "Biz, bu dersi 2. sinifta aliyoruz" dedim (burada son sinifta okutuluyor). Cocugun biri daha evvel Turklerle kalmis, onlari o kadar zeki bulmus ki, bana "Ortaokul iki de mi, lise iki de mi?" diye sordu. Ben de "İlkokul ikide" diyecektim de cocuklarin gerizekaliligini yuzlerine vurmak gibi olmasin diye "Universite iki" dedim.
Hepinize sevgilerimle...
A. B. . Syracuse University Department of Electrical Eng.& Computer Science
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:44 AM
Ali 3. sınıfa giden zeki bir çocuktur.bir gün öğretmeni Ali'ye "SİYASET" nedir diye sorar. Ali düşünür ama o çocuk aklıyla cevap veremez.Eve gider kitaplara bakar ama hiçbirşey anlayamaz.O da babasına sormaya karar verir.
-Baba, Siyaset nedir?
Baba düşünür. Ali'ye uygun bir yolla anlatmak ister.
-Bu evde parayı getiren kim oğlum?
-Sen...
-Ben kapitalist rejimim. Peki parayı alıp bizim yiyecek içecek ve giyecek gibi ihtiyaçlarımızı karşılayan kim?
-Annem...
-O da hükümet. Peki küçük kardeşinle kim ilgileniyor?
-Dadım...
-Dadın işçi, kardeşin gelecek, sen de halksın o zaman.
Ali herşeyi notalır ve uyur..
Gece garip seslerle uyanır. Bir de bakar ki kardeşi ağlıyor. Yanına gidince altına pislediğini anlar.Hemen annesini kaldırmaya gider. Ama ne yaparsa yapsın anne kalkmaz. Bu arada salondan gelen sesleri merak eder ve salona gider. Babasıyla dadısını uygunsuz yakalıyan Alinin ağzından aynen şu kelimeler dökülür:
- Kapitalist rejim işçiyi sömürüyor, hükümet uyuyor, gelecek b*k içinde, halk ne yapsın?...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:45 AM
Renkli kişiliğiyle ün yapmış bir felsefe hocası, yılın son sınavını yapmak üzere sınıfa girmiş...Bütün öğrenciler çok heyecanlı, hepsi merakla soruları bekliyorlar. Felsefe hocası sınıfa şöyle bir bakmış, derken sandalyesini kaptığı gibi kürsünün üzerine koymuş..
"İŞTE 100 PUANLIK TEK SORU" demiş.. "BANA BU SANDALYENİN VAROLMADIĞINI ISPAT EDİN"
Herkes bir girişmiş yazmaya efendim hızlı hızlı yazanlar harıl harıl düşünenler derken, aralarından biri kağıda tek bir cümle yazmış sonra kalkmış hocasına vermiş, ve sınavı bitirip çıkmış....
Sonuçlar açıklandığı zaman bir bakmışlar koca sınıfta 100 üzerinden 100 alan tek kişi var, o da sınavı 2 dakikada bitirip çıkan çocuk..!!!
Peki acaba çocuğa 100 puan getiren o tek cümle neymiş???? Cevap kağıda sadece şunu yazmış:
"HANGİ SANDALYE?"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:45 AM
Hakkari valisinin başka bir ile tayini çıkar . Bakanlardan birisi , valinin görevinin son sıralarında Hakkari'yi ziyaret eder ve birlikte şehri gezmeye başlarlar . Halk konvoyun önünü keser ve içlerinden bir ihtiyar :
-Sayın Bakanım duydum ki Valimizin tayini çıkmış . Nolur valimizi bizden almayın ...
Bakan :
-Yav ne güzel bir şey ... Vatandaş bu kadar memnun ... Ama devlet bu ... Bu gider , diğeri gelir , diğeri gider , öbürü gelir ... Devlet böyle bişey .
İhtiyar :
-Tamam da sayın bakanım , valimizi bizden almayın , Hakkari'yi valisinden ayırmayın ...
Bakan :
-Yav gerçekten duygulandım ne güzel bir şey bu ... Vatandaş Valisinden ayrılmak istemiyor. Neden amca ...
İhtiyar :
-Yok Bakanım Valimizi bizden almayın . Hakkariyi yıktı başka yeri yıkmasın ...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:45 AM
3 adam ölür ve cennetin kapısına gelirler..... cennetin kapısındaki melek onlara der ki:
- Burada tek kural var, ördekleri ezmeyeceksiniz.... Adamlar bir şey anlamaz ama cennete bir girerler ki, her taraf ördeklerle dolu adım atacak yer yok.... içlerinden biri yanlışlıkla bir ördeğin üstüne basar, anında bir melek gelir, yanında da görüp görebileceğiniz en çirkin kadın....melek adama der ki:
- Sen ördeklerden birini ezdin, ceza olarak bu kadınla seni sonsuza kadar birbirinize bağlıyorum... ve melek onları zincirle birbirlerine bağladıktan sonra gider. İkinci gün adamlardan biri daha yanlışlıkla bir ördeğe basar.Hemen melek çok çirkin bir kadınla gelir ve zincirle ikisini birbirine bağlar.Üçüncü adam tek başına kalır.Arkadaşlarının başına geleni gördüğü için, ördeklere basmadan etrafı dolaşmaya başlar.Aylar geçer ve adam tek bir ördeği ezmemiştir.Bir gün bakar ki melek ona doğru geliyor,yanında da son derece güzel ve seksi bir kadın.Melek hiçbir şey söylemeden adamı bu kadınla birbirlerine zincirler ve gider.Adam bu işe çok şaşırır ama çok da sevinir:
- Bunu hakkedecek ne yaptım acaba der..... Kadın cevap verir:
- Seni bilmem ama ben bugün bir ördek ezdim....
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:45 AM
Onur Air'in 9 YTL'lik kampanyasından ilginç diyaloglar
Onur Air tarafından geçtiğimiz aylarda 9 YTL'den satışa sunulan yaklaşık
10 bin iç hat biletini almak için şirketin Çağrı Merkezi'ni arayanlar ile
görevliler arasında ilginç diyaloglar yaşandı. Satışa sunulduktan sonra
yarım gün içerisinde tükenen biletlerden almak isteyenler şirketin
telefonlarının ve internet sitesinin günlerce kilitlenmesine neden olmuştu.
İşte; ilginç diyaloglardan bazıları:
-Antalya'ya ayın 22'sine iki kişilik yer ayırtacağım. Yer var mı?
-Var efendim hem de kampanyalı.
-Ne kadar?
-Bilet başı 9 YTL efendim.
-?
-Alo.
-Kardeşim bilet ne kadar dedim?
-İki kişi 18 YTL, kişi başı dokuz YTL efendim.
-Ya, gidin işinize saçmalamayın (içeriye seslenerek) yanlış düştü
numara dalga geçiyor birisi.
-Telefonu kapatır.
*****
-Ben işadamıyım. Utanırım acenteden 9 YTL'lik bilet istemeye. Böyle
telefonla direkt alamaz mıyım?
*****
-Kızım İzmir'e 9 YTL'lik biletlerden istiyorum iki tane.
-Maalesef İzmir'e tüm kampanya biletlerimiz satıldı efendim.
-Adana'ya olsun o zaman.
-Üzgünüm efendim Adana için olanlar da bitti maalesef.
-Ya; nereye varsa ver kızım. Şu kadını ölmeden bi uçağa bindireyim.
*****
(Kampanyanın birinci haftası. Tüm biletler tükendikten sonra).
-İndirimli biletlerden istiyorum.
-Maalesef tüm kampanya biletlerimiz satıldı efendim.
-Yalancılar sizi.
-Bineceğim uçağa. Bağıracağım 'kim 9 YTL'lik biletlerden aldı diye'
kimse elini kaldırmazsa da sizi mahkemeye vereceğim.
*****
-İndirimli bilet kaldı mı?
-Tüm kampanya biletlerimiz satıldı efendim.
-Ben öylesine sormuştum zaten. Olsa da almayacaktım.
*****
-Samsun'a iki kişilik 9 YTL'lik biletlerden istiyorum. Ayın 8'ine.
-Var efendim. İsimleri alayım lütfen.
-Kızım bagajda filan değil, normal koltukta uçacağız değil mi biz?
-Elbette efendim.
-Emin misin sen?
-Eminim tabi efendim.
-İyi, alayım o zaman.
*****
-Dokuz YTL'lik bilet almıştım ama bir değişiklik yapacağım.
-Kampanya biletlerinde değişiklik yapamıyoruz efendim.
-Diyarbakır yerine Erzurum olacaktı sadece.
-Üzgünüm efendim dokuz YTL'lik biletlerimizde değişiklik yapamıyoruz.
-Soyguncular. Sadakam olsun.
*****
-Dokuz YTL'lik biletlerden istiyorum.
-Hangi yön ve tarihe olacak efendim.
-Hiç fark etmez. Çoluk çocuk uçak görsün.
*****
-Bacım Gaziantep'e dokuz YTL'lik bilet alacaktım.
-Maalesef hiç kalmadı efendim.
-Hiç mi kalmadı?
-Hiç kalmadı.
-Nasıl olur. Binlerce bilet satıldı yani.
-Kampanya dahilinde olanlar geçen hafta satıldı.
-O kadar adam ne yapacak Antep'te hayret bir şey. Allah Allah.
*****
-Alo.
-Onur Air mi?
-Buyurun efendim Çağrı Merkezi nasıl yardımcı olabilirim?
-Dokuz YTL'lik bilet alacaktım.
-Sadece internet ve acentelerden alabiliyorsunuz. Ban sadece yer olup
olmadığını söyleyebilirim.
-Ablacım ver sen parasını, ben gelince takdim edeyim sana. Biter filan
şimdi.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:45 AM
- Meraba ben Serkan nasıl yardımcı olabilirim?
- Benim telefonda bi problem var bankomatta işlem yapamadım
- Peki ilk önce telefonunuzun ''menü" tuşuna sonra da ''5'' tuşuna basın...
- Evet... Tamam...
- Ekranda ne var şimdi?
- Show tv... - ???
-İyi günler kredi kartı başvurunuz için aramıştım sizi...
- Tabi buyrun..
- Mesleğiniz nedir acaba?
- Hayat kadını...
- ... Özel sektör yazıyorum ben...
- O da olur!...
Kadın : Merhaba ben kredi kartınızla köpek almıştım...
Yetkili: Evet efendim?...
Kadın : Bu köpeğin kulakları duymuyor. Acaba sigorta kapsamına giriyor mü?
Yetkili: Ben bi üstüme danışayım !!!?!!...
İyi günler, nasıl yardımcı olabilirim?
- Para çekemiyorum ben...
- Şifrenizi yanlış giriyormuşsunuz Ahmet bey!...
- Şifre mi? Benim şifrem hep aynıdır, İstanbul'un kurtuluşu...
- Lütfen, bana şifreyi söylemeyin efendim.
- Hah, tamam hatırladım, 1956!!!
- Efendim o İstanbul'un kurtuluşu değil ama...
- Yaaaa!... Kaçtı İstanbul'un kurtuluşu?
- Efendim ben malesef söyleyemem bunu size.
- Niye sen de mi bilmiyosun?...
- Biliyorum, ama güvenlik açısından benim şifreyi bilmemem gerekiyor.
- Ben sana şifreyi sormuyorum ki!... İstanbul'un kurtuluşunu soruyorum.
- Evet, ama... ???!!!
- Alo ben Konya, Ya benim bu printer çalışmıyor!...
-Windows'ta mı çalışıyor?
- Evet
- Bilgisayar printerı görüyor mu Konya?
- Evet, karşı karşıyalar!...
- Şu an bankanızın ATM'sinden maaşımı çekemiyorum.
- Üzgünüz efendim geçici bir hatadan ötürü şu an tüm sistemlerimiz off'tadır.
(Bir saat kadar sonra yine arar)
- Ben şu an Of'dayım ve hala paramı çekemiyorum...
-Güvenliğiniz için bir kaç soru sormam gerekiyor.
-Doğum yeriniz?
- Erzurum...
- Doğum tarihiniz?
- 23 Ocak 1957
- Annenizin evlenmeden önceki soyadı?
- Anamı karıştırma bu işe
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:46 AM
Çılgın felsefe hocası 100 puanlık tek soruyu yanındaki sandalyeyi göstererek sorar:
- bana bu sandalyenin var olmadığını kanıtlayın!"
100 puan alan tek ki$inin cevabi ise sadece şudur:
- Hangi sandalye
******************
İlkokul 3. sınıf
Soru: Ormanların faydalarını sayınız.
Cevap: Ormanların faydaları saymakla bitmez.
Sonuç: Tam not
******************
Din hocası hz. muhammed ile hz. ali arasındaki bir diyalogu yazın demiş.
Hani kitapta geçen özlü sözler tarzında, yanıtlardan biri söyleymiş
hz.muhammed: "günaydın ali"
hz.ali: "sana da günaydın muhammed nasılsın"
*******************
seviye: üniversite
ders: eğitim felsefesi
sınav: bütünleme
sınav şu sorudan ibarettir:
- bildiğiniz iki soruyu yazıp cevaplayınız.
yanlız bir sorun vardır derse hiç devam etmemiş öğrenci dersin içeriğini hiç bilmemektedir. dolayısıyla kendine sorabileceği iki adet soru da bulamamaktadır. beyninin derinliklerinden,dönemin ilk dersine girdiğini hatırlar. bu derste duyduğu cümleden de yeterli doneyi almış.
soru 1: İlk milli eğitim bakanımız kimdir?
cevap: hasan ali yücel
soru 2: hasan ali yücel kimdir
cevap:ilk milli eğitim bakanımızdır.
işlem tamamlanmıştır... sınav sonucu:100 (yaşanmıştır...)
*********************
soru; Ahmet Haşim'in en ünlü eserlerinin toplandığı eserin adı nedir
cevap; best of ahmet haşim
************
deprem sırasında ortaya çıkan enerjiye ______ ______ denir."
doğru cevap depremin magnitüdü'dür, fakat zeki bir arkadaşımız:
"helal olsun" yanıtıyla okulda efsane olmayı başarmıştır.
******************
aşagıdaki konulara kısa ve etkili bir de değinen bir yazı yazın.
1. din
2. cinsellik
3. gizem
cevap:
Allahım! hamileyim. acaba kimden "
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:46 AM
Bu sabah bir kamyonetin arkasında şu yazıyı gördüm:
- "Hatalıysam cep telefonuna hata yazıp bir boşluk bırak 9999'a gönder ,Hatasız Kul Olmaz melodisi cebinize gelsin."
Eyvallah!...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:46 AM
Adamın biri bir lokantaya girer, garson gelir, adam çatal bıçağı şöyle bir koklar
- Ooo der, bugün taskebap harika
Garson siparişi alıp aşçıbaşına sorar
-Günün en güzel yemeği ne?
-Taskebap
Garson "vay anasını der"
Üç gün sonra adam aynı lokantaya gelir, gene çatalı bıçağı koklar
- Ooo der, karnıyarık enfes
Garson gene sorar açşıbaşına en güzel yemeği,
tabii karnıyarık!..
Birkaç gün sonra adam gene gelir, garson adamı görünce fırlar, çatal bıçağı kapar, bulaşıkçı kadına gider
- Yahu Kezban şunları bi kıçına sürtsene
Ve götürür adamın masasına, koklar gene bizimki çatalı bıçağı ve gözleri açılır
- Yahu Kezban, burada mı çalışıyor?
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:46 AM
şoförün biri birgün yokuş aşağı iniyormuş.Birden freni patlamış. yokuşun sonundada yol ikiye ayrılyormuş.Birinde bir çocuk,diğerinde de pazar yeri varmış, sonra düşünmüş demişki:
-En iyisi çocuğu eziyim, pazarda çok insan var.çocuk tek.
Ertesi gün gazetelerde pazar yerinde facia diye yazmış.bunun üzerine hakim demiş:
-oğlum ne oldu.
-Herşey çocuğun pazar yerine koşmasıyla gerçekleşti.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:47 AM
Cep Telefonunun ilk çıktığı zamanlar. Kahveci Mustafa yeni bir panasonic cep telefonu almış. Hava atmak için o akşam bara içmeye gitmiş. Gecenin ilerleyen saatlerinde gözü cep telefonuna takılır cep telefonunda (cep telefonunun çekmediği yerlerde telefonun ekranında yazan) ŞEBEKE ARIYOR yazısını görür. Barda fazla gürültü olduğundan telefonu alır ve dışarıya çıkar. Dışarı çıktığında telefondaki şebeke arıyor yazısı haliyle silinir. Kahveci Mustafa şaşırır. İçeri girer Şebeke arıyor, dışarı çıkar birşey yok. Kim Lan Bu Şebeke ikide birde beni arıyor der.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:47 AM
Çok uzun sure araba kullandıktan sonra küçük bir kasabada ihtiyaç molası vermiştim.Şirin sevecen bir yere benziyordu.Dinlenme tesisinin tuvaletine girdim.Tüm tuvaletler dolu gibi görünüyordu.Sonunda sonlara doğru bir tuvalet bulup oturmuştum tam keyifle tuvaletimi yapacakken yan tuvaletten "selam naber" diye bir ses duydum.Tuvalette böyle konuşmaların olmayacağını düşünürken birden bire ağzımdan "iyilik senden naber" lafı çıkıvermişti bile. Yandaki ses "ee neler yapıyorsun" dedi.Ben de "doğuya doğru gidiyorum" dedim biraz şaşkındım bu tuhaf diyalogdan dolayı. Taaki yandaki adamın "aşkım ben telefonu kapatıyorum yan tuvaletteki geri zekalı benim sana sorduklarıma cevap veriyor" dediğini duyana kadar ...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:47 AM
Yaşlı bir amca elinde bastonuyla kalabalık bir otobüse biner,oturacak yer yok..Bastonunu yere vura vura taa arkaya gider ama kimsede tın yok..
Baston tıklamasından rahatsız olan gencin biri,yüksek sesle bağırır amcaya;''Dede,şu bastonunun altına keşke lastik taksaydın.Bu kadar kafamızı şişirmezdin,biz de rahat ederdik.''
Bütün gözler gence dikilirken,yaşlı adam istifini bozmadan otobüsü kahkahaya boğacak bomba cümleyi patlatır;
''17-18 yıl evvel de senin baban o lastiği taksaydı,şimdi biz rahat ederdik!!''
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:48 AM
Jake Fen isimli Macar adam, eşini korkutmak için
kendini asmiş pozu verdi... Eve gelen eş kocasını o halde gorünce
bayıldı.. Kapıyı açık gören komşu kadın içeri girince iki cesetle
karşılaştığını sanıp evi soydu. Topladıkları ile çıkarken Jake kadına bir
tekme attı. Cesedin canlandığını sanan kadın korkudan öldü..Jake beraat etti..
New York'ta 5'inci caddede bir adama araç hafifçe
çarptı. Adama birşey olmamistı.. Şoförle konuştu ve kalkacakken
olayı gören biri yanına gelerek, kalkmazsa sigortadan para alabileceğini
söyleyince yeniden aracın önüne yattı. Araç sürücüsü ise adamın
gittiğini düşünerek gaza bastı ve adam öldü..
Bayan Carson Amerika'nin New York kentinde yaşıyordu.. Birgün
eglenmek için cenaze işleri yapan bir şirketle anlastı. Şirket eve telefon etti ve
bayan Carson'un kalp krizi geçirip öldügünü söyledi . Aile hemen koştu. Bu
sırada tabutun içinde yatan bayan Carson birden
dogrulu verdi. Ama kizi oanda kalp krizi geçirip öldü...
Romollo Ribaldo işsizdi. Pisa kentinde oturan 42
yasindaki Italyan bir gün, tabanca ile intihar etmeye
hazırlandı. Eşi onu engellemek için dil döktü.. Sonunda Romolo ağlamaya başladı ve intihardan vazgeçip silahını yere fırlattı. Ateş alan tabancadan
çıkan mermi eşine isabet etti ve eşi öldü.
Beğenmediniz mi? Birde bu ölümsüz ölüme bakın neler
hissedeceksiniz.
Ölümsüz Ceset
Gerçek bir olay
Sibirya'nın köylerinden birinde cenaze mezarlığa
götürülüyormuş.Mısır tarlasının ortasında tabut köylülerin
ellerinden düşüvermiş.Tabutun içindeki ceset düşüp dereye yuvarlanmış.
Akıntı, cesedi dinamitle avlanan balıkçıların yanına sürüklemiş.
Balıkçılar "Acaba adamı dinamitle biz mi öldürdük"
diye endişeye kapılarak cesedi askeri kışlanın tellerine bırakmışlar. Nöbetçi
er, bölgeye birinin yaklaştığını düşünerek cesedi yaylım ateşine
tutmuş. Hemen ambulans çağrılmış. Delik deşik olan ceset hastaneye kaldırılmış.
Operasyon altı saat sürmüş. Ameliyattan çıkan doktor alnından akan
terleri silmiş ve "çok zor oldu ama galiba yaşayacak" demiş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:48 AM
Merhum siyasetçilerden Osman Bölükbaşı yaptığı Avusturya gezisi sırasında bir gazetecinin "Atalarınızın viyanada ne işi vardı" sorusuna "Haçlı seferlerine iadeyi ziyaret" cevabını verir.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:48 AM
Arkadaşlarla yemek yiyecektik. Lokantaya gittiğimde henüz kimse yoktu..
Bir süre sonra kalabalık bir grup halinde geldiler. Öpme faslında o sırada sipariş almak üzere bekleyen garsonu da öpmüştüm! Tabii kahkaha tufanı kopmuştu. İste o an benim bittiğim andır Seyit Abi...
Gece otobüsle İstanbul'dan İzmir'e gidiyordum. Yanımda oturan da benim gibi iri kıyım olunca komple vücut teması oldu. Gecenin ilerleyen
saatlerinde, ikimiz de uyumuşken, yanımdaki yolcu birden sıçradı. Karımdan alışık olduğum için,"Geçti bitanem. Ben yanındayım, yok bir şey" deyiverdim!
Adam gözlerini aralayıp dehşetle bana bakmıştı. İşte o an benim bittiğim andır Seyit Abi...
6 yaşındayken komşu ablaya izlediğim çizgi filmi anlatıyordum. Babası da yanımızda oturuyordu. Çocuk salaklığıyla, gorilleri anlatırken,"Böyle
böyle göğüslerine vuruyorlardı abla. Hem de göğüsleri seninkilerden daha büyüktü" demiştim! Yıllar sonra bizi ziyarete geldiklerinde adam bunu
hatırlattı. İşte o an benim bittiğim andır Seyit Abi...
Dünyanın parasını verip aldığım yırtık model jean pantolonumu giymiş sevgilimle dolaşıyorduk. Babamla karşılaştık. Bacaklarıma doğru
aşağılayıcı bir şekilde bakıp,"Hayrola, mahallenin köpekleri kovaladı galiba?"demişti! İşte o an benim bittiğim andır Seyit Abi...
Üniversite yıllarım... Kulak rahatsızlığımdan dolayı hastaneye gitmiştim. Doktor muayene esnasında rahat olmam için benimle sohbete başladı. "Ögrenci misin?""Evet." "Hangi üniversite?" "Uludağ" "Ben de oradan mezun
oldum. "Hangi bölümde okuyorsun?" "İşletme" dedim ve bombayı patlattım: "Siz hangi bölümden mezun oldunuz?" "Sence?" İşte o an benim bittiğim andır Seyit Abi...
Sabah ofiste telefonla konuşuyordum. Telefonu omuzumla başımın arasına sıkıştırmıştım. Elimin birinde cep telefonu, diğerinde poğaça vardı.
Cep telefonumu şarj etmek isterken şarj aletinin ucunu birden poğaçaya soktum! Gören oldu mu diye kafamı çevirince de müdürümle göz göze geldim. Sırıtıyordu. İşte o an benim bittiğim andır Seyit Abi...
Lise 1. sınıftaydım. Kimya dersinde "ısınan maddeler genleşir" konusunu anlatan hocamız, "Örneğin pirinç "deyince atladım: "Haklısınız hocam yaa! 2 bardak pirinci ısıtinca koca bir tencere pirinç pilavı oluyor." Hoca, "Oğlum bu yemeklik pirinç değil, metal olan pirinç "deyince bütün sınıf
gülmekten yerlere yatmıştı. İşte o an benim bittiğim andır Seyit Abi...
Yirmili yaşlarım. Çok romantik bir sahneydi. Sevgilim kucağıma başını koymuş, ben de saçlarını okşuyordum. Birden başını kaldırdı, "Pantolonunun yıkanma zamanı gelmiş" dedi! İşte o an benim bittiğim andır Seyit Abi...
Eve gitmek üzere Bakirköy dolmuşu bekliyordum. Sigaramın kalmadığı aklıma gelince önünde durduğum Tekel bayiine girecekken minibüs geldi. Apar topar bindim. Şoföre parayı uzatıp, "Bir Monte Carlo" dedim! Adam birkaç saniye yüzüme bakıp, "Abi bu Bakirköy'e gider" diye cevap verdi! İste o an benim ve şoförün bittiği andır Seyit Abi...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:48 AM
Bir zamanlar İngiliz hükümeti çocuğu olmayan ailelerin bu sorununu
çozmek için "Cici Baba" servisi kurmuş.Cici Baba evliliklerinin ilk
beş yılında çocuk sahibi olamayanlara yardım eden bir devlet memuru.
Smith ailesi de boyle bir servis için başvuruda bulunur , heyecanla
"CiciBaba" yi beklerken kapı calınır, ancak gelen kişi cici baba adayı değil,kapı kapı dolaşan bir bebek fotoğrafcısıdır. Konuşma şöyle gelişir:
Ms Smith: Günaydın
SATICI : Günaydın efendim ben şey için gelmiştim
Ms Smith: Açıklamanıza gerek yok kocam herşeyi anlattı. Buyrun
içeri girin
SATICI : Öylemi? Bebek işinde üstüme yoktur, özellikle ikizlerde.
Ms Smith: Kocamda öyle söyledi buyrun oturun.
SATICI : O zaman kocanız belki de size . .. . . . . . . . . . . . .
. . .
Ms Smith: Aa evet, ikimizde en iyi sonucun böyle alınacağını
düşünüyoruz.
SATICI : Öyleyse hemen başlayalım.
Ms Smith: (KIZARARAK) şey nerede başlamalı?
SATICI : Her şeyi bana bırakın. Ben genellikle iki kez banyo
küvetinde,
bir kez kanapede ve belki bir kaç kez yatakta denerim. Bazen oturma
odasının halısınde iyi oluyor
Ms Smith: Banyo ! ! Oturma odasının halısı! ! ! Neden bizim
beceremediğimiz anlaşılıyor.
SATICI : Şey hanımefendi , hiç kimse ilk seferinde iyi bir sonuç
garanti edemez ama altı yedi kere denersek bir tanesi mutlaka şahane
olacaktır.
Ms Smith: Afedersiniz ama biraz fazla olmuyor musunuz?
SATICI : Kesinlikle değil benim işimde insanlar aceleci
olmamalıdır.
Ms Smith: Başarılı oluyor musunuz bari?
SATICI : (Çantasını açarak bebek fotoğrafları gösterir)Şu bebeklere
bakın bunlar benim işlerim. Bakın bu dört saat sürdü.
Ms Smith: Evet çok güzel bir bebek
SATICI : Fakat gerçekten güç bir iş. Görmek istiyorsanız şuna
bakın, ister
inanın ister inanmayın bu Londra'nın ortasında , otobüsün üzerinde
oldu.
Ms Smith: TANRIM ! ! ! ! ! ! !
SATICI : Bunlar da şehrin en şirin ikizleri.Anneleri ile çalışmanın
ne zor olduğunu bilseniz ikizlerin şirinliğine daha cok şaşırırsınız.
Ms Smith: Öyle mi ?
SATICI : Sormayın. Şununda işi doğru yapabilmek için onu Hyde
Park'a göturdüm. Herkes çevremizi sardı. Peş peşe dört beş tam boy ve iş bitti.
Ms Smith: Dört beş tam boy ! ! ! ! !
SATICI : Evet üstelik üç saatten fazla sürdü. Sonunda bir kaç kişi
kalabalığı tuttu . Karanlık olmadan önce yeniden denemeliydik ancak
serçeler aletimin uzerine konup gagalamaya başladılar bu yüzden işi
bırakmak zorunda kaldık.
Ms Smith: Yani gerçekten serçeler şeyinizi aaa-aletinizi ısırdıler
mı?
SATICI : Evet böyle şeyler oluyor tabi. Ben tekniğimi geliştirmek
için tam üç yıl harcadım. Mesela şu bebek. Bu neticeye ancak büyük bir mağazanın ön vitrininde ulaşabilirsiniz.
Ms Smith: Bu kadar da olmaz!
SATICI : Hanfendi hazırsak ayaği alıp geleyim.
Ms Smith: Ayak mı ? ? ? ? ! ! ! ! !
SATICI : Aa evet , ağır olduğu için sürekli elde taşımak zor oluyor
bunun için ayak kullanıyorum.
- Hanımefendi . . . . . Hanımefendi . . . . .
Hayallah neden bayıldı şimdi bu. . .
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:49 AM
Uludag Üniversitesi Bahar
Şenlikleri'nde geçiyor olay.
Kalabaliktan uzak biR fakültenin
yakinlarindaydik.
100 metre ileriye bi helikopter indi.
Aletten biri
egilerek indi ve biR talebeye yaklasti.
Takriben 1
dakka konustuktan sonra adam
helikoptere bindi ve
tekrar havalandilar. Biz biraz
sasirdik noluyo diye.
Ama esas bomba o talebeye adamin ne
sordugunu
sordugumuzda inmist beynimize. Adam
adres sormus.
benden bu kadar.
-------------------------------------------------------
Malum servis söförümüz sikisan
trafikte haraket
edemez halde beklerken (gayetde
hakliydi çünkü önündeki
arabalar kuyruk olmustu) arkadan
kornaya abanan araç
sahibine camdan sarkarak;
-"Pokemon'muyum lan ben arabalarin
üzerinden
uçayim?"
diye bagirarak tüm servisi yere
yikmisti.
-------------------------------------------------------
Ben... ben... ben...
Haftasonu ÜSTÜ AÇIK SAHIN gördüm
ben...
Artik hiç bir sey beni sasirtamaz...
-------------------------------------------------------
Bodrum'da veya Datça'da küçük bir
lokantanin caminda
"23 saat açigiz" yaziyodu :))
Hizmet hizmet biR yere kadar di mi,
biraz da
kendimize zaman ayiralim.
-------------------------------------------------------
İzmir Konak'ta bir köfteci gördüm adam
tezgahini açmis
çig köfte satiyo ,kocaman da bi
tabelasi var önünde
fiyatlarin yazdigi...Aynen iletiyorum:
Kampanya ...
TANE: 125 bin
2 TANE 300 bin
-------------------------------------------------------
Abi çaycinin prensibi olur mu,
demeyin. Bizim
çaycinin cama yazdigi yazilar bunlar:
1. Sicak çay 150.000.TL.
2. Saat besten sonra çay yoktur,
israrci olmayiniz.
3 Tek çay için yukari çikamam gelip
kendiniz alin.
-------------------------------------------------------
Bilen bilir; Ankara'nin genelevi
Bentderesi adli
semttedir. Yakin bi arkadasim var.
Lise çaglarinda
çocugun biti kanlaniyo, Bentderesi'ne
giden bi
dolmusa biniyo ve genelevin tam
karsisindaki dolmus
duraklarinda iniyo. Ancak yeri tam
olarak
kestiremediginden birine sormaya karar
veriyo.
Yoldan geçen orta yasli bi amcaya
soruyo:
- Abi Bentderesi Lisesi nerede acaba?
Adam bozmadan karsilik veriyo:
- Aha kerane karsida.
------------------------------------------------------
Bir gün Bakirköy-Taksim dolmusuna
binmistim. Aracin
ön konsoluna harfli sticker'larla
sunlar yazilmisti:
TÜRK SOFÖRÜ EN IÇTEN DUYGULARIN
INSANIDIR
E, ne var ki bunda, demeyin; devamini
okuyun:
KEMAL ATATÜRK !!
-------------------------------------------------------
Lisedeyiz...Geometri dersi... Ders
kaynasin diye
yapmadigimiz karaktersizlik yok. Hoca
tahtaya sekil
çizerken, okulun bayagi yakinindan bir
savas uçagi
geçti. Bizden biri:
- Aaa hocam uçak geçiyo!
Hocamizdan cevap:
- Elleme geçsin!!!
Sinif komple kisadevre...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:49 AM
Barbaros bulvarında olmuş bir olay... Arkadaşlarla öyle Barbaros bulvarında yürüyorduk. Bir anda yanımızdan son sürat bir minibüs geçti. Biz 'Freni patladı' filan demeye kalmadan, minibüs kafadan elektrik direğine bindirdi. Hemen koştuk, yardım edelim diye. Minibüse ulaştığımızda manzara şuydu: Yolcuların kiminin kası açılmıs, kiminin dudağı patlamış... Dağılmış vaziyetteler yani. Ama bir tuhaflık var. Çünkü o hallerine rağmen, gözlerinden yaşlar gelecek şekilde gülüyorlar. Biz ne yapacağımızı şaşırdık. 'Ne oldu?' diye sorduk. Bir iki tanesi, güçlükle 'Şoför, şoför...' diyebiliyor ama yine gülmeye başlıyorlar. Bu şaşırtıcı manzaranın aslını öğrenebilmek için 2
-3 dakika geçmesi gerekti. Meğer şoför, tükürürken minibüsten düşmüş. Hani, bizim şoförlere özgü, giderken kapıyı açıp dışarı tükürme hareketi vardır ya. Baba, dengeyi tutturamamış, tükürükle beraber, gümbürt aşagı düşmüş. Minibüs de kontrolden çıkıp direğe bindirmiş.
--------------------------------------------------------------------------------
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:49 AM
Bizim sülale Rize'lidir; ben de dahil. Yıl 1992 veya 1993 tam hatırlamıyorum. İstanbul'dan Karabük'e anneannemle yaptığım çileli otobüs seyahatini sizlerle paylaşmak isterim. Önce çok direndim. Kaybedeceğim karizmamın hasretini çekmeye başlamıştım bile. Teyzem ki; onu çok severim ,sırf onun hatırına kabul ettim bu kahır yolculuğunu...
Karabük gibi bir yere giden otobüs'e Türkiye'nin seçme güzelleri binmiş bir de.
-Eyvah! dedim, içimden.Her zaman hacı otobüsüne rastlardım anasını satiim. Bu ne yaaa!
Otobüse bindik ve kahır başladı. 10 dakika sonra anneannem:
-Celduk mi?
-Yok anneanne daha Topkapı'dayız.
-Orasi neredur?
-Yani daha İstanbul'dayız.
-Ula ne tersun!
.....
O soruyor ben cevap veriyorum. Yan koltukta kızlar. Onlarla sohbet edebilmek için bahane kollamaya çalışırken anneannem:
- Ha boyle orospilardan almayasun ha! Yoksa sağa hakkumi helal etmem. Namazinda Kuraninda kapali bi kiz bul çendune.
-Haydaaaaa. Anneanne yavaş konuş duyacak kızlar.
-Yok duymaz o. Sağur zaten. Bak kulaklarina bişey var. Kulaklari sağir ya ondan.
-Anneanne o müzik dinliyo onunla. Ama yine de yavaş konuş.
Bu arada kızlardan biri kikiriki diye gülmeye başlamıştı. Herhalde anneannemin ona yakıştırdığı sıfata meyilli bir hatundu.
......
Maltepe; E5 karayolu üzerinde orta şeritteyiz hala. Çünkü trafik çok yoğun. Tıkanmışcasına yoğun. Bizim otobüs sabit. Yan şeritteki otobüs yavaş yavaş ilerliyor. Anneannem de cam kenarında oturuyor.
-Vuuu, pokiyeeeen. Ula niye ceriye doğri cideyruuuk? Bu şofore iş yok. Pen kullanacağum otobusi.
-Anneanne sen bırak. 8 saatlik yol dayanamazsın. Uyu sen. Ben de arka tarafta muavinle takılırım.
Kabanımı yastık yapıverdim anneannem için. Anneannem uyudu. Ben de arkada muavinle sigara içiyorum. O zamanlar sigara serbest şehirlerarası otobüslerde. Bir saat kadar sonra yan koltuktaki güzel kız bize doğru yürümeye başaladı. Bana gelmediği açık. Kim ne yapsın çizik bir karizmayı! Kız bana:
-Yaşlı teyze uyandı. Dedi.
-Tamam. Gerisini söylemenize gerek yok.
Hemen kalktım ve gittim anneannemin yanına. Benim korktuğum DGM lik laflar etmesi. Ki çok şeyler söylemişti otobüste. 30'lu yıllardan, 40'lı yıllardan bahsetmişti. Zor susturabilmiştim.
Neyse...Saat 18 suları. Kış mevsimi ve hava karanlık. Anneannem uyanmış ve koltuğun altında birşeyler arıyor.
-Ne arıyorsun anneanne?
-Dişlerumi!... Vuuu ne yaparum ben şimdi. Ula çaldiler mi dersun.
-Yok anneanne merak etme. Buluruz.
Kızlar gülmekte... Ben kızarmakta... Anneannem ağlamakta...
Anneannem:
-Tamam, hatirladum. Senun paltonun cebineydi! Bi bak da uşağum.
Ben:
- ?
-Anneanne evde baksak. Yani buluruz merak etme.
-Yook. Şimdi bakacasun. Piliyrum cebineydi.
Cebi araladım. Uzaktan bakıyorum. Ürkekçe. Kızlar gülmekte hala. Zaten onlardan da tiksinmeye başlamıştım artık. Bir tanesi:
-Korkma ısırmaz. Deyince.
-İyi o zaman al. Dedim.
Sanki cebimde dişler hakikaten varmış da kızın üzerine boşaltırmış gibi yaptım. Bir çığlık akabinde otobüsün şoforü ışıkları yaktı. Anneannem de dişlerini buldu. Koyununa saklamış kimse çalmasın diye...
Mola anını da anlatmak isterdim. Ama bu kadar yeter. İsteyene yazacağım söz. Anneannemi 95 yılında kaybettik. Var mıydı gerçekten diyorum şimdi kendi kendime....Herşeye rağmen onu çok özlüyorum...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:49 AM
bu bir kamyonun arkasında yazıyordu:
hatalıysam hata yaz 3650 ye yolla 'hatasız kul olmaz melodisi' cebine gelsin
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:49 AM
şimdi size anlatacağım olay 70 milyon içinde acaba kaç kişinin aklına gelirdi merak ediyorum. taner adında bir arkadaşımız var.bir kızla konuşuyor ama kız çıkma teklifini daha fazla tanımam gerek diye kabul etmemiş.ama tel. konuşuyorlar..bir gün kızla buluşacak bizim taner arabasına biniyorlar ve gezmeye başlıyorlar.. taner kızı yemeğe götürüyor..tabi bu arada vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorlar kız tanere dönüyor ve: taner saat kaç oldu bakarmısın ..diyor taner saatine bakıyor birde ne görsün saati bozuktu ve servisi burda olmadığı için 1 aydır çalışmıyordu ve öyle kolunda duruyordu..ama bunu kıza söyleyemezdi. 2 sn düşünüyor ve kıza tarihe geçecek şu lafları söylüyor: seninle tel. ilk konuştuğumuz akşamı hatırlıyormusun? kız:evet diyor işte o ilk konuştuğumuz gün ben saatimi durdurdum çünkü saatime baktıkça o an aklıma geliyor ve ancak sen bana evet dersen bu saat çalışır.. tabi kız şaşırıyor: ama nasıl olur taner böyle bişey gerçekten beni bu kadar seviyormuydun? taner: elbette bunu hala anlayamadınmı.. bunun üzerine kız tanere sarılıyor ve bende seni çok seviyorum aşkım diyor.. yuh be taner bu kadarda olurmu..bir taşla iki kuş vurmak diye buna denir galiba..şimdi noldu diye soracaksınız malesef türk filmlerindeki gibi olmadı ve kız taneri 3 hafta sonra terketti..eee bu kadar yalanın sonu bu olur dimii..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:50 AM
İzmir'den trene binen yaşlı teyze, kondüktöre Ege şivesiyle " Menemene gelence beni haber et yavrıım, unutma" der.
Gecenin ilerleyen saatlerinde kondüktör Menemen'i geçer geçmez
yaşlı teyzenin Menemen'de ineceği aklına gelir, hemen makiniste gidip
haber verir.
Makinist de gecenin bu saatinde teyzeyi buralarda indiremiyeceğimize
göre geri geri gideceğiz, soran olursa "tren makas değiştiriyor" deriz diyor. Bir yarım saat geri geri giderek Menemen'e geliniyor ve kondüktör
gidip teyzeye haber veriyor " hadi teyze Menemen'e geldik" diye.
Teyzem "sağol yavrıım " deyip çantasından hapını çıkarıp içiyor.
İletişimde açık ve net olun.
Prof.Dr. Üstün Dökmen'in
TRT1 de pazar sabahları saat:10.00'da yayınlanan
programından aktarılmıştır.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:50 AM
bi gün temel in babası ölmüs ve cenazeye almanya dakı abisi gelir..
temel e sorar: babam nasıl öldü?
temel:20. kattan düştü..ordan manavın günesligine dustu ordan 200 m yukarıya zıpladı..
abi: yaaa demek 200m den dustude öldü..
temel: hayır ordanda kasabın guneslıgıne düştü.. ordan catıya..
abi:ya demek catıdan düştü.. vah vah
temel:yok hayır ordan da elektrik tellerine...
abi: öfffff nerde öldü bu o.cocugu söylesene.
temel:baktık düşmüyo biz vurduk..:)
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:50 AM
Veled, 'Babacim yaa, ben nasil oldum, cok merak ediyorum" diye israr
edince... Adam, "Nasil ossa bunu bu oglana bi gun annatmak durumunda
kalacam, eyisi mi simdi izah edim, hazir sormusken, kurtuliym gitsin bu
isten" deyi dusunur, icinden... "Bak evladim, cok eyi dinne, zira bi daha
annatmiyacaam: "Anannan baban, bundan yedi sene evvel, bi 'cyber cafe'de
karsilasti. "Bir iki bakistiktan soona bu 'cyber cafe'nin musait bi yerine
gectiler... Baban 'memory stick' ile , 'USB' den bi baglanti kurdu...
"Anaciin bu firsati eyi degerlendirerek 'memory stick' den
bi kac 'down load' endirdi... "Bu dangalak baban da, bir-iki 'upload'
yukledi... Ammaaa, " ....heyecandan 'Firewall' kullanmayi unuttugumuz
aklimiza geldiginde is isten gecmisti... "Bu raddeden soona da, ne
'delete' edebildik, ne de 'cancel'... "Sonuc olarak da, ortaya felaket bi
'Virus' cikti, dokuz ay soona... "Iste mesele bu kadar basit, benim guzel
evladim..."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:50 AM
Kumkapı'da bir balıkçı bağırıyor:
- "Canlı balık,canlı balık..."
Yaşlı bir teyze yaklaşıp soruyor:
- "Evladım balıklar taze mi?"
Balıkçı:
- "Canlı balık, canlı balık..."
Yaşlı Teyze:
- "Evladım balıklar taze mi?"
Balıkçı:
- "Teyze, canlı diyoruz ya işte!.."
Yaşlı Teyze:
- "A evladım, ben de canlıyım ama taze miyim?" :)
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:51 AM
Bundan yıllar önce Isparta'nın Eğirdir ilçesine bir otobüs dolusu Alman turist gelmiş. Başlarında ise o bölgeye ilk defa gelen Türk rehber varmış. Turistler iyice gezip turu bitirdikten sonra tuvalet ihtiyaçları olduğunu söylemişler rehbere. Rehber de onları ilçe merkezindeki halk tuvaletine götürmüş. Turistler sıra ile içeriye giriyorlar ve her çıkanın suratında bir mutluluk okunuyormuş. Bir tanesi rehbere:
- Siz Türkler rahatınıza çok düşkün insanlarsınız, çok rahat bir tuvalet yapmışsınız.
Deyince rehber merakla tuvalete girip bakmış. Normal alaturka bir tuvalet. Bir anlam verememiş ve aynı turiste yaklaşıp tuvaletin neyini rahat bulduğunu sormuş. Cevap şöyle olmuş:
- Bizim tuvaletlere tüner gibi otururuz, sizin tuvalete oturup ayaklarımızı uzatabiliyoruz, yanlarada dirseklerimizi koyabilmemiz için yer yapmışsınız çok rahat çok...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:51 AM
Adamın biri birgün şehir dışında yolda kalmış.Saat gecenin 2siymiş ve arabaların nadir geçtiği ıssız bir yolmuş burası.Kış mevsimi olduğundan aşırı derece soğuk,fırtınalı,kar yağışlı ve bir metre ötenin bile görünemeyeceği kadar sis hakimmiş.Adam saatlerce yürüdükten sonra yanından yavaşça bir arabanın geçtiğini farketmiş ve bu işkenceye bir son vermek için koşarak arabanın ön kapısından içeri girmiş.Kafasını sola çevirmiş,(Gözlerine inanamamış)şoför koltuğunda kimse yokmuş.Tam bunun şokunu yaşarken ileride bir uçurumun belirdiğini farketmiş ve korkudan ne yapacağını şaşırmış son duasını etmeye başlamış.Bir de bakmışki direksiyonda sadece bir el var ve direksiyonu çeviriyor.Adam bu kadarına da dayanamıyarak arabadan dışarıya atlayarak hızla hiç bilmediği bir yöne doğru koşmaya başlamış ve ağaçların arasında olduğunu farkettiği küçük bir kahveye sığınmış.Bir çay içip kendine geldikten sonra kahvedekilere başından geçenleri anlatmış.Kahvedekileride bir korku sarmış ve kimseden çıt çıkmıyormuş.Derken birden kahvenin kapısı açılmış içeriye iri yapılı,yorgunluktan perişan olmuş,üstübaşı yırtılmış,kanter içinde kalmış iki adam girmiş.herkes hiç ses çıkarmadan onlara bakarken;adamlardan biri yanındakine hitaben ( göz işaretiyle bizimkini göstererek) :"Lan Osman,şurda oturan adam biz arabayı itmeye çalışırken içine oturan şerefsiz değil mi lan." demiş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:51 AM
Bir gün tombul bir hatun alış verişini yapar ve sonrasında da elinde poşetlerle yürüyemeyeceğini anlar. Poşetler elinden bırakmış bir şekilde minübüsçülerin geçtiği bir durakta beklerken, bir minübüs geçiyormuş dur işareti yapan hanfendi, minübüsçü hemen hanfendiye karşı avucunu kapatıp açmış hanfendi de hemen kolunu uzatmış baş parmanı işaret parmağı ile orta parmak arasına alarak işrati yapmış. Minübüsçü hemen sinirlenip fren sıkıp durmuş ve hızlı hızlı yürümüş minübüsçü;
- Napıyon sen ya demiş....
hanfendi hemen;
- Sen ne yapıyorsun demiş...
münübüsçü ben size içerisinin dolu olduğunu el işaretiyle belirttim; demiş
Hanfendi;
- Bende size beni araya sıkıştır, diye el işareti yaptım demiş....
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:51 AM
iki adam yoldayürüyomus biri kekemeymis kekeme adam:
-- gö gö gördün mü?
--neyi??
--şa şa şa hane bi bi bir mi mi mini e e etekli li ka ka kadın
--hani nerede?
--se se se sen ba ba ba bakana ka kadar ma ma mağzaya gi gi gir di!
sonra biraz daha yürürler kekeme:
-- gö gö gördün mü mü?
--neyi??
--şa şa şa hane bi bir a a a ara ba ge ge gecti
--nerede??
--se se sen ba ba bakana ka ka kadar ge ge gecti gi gi gitti
biraz daha yürürler ve kekeme yine sorar:
--gö gö gördün mü?
artkadaşı sinirlenerek cevap verir:
--gördüüm
kekeme:
--gö gö gördüysen bo bo boka ni ni niye ba ba bastın.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:52 AM
Aynı sayfada sizinle paylaştığım erman toroğlu adlı hikayemden sonra başımdan geçen bu ilginç olayıda sizinle paylaşmak istiyorum.
Arkadaşımla İstanbula bir arkadaşımızın yanına gittik. Dönüşüde gelmişken akrabalarımızı ziyaret edelim dedik. İlk önce dayımın evine gittik. Arabayı parkettik ben eve doğru ilerledim arkadaşımda arkamda tabi. Apartmanın dış kapısı var genellikle kapalı olurdu o gün açıktı yani zile basmamıza gerek kalmadıTesadüf evin kapısıda açıktı yine zile basmamıza gerek kalmadı girdik içeri arkadaşla. Direk salona girdim içeride 2 bayan birde çocuk vardı. Komşularıdır diye dikkat etmedim. Yorgunum tabi kanapeye uzandım başladım çocuğu sevmeye ama 2 bayanda bana biraz şaşkın bir şekilde bakıyorlar. Yengem nerde? dedim bayanlardan biri: yengen kim? dedi ismini söyledim birbirlerine bakmaya başladılar. Ya dedim burası benim dayımın evi siz kimsiniz? Bu seferde dayın kim? dediler. Ben şaşırdım tabii. Aynı şekilde arkadaşımda öyle olanları izliyor. Dayımın adı sadettin dedim:
Ha dedi biri onlarmı yanlız onlar buradan taşınalı 3 ay oldu.!!!!!!!!!!!!!!!
Ben bu laf üzerine hareketsiz 8-9 sn kadınların suratına bakakaldım. İnanın o sırada kaynar sular, kızgın yağlar, meteorlar vs. aklınıza ne geliyorsa başımdan aşağı döküldü. Bir tek pardon dediğimi hatırlıyorum. Arkadaşıma baktım o 8-9 sn hareketsiz kaldığım anlarda çoktan tüymüş bile. Arabaya atladığımız gibi ne dayısı! öteki akrabalarıma bile uğramadan Zonguldak ın yolunu tuttuk.
Siz siz olun kesinlikle bir eve girerken zile basmadan girmeyin. Ben artık kendi evime girerken bile öyle yapıyorum.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:52 AM
Merhaba arkadaşlar! Hikayemin devamını yoğun olmayan istekler üzerine yazmaya karar verdim. Öncelikle çok üzgünüm. Çünkü; çok uzun zaman olmuş... Bir yıl geçmiş aradan! Askerlik görevimi de ifa ettim bu arada! Bakıyorum ki kalemim kuvvetini de kaybetmeye başlamış. İyi törpülemişler demek ki beni! Bilen bilir! "Aynı kader."
Anneannemin hikayesine geri dönelim şimdi. Önce Anneanne başlıklı yazıyı okumadıysanız belki anlamanız zor olur.
Neyseeee...
O kahır yolu bitmek bilmiyor! Ben yaşlanıyorum. Eriyor kemiklerim ve karizmam. İğrenç bir durumdayım.
Otobüs mola verdi. Nerde verdi? Nasıl verdi? Niye verdi? Manyak mısın şoför abi? Zıçtın aaaazıma... Ne olacak şimdi kim bilir? Ne olur mola vermeyelim...Hemen ulaşalım artık son durağa.... Hiç hatırlamıyorum şimdi. Hatırlamak istemiyorum aslında nerede mola verdiğimizi... Anneannem:
-Ula nooldi?
-Mola verdi otobüs anneanne. Neyse sen otur, ben gideyim sana bir şeyler alayım. Ne istersin?
-Uşağum sıkildum ha bu otobusten. İneceğum pen de. Ula teyneğum (baston) nereyetur?
Haydaaaa! Şimdi de teynek ara!
-Anneanne iyi bak oralara.
-Ha tamam burayadur. Saklayrum oni sonra pulamayrum uşağum... Ehtiyarluk işte...
-Tamam anneanne bulduysan inelim otobüsten.
-Oni puldum da lastiklerum yok!
..... Bu muhabbet 10 dakika sürdü....
Lastiklerini de bulduk anneannemin. Giydi lastiklerini ayağına. İndik otobüsten. Kulağıma;
-Uşağum çişum celdi. Ha buralara çenef (wc) yok mi?
Dedi...Bağırarak...
-Var anneanne götüreyim.
Vakit dar. Yarım saatlik molanın yarısı otobüsten inmekle geçti. Biraz acele ettik Wc ye doğru. Kapıda anneannem beni de içeri almak istedi:
-Uşağum cel daaa. Beni yalnuz pirakma buraya.
İçersi kızlarla dolu.... Bayanlar tuvaletine girebilmek belki birçok erkeğin fantazisidir ama bende fantazi kuracak libido mu kalmış? Zaten böyle fırsatlar hep istenmedik anlarda karşıma çıkar....
Neyse....
Bizim otobüs kabilesinden bir teyzeye teslim ettim anneannemi kapıdan... Bay tarafına geçerek ben de ihtiyacımı göreyim dedim. Biraz da acele ediyorum.
Bir de;
-Ya canım ne gerek var acele etmenin? Yaşlı kadın... İki saatte çıkamaz şimdi... Ama yine de acele edeyim...
Cümleler kafamda matematik olmuş... İşim bitti ve çıktım...Aceleci bir şekilde...En fazla 5 dakka kalmışım içerde...
Bayanlar tarafında kapıda bekliyorum anneannemi...Kızlar kapıdan çıkıyor...Hepsi gözümde öyle büyüyor ki! Aslında ben küçülüyorum. Bağıl kıyas muhabbeti aslında...Bunalıyorum bir yandan... Nerde bu anneannem? Çıkamaz şimdi iki saatte...
Bir veled yaklaştı; yine aynı otobüsten;
-Abi; boşuna bekleme... Nine çıkalı çok oldu. Bizimle çay içiyor!
Hemen çay bahçesine yöneldim. Anneannem bana;
-Uşağuuum noooldiii? Çenefe mi duştuun...
Herkesin ortasında yaaa!
Bağırıyor...
Allah'ım bu ne yaaa!
-Cel sağa çay ismarliyayim...
-Yok anneanne sağol... Zaten gerginim... Çay kötü yapar beni...Hem sen ne çabuk çıktın wc den?
-Çişum celmedi daaa... Ben da vazgeçtum...
-Hiç anlamadım anneanne. Neyse şöyle bir uzanayım...
-Nereye uşağum?
-Gazete alacağım anneanne.
-Poşver alma. Pen de var.
-Nasıl yaaa?
-Otobuste puldum. Merak etma yenitur. Bu cünun kastesi hepsi.
-Hangisi var anneanne?
-Hepsindan var...
Otobüsteyiz...
Anneannem; ne zaman yaptığını anlamadığım bir anda; milletten gazeteleri toplamış. Gerçekten de o günün bütün gazeteleri var! Ama bir terslik de var. Herkes homurdanıyor;
-"Yaaa.. Buradaydı bu gazete nereye gitti...!"
Ben artık umursamıyorum. Ciddiye aldıkça anneannem üstüme geliyor... Zaten Sıfıra inmişim... Daha aşağısı mı var? Derken ben de kakarakikiri ortamına artık gireyim dedim... Anneannemin yürüttüğü gazeteleri okuyorum. Bir taraftan etrafıma laf yetiştiriyorum:
-Abi tamam bende gazeteniz...Bi okuyup verecem...
-Alsana anneanne sende oku..
-Yok uşağum pen yeni yazidan anlamam...
-Bilmiyo musun?
-Yok pilmeyrum...
-Peki gazetelerin bugüne ait olduğunu nasıl anladın?
Gülümseyerek;
-Demem oni!
Herkes bizi dinliyor otobüste...
-O zaman eski yazıyı bilirsin...Kuran falan...
-Yok oni da pilmeyrummm...
-Niye öğrenmedin?
-Yasak idi daaaa...
-Nasıl?
Sorusuyla DGM' lik laflara başladı anneannem. Sövüyor... Kızlar gülüyor o sövdükçe.... Ben sıfırdan aşağıda eksilerin başlayabileceğini hesap etmemişim...
-Aman anneanne sus!
Anneannem susmayacak! Arkaya geçeyim dedim sigara içmek için. Anneanneme;
-Ben muavinle sohbet edecem.
-Uşağum piliiiirum sigara içecesun. Otur yanumda iç...
-Estağfirullah anneanne..
-Yok yok iç... Gençliğumda ben da içerdum... En azından kokisini duyarum.... Çendume celirum...
Anneannem ötmeye başladı bazı sırlarını... Bakalım sigaradan sonra eski aşklarını konuşturabilecek miyim? Kızlar da katılır muhabbete hazır yüzümdeki turşu rengi normale dönerken...
-Uşağum ben kizli kizli içerum...OOOyle ortaluk yere içmem...Ayuptur...
-Eeeee...Anlatsana anneanne...
-Misir püsçülü ilan başladum....
-Hadi bee....Ya şimdi...
-Tabi İstanbul'a misir pulamadum...
-Ne yapıyorsun o zaman...
-Ben da kuti aliiirum...
-Ne marka takılıyosun anneanne... ver bi marlboro da beraber tüttürelim...
-Ben pirinci içeyrum uşağum.....
Çıkardı bir karton Birinci sigarasını...
-Aaaah anneanne! Bir kız arkadaşım olsa da onunla beraber tüttürsek şimdi!
-Vuuuu...! Bağa bak fururum seni...OOOyle kiz istemem....
-Niye anneanne? Sen de içiyor muşsun işte?
-Sen bağa pakma...
-Niye sevdalınla beraber hiç tüttürmedin mi sigara?
-Heee tutturdum.... O yüzden da almadi beni...
-Anlaşıldııııı...
-O cavur dedena kaldum...
-Niye öyle dersin anneanne rahmetli için?
-Ben çok cüzel idum daa...
-Ya hep öyledir (diyorum ama içimden)...
-Deden peşume az mi dolanmadi...Bokiyen...
-Anneanne o zamanlarda nasıldı? Yani buluşur muydunuz...
-Bağa bak...Sen penla eğleniimisun....? Haavu teyneye pakk!!!
Anlaşıldı ki konuşmayacak fazla...
-Ula celmeduk miiii? Bu şofor süremeyi daaaa? Bokiyenun adamiii... Bi daha binmeyeceğum senun arabana...
Şoför gülüyor...
Kızlardan biriyle tam konuşmaya başladım.... Anneannem çekiştirdi... Bana bastonunu gösteriyor... Kafama indireceğine ihtimal vermiyorum...Kız gülüyor...Ben iyice yanaşıyorum yan koltuğa...Kız yaşını falan soruyor anneannemin... Ben yanıtlıyorum...Çok hoş bir arkadaşlık başlıyor kızla aramızda ve....
"TAAAAAK" diye bir ses! Benim kafamda...Kız gülmeye devam ediyor...Benim gözlerim yaşarıyor.... Yüzüm tekrar domates turşusuna dönüyor.....
Herkese Saygılar...
İyimser
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:52 AM
bu olay inanması zor ama tamamen gerçektir.Zonguldakta sene 1998 o zaman 3 arkadaş 2. ligde olan kilimlispor - hatayspor maçını seyretmeye gittik aynı zamanda amatör olarak top oynuyoruz üçümüzde. birimiz kaleci adı murat. Ben sinan diğer arkadaşımın adıda Osman. ilk yarının ortalarında murat bize dönerek: bu kaleler çok ufak geldi bana ben bile bu kalelerde gol yemem dedi. tabi biz ciddiye almadık. 5 dak. sonra yine bize dönerek: valla bu kalelerde birşey var dedi çok ufak baksanıza kaleci zayıf ama kaleyi kaplıyor. artık biz dayanamadık ya dedim; orda 4. hakem var,gözlemci var, saha görevlisi var, bırak onları kaleciler var onlar ordan göremiyorlarda sen mi görüyorsun hem dünyanın neresinde görülmüş kalelerin küçük olduğu kes sesinide maç seyredelim dedim. ama tartışmamız maç bitene kadar devam etti, tabi biz muratla dalga geçmeye devam ediyoruz. neyse maç1-1 bitti ve biz evlerimize gittik. ertesi gün yani pazar günü akşam murat aradı çabuk maraton programını aç dedi. bende onu seyrediyordum zaten dedim.canlı yayında erman toroğlu aynen şu ifadeleri kullandı:dün oynanan kilimli spor hatayspor maçında 4. hakemin (gözlemcide olabilir) yaptığı ölçümlere göre saha direklerinin enden 7 cm küçük olduğu anlaşılmıştır. bu sahadaki tüm maçların iptal olması gerekmektedir....inanın şaşkınlıktan öyle kalakaldım.bu olayda hayatımın en ilginç anısı olarak kaldı...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:52 AM
Baklavacı güllüoğullarını herkes tanır . Onların büyük büyük dedeleri Ali Güllü , Gaziantep'te sevilen bir sima ... Ama adamın ağzı çok bozuk . Hem öyle bozuk ki , ana avrat düz gidiyo adam . Antepte tahmis kahvehanesi vardır , orada insanlar toplanmış sohbet ediyor . İçlerinden birisi demişki :
-Yav ağa ... Bu Ali Güllü eyi adam , hoş adam amma ağzı çoh bozuh ... Önüne gelene sövüp sayıy ... Olmuy ona buna garşı .
Cemaatın içinden birisi Hakimmiş . Demişki :
-Ağalar Ali Güllü bir daha birinize söverse , gelin şikayetçi olun . Bir dilekçe verin mahkemeye ben gereken dersi veririm ona ...
Ali Güllü hemen bir kaç saat sonra kalayı basmış birine . Adamda gitmiş onu mahkemeye vermiş . Mahkeme günü gelmiş . Ali Güllü'yü duruşmaya çıkarmışlar . Hakim başlamış laf saymaya ... Konuşmuş , konuşmuş ... :
-Sen nasıl adamsın , ayıp değil mi ? ne küfredersin onun bunun anasına , bacısına . Yakışıyormu sana .Bir daha olmasın ...falan filan , uzattıkça uzatmış nasihati ... ve karara bağlamış davayı :
-Seni 25 kuruş ağır para cezasına çarptırıyorum ... Küt vurmuş tokmağı duruşmayı bitiriyor , derken Ali Güllü fırlamış ayağa söz istemiş :
-25 kuruşmu cezam , o kadar lafı 25 kuruş için mi saydın ..? Al lan sana 50 kuruş seninde ananı avradını ... diye başlamış mahkeme salonunda ...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:52 AM
Temel İle Fadİme BİrgÜn Lunapark'a Gİder Fadİme Tutturur Temel Ben DÖnme Dolaba Bİnecem Temel Hayir Olmaz Donun GÖrÜkÜr DemİŞ Fadİme 2 Saat Sonra Temelden Gİzlİ Tek BaŞina GelmİŞ.ve Eve Geldİkten 1 Saat Sonra Temele İtİraf EtmİŞ Temel Ben DÖnme Dolaba Bİndİm Dİye Temel Ben Sana Donun GÖrÜkÜr Demedİm Mİ DemİŞ Fadİme Merak Etme Temelİm Bİnerken Donumu Çikardim DemİŞ........
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:53 AM
temel kiralık ev arıyodu ve dursunun yanına gitti emlakçı olan dursun ona deniz kıyısında dubleks bir ev olduğunu söyledi tabi temelde kirasu ne kadardur dedi dursun 2 milyar deyince temel ahır ı varmı diye sodü bunun üzerine dursun öyle bir evde ahırın ne işi var tabi sinirlenen temel ha o 2 milyarı veren öküz nerde yatacak :
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:53 AM
ASAGiDA OKUYACAGiNiZ HERSEY GERCEKTiR...VE HACETTPE UNiVERSiTESi
EDEBiYAT FAKULTESi BiLGiSAYAR LABiNDA OGRENCiLER iLE GOREVLiLERARASiNDA
GECMEKTEDiR.
1-Bilgisayarda calisan ogrencinin elektrik kesildikten 15 dakika
sonraki sorusu;
- Elektrik mi kesik?
2- Bos bilgisayar yok mu?
- Yok
- Hic mi yok?
3- Word'lü bilgisayar var mi?
- Hayir cilekli ve vanilyali var sadece.
4-cikinti alabilirmiyim?(Printerdan cikti almak icin ogrencininsorusu)
5- Disketi print alabilir miyim?
6-ciktilar hep siyah beyazmi oluyor?
-Hayir ara sira yesil üzerine eflatun ordek desenli de cikiyor.
7- 14 numarali bilgisayar cok salak hocam yaaaaa....
8-Chat yapabilirmiyim hocam?
-Hayir!
-Ama niyeeeee?...
9- Bilgisayarinda resimli ekran koruyucusu cikan ogrenci kosarak
gelir;
-Hocam bilgisayarima bisey oldu!!
10-Bilgisayar alabilirmiyim?
-Tabi 1 mi olsun 1,5 mu
11-Bos masa var mi?
-Masa degil bilgisayar var.
12-internet geri geldimi?
13-Hocam 1 saat sonra bu odevi teslim etmem lazim. 4 sayfa
yazilacak.
Ay
ne
yapicam ben?
-Son 1 saate kadar aklin nerdeydi?
14-iceriye yiyecekle girme lütfen arkadasim!..
-Hocam hemen cikicam
-E herhalde cikacaksin. Yatiya gelmedin di mi?
15-Hocam ....... adli sarkiyi calarmisiniz?
-Peceteye yaz ver...
10 dakika sonra ogrenciden peceteye yazili olarak sarki istegi geldi.
16-Hocam sinavdan ciktim cok kotü gecti...
-Olsun mühim olan katilmakti...
17-Saat baslarina ceyrek kala dagitilan bilgisayar kartlarini almak icinogrenciler ceyrek *******de siraya giriyorlar...
18- Hoca; - Ama tezgahin onünü kapatiyorsunuz...
19-internet yok mu?
-Hayir erisim su an yok. Sorun bizden kaynaklanmiyor.
-Niye Superonline kullanmiyormusunuz?
-internet baglantisi geldimi?
-Bugün internete giremeyecekmiyiz yani?
-internet düzeldimi?
-internetler acikmi?
-Baglanti gelmedimi?
-Gelmeyecekmi hic?
-Ne zaman gelecek?
-Niye kesik?
-Ne zaman kesildi?
-1 saate kadar gelirmi?
20-Ben sabah geldim. Diger amca vardi. O amca varken.........
-O amca degil Erol Hoca
21-Disketle birliktemi yazmaya baslayacagim?
-Evet bir iki üc diyince ayni anda baslayacaksin..
22-3.5 A'yi bulamiyorum (ogrenci disket sürücüyü soruyor)
23-A 3.5'mu atiyor???
24-internet var mi?
-Hayir kesik..
30 dakika sonra ayni insan
-internet geldimi?
-Hayir hala yok.
30 dakika sonra ayni insan
-Hocam baktim ama internet hala yok galiba!
-internet var mi?
-Hayir kesik
-Peki ne zaman geleyim?
25) 2-3 dakika yaziciya cikti gondermeyin...
-Yani yaziciya cikti gondermiyecekmiyiz?
26-cikolata ikram edilen ogrencinin ilk sozleri;
-Ellerim cukulata olucak
27-Masa alabilirmiyim?
-Sitelerden bulabilirsin
28-Telnet geldimi?
29-Word'un oldugu bir yere oturup yazi yazabilirmiyim?
-Word'e sor kabul ederse oturursun
30-internet baglantisi kesik.
-Ben telnet kullanacaktim ama...
31-Ders mi var?
-Hayir internet kesik.
-O zaman girmeyeyim.
32-internet hala gidik mi?
-Hayir gelik.
-Hii?!
33-Bilgisayara disket sokabilirmiyiz?
34- Pardon 11 numara nerde oluyor?
-Buyrun ben gostereyim..
35-Bilgisayar disketi hapsetti vermiyor.. naapicam?
36-Yeni seansa uzatabilirmiyim?
-Yeni seans ne zaman basliyacak?
37-Printer sayfasi ne kadar?
-40 bin
-25'di artmis dimi?
-Afferin
38-Bir word'lü birde internet'li bilgisayar alabilirmiyim?
-Ortaya karisik yaptiralim istersen
39-cikti alamazsiniz. Toner yok
-Niye yok?
-Ne niye yok?
-cikti
-Toner yok
-Haaa
40-internet kesikmi?
-Kesik
-Hepsindemi kesik?
-Hayir.. Sirayla gidiyor..1 kesik 1 bagli....
41-internet kesikmi?
-Kesik
-E-maillerimize bakamazmiyiz??
42-Sadece bilgisayar istiyorum.
-Ama biz yaninda plastik tarak, 10 tane cengelli igne, birde limon internet baglantisi var mi?
-Yok
-LES sonuclarina bakacaktim
-Ama internet kesik iste.. bakamayacaksin
-Hemen bir baksak??
-Yaw iyide internet kesik amaaa
-Gercekten yok mu?
Yanindaki diger ogrenci;
-Bak bak orayada yazmislar zaten
-Daha ne diyim bilmiyorum valla. Yok iste internet..
-E peki aksam evden bakarim o zaman
-En iyisi
61-cikti veriyormusunuz?
-Veriyoruz.. ne kadar lazimdi?
-Yaaa cikti almam lazim benim
-Tamam 3 numarali bilgisayara gecebilirsin
-Ama tek basima yapamam
-O zaman 2-3 arkadasini daha cagir..
62-Burdaki amca nereye gitti?
-Ne amcasi?
-Bi dayi vardi ya
-O dayi veya amca degil Erol Hoca
-Yaw bizim hemsehri oluyorda..
-Gene de Erol Hoca
63-Bilgisayarda ne yapabilirim?
-Valla bilmiyorum senin yetenegine kalmis
64-Bilgisayar alabilirmiyim
-Tabii
65-internete giricem.. ilk defa geliyorum
-Heyecanlimisin?
66-Hocam yazici calisiyormu?
-Hayir bugün izinli..
-Nasil yani???
67 -internete girmek istiyorum.. Girebilirmiyim?
-Tabii ama bu kiyafetle giremezsin.. Üstünü degistirmen lazim
68 -Ama bu printer basiyoooorr
-Ne yapmasini bekliyordunuz?
-Ama durduramazmisiniz.. Ben sadece bastaki sayfayi gondermek istemistim
-Bunu daha once soylemeliydiniz
-Ama ne yapayim o kadar cok isim var ki...
-Sormayin bizim de... bizim de....
69- 6 numarali bilgisayari alabilirmiyim?
-4 numara bos.. ama merak etmeyin 6 no.lu bilgisayarla ozellikleri ayni
-Ama onda chat yapamiyorum da
-Chat zaten yasak..yapmayin lütfen
-Peki o zaman bende microsofta bakayim (Gozler alternatif gorsün)
70- Monitorün üzerinde takili duran kagit tutacagini goren ogrenci;
-Hocam bu dikiz aynasi mi????
71-Gorevli bilgisayarinda icide @ isareti bulunan bi salyangoz resmini cizmekte ve begenmeyip yeniden cizmekte, cizilen bu
salyangozlar
A4
boyutunda bir kagit üzerinde birikmektedir. ogrenci gorevliye sorar;
-Afedersiniz bu salyanozlari ne yapacaksiniz?
-Aksama misafir var da,salata yapip yiyicez
-Fransiz misiniz??
72- ogrenci bilgisayar karti almak icin numara soruyor;
-3 ve 4 arasinda en iyisi hangisi?
-Valla 3.5 ve 3.7 en iyileri
73-Elektrikler kesikken ogrenci gelir;
- Aaa ne kadar bos
- Evet bos
- calisabilirmiyim
- Olmaz
- Niye hocam... Hemen maillerime bakip cikicam
- Olmaz mümkün degil
- Ama niye hocam
- cünkü elektrikler kesik
- Hadi yaaaa...
- Yaaaaa
74- internet var mi?
- Var.. Ne kadar lazim?
75-Yer var mi?
-Var..Pencere kenarimi olsun koridor mu?
-Hii?..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:53 AM
Mehmet ile Handan öğrenci olup, aynı evi paylaşmaktadırlar.
Bir gün Handan ve Mehmet, Mehmet'in annesini yemeğe davet ederler. Mehmet'in annesi akşam yemeği süresince Handan'ı uzun uzun süzer ve aslında Handan'ın çok alımlı ve güzel bir kız olduğunu, acaba aralarında ev arkadaşlığından daha ileri bir boyutta bir ilişkinin mevcut olup, olmadığını merak eder. Aklını okumuşcasına Mehmet annesine der ki:
Ne düşündüğünü biliyorum ama emin ol ki sadece ev arkadaşıyız, ötesi yok.
Akşam yemeğinden sonra Mehmetin annesi evine döner.
Aradan bir iki gün sonra Handan der ki:
Mehmet, annen bize yemeğe geldiğinden beri gümüş çorba kasesini bulamıyorum.
Mehmet yanıtlar:
Annemin almış olabileceğini tahmin etmiyorum ama ben yine de kendisine bir mektup yazayım. Oturur ve yazar:
Anneciğim, gümüş çorba kasesini sen aldın demiyorum, ama almadın da demiyorum.
Fakat konu şu ki: Sen bize yemeğe geldiğinden beri gümüş çorba kasesi kayıp.
Sevgiler oğlun Mehmet.
Bir hafta sonra Mehmet'in annesinden mektup gelir:
Sevgili oğlum:
Handanla yatıyorsun demiyorum, ama yatmıyorsun da demiyorum.
Fakat konu şu ki:
Handan kendi yatağında yatıyor olsaydı, gümüş çorba kasesini çoktan bulmuş olurdu.
Sevgilerle annen...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:53 AM
Adam karısıyla konuşmak için evine telefon açar. Telefonu
tanımadığı bir kadın açar. Adam tanımadığı bir ses duyunca
şaşırır. Kadına sorar:
-"Sen kimsin?"
-"Evin hizmetçisiyim efendim."
-"İyi de bizim hizmetçimiz yok."
-"Evin hanımı beni bu sabah işe aldı efendim."
-"Öyle mi? Ben de evin beyiyim. Hanımı çağırır mısın?"
-"Az önce bir bey geldi, hanımım kocası olduğunu söyledi ve
birlikte yatak odasına çıktılar."
Adam deliye döner:
-"Ne? Pekala, biliyordum zaten! 10 Milyar lira kazanmak
ister misin?"
-"Tabii isterim?"
-"İyi o zaman. Telefonun yanındaki çekmecedeki silahı al ve
o hain kadınla sevgilisini öldür!"
Önce ayak sesleri, sonra da silah sesleri duyulur, hizmetçi
telefona döner:
-"Öldürdüm efendim, cesetler ne olacak?"
-"Havuza at, ben hallederim1"
-"Ama bu evde havuz yok ki?"
-"Ne? Orası 244 .. ..... değil mi?"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:54 AM
Avrupa ve Amerika'da 2-9 yaş çocuklara Tanrı'ya ilişkin düşüncelerini sormuşlar. Dinsel eğitimin bir parçası olarak çocuklara Tanrı'ya bir mektup yazın ve duygularınızı isteklerinizi anlatın demişler.. Ve işte cevaplar:
1. Sevgili Tanrı, şu andaki eksiklerimi yazıyorum: Yeni bir bisiklet, bir kimya seti, köpek, film makinesi, beyzbol eldiveni. Hepsini gönderemezsen birazı da olur. Seni seven Eric --5 yaşında-
Not: Noel Baba'nın olmadığını biliyorum.
2. Canım canım Tanrı,
Astronotları öyle yukari firlatip firfir döndürmelerinden ödüm kopuyor. N'olur onların bizim evin çatısına düşmelerine izin verme.
Dostun Norman --4.5 yaşında-
3. Sevgili Tanrım,
insanlarin ölmelerine izin verip yenilerini yapmak yerine neden elindekileri tutmuyorsun?
Jane --6 yaşında-
4. Sevgili Tanrı,
Lütfen bana bir midilli gönder. Senden şimdiye kadar hiçbir şey istemedim. Bunu da herhalde unutmazsın.
Bruce --4 yaşında-
5. Sevgili Tanrı,
Babam çok aksi. Onu bu huyundan vazgeçirmeni istiyorum. Ama lütfen canını yakma.
Sevgilerle.
Martin --5 yaşında-
6. Sevgili Tanrı,
Bulutlardan biri yüzünü öyle korkunç yaptı ki ödüm koptu. Nolur söyle ona bir daha öyle yapmasın.
Ellen --3 yaşynda-
7. Sevgili Tanrı,
Sahiden var mısın? Bazıları buna inanmıyor: Eğer varsan gecikmeden bir şeyler yapmanda fayda var.
Harriet Ann --6 yaşında-
8. Sevgili Tanrı,
Eğer hiç kimse bilmeyecekse iyi olmanın ne yararı var?
Mark --8 yaşında-
9. Tanrı'cım,
Üst kattakiler durmadan bağıra çağıra kavga ediyorlar. Bence yalnızca çok iyi arkadaşların evlenmesine izin vermelisin.
Nan --5 yaşında-
10. Sevgili Tanrım,
Ne diye bu kadar çok insan yarattın. Başka bir dünya daha yapıp fazlalıkları oraya koyamaz mısın?
J.B. --7 yaşında-
11. Tanrım,
Insanlara ruhları her zaman doğru mu dağıtıyorsun? Yanlış yapabilirsin.
Audrey --8 yaşında-
12. Sevgili Tanrı,
Sen tuhaf ne yaparsan yap herkes hayran oluyor; ama ben ufacık bir şaka bile yapsam yiyorum fırçayı.
Jodie --6.5 yaşında-
13. Sevgili Tanrı,
Bizi hiç merak etme çünkü bizimkiler çok dindar.
Teddy --9 yaşında-
14. Sevgili Tanrı,
Bende senin dışında bütün liderlerin resmi var.
Norman --6 yaşında-
15. Tanrım,
Şişman olunca kimse senin arkadaşın olmak istemiyor.
Billy Jean --9 yaşında-
16. Sevgili Tanrım,
Oğlanlar kızlardan daha mi üstün? Biliyorum sen de onlardansın ama gene de dürüst olmaya çalış.
Sylvia --5 yaşında-
17. Sevgili Tanrı,
Kitabını okudum ve beğendim. Bütün o fikirler nereden geldi aklına?
John --8 yaşında-
18. Sevgili Tanrı,
Zürafaların görünümünü isteyerek mi böyle yaptın, yoksa yanlışlıkla mı oldu?
Norman --4 yaşında-
19. Tanrım,
İncil'de neden hiç karının adi geçmiyor? Yoksa İncil'i yazarken daha evlenmemiş miydiniz?
Larry --6 yaşında-
20. Sevgili Tanrım,
Tamam incil'de öbür yanağını çevir dedin biliyorum; ama kardeşim gözüme vurunca ne yapacağım?
Sevgiler, Teresa --5 yaşında-
21. Sevgili Tanrı,
Tanrı oldugunu nasıl bilebildin?
Charlene --3 yaşında-
22. Sevgili Tanrı,
Senin yaşına geldiğimde tıpkı senin gibi olmak istiyorum. Tamam mı?
Tommy --4 yaşında-
23. Sevgili Tanrım,
Eger Tanrı ben olsaydım bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma.
Michelle --6 yaşında-
Alıntıdır
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:54 AM
Iki dagci varmis. Birisi kekeme imis. Agri Dagi nin tepesinde kamp kurmaya karar vermişler.
Arabayi asagida birakip esyalari yüklenip dağa tırmanmaya baslamislar.
Yarı yola gelince kekeme olan :
- Ça..., ça..., ça...
- Sen simdi söyleyemezsin, yukari çikalim söyle!
Yukari çiktiklarinda kekeme :
- Ça..., ça..., ça..., çadirlari asagida unuttuk...
- Çabuk inip alalim!..
- Sa..., sa..., sa...
- Zamanimiz yok asagida söylersin!..
Asagi inmisler, kekeme :
- Sa..., sa..., saka yaptim!..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:54 AM
Olayımız Sarıyer Taksim minibüslerinde geçmekte...
Kravatlı, düzgün giyimli bir adam inmek için ayağa kalkar:
- Şöför Bey! Mükemmel bir yerde inebilir miyim? (Herkes kopar)
Minibüs sağa yanaşır. Şöför:
- Tabi buyurun. Size layık değil ama... (Bu sefer daha beter)
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:54 AM
Adamın biri birgün eve giderken dilenciye 5 ytl veriyor ve ertesi gün ölüyor. Azrail yanına gelip sırf dilenciye verdiğin 5 ytl için seni cennete bırakacam. Adam cennete gider biraz bekler ve Azraili çağırır ona derki
-"Off burda hiç pislik yok bunların hepsi iyi sen beni cehenneme at "
Azrail onu cehenneme atar. Adam biraz bekledikten sonra Azraili çağırır ve
-"Burası çok pis herkes birbirini *ikiyor sen beni en iyisi cennetle cehennem arasında bir yere at "der.
Azrail dediğini yerine getirir.
Adam biraz bekledikten sonra off buradanda sıkıldım yine Azraili çağırır. Tam bir yalan bulacakken yukarıdan bir ses gelir.
-"Verin bu piçin parasını s...tır olup gitsin "
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:55 AM
Beleşçi bir taraftar futbol maçlarına para ödemeden girebilmenin bir yolunu bulmuş. Tribünlerde bir efsane olarak yayılan bu arkadaş, giriş kapısına gelip kapıdaki görevli polise telaşlı bir ifadeyle.
- Abicim çok acil bi durum oldu. İçeride maçı seyretmeye gelmiş bi abi var, (Bir isim sallıyormuş) hanımı aniden rahatsızlandı. Hastaneye kaldırdık. Onu acilen bulup hemen hastaneye yetiştirmem lazım, diyormuş.
Ehliyetini rehin bırakarak içeri giriyormuş. Ama içeride maçı seyredecek kadar kalmak dikkat çekeceğinden, hemmen diğer kapıya koşturup, oradan dışarıya çıkıyormuş. Çıkarken kapıdaki polise
- Abicim benim arabayı çekiyolarmış, bi çıkıp bakayım ne oluyomuş. Problem varsa halledip geleyim, diyomuş.
Tabi geri gelince tanısın diye de bu polise de kimliğini bırakıyormuş. Çıkar çıkmaz ilk girdiği kapıya koşturup:
- Abicim Allah razı olsun ben arkadaşı buldum diğer kapıdan çıktık. Şimdi benim ehliyeti alabilir miyim?, diyomuş.
Ehliyeti kaptığı gibi çıktığı kapıya yollanıyormuş.
- Abicim ben araba işini hallettim çok saol. Kimliği alabilir miyim?, deyip kimliğini de alarak içeriye sağ sağlim giriyormuş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:55 AM
İki deli hastaneden kaçmaya karar verirler gece olunca planı yapıp kaçarlar ve ertesi gün hastaneye tekrar dönerler arkadaşları sorar neden kaçtınızda tekrar geldiniz? Deliler cevap verir bugün provasını yaptık yarın kaçacağız derler...:))
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:55 AM
Adamın biri bir bankaya girmiş ve bankadaki görevli kadına;- ...ına kodumun bankasında boktan bir hesap açtırmak istiyorumdemiş.Kadın bir anda böyle bir laf beklemediği için şaşırmış veafallamış...- Afedersiniz anlayamadım tekrar eder misiniz?" demiş.Bunun üzerine adam;- ...ına kodumun bankasında boktan bir hesap açtırmak istiyorum"demiş.Tekrar kadın çok bozulmuş ve;- Aman beyfendi sözlerinize dikkat edin lütfen ve lütfen ne istediğinizikibarca söyleyin" demiş.
Neyse adam da hiçbir değişme yok aynı lafı tekrar takrar söylemiş... Ensonunda bankadaki kadın dayanamamış ve;- Ben sizi müdürümün yanına götüreyim derdinizi ona anlatın" demiş.Müdürün yanına gitmişler. Adam gene aynı şekilde müdüre isteğini iletmiş.Müdür;- Beyfendi elemanım son derece haklı bu şekilde konuşursanız korkarım sizeyardımcı olamayacağım, lütfen bu şekilde konuşmanızın nedeninianlatırmısınız?" demiş. Bunun üzerine adam;- Azına sıçtımın sayısal lotosundan en büyük ikramiye bana çıktı ve bunu......ına kodumun bankasında boktan bir hesap açtırarak değerlendirmek istiyorum" demiş... Bu lafı duyan müdür eliyle bankadaki bayanı işaretederek yüksek sesle adama;- ve bu ****** size yardımcı olmuyor haaa...?
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:55 AM
Adam,birkaç saattir oturduğu yerden dışarıyı seyrediyordu...
Bir ara arkadaşına döndü:
__Biliyormusun? Şu adam, dünyanın en tembel adamıdır, Tam beş saattir, hiç birşey yapmadan duruyor.
__Sen nerden biliyorsun? Tanıyormusun onu?
__Yoo...Beş saatten beri, şuraya oturmuş onu seyrediyorum kardeşim...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:56 AM
birgün oto kaportacıda çalışan küçük bir çırak müşterilerin birinin arabasını alıp kız arkadaşına hava atmaya çıkar.
neyse havasını bır güzel attıktan sonra geri dönerken polis bunu durdurur
polis: ehliyet
çocuk: yok abi
polis: ruhsat
çırak: yok abi
polis: bari nufus cüzdanını ver
çocuk: oda yanımda degil abi
bu sefer polisinde canına tak etmiş.sinirli bi şekilde
-atami biniyon lan o...pu ç....ğu
(gerçek bi olayyyy:)))
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:56 AM
Bir gün zengin bi genç son model ferrarisiyle yolda ilerlerken ; karşısına çıkan kırmızı ışıklarda durmuş. Durmaya kalmadan arkadan korkunç bir sesle bir kamyon ferrariye bindirmiş. Kazanın heyecanıyla kamyoncu inmiş arabadan ,başlamış genç çocuğa yalvarmaya:
- "Abi affet beni, ben bu arabanın masrafını ödeyemem evde çoluk çocuk açlar aabi"
Şeklinde ağlayıp ayaklarına kapanmış. E genç çocukda sonunda dayanamamış:
- "Tamam peki peki"
deyip affedip koyulmuş tekrar yola.
Yolda arkası göçmüş arabasıyla ilerlerken tekrar bir kırmızı ışıkta durmuş veeeee....
Tekrar bi kamyon arkadan gelip arabaya çarpmış.
Tabi genç artık büyük bir sinirle arabadan inmiş. Arabaya çarpan kamyoncu ise hiç istifini bozmadan kafasını camdan dışarı çıkarmış:
- "Abi benim ben..."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:56 AM
Terörist saldırıda çöken ikiz kulelerde çalışanların büyük bir bölümü öldü. Kulelerde çalışan Türklerin büyük bölümüyse hayatta... Basına yansıyan hikâyelere göre Türklerin kurtuluş sırları şöyle :
En kötüsünü düşündüler : Bina sarsılınca Türklerin akıllarına iki olasılık geldi : Ya uçak çarptı, ya deprem oldu. ABD´lilerse sistemlerde patlama oldu diye düşündü. Türk ´Nasıl kurtulurum´u planlarken ABD´li masasında çalışıyordu.
Anonsları dinlemediler : Resmi emirleri ciddiye almayan Türkler, izdihamı engellemek için hoparlörden yayılan "Binayı terk etmeyin" uyarılarına aldırmayıp hemen merdivenlere yöneldi.
Cepler hep açık : Tam bu sırada en ciddi toplantıda bile kapamadıkları, tuvalette dahi yanlarında bulundurdukları cep telefonları çaldı, dostları "çabuk kaç, binaya uçak çarptı" diye uyardı.
Emniyet şeridini ihlal : Binadan kurtulan bir Türk´e kulak verelim: Amerikalılar merdivenin sağından tek sıra halinde iniyordu. Polise "Neden solu kullandırmıyorsun?" dedim. "Yukarı çıkanlara ayırdık" dedi. Gülüp tek başıma soldan jet gibi indim. 2 dakika sonra bina çöktü.
İleriyi gördüler : Kurtulan bir Türk kızı anlatıyor : "Binadan çıkınca hemen uzaklaştım. Çünkü depremde binalar sallantıdan 15-20 dakika sonra çökmüştü. ABD´lilerse binanın önünde telefonla ´Kurtuldum´ diye müjde veriyorlardı. Kuleler çökerken sanırım altında kaldılar."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:56 AM
Bir kesis dünyanin en akilli adamini bulmak için diyar diyar geziyormus sira nasreddin hocanin köyüne gelmis ve köylülere sormus.
- sizin köyün en akilli adami kim?
demis. Köylülerde:
- nasreddin hoca demis.
bunun üzerine kesis köy meydaninda
hoca ile görüsmeye baslamis ve eline bir çomak almis yere bir daire çizmis, nasreddin hoca da çomakla daireyi ortadan ikiye bölmüs, kesis bir dogru daha çizerek daireyi dörde bölmüs,hocada
dörde bölünmüs dairenin üç dilimine çarpi isareti koymus,kesis
elleriyle asagidan yukariya dogru hareket yapmis,hocada yukaridan asagiya yapmis ve kesis büyük bir hayranlikla hocayi tebrik etmis.
Olup bitenden bir sey anlamayan halk kesise ne oldugunu sormus kesisde :
- Bu adam gerçekten dünyanin en akilli adami, yere dünya çizdim
o ortadan ekvator geçer dedi,ben dünyayi dörde böldüm o da dört de üçü sudur dedi,ben yerden buharlasma sonucunda ne olur dedim o da yagmur yagar dedi.
Bu sefer hocaya neler oldugunu sorar halk hoca da:
- Bu adam oburun biri, yere bir tepsi baklava çizdi ben de yarisi benim dedim, daha sonra tepsiyi dörde böldü o zaman dört de üçü benim dedim, o da tepsi altindan atesi hafif hafif almali dedi ben de üstüne findik fistik ekelersek daha iyi olur dedim.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:57 AM
Bir zamanlar Afrika´´daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi.
"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."
"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 10:57 AM
Ey haylaz öğrenci! Birinci vazifen,bütün birlerini kurtarmak,bütün öğretmenlere yalakalık yapmaktır.
Sınıfta kalmamanın yegane temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. Sınıfta seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dişi yada erkek, inekler çıkacaktır. Bir gün sınıfta kalacağım diye endişelenirsen, sınıfta kalmamak için bütün kopya çeşitlerini deneyeceksin. Bu kopyalar arkadaşlarının kağıtları yada senin ufak yazıtların olabilir. Kopya vermeyen yada ispiyoncu arkadaşlar, bu dünyada emsali görülmemiş bir işkenceye mahrum kalabilirler. Cebren ve hile ile tımarhaneye benzeyen sınıfın, bütün köşeleri zapt edilmiş, bütün hocalar başında dikilmiş ve bütün inekler sınıf dışarı edilmiş olabilir. Bütün bu eziklikler içinde bile, bütün hocalar çok psikopat bulunabilirler. Hatta bu manyaklar egolarını tatmin etmek için birbirinden kazık sorular sormuş olabilirler.
Ey kopyacının evladı!.. İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen,sınav kağıdını doldurmaktır.Muhtaç olduğun bilgi, cebindeki küçük kopyada mevcuttur!
HeReKeL1
08-23-2007, 11:41 AM
GÜzelmİŞ Saol...!
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:40 PM
Dünyanın en komik kazası:
Bir duvarcı ustasının şantiyede başına gelen kaza ile ilgili şefine yazdigi mektup:
Sayın şantiye şefim; İş kazası tutanağına planlama hatası diye yazmıştım. Bunu yeterli görmeyerek ayrıntılı anlatmamı istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama neden olan olaylar aynen aşağıda anlattığım gibi olmuştur
-Bildiğiniz gibi ben bir duvar ustasıyım. İnşaatın altıncı katındaki işimi bitirdiğim zaman biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık 250kg kadar olduğunu tahmin ettiğim bu tuğlaları aşağıya indirmek gerekiyordu,
-Aşağı indim, bir varil buldum, ona sağlam bir ip bağladım ve ardından altıncı kata çıktım.
-İpi bir çıkrıktan geçirip ucunu aşağıya saldım.
-Tekrar aşağıya indim ve ipi çekerek varili altıncı kata çıkardım.
-İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp tekrar yukarı çıktım.
-Bütün tuğlaları varile doldurdum.
-Aşağı indim, bağladığım ipin ucunu çözdüm.
-İpi çözmemle birlikte birden kendimi havalarda buldum. Nasıl bulmayayım? Ben yaklaşık 70 kiloyum. 250 kilogramlık varil süratle aşağıya düşerken beni yukarı çekti. Heyecan ve saşkınlıktan ipi bırakmayı akıl edemedim.
-Ben yukarı çıkarken yolun yarısında, aşağı inmekte olan tuğla dolu varille çarpıştık. Sağ iki kaburgamın kırıldığını hissetim.
-Tam yukarı çıkınca, iki parmağım iple beraber çıkrığa sıkıştı; Parmaklarım da bu sırada kırıldı.
-Bu esnada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa saçıldı. Varil hafifleyince, bu sefer ben aşağı inmeye varil ise yukarı çıkmaya başladı ve yolun yarısında yine varille çarpıştık! Sol bacağımın kaval kemiği de bu sırada kırıldı.
-Yere inince can havli ile ipi bırakmayı akıl ettim. Bu sefer de başımı yukarı kaldırdığımda boş varilin süratle üzerime geldiğini gördüm! Kafatasımın da böyle çatladığını sanıyorum. Bayılmışım, gözümü hastanede açtım. :D
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:40 PM
Başımdan geçen komik olaylardan birisini daha sizinle paylaşmak istiyorum. 16-17 yaşlarındayız..Arkadaşla sahilde geziyoruz.Karşıdan 2 kız geliyor.Arkadaşım bana dönerek: _Karşıdan gelen kızları paylaşalım.sağdaki benim olsun soldaki senin olsun.dedi __Olmaz dedim sağdaki benim olsun soldaki senin. tartışmamız devam ederken kızlar iyice yaklaştı ve arkadaşım kıpkırmızı oldu.niyemi: Sağdaki amcasının kız soldakide dayısının kızı çıktı:=)) Aradan 10 sene geçti ama hala benim dilimden kurtulamadı...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:40 PM
Çok önemli bir toplantı yapacağım! Günlerden Cumartesi. Saat 15:30 suları. Yeni işimde üretim şefi olarak ustabaşı amcalarla toplantıda neler konuşacağımızın hazırlıklarını tamamlamışım. İlk toplantım. Toplantıyı yemekhane yerine kendi odamda yapmaya karar verdim. Aşçılar şimdilik beni sallamıyor. Ya da ben henüz sallanma kıvamına getiremedim onları. Yemekhanede bir çay bile demletemedim abi. Neyse yazdım bunu bir kenara.
Toplantı çok ciddi olacak! Herşey hazır! Uygulanacak iso dokümanlarını anlatacağım önce. Makina bakımlarının prosedürlerinden falan bahsedeceğim. Yapılması gereken düzenlemelerin planlarını aktaracağım. Üretimdeki sıkıntıları tespit ederek sorunlara çareler bulacağız.
Yeni işe başlayan çocuklardan birine odayı temizletmişim. Çayı kendi ellerimle demlemişim.
Neyse geldi ustalar... Oturduk masanın etrafına. Ben baştayım. Tam hazırladığım giriş konuşmasını yapacaktım ki; patron kapıdan girdi:
-Toplantı mı yapıyonuz lan! İyi iyi! Bi işeyip geleyim ben de.
Bekledik patronu. Ortamdaki ciddiyet herşeye rağmen hala mevcut. Bir müddet bekledikten sonra çıktı patron heladan!
Benim daha yeni temizlettiğim tuvaletten hiç de hoş anlamlar taşımayan kokular geliyor. Patron basit bir işeme işini bile büyük bir yatırıma dönüştürmüş içerde.
Benim oturacağım masabaşına patron oturdu. Boş kağıdı ve kalemi eline aldı. Ciddiyet had safhada. Çok kırılgan. Patlamaya hazır bomba gibi. Fakat heladan gelen kokuyla teskin oluyoruz. En azından dikkatimiz biraz olsun dağılıyor. Herkes şunu düşünüyor sanki:
"Patron bile olsa zıçıyor... Demek ki o da bizim gibi bir insan."
Hepimiz pür dikkat patronun kalem ve kağıtla neler yaptığına bakıyoruz. Bekliyoruz. Herkes hala ciddi. Bense toplantımın içine zıçan adamın ciddiyetinden memnunum en azından. Bir şeyler çiziyor kağıda. Bu çizim esnasında arkadaşım Burak Bey'le bakışıyoruz. O da meraklı bakışlarla:
-Ne bu! dercesine bana bakıyor.
Sonunda patron:
-Memet ustaaa! Sen malı böööle mi çekiyooon?
Diyerek kağıtta kabaca çizdiği resmi gösteriyor Mehmet ustaya:
-Evet ağbi...
Patron:
-O zaman sen benim malımın nmına goyuyoooon!
-Niye ağbi!
Patron diyor:
-Hadi gidelim!
Çıktık atölyeye... İlgili kısmın başına gidiyoruz... Bu arada ben Mehmet ustadan da hiç beklemezdim. Aslında tipi de gösteriyor. Adamın st37 çeliğiyle bir sevişmişliği var. Gözlerindeki o pis bakışlar beni bile bazen korkutuyor. Patron haklı! Mallar niye yamulsun ki!
Farkettiğiniz gibi ne toplantı ne ciddiyet... Benim odada kalan sadece mok kokusu.
Atölyede patron ustalara benim hiç anlamadığım dilden bir şeyler anlatıyor. Ustalar fikirlerini söylüyor. Biz Burak Bey'le kikirileşiyoruz. Bakıp birbirimize gülüyoruz. Patron bir şey sorsa:
-Hesabını yapmak lazım ağbi.
Deyip sıyrılmayı düşünüyorum. İstediği şeyler zaten fizik kanunlarına aykırı. Zaten yeni olunca kabullendiremezsiniz kendinizi.
Bu arada; Burak Bey'e ellerimle baklava şekli falan yapıyorum o patronla konuşurken. Samimiyetimiz aynı tertip olmamızdan kaynaklanıyor. Ben de zaten işi fazla sallamıyorum. Sonuçta gün gelecek ve ben ağır sanayiden kurtulacağım ve aradığım işi bulacağım.
Ağır sanayi ağır adam işi. Yük ağır. Akşama kadar sadece dişi sinekleri kesebilirsin havada uçuşan. Sekreter bile erkek. Bu kadar sap arasında bayan sekreter olmaz düşüncesindeler. Zaten kurulan her cümle en azından birşeye bir nedenle yine birşey koymakla başlıyor. Böyle bir ortama bayan sekreter girse... mazallah.
Ben nefret ediyorum işimden. Herşeyi ile iğrenç bir iş. Kafa patlatıyorsun. Saç döküyorsun. Üstelik akşama kadar metal yığınları arasında, üzerine yağ değdirmemek için akrobatik hareketlerle yürümek zorundasın. Ağır olmak zorundasın. Seni herkes kabullenmeli işin gereği. Kurunun yanında yaş da yakmak durumundasın. Ciddiyet şart. Espri yapsan hemen pandiklemeye çalışıyor işçi milleti. Hiç yüz vermeye gelmiyor.
Bense daha başka hayaller peşindeyim. Ne diye mühendis oldum sanki? Özgürlük sıfır.
Bir defasında turuncu tişört giyerek gelmiştim işyerine. Bir usta:
-Ya müdür. Bu rengi şöyle böyle adamlar giyer...
Falan diye laf attı bana..Ben de:
-Giyecem ulan! Sırf sana ****lik olsun!
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:41 PM
KIYAFET
Bundan böyle herkesin aldığı maaşa göre giyinmesi önemle rica olunur...
Ofise Prada ayakkabılar ve Gucci çantalarla geliyorsanız, maddi durumunuzun yeterince iyi olduğu görüldüğü için maaşınıza zam yapılmayacaktır.
Sıradan ve ucuz yerlerden giyiniyorsanız elinizdeki parayı yeterince iyi idare edebildiğiniz görüldüğü için maaşınıza zam yapılmayacaktır.
Bazen marka bazen sıradan yerlerden giyiniyorsanız, herhangi bir sorununuz olmadığı görüldüğü için maaşınıza zam yapılmayacaktır.
HASTALIK DURUMLARI
Herhangi bir hastalığınız durumunda doktor raporu artık kanıt olarak kabul görmeyecektir.
Doktora kadar gidebilen, işine de gidebilir.
İZİN GÜNLERİ
Her Çalışanın senede 104 izin günü vardır. Bunlara Cumartesi ve Pazar denir.
WC KULLANIMI
İşgününün büyük kısmının tuvaletlerde harcandığı tespit edildiğinden, bundan böyle tuvalet kabinlerinde kalma süresi 3 dakikayla sınırlanmıştır.. 3 dakika bittiği anda alarm çalacak, tuvalet kağıdı otomatikman içeri toplanacak, kabin kapisi açılacak ve yukarıdan otomatik bir fotoğraf makinesi inerek resminizi çekecektir.
Bu durumun üstüste iki kez başınıza gelmesi durumunda resminiz şirketin kara listesinde yayınlanacak, resimde sırıttığı tespit edilenler yönetmeliğin "akli dengesizlik durumu" maddesi kapsamında değerlendirilecektir.
ÖĞLE TATİLLERİ
Zayıf personelin öğle tatili suresi 30 dakikadır.
Normal kilodaki personelin öğle tatili süresi, dengeli beslenip formlarını korumalarına yetecek şekilde 15 dakikadır.
Kilolu personelin öğle tatili süresi 5 dakikadir, bu da zaten bir kutu Diet Cola içmek için gayet yeterlidir.
İlginize çok teşekkür ederiz
Müdüriyet.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:41 PM
Domatesli Biberli Yumurta
Buyukce bir tavaya yag domates ve biber koyup bir sigara yakiyoruz.Sigaranin kulu yere dusmek uzereyse yumurtalari eklemenin zamani gelmis demektir. Yumurtalari kirip sigaramizi bitiriyoruz.
Pismistir herhalde ocagin altini kapatiyoruz.
Biberli Domatesli Yumurta
Her gun domatesli biberli yumurta yemekten sikildigimizda yapabilecegimiz bu enfes yemek tipki biberli yumurtali domates gibi pisiriliyor.
Makarna
Bir tencere dolusu sicak suya makarna posetini bosaltip maç izlemeye basliyoruz. Ilk yarinin ortalarina dogru kalkip altini kapatiyoruz. Tencerenin icinden sectigimiz makarnayi fayansa firlatiyoruz. Yapisirsa pismis demektir. Devre arasinda hala icinde su kaldiysa tencerenin kapagini kapatip lavabodaki en kirli tabagin uzerine dogru dokuyoruz. (o zaman hem tabak temizleniyor hem de makarnalar catalla yenebiliyor) Uzerine ketcap sikip yiyiyoruz.Not: Fayansa firlattiginiz makarnayi bi ara oradan alin. Sayica fazlalastiklarinda bazen hangisini firlattiginiz karisiyo.
Tuzlu Makarna
Yapilisi ayni makarnaya benziyor. Tek farki bu kez makarnalari suya atmadanonce tuz koymayi akil
ediyoruz ..Oyle daha guzel oluyor.
Pilav
Pilav aslinda basit bir yemek degil. Aranan kriterler var. Tuzlu yumusak ve tane tane olmasi gerekiyor. Sonuncusu kolay. Pirincleri tek tek pisirdiginizde tane tane oluyorlar ama uzun suruyor. Maharet hepsini bir arada pisirebilmekte; ama cok da sorun etmeyin. Nasil olsa icine yogurt koyup bulamac haline getirdigimizde hepsi birbirine yapisiyor. Kisaca yag koyup uzerine pirinc ekliyorsunuz. Sonra da su ve tuz koyup pisiriyorsunuz. Hem bunu suzmeye de gerek yok.
Patates Kizartmasi
En kolay islerden biri. Patatesleri soyup parmak gibi kesiyorsunuz ve kizgin yaga atiyorsunuz. Tek yapmaniz gereken altini zamaninda kapatmaniz. Yoksa tencere alev alabiliyor. Bu yuzden sadece tv'de pembe dizi varken yapin.Bir de diger yemeklerin aksine bunu tencereden yiyemiyoruz. Mutlaka tabaga koymak gerekiyor. Onun disinda cok kolay.
ORTA ZORLUKTAKI YEMEKLER
Hazir Pizza
Pizzamizi firinimiza atip pismesini bekliyoruz daha sonra firindan cikarip yanik yerlerini bicakla kaziyoruz. Dikkat edilmesi gereken tek sey kazirken uzerindeki malzemeleri mutfak tezgahina yapistirmamak.
Hazir Kofte
Bu da nispeten zor bir yemek. Bir miktar sivi yagi teflon tavaya koyup kofteleri icine diziyoruz. Kofteler
tavayla ayni renk olmadan altini kapatmak gerekiyor. O yuzden basinda beklemek lazim.
ZOR YEMEKLER
Konserve Türlü
Bir miktar yag ve salcayi tencereye koyup konservenin icindekileri dokup uzerine su koyuyoruz. Pismesi cok uzun suruyor. O sebeple basinda beklemiyoruz. Gidip tv izliyoruz. Her seferinde yandiklari icin henuz
tadina bakamadim ama konservenin uzerindeki resme bakilirsa guzel bi seye benziyor.
Tavuk
Yapilisi makarna gibi. Sicak suyun icine atiyoruz arada pisip pismedigine bakmak icin hayvanin kaba etine catal sapliyoruz. Bu yemek pistikten bir iki gun sonra uzeri jelibon gibi oluyor. Bu yuzden pisirirken istege bagli olarak bolca toz seker eklenebilir.
ULTRA ZOR YEMEKLER
Kiymali Bamya
Konserve turluye benziyor ama icine daha onceden kavrulmus kiyma konulmali. Kiyma kavurmak cok zor ve zahmetli bir is. Bu yuzden makarna pisirmeyi oneriyorum.
PUF NOKTALARI
1-) Yemekleri daima tencerenin icinden yiyin. Boylelikle tabak kirletmemis olursunuz.
2-) Asla sade pilav yapmayin. Domatesli pilav yaptiginizda altini tuttursaniz bile renginden anlasilmaz.
3-) Mutlaka soganli bir yemek yapacaksaniz asla sogana dokunmayin. Ozellikle rendelediginizde elleriniz cok kotu kokuyor. Bunun yerine sogana ekmek tahtasiyla bes alti kez vurmayi deneyin, ayni isi gorur.
4-) Patates kizartacaksaniz soydugunuz patatesleri asla yikamayin. Kizgin yaga attiginizda cok kotu patliyorlar.
5-)Yemekler asla kendi baslarina hareket etmezler. Sayet gecen ay yaptiginiz tavuk kendi kendine kimildamaya basladiysa kurtlanmis demektir. Sakin yemeyin.
6-) Sebzeleri pisirdikce vitamin degerleri duser. Mumkun olduğunca oldugunca cig tuketin.
7-) Karpuz tabaga koyulmamasi gereken bir meyvedir. Ikiye ayirip ortasindan kasikla yiyebilirsiniz.Tencere kapagi en mukemmel tabaktir.
8-)Buzdolabinin sebzelik olarak adlandirilan kismi yemeyi dusunmediginiz seylerin saklanmasi icin
idealdir. Bu bolume konan seyler nasil olsa bir sure sonra unutulur.
9-) Sebzeligin kapagini siki kapatirsaniz curuyen seylerin kokusu dolaba daha az yayilir.
10-) Spagetti pakedini acmak icin pakedi ortasindan sikica kavrayin ve altini tum gucunuzle fayansa vurun. Pakedin ust tarafi yirtilacaktir. Belki bu islem sirasinda makarna unufak olabilir ama risk almaya deger. Ozellikle misafirlerin yaninda yapmanizi tavsiye ediyorum. Oyle daha guzel, bu size cok maco bir hava verir.
11-)Sagda solda kulagima caliniyordu.Mutfak robotu denen bisey varmis. Birden icimi bir heyecan kapladi. Ulan madem bu isin robotu var ben niye kosturuyorum yillardir diye sinirlendim. Hemen gidip aldim bi tane. Eve gelip kutusundan cikardigimda itiraf etmeliyim ki hayal kirikligina ugradim biraz. Ben acikcasi ufo gibi bisey bekliyodum, bu bildigimiz tencerenin plastigi. Icinde de vantilator gibi bisey var. Bununla birlikte bi ton plastik zimbirti daha cikti icinden ama bi ise yarayacaklarini sanmiyorum. Neyse fisini taktim denemek icin bi tane sogan attim icine. Bakalim ne yapacak diye bekledim. Kabuklarini bile soyamadi essogluesek. Paramparca etti birakti. Sinirlendim attim bi kenara yazdan beri duruyo orda.Bir ara yikayip vantilator gibi olan seyi bilgisayarima takmayi dusunuyorum. Belki fan olarak is gorur. Onun disinda tamamen para tuzagi.Ilerde cikarsa mutfak androidi almayi dusunuyorum.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:42 PM
köyde beraber ilkokulu okuyan ahmet, mehmet ve ali okulu bitirdiklerinde mehmet ve ahmet köyde kalırlar ali ise şehre okumaya gider ve yıllar sonra köye döner.
mehmetle karşılaşırlar.
mehmet der...
- oooo alicim nasılsın nerelerdesin yahu uzun yılar oldu görüşemiyoz neler yapıyosun
ali cevap verir
- ya sorma ben okulluma devam ettim ve mantık üzerinde şu anda doktora yapıyorum..
mehmet tekrar
- mantık dediğin şey de ne oluyo?
ali anlatmaya çalışır
- bak mehmetcim şöyle anlatayım sana
sizin evde akvaryum varmı.
mehmet.
-evet
ali
- o zaman içinde su da vardır
- su olduğuna göre balık ta vardır
-işte mantık böyle bii şey demiş anlayabildinmi?
mehmet hayır demiş
ali tekrar
- ya bak elinde yüzük var demekki sen evlenmişsin
- evlendiğine göre karşı cinse ilgi duyuyosun yani homo değilsin yani ib.e değilsin anladınmı şimdi
mantık böyledir.
mehmet te artık tamam anladım demiş ve ayrılmışlar
mehmetle ahmet karşılaşmışlar mehmet.
- ahmetcim mrhb ya bizim ali gelmiş
-nerdeydi ya uzun zaman oldu görünmüyodu
-yaa istanbuldamıymış mantık diye bişey okuyomuş
ahmet sormuş
- ula oda ne ki
mehmet
-yaa bana anlattığı kadar sana anlatayım demiş
-bak.. sizin evde akvaryum varmı
ahmet hayır demiş
mehmet cevap vermiş
- o zaman sen ****sin demiş,,,
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:42 PM
KLASİK TEPKİ: "Sıraya geç kardeşim"
NEOKLASİK TEPKİ: "Şeker kardeşim sıraya geçiver"
REALİST TEPKİ: "Sıra var"
SURREALİST TEPKİ: "Sallandıracaksın bunlardan ikisini kızılay'da bak bir daha yapabiliyorlar mı?"
ROMANTİK TEPKİ: "Beyefendi galiba sırayı girmediniz"
NATURALİST TEPKİ: "Sırana geç"
MODERN TEPKİ: "Efendim insanımız eğitimsiz. Halbuki Avrupa da"
POST-MODERN: "Sırana geç lan ayı!"
UZLASIMCI: "Acelesi olmasa öne geçmezdi; üzmeyin garibi"
DEVRİMCİ: "Alt yapı sorunları çozülmeden halkımız
sıraya geçmez. Devrim
olunca herkes hizaya gelecek"
KADERCİ: "iki dakika fazla beklesek kıyamet mi kopar?
Kısmetse hepimizin
işi görülür"
FELSEFECİ (septik-kuşkucu): "Ön ve arka kavramları
görecelidir.O tarafın
ön taraf olduğuna kim karar verdi? Öne geçtiğini
zanneden, aslında arkaya
geçmiş olabilir"
KANT'CI: "Efendim algılanmayan şeyler yok demektir.
Bakmayın o tarafa,adam
yok olur"
KOTÜMSER VAROLUŞCU: "Herkes bir gun ölecek. Onurlu bir
şekilde bekleyin.
Bir gün o adamda ölecek"
İYİMSER VAROLUŞCU: "Sıkmayın canınızı,su anın tadını
çıkarmaya çalışın.
Bakın ne güzel hayattasınız ve birileri önünüze
geçebiliyor"
HUMANİST: "İnsanlık bir bütündür. Birimiz hepimiz
hepimiz birimiz için.
Dolayısıyla birimiz öne geçince,aslında hepimiz öne
geçmiş oluyoruz."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:43 PM
ders yine kalkülüs. hoca büyük bi
sevkle anlatiyo.
tamamen konuya konsantre olmus. ama
tebesirinin
ufacik kaldigini farkediyo. uyuklayan
bi öörenciye "e hadi
çik tebesir bul yan siniftan" diyo.
çocuk çikiyo
harbiden. ama yan sinif diye ayni
amfiye diger kapidan
giriyo ve yine bizim hocaya "hocam yan
siniftan
tebesir istiyolar" diyo. hoca da derse
konsantre ya,
"ya ben de az önce bi öörenci
gönderdim alsin diye.
bizde de yok" diyo. cocuk da "haa
taam" diyip çikiyo.
sonra diger kapidan tekrar girip
"yokmus hocam. aa
nasi yani ya" diyince hoca da öörenci
de durumu
çakiyolar. inanilmaz ama gerçek.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:43 PM
Temel ve Dursun avlanmaya çıkarlar.O tepe senin,bu tepe benim gezerlerken bir de bakarlar ki tam karşılarında bir deve kuşu.Temel hemen tüfeğine el atar.
Bu sırada bizimkilerigören deve kuşu her zaman ki gibi kafasını kuma gömer.
Temel şaşkın şaşkın etrefına bakmaktadır.
Dursun'a seslenir.
__Ula Tursun ,temun burda bir deve kuşu vardı,nereye citmiştur?
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:43 PM
Sene 1968, İstanbul Bahçelievlerde Skip tükenmez kalemlerinin fabrikası var ve önünde de 98 no lu otobüslerin durduğu otobüs durağı. Bu durak Bahceli evlerden sonraki ilk durak ve anlatacağım olay gerçekten yaşanmış olay. Otobüsle Bakırköyden Güngörene giderken Bahcelievler durağında otobüse çok güzel bir bayan bindi. Tam biletini alacağı zaman otobüs hareket etti. Bayan biletçiye bir şirinevler bileti verirmisiniz diye sordu. Biletçi bu otobüs Şirinevlere gitmez deyince bayan durdurun otobüsü ineceğim dedi. Biletçinin cevabı hayli ilginç oldu.
- Hanım, hanım kalktı birkere sikip te indirecegiz. Bu lafı duyunca kadının yüzündeki ifadeyi görmenizi isterdim ( bu arada skip otobüs durağının adı )
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:43 PM
Bir gün bir deli balkon aşşağıya olta sallamış
aşşağıdan gencen başka bir deli de dormuş
-La kaç balık tuttun
-lan ********* hemşerim burda balıkmı tutulur?
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:44 PM
Arkadaşımla otobüse binmiş kalkması için bekliyorduk.Tam o sırada yaşlı bir bayan binmiş akbil basarken,kadın;
-Kaptan hemen kalkar mı ?diye sormuştu ;
şoförde;
- Sen otur hemen kalkar.
Deyince gülmekten yerlere yatmıştık. Şoförde bizi yaka paça dışarı atmıştı.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:44 PM
Boeing 737 de ( yerde parkhalinde ) kokpitten orta pencere açik
uyarisi alinir amire bakmasi için komut verilir,
amir ortaya geldiginde yolcular arasinda bi tartisma bi kargasa
oldugunu görür. bi bakar orta emergency pencere açik.sorar nedir
probem diye, cam kenarindaki abi futursuzca cevap verir:
"uçak cok havasizdi bende pencereyi açtim kalkarken kapaticam"
------------------
Yine ayni model uçakta orta pencere açik uyarisi alinir amir
gider pencere açiktir sorar ordaki debile sorunun nedir diye.
adam "burda çekiniz yaziyodu çektim açildi" der......
------------------
Hac seferinde dedelere ninelere kemer baglatmaya çalisirken
(çogu baglamayi beceremez) 70 yaslarinda laz oldugunu tahmin
ettigim bir dede kemeri klipslerinden baglamayi basaramayip
fakat delikanliliga da leke sürdürmemek için kemere dügüm
atmisti kabinde bir kahkaha patlatip önünde saygi ile
egilmememe neden olmustu
------------------
Trabzondan bir yolcu havaalanini arar ve sorar:
-iyi aksamlar hanfendi trabzon-istanbul arasi ne kadar sürüyo acaba
- (hatun adami beklemeye alir) bi saniye efendim
-tamam tesekkürler,iyi aksamlar (telefonu kapatir)
------------------
-gazete?
-bi hürriyet bi sabah bi milliyet
-efem bir tane seçseniz arkada oturan yolcularada kalsin
-himmmmmmmmm bi hürriyet bi sabah o zaman
-peki
------------------
-yer yok malesef....
-peki beni yedek kulubesine yazsaniz??
------------------
-yolcunun adini kodlar misiniz??
(yolcu bunun uzerine cep telefonunun tuslariyla adini kodlamaya basliyor)
------------------
-ne kadar kalicaksiniz almanyada?
-neden soruyorsunuz??
-ona gore bilet kesecegim onun için
-e olsun ben ucakta kalmiycam ki otelde kalicam
------------------
-cocugumla ben ucucam ogluma cocuk fiyati istiyorum ne kadardi.
-cocugunuzun 12 yasini asmamasi gerekiyor kac yasindaydi
-32 yasinda..
------------------
telefona ingilizce hat geldigini ekrandan goren personel :
Reservation may I help you??
- aa ben yanlis basmistim.simdi ingilizce bastim diye ingilizce mi
konusmam gerekicek??
------------------
-iyi gunler ben almanyaya gidecektim...
-olur hanimefendi nereye peki almanyada
-havalanina
-höönnnkkk (yok olmaz bizim ucaklar tren garina iner)
------------------
- meraba ben yarin aksam için bi ucak almistim...
(hayirli olsun..bize de bi tur attirirsin artik!!)
------------------
-hiç yer yok malesef
-ama ben askerim?
--------------------
-hiç yer yok malesef
- hiç mi yok?
---------------------
-hiç yer yok malesef
-ben yere otursam?
--------------------
-bizans class a rezervasyon istiyorum?
-----------------------
Bir de üstün zekali check-in görevlileri uçaktaki tüm çocuklari
Emergency exit'e oturttugu için uçus öncesi kabin memurunu
zor duruma sokar:
-hanfendi yolcularimiz yerlestikten sonra sizin yerinizi degistirecegiz
-niye ki o?
-uçus güvenligi açisindan çikis kapilarina çocuk oturtamiyoruz efendim.
-niye biz güvenilir diil miyiz?
-??? çocuklarin burda oturmasi yasak, yerinizi degistirmek zorundayiz.
-valla ben hiç biyere gitmiyorum kardesim. ben pencere kenari aldim!!!
(uçagi aldi sanki!)
-beyefendi çocuklarin yeri degismeden uçagin kalkmasi mümkün degil.
-ben anlamam kardesim, ben burda oturucam
-(fesüphanallah, nerde benim silahim..)gidip amire haber verilir
amir gelir adama yer degistirmezse uçagin kalkis okeyini veremiye
cegini falan söyler. adam yine anlamaz, pilot gelir,
pilot: beyefendi problem nedir?
y:hede hödö
p:eger hemen yerinizi degistirmezseniz polis çagiricam ve sizi uçaktan
indirtecegim. yaa, neyse tamam o zaman
--------
Adana ucaginda yolcu karsilayan host koltugunu bulamayan yolcuya sorar
- hangi numarada oturuyorsunuz beyfendi?
- sanayi mahallesi 14 numarada
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:44 PM
Bir akşam, resimlerle kelime anlatma oyunu olan pıctuonary oynuyorduk.sıra karşı takımda idi. anlatması gereken kelime : şempaze
bir turlu analatamıyor, daha dogrusu şempanze resmi çizemediğinden arkadaşları kelımeyı bulamadı ve sure bitti. bende,bak kardeşim şöyle anlatsaydın dedim ve kelımeyı bölerek anlatmayı düşündüğüm için, şempanzenının şem- i için şemsiye resmı çızdım.. bu ne dedim şemsiye dedi... şimdi böl bunu .. şem dedi.. haah tamam şimdide yelpaze çızerek-- paze--- kısmını anlatacaktım kı.. bizim guruptan bir arkadaş birden kalemı elimden aldı veee .. bak dedi.. bir muz resmi çızdi ve bu ne dedi... kafası oldukça karışan arkadaş muuuz. dedi hahh şimdi birleştir dedik.. ne olabilir.. haaa!!! buldum ŞEMMUZZ DEDİ..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:44 PM
Birgün kuş satan dükkanlardan birine bir kadın müşteri girer kadın yalnızlığına çare bi papağan almaya karar verir. Kadın dükkana girer ve...
-bir papağan almak istediğini söyler. Ordaki adam elinde bir papağan olduğunu fakat çok terbiyesiz oldunu ona bakamayacağını söyler kadın ısrarla almak istediğini söyler. Adam kabul edip kadına papağanı satar. kadın papağanı alır evine götürür papağan sürekli kadına ****** diye hitap ederek sorular sorar.Kadın daha fazla dayanamaz ve papağanı geri götürür.Adam kadına satılan malın geri alınmadığını istiyolarsa papağanı onlar için eğite bilceni söyler kadın kabul eder ve gider. adam papağana sorar
-birdaha kadına ****** diyecekmisin
papağan
- diyecem der.
adam
- diyecekmisin der
papağan
- diyecem der
adam sonra içeri girer suyu haşlar
içeri girer ve papağana bir daha sorar
-diyecekmisin
papağan tekrardan
- evet der
adam elindeki haşlanmış suyu papağanın başından aşağı döker.
papağana tekrar sorar
-birdaha diyecekmisin
papağan
-hayır der
adam
-ne diyeceksin ozaman
papağan
-hoşgeldiniz buyrun efendim derim demiş.
kadın bir hafta sonra gelir.adama eğite bildinizmi diye sorar.
adam eğittiğini isterlerse bi test yapabilceklerini söyler. kadın test için papağana sorar
-bir gün eve bir tane erkek arkadaşımı getirdim ne dersin diye sorar
papağan
-buyrun efendim hoşgeldiniz derim der
kadın
-peki iki erkek arkadaşımı getirdim
papağan
-buyrun hoşgeldiniz derim der
kadın
-peki üç erkek arkadaşımı getirirsem
papağan
-buyrun efendim derim demiş
kadın
-peki dört erkek arkadaşımı getirisem
papağan
-ya ibrahim sen şu suyu haşlamaya başla bu karı vallaha billada ****** der
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:45 PM
şeftali
mersin'in bozyazı ilçesinde (anamurdan ayrılarak ilçe oldu) yaşayan hüsnü şeftali adında bir şahıs vardı. ankara üniversitesi ziraat fakültesini bitirdi. yüksek lisans da yaptı. öğrenciliği zamanında tarım bakanı olan hüsnü doğan'la bile muhabbeti olan matrak bir zattı. herkes tarfından soyadıyla bilinen nüktedan bir insandı. ( allah rahmet eylesin. vefat etti. ) bu ön bilgiden sonra size iki tane fıkra gibi olay:
1
o yıl şeftali para etmemiş. şeftaliler bahçede çürümüş, hayvanlara yem olmuş. bizim şeftali anamurda gezerken bir komiserle karşılaşır. komiser şeftali'yle kafa kıracak ya aklınca. takılmış.
- şeftali. bu yıl şeftali para etmedi. bursa'da şeftalileri eşeklere veriyorlarmış, eşekler yiyormuş. bura da da seni ben yiyeceğim demiş.
şeftali'de;
- ya hu anamurda şeftali yiyecek senden başka eşek kalmadımı demiş.
2
bu olay ankarada geçiyor. ahbablığı olan bir ailenin kızı üniversite sınavına girmiş. puanlar açıklanmış. kızın aldığı puan pek iyi değilmiş. annesi şeftaliye sormuş.
- bizim kız bu kadar puan aldı. bu puanla nereye girer diye sormuş.
şeftali de;
- valla teyze sizin kız bu puanla girse girse bizim eve gelin girerdi. oraya da giremez oldu. ben barajı yükselttim demiş
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:45 PM
hırsızın teki bir kilisye girmiş.biraz zaman geçtikten sonra bir ses gelmiş.<seni bende görüyorum isada.>kısa bir süre geçtikten sonra tekrar aynı sen <seni bende görüyorum isada> adam korkar ve ışığı açar. ama o da ne karşısında bir papağan var. adam sorar 'ama sen papağansın ' nasıl olur ? papağan cewap verir evet isa da doberman ...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:45 PM
adamın biri bigün hastalanıp hastaneye gider
bir hemşire gelip iğne yapar.adam capkınlığını
gösterip
sizin gibi bir hemşirenin bana bakması benim
için büyük bir nimet olur der..hemşirede ona karşılık verir:
bence nimet değil mucize olurdu
çünkü ben hastanenin doğum kısmındayım der
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:46 PM
Gerçek Avustralya Mahkeme Gündemi 12659
- Hamile Bayan Davası Yaklaşık 8 aylık hamile bir bayan otobüse biner. Karşısında oturan adamın ona gülümsediğini farkeder. Hemen başka bir koltuğa geçer. Bu sefer gülümseme sırıtmaya dönüşür ve bayan da tekrar yer değiştirir. Adam daha da eğleniyor gibidir. 4cü yer değiştirmede adam kahkaha atar, bayan ,şoföre şikayet eder ve o da adamı tutuklattırır. Olay mahkemeye intikal eder. Hakim adama ( yaklaşık 20 yaşındadır ) söyleyeceği bir şeyi olup olmadığını sorar. Adam cevap verir.'' Sayın Hakim , şöyle oldu: Bayan otobüse bindiğinde durumunu farkettim. Üstünde ''Çift Nane İkizleri Geliyor '' yazısı olan bir reklam afişinin altına oturdu ve ben sırıttım. Daha sonra kalktı ve üzerinde ''Logan'ın ağrı kesici merhemi şişikleri azaltır '' yazılı afişin>altına oturdu , ben de gülümsemek zorunda kaldım. Daha sonra '' William'ın büyük çubuğu yaptı '' yazan deodorant afişi altına oturunca kendimi çok zor tuttum. Fakat , Sayın hakim , dördüncü defa kalkıp '' Goodyear kauçuğu bu kazayı önleyebilirdi '' afişinin altına oturunca.... ben koptum. DAVA DÜŞMÜŞTÜR
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:46 PM
Adamın biri balonla seyahate çıkmış.Bir ara öyle bir fırtına öyle bir fırtına ki,balon almış başını gitmiş.Bizim ki kayıp,nerde oldugunu bilmiyor,nasıl ögrenebilirim acaba diye dusunurken bir bakmış aşağı ,patika yoldan bir bisikletli gidiyor.Seslenmiş hemen:
-arkadaş bakar mısın?
Evet demiş adam,buyrun.
Bizim ki
-Ya demiş ben nerdeyim acaba söylermisiniz.
Adam gülmüş,
-ha ha ha.nerde olacaksınız,tabi ki balondasınız demiş.
Bizim ki şaşırmış,biraz da kızmış tabii.
-allah allah,demiş
-balonda oldugumu biliyorumda kardeşim,balon nerede onu soruyorum demiş.
adam;
-Bunu bilemeyecek ne var,havada tabi ki demiş.
Bizimki iyice çileden çıkmış,ama merakta etmiş ve demişki adama;
-Afedersiniz.Size bir şey daha sormak istiyorum
-Buyur sor
-Siz profesör müsünüz?
Bu defa adam şaşırrmış ve
-Evet ama nerden bildin demiş
-Ne olacak demiş bizimki.
Söylediklerinin hepsi doğru ama boş demiş boş...
PROFESORLERE İTHAF OLUNUR....
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:50 PM
babası üçüncü sınıfa giden oğluna sordu:
- haftada üç lira verirsem,ayda kaç lira eder?
-on iki lira eder babacığım!
-aferin oğlum,al şu on iki lirayı.
-para vereceğini bilseydim elli lira derdim.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 01:50 PM
Sevgili Oğlum!
Hızlı okumadığını bildiğim için bu mektubu yavaş yavaş yazıyorum.
Bir gazetede, "insanların başına, genellikle evlerinin 2 km. civarında kaza gelmektedir." yazısını okuyunca evimizden taşındık.Taşındığımız evde bizden önce oturanlar adresleri değişmesin diye kapı numarasını söküp götürmüşler.O nedenle adres yazamıyorum.
Bu evde garip bir çamaşır makinesi var.Geçen gün içine koyduğum çamaşırları, duvardaki zinciri çekince bir daha bulamadım.
Buraya geçen hafta iki kere yağmur yağdı.İlki üç gün, ikincisi ise tam dört gün sürdü.Benden istediğin yeleği postaya verdim.Ancak, düğmeleriyle paketin çok ağır olacağını düşündüm.Sonunda düğmeleri koparıp yeleğin cebine koyduk.Orada bulabilirsin.
Seni seven annen...
NOT: Sana biraz para gönderecektim, ama zarfı bir kere kapatmış bulundum.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 02:56 PM
4 tane üniversite öğrencisi, uyanamadıkları için matematik
finaline geç kalırlar ve okula gidince hocaya arabalarının lastiğinin
patladığını söylerler... Hoca ilk basta inanmaz ama öğrencilerinin
yalvarmalarına dayanamayarak, onları 3 gün sonra sınav yapacağını söyler.
Sınav günü gelince hoca, 4 öğrencinin hepsini bos bir salonun ayrı ayrı
köşelerine oturtur.
Sınav geçme sistemi şöyledir: 100 üzerinden 50 puan alan herkes
sınavı geçebilir... Hocanın hazırladığı sınavda ise ön sayfada 10'ar
puanlık 4 tane basit matematik sorusu vardır... Bunları kolayca çözerler.
Arka sayfada ise 60 puanlık 1 soru vardır: "Hangi lastik
patladı?"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 02:58 PM
Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'un başrolünde olduğu bir filmdi,adını anımsamıyorum...
H.K bir dadı,E.H ise 6 çocuğu olan zengin bir adam.Tabi çocuklar her zamanki gibi dadıyı kaçrıma planları yapıyor,burası olağan. Bir gün sofrada yemek yerken,çocuklardan biri dadının üzerine bir şeyler döküyor,tabi kasten.Bizim yürekli dadı,çocuğun tabağındakileri başından aşağı dökerek ağlamaya başlıyor ve ekliyor kimseyi üzmeyin hele de o kişinin giyecek başka kıyafeti yoksa,koşarak odasına çıkıyor.Tabi E.H de hemen peşinde,sinirli bir şekilde dadının kapısını açıp şöyle diyor.
_Siz gördüğüm en...
_En bedbaht,en kimsesiz,en fakir kız mı diyecektiniz?
...(Bizden yorum yok)
Asıl önemli olan bu sorunun cevabı;
_Hayır en güzel insansınız diyecektim!.. :(((
(Pardon ya biz replik mi kaçırdık,ne alaka...) :)
.................................................. ........................
Kadir İanaır ve sanırım Perihan Savaş...
Adam elinde silahla kadının -nasıl olmuşsada açık kalmış olan- kapısından içeriye dalar.
Bir kaç gereksiz replikten sonra şu sözler sıralanır.
_Seviyorum de..
_Hayır!
_Seviyorum de!
_Hayır!...
_Seviyorum de ulan!!!
_Seviyorum... :)
_Yalan söylüyorsun!
:) yuh!
.................................................. ........................
Süperman...Ama o bildiğiniz süperman değil,bu halis muhlis Türk malı...Başrollerden biri Güngör Bayrak...
Süperman uçarken kamyonun arka tarafındaki arabada elleri bağlanmış olan genç kadını farkeder,bir hışım iniş takımlarını çalıştırır,pırr, kamyonun önündedir.Kadını arabadan indirirken kadın hala kendi kendine savaşmaktadır,bilinç kabı misali.
Kadın Süperman'in gözlerine baktıktan sonra,Süperman gitmek için hazırlanır,
_Dur gitme,der,seni nasıl bulacağım
Süperman hala Kadir İnanır havasında,
_Ben seniii bulurum...
Ve koşarak kaçar,Türk erkeği ya o bakımdan kadının yanında uçması ters. :)
.................................................. ........................
Bir de Türklerin Şeytan adlı bir filmleri var bilir misiniz bilmiyorum.
İmam (yalnız bizim imamlara hiç benzemiyor) içine Şeytan giren kızın başında duruyor,kız garip garip gülerken imam başlıyor.
_Eşhedü enla....
Biz dumur olduk,sizi bilmem...
.................................................. ........................
Bir de Ceylanın bir filmi vardı...
Annesinin sesi çok güzeldir;ama kadın şarkıcı olmak istemez,küçük kız gidip müzikle ilgilenen birisini bulur ve annesinin sesini dinletmek için adamı çağırır (ki nasıl olduysa prodükör eve geldi), annesine binbir ısrarla mutfakta şarkı söyletmeye başlar ve birden nerden geldiği belli olmayan bir müzik sesi duyulur.
Sonuç olarak öyle torpilim olsa arkadan bir anda orkestra sesi çıkabilse ben bile assolist olurdum.Tabi ne oldu,anne şarkıcı oldu hem de mutfakta,aileme kızıyorum bazen,ben keşfettirmiyorlar diye...
Size iyi seyirler...Türk filmleri artık bir harika...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 02:58 PM
Babasıyla birlikte hastaneye giden çocuk sıra bekledikten sonra doktorun muayene odasına girmiş
Doktor
-Hasta kim?
Baba
-işte çocuğumdur doktor bey, der
Doktor çocuğu alıp suratına 2-3 dk hiç muayne etmeden baktıktan sonra ilaçlarını yazmaya başlamış
Babada hemen atılıp demiş ki
-Ulan doktor bey bir daha kine çocuğun vesikalık fotoğrafını getirim ona bakarak muayene edersiniz, demiş!.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 02:58 PM
Bir kadinla bir adam ayri ayri arabalarinda giderlerken Çarpisirlar. ikisinin de arabasi mahvolur ama sans eseri ikisi de hiç yara almadan kurtulur. Arabalarindan sürünerek çikarlar ve kadin adama bakip: " Çok ilginç! Sen erkeksin ben de kadin.Arabalarimiz mahvoldu ama ikimizde hiçbir sey olmadi.Bu belki de tanisip,dost olup,hayatimizin sonuna kadar huzur içinde birlikte yasamamiz için bir isarettir" der. Müthis heyecanlanan adam: Evet, galiba haklisin" diye cevap verir. KADIN saskinlikla "Bak, arabam hurdaya döndü ama bir sise sarap sapasaglam. Bu kesin bir isaret. Bu sarabi içip sansimizi kutlamaliyiz" DERKEN, sarap sisesini adama uzatir. Adam siseyi alir, açar ve yarisini içip kadina Verir. Kadin hemen sisenin mantarini kapatip adama geri uzatir. Bunun üstüne adam sorar: "Sen içmeyecek misin ?" kadin cevap verir: "Hayir, ben polisi bekleyeceğim!"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 02:58 PM
Bir Karadenizli "Life TV Show " adli yarisma programina katilir.
1.000.000.000.000 TL (1 Trilyon) Siz de bir deneyin...
Sunucu asagidaki sorulari sorar:
1. Tarihteki Yuzyil Savaslari ne kadar surmustur?
A 116 Yil B 99 Yil C 100 Yil D 150 Yil
* Karadenizli bu soruda pas gecme hakkini kullanir...
2. Panama Sapkasi hangi ulkede kesfedilmistir?
A Brezilya B Sili C Panama D Ekvador
* Karadenizli seyircilerin yardimini istemistir...
3. Ruslarin Bayrami olan Ekim direnisini hangi aydadir?
A Ocak B Eylul C Ekim D Kasim
* Karadenizli telefon hakkini kullaniyor ve baska bir Karadenizliyi ariyor...
4. Kral Georg IV dogru adi nedir?
A Albert B Georg C Manuell D Jonas
* Karadenizli, iki yanlisi goturme hakkini kullaniyor...
5. Kanarya Adalari `nin ismi, hangi hayvandan gelmistir?
A Kanarya B Kanguru C Fare D Fokbaligi
* Karadenizli oyundan cekiliyor.
Not: Okurken gulduyseniz dogru cevaplara da bir goz atin:
1. Yuzyil Savaslari 116 Yil surdu (1337 ile 1453 arasi)
2. Panama sapkasi Ekvador`da kesfedilmistir
3. Rus bayrami "Ekim direnisi" 7 Kasim`da kutlanir
4. Kral Georg IV `un asil adi Albert. Kral 1936 yilinda ismini degistirmistir
5. Kanarya adalarinin Latince adi "Foklarin" adasidir ve bu isim "Fokbaligi"`ndan gelmistir.
Ne oldu...? Bir an kendinizi Karadenizli`den daha mi zeki sanmistiniz...?
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 02:59 PM
bır gun yaslı bır bayan pazara balık almaya gıtmıs pazarcı "canlı balık canlı balık"dıye bagırıyormus kadın sormus evladım taze mı adam yıne bagırır "canlı balık canlı balık"kadın yıne sorar evladım taze mı adam sınırlenerek cevap verır teyzecım ıkı saattır burda calı balık dıye bagırıyoruz kadın cevap verır evladım bende canlıyım ama taze degılımmm
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 02:59 PM
Olay Odtu'de geçiyor. Disarıda bahar
havasi; amfide kalkülüs
dersi, hem
de
ıngilizce. İnsanlar seçimlerini doğru
yönde kullanmis
olacaklar ki,
100
kisilik
siniftan anca 15-20 kisi var içerde.
Onlar da kağıt falan
oynuyolar.
Bir
tek
en önde bi kızcağız dersi dinliyor...
Aklina bisey takiliyor,
hocaya
ingilizce
soruyor.
-Şurdaki nevaleyi tekrar anlatir
misiniz diye... Hoca
eyvallah diyor,
dönüyor...
Basliyor bütün konuyu yeniden, ama bu
sefer türkçe
anlatmaya.
Bitiriyor...
Kıza
dönüp;" simdi anladin mi?" diye soruyor.
Kizdan gelen cevap
yarim
yamalak bi türkçeyle ;"ama hocam siz
türkçe anlatiyor ben
anlamadi."
Hoca
durur, amfi yerlerde...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 02:59 PM
Kadın feryat ile bağırır:
"Yetişin doktor bey oğlum canlı bir fare yuttu."
Doktor:
Sakin olun hanımefendi oğlunuzu yere yatırarak
yanına bir peynir koyun ben hemen geliyorum.
Doktor eve gelir.
Doktor:
Hanım efendi siz ne yapıyorsunuz?Ben size peynir dedim balık değil.
Kadın:
Bende zaten fareyi değil kediyi çıkarmaya çalışıyorum.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 02:59 PM
Abimiz deri, yarım bot ve koyu kahverengi ayakkabıyı alıp kasaya yanaşıyor... Kasadaki bayan botları poşete koyarken, sayın Abimiz de soruyor;
- 43 lira değil mi?...
- Kız, "Ne münasebet" der gibi bakıyor ve "Bunlar orijinal deri...İndirimli fiyatı 180 lira..." Abi'mizin bitiş cümleleri, kızcağızın kopuş anına denk geliyor;
-Olur mu hanımefendi, altında 'Size 43' yazıyor...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:00 PM
Erzurum'a bilgisayarın daha yeni yeni gelmeye başladığı zamanlara ait bir anıyı Erzurum Kültür Kurumu İlköğretim Okulu'ndan Mansır Bey anlatıyor... Bir işyerine bilgisayar ve stok programı satılır. Teknik servis elemanı bilgisayarı işyerine kurduktan sonra stok programının kullanımı ile ilgili bilgi verir ve ayrılır. Aradan bir iki saat geçer, işyerinden telefon:
- "Kardeşim sizin anlattıgınız kimi yapirem fegat program düzgün çalışmiir." Teknik servis elemanı sorar:
- "Nasıl yapıyorsunuz?"
- "Senin anlattıgın kimi."
- "Hata ne?"
- "Yazdıgım bilgiler kaydetmeme ragmen saklanmiir."
- "İşlem basamaklarını tek tek anlatır mısınız?."
- "Tamam" diyor ve başlıyor, anlatmaya.
- "Programı açirem. Malın adı bölümüne adını, adedi bölümüne adedini, birim fiyatını vb. yazirem. Hepsini yazdıhtan sonra senin anlattıgın kimi kayıt bölümüne basirem. Ekrana bir yazı geliir: Kaydetmek ister misiniz? E / H yazısı çıkir. Ben de diyirem Hee
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:00 PM
birgun temel ile dursun camdan sarkma yarisi yapiyorlarmis.yarismayi rahmetli dursun kazanmis...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:00 PM
ordeğin biri bir gun bir yemci dukkanına girmiş sormuş ordek yemi varmı. dukan sahibi hayır demiş ertesi gun yine aynışey olmuş dukkan sahipi yok diyerek onu kovmuş ertesi gun yine aynı şey olmuş dukancı kızarak bıdaha bu soruyu sorarasan seni çivi ile duvara asacam demiş ertesi gun ordek gelir ve derki çivi varmı dukan sahibi şaşırarak yok der ordek derki ozaman ordek yemi varmı demiş...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:01 PM
Bir gün temel bir taksiye biner ve taksi hareket eder. sonra belli bir hız dan sonra süratle aşşaga inen taksini freni patlar ve araba son hızla gider. temel adama bagırır ... durdur şu arabayı der. şöför durduramıyom der.
temel :hacan bari taksimetrei durdur. der
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:01 PM
Ingiltere'nin Dorset limanina gectigimiz nisan ayinda gelen ve George adi verilen bir erkek yunus baligi, biranda ada halkinin sevgilisi oldu. Herkesle oyunlar oynayan George ciftlesme doneminde birden degisti.
Kadinlara karsi cinsel istek
Ancak Georg'un sorunu ciftlesme doneminin gelmesi degil, ciftlesmek icin insanlara saldirmaya baslamasi. onceki gun bir kez daha kiyiya gelen yunus, kadinlara yaklasarak sarkintilik etmeye baslayinca ortalik karisti.
Duyanlara 'Olur mu canim oyle sey' dedirten olay Ingiltere'nin Weymouth kentinde meydana geldi. Kentin Dorset limanina gectigimiz nisan ayinda gelen ve George adi verilen bir erkek sise burun cinsi yunus, insanlarin sevgilisi oldu. Fakat herkesle oyunlar oynayan George son donemde birden degisti cunku ciftlesme donemi geldi. Ancak Georg'un sorunu ciftlesme doneminin gelmesi degil, ciftlesmek icin insanlara saldirmaya baslamasi. 10 yasindaki 180 kiloluk yunus, israrla kiyiya geliyor ve insanlara yaklasiyor. Yunus uzmani Ric O'Barry, "George'un insanlara duydugu cinsel istek tehlike olusturuyor. Bircok kez yuzenlerle ciftlesmeye calisti" diye konustu. O'Barry, ozellikle bayan yuzuculeri uyardi: George bayan yuzuculeri etraflarinda daireler cizerek kiyidan uzaklastiriyor sonra da saldirip ciftlesmeye calisiyor. Bogulmaniza neden olabilir. Dikkatli yuzun, denizde size sarkintilik yapabilecek bir yunus var uyarisinda bulundu.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:01 PM
kadın bonyoya girmek için soyunmuştur kapı çalar mercekten bakınca mahallenin körü olduğunu görür ve nede olsa kendisini göremeyeceğini bildiği için kapıyı açar kçr adam elini uzatır ve KIVIRCIK ANNEN EVDE Mİ DER?
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:02 PM
Gecenlerde ünv'den bır arkadaşın doğum gününe gıttık. Ona muhabbet kuşu aldık. Dışarda bir işimiz vardı. Kuşu kutunun içinde eve bıraktık ve çıktık. Geldığimizde ise ilk önce eve ben girdim ve baktım koyduğumuz yerde kuş yok. Hemen arkadaşın babaannesine döndüm.
Arkadaşımın da babaannesı yaşlı; direk teyzeme yöneldim:
- "Teyze"
dedim:
- "Ne yaptın kuşu?"
- "Aa"
dedi:
- "O kuş muydu. Ben onu pasta sandım buzdolabına koydum"
Ben:
- "Ne"
dedim:
- "Buzdoabına mı koydun?"
Direk buzdolabına koştyum kapağını açtım baktım kuş karşımda. Neyse kuşu donmak üzereyken aldım. Biraz daha geç kalsam kuş donarak ölecek. Her neyse kuşu alır almaz arkadaşımın evlerinin altında veteriner vardı. Kuşu veterinere götürdüm. Yanımda bir arkadaşım da geldı. Veteriner benı kapıdan içeri girer girmez gördü:
- "Bu ne hal?"
dedi. Ben olayı kısaca anlattım:
- "Arkadaşın doğum günü vardı, arkadaşa doğum günü hediyesi olarak kuşu aldık"
dedım.
- "Kuşu masanın üstüne bıraktık, dışarıda bir işimiz vardı, onu hallettik. Eve geldiğimizde kuşu masanın üstünde değil buzdolabında bulduk. Arkadaşımın babaannesi yaşlı, kuşu pasta sanıp buzdolabına koymuş. Ben de alır almaz getirdim.
- "Ben de"
Dedi
- "Benzın var alın şu benzini kuşun gagasını açın bir damla damlatın bişi kalmaz"
Neyse benzini aldık kuşu eve götürdük. Daha sonra eve geldik kuşun gagasını açtık, bir kac damla benzin damlattık, benzin damlatır damlatmaz kuş kutunun içinden bir fırladı, evin içinde 4 dönüyoo. Şanssızlık işte balkon kapısıda açık kalmış. Kus balkon kapısından bır kactı o hızla karsıdada apt duvarı var kuş o hızla giderken apartman duvarına bır çarptı:((
- "Sence ne olmuştur?
- "Oldu mu?
dediğinizi duyar gibiyim.
- "Ölmedi, benzin bitti be yaww walla.."
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:02 PM
adamın biri lokantaya gıdıp çorba içmiş çorba içerkende tam 10 adet ekmek yemiş çıkıştada kasaya çorba kaç lira demiş
zara edceğini anlayan kasiyer
sen yediğin ekmeklerin parasını verde çorba bizden olsun demiş..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:02 PM
Bundan 3 Sene Önce Saglik Meslek Lİsesİ 2.sinif Ögrencisiyken Cok Ama Cok Komİk Aksarayli Olan Bİr Kiz Arkadasim Vardi.2sene Boyunca Attigi Her Adim Olay Olurdu Ve Herkesİ Gulmekten Kirip GeÇİrdİ.takİ Kİ;gÜnler BÖyle Fadİmelİ GeÇerken,bİzİm Hastane Stajlarimizda Devam Edİyordu,sonunda Fadİme FadİmelİĞİnİ Yapti Ve Hastanede Bir Bayanin Kalp Grafisini CektİĞİ Bİr GÜn Bİlİyoruz Kİ Hepİmİz Kalp Sol Da Olur Dogal Olarak Bİzİm Fadİme Sol Taraftan Kalp Grafİsİnİ Cekmek İÇİn Hastayi Hazirlarken Hasta Bayan:''kizim YanliŞ Yapiyosun''demİŞ.
Ama Bİzİm Fadİme Israrla ''teyzecİm DoĞru Yapiyorum''demİŞ. Kadin Sonunda Dayanamayip ''kizim Benim Kalbim SaĞ Da''dİyİnce Fadİme''gercekten Mİ Teyze Pekİ DoĞustan Mi Yoksa Sonra Mi?'''diyince Gulme Krizi Ortaligi Yakip Kavurmus.bu Olayi Uygulama Hocamiz Dersteyken Anlatti Bİzlere Ve Sonunda Hocamiz''karadenİzİn Ve Temelİn Fadİmesİ Vardi Ama Artik Bundan Sonra Aksarayinda Bir Fadİmesİ Var Dedİ.''
(fadime Arkadasimiza Burdan Sevgilerimizi İletiyoruz Su An Nİsanli Allah Nİsanlisina Sabir Versİn.amİnnnnnn)
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:02 PM
Adamın biri her eğileni hellediyomuş. Yine bir gün hallederken melek gelmiş merhamet sınırlarını zorladın bi daha yaparsan seni cehenneme atarım demiş. adam tamam demiş. Herzamanki ğibi ne akıllanırkı yine egilen kadını halletmiş melek gelmiş onu cehenneme atmış. Ama kadın hamile kalmış gel zaman git zaman çocuk doğmuş oda babası gibi her eğilen kadını halletmiş. derken oğluda cehenneme atılmış ama bi tuhaflık varmış çocuk demiş ki: Benim bildiğim cehennem sıcak olur ama burası buz gibi yoksa affedip cennetemi getirdiniz beni?melek demişki:Ne cenneti baban egilip odun atmamıza izin vermiyo ki..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:02 PM
Adamın biri işten ayrılınca aslan terbiyeciliğine başlamış.Bu iş için eğitim alıyormuş.
Eğitimci şu şekilde eğitim vermiş:
Aslan sana yan bakarsa sende ona yan bakasaksın.Aslan senin etrafındadönerse sende onun etrafında döneceksin.Aslan patisini kaldırıp vuracağı anda alacasın boku suratına atacasun.
İşçi sormuş boku nerden bulacağım?
eğitimci:
o zamana kadar altına sıçmış olacaksın.demiş
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:03 PM
BU OLAY TRABZON FARABİ TIP FAKÜLTESİ'NDE AYNEN YAŞANMIŞ BİR OLAYDIR.
Acil kapısının önünde kornalar çalarak 2-3 araç geliyor.İçinden insanlar fırlayarak "doktorlar nerede sedye getirin."şeklinde bağrışmalar oluyor.öndeki arabadan çıkan bir kişi arkadan gelen arabadakilere hastayı arabadan çıkarmalarını söylüyor ve arkadakilerin yanıtı "SİZİN ARABADA DEĞİL MİYDİ?"
YANİ VATANDAŞLAR HASTAYI RİZEDE BIRAKIP DİĞER ARABADA OLDUĞUNU SANARAK RİZEDEN YANİ 1 SAATLİK YOLDAN SON SÜRAT GELMİŞLER...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:03 PM
ARKADAŞLAR BU YAŞANAN TAMAMEN GERÇEKTİR;
Yunus Emre mahallesinde oturuyorum.Bir gün minibüse bindim eve varmaya yakın bir durak önce kravatlı bir adam inmek için ayağa kalktı ve Şoför'e Bey müsait bir yerde indirirmisiniz dicene ''Mükemmel bir yerde inebilir miyim? '' dedi millet bir koptu ama daha komiği Şöför durdu ve adama ;'' Tabi buyrun size layık değil ama'' dedi gülmekten kafa tasım hala arıyor...
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:03 PM
Adamın biri uçakla seyahat ederken uçağı bozulmuş ve üstünde uçtuğu adaların birine zorunlu iniş yapmış.Adayı biraz keşfetmiş,karnını doyurmuş.Telefonlarda adada çekmiyormuş kimseye haber verememiş.Adada ıssızmış kine ne ıssız aslanlar kaplanlar her vahşi hayvan varmış.Neyse o geceyi atlatmış.Ertesi gün bunu yerliler kendi topraklarında görünce bunu öldürüp yemeyi düşünmüşler.Yerliler adamın üstüne geliyormuş.Adam eyvah ayvayı yedim demiş.Arkadan bir ses gelmiş. Korkma! Henüz ayvayı yemedin demiş.Yerdeki mızrağı al kabile şefini kalbinden vur demiş.Adam mızrağı alıp yerlilerin şefini vurmuş.Arkadaki sese bu sözü söylemiş.Eeeeee noldu!Daha hala yerliler üzerime geliyorlar ya demiş.Arkadaki ses:Esas şimdi ayvayı yedin demiş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:03 PM
Amerika da bir asker, arkadasi ile yolda giderken elindeki çakisi ile parmagini
kesti. Biraz ötede bir dispanser vardi. Asker :
- Ben surada pansuman yaptirayim, dedi.
Içeri girince karsisina iki kapi çikti. Birinde -Hastaliklar-, ötekinde-Yaralar-
yazili idi. -Yaralar- kapisindan girdi. Yine önünde iki kapi. Birinde -Et-, ötekinde
-Kemik- yaziyordu. -Et- kapisindan girdi. Yine iki kapi. Birinde -Önemli-,
ötekinde -Önemsiz- yazilari vardi. -Önemsiz- kapisindan girince kendini
sokakta buldu. Arkadasi sordu :
- Nasil iyi baktilar mi?
- Hayir; ama teskilat dehset!..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:03 PM
Ben ve ablam kırtasiye işletiyoruz. Öğrencilerin giriş saatiydi, bu nedenle çok kalabalıktı. Tüm öğrenciler simli uhu veya yapıştırıcı alıyordu. Bir kız öğrenci gelip ablama:
- "TEOMAN yapıştırması yok mu?"
dedi. Ablam da:
- "Simli mi olsun, prit mi?"
diye sordu. Kız saf saf:
- "Prit kim? TEOMAN yok mu?"
dedi. İşte o an kızın ve ablamın bittiği andır........
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:04 PM
bir gün trafik polis ekibi edirnede bir yerde yolda giderken köylünün birini eşek üstünde görmüsler..ee köylüyü ti,ye makaraya alacaklar ya durdurmuslar sana demişler ceza kesecez.. adam neden diye sormuş polis memuru emniyet kemerini baglamamıssın bu yuzden demiş...adam allalah hayret demiş iyi peki kesin polisler bak cezayı sanamı keselim eşegemi bak eşege kesersek 50 binlira sana kesersek 30 bin lira nedersin demisşler adam bana kesin demis polisler esege kesersek bak 30 bin lira sen 50 bin lira vereceksin. adam israrla bana kesin demiş cezayı.. polisler saskın sormuslar neden!! sana kesmemizi istiyorsun cezayı... adam demiski benim eşegimin sicili temiz ilerde trafik memuru olacak...)))))
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:04 PM
Atatürk ve Komik Bir Olay
Atatürk'ün En sevdigi hikayelerdenmis. Arada kendi anlatir, arada baskasina anlattirir, hep gülermis.
Yesilayci bir profesör bir konferans veriyor. Bir ara dinleyicilere sormus:
"Bir esegin önüne iki kova koysaniz. Biri su dolu, biri raki. Hangisini icer?"
Cevabi kendi veriyor: "Tabii suyu."
Gene bitirmiyor soruyor: "Neden?"
Arkadan bir bekri söz aliyor. Yüksek sesle cevapliyor.
"Esekliginden."
Atatürk bu cevaba bayiliyor. Gülüyor, gülüyor.
Bir aksam Orman ciftliginde yaninda erkani, acik havada oturuyorlar.
Rakilarini yudumluyorlar. Biraz ilerde 15-16 yaslarinda bir ciftci cocuk calisiyor. Atatürk el edip, cagiriyor. Soruyor:
"Söyle cocuk: Bir esegin önüne iki kova koysan. Biri raki dolu, biri su. Hangisini icer?"
Anadolu tosunu yutkunuyor. Bakiyor. Gazi Pasa Hazretlerinin ve yanindaki muhterem zevatin önünde raki kadehleri. Devletin en büyükleri...Esas vaziyetine geciyor:
"Rakiyi kumandanim!"
Atatürk kahkahayi basiyor. Herkes saskin. Ata onlara dönüyor. Muzip:
"Aman beyler! Neden diye sormayin!"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:04 PM
İki hakimi bulunan bir ilçenin adliyesinde, iki hakimde aynı gün duruşma yapmak üzere çok sayıda dosya koymuş. Fakat o gün birisi izne ayrıldığı için diğer hakim iki mahkemenin dosyalarını bitiremeyeceğini düşünüp diğer mahkemenin dosyalarının hepsini "işlerin çokluğu nedeniyle" ertelemiş,
Aradan 5-6 ay geçtikten sonra, Yargıtay'dan yaklaşık 20 dosya birden herbirindeki aynı cümlenin altı kırmızı kalemle çizilerek dönmüş ve gerekçeside, "aşağıda yazılı bulunan cümlenin anlamının açıklanarak dosyanın geri gönderilmesi" gerekçesi varmış.
Hakim dönen dosyalarına bir bakmış. altı kırmızı kalemle çizili cümlelerin hepsi katibin hatası nedeniyle "işlerin *okluğu nedeniyle duruşmanın başka bir güne talikine (ertelenmesine)" yazıyormuş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:04 PM
istanbul'da üniversitede okuyan genç kiz ankara'daki babasina telefon eder:
- baba, merhaba. ben lale....
- oooo. güzel kizim benim. nabersin bakalim?
kiz aglamaya baslar; babasi ise üzüntü ve meraktan kafayi yemektedir:
- nooldu kizim? anlatsana
- murat evi terketti. bosanmak istiyormus
- ne evi lan? ne bosanmasi? sen ne zaman evlendin de bosaniyorsun?
- hani senin hiç hoslanmadigin esrarkes çocuk vardi ya. ben onunla
evlendim.
- iyi halt ettin, zilli. neyse, artik yapacak bi sey yok. versin
mahkemeye, hemen bosanin
- bosanalim ama benden 10 milyar istiyor. eger vermezsem, iyi
zamanlarimizda çektigi çiplak fotograflarimi internetten herkese
yollayacakmis.
- püüh. rezil.. çiplak fotograf çektirdin, öyle mi?
- ama babacigim. o benim kocamdi. ne biliyim böyle bir pustluk
yapacagini.
- peki. olan olmus artik. yarin havale ederim parayi.
ögleden sonra bankaya gidip çekersin; sonra da alip yakarsin o kahrolasi
fotograflari.
- sagol baba. eeee. şey...bi de kürtaj için 2 milyara ihtiyacim var.
adam artik iyice fenalasir. boguk bir sesle konusur:
- kürtaj mi? bi de hamile mi kaldin o çocuktan sen?...
- aslinda ondan degil. zenci bi çocuk vardi. zaten o yüzden ayriliyoruz ya..
adam bayilmak üzeredir. nabzi yükselir, tansiyonu düser, artik inleyerek
konusmaktadir:
- biz seni oraya okumaya yollamistik. sen ne haltlar çevirmissin.
allahim. nedir bu basimiza gelenler. okulu bititir bitirmez ankara'ya
dönüyorsun, yoksa kirarim bacaklarini.
- istersen hemen dönebilirim babacigim. ben geçen yil okuldan atildim
çünkü.
adam masanin üzerindeki soguk su dolu sürahiyi basindan asagiya devirir ve ancak bu sekilde konusmasini sürdürebilir:
- okuldan mi atildin? hani birlikte avukatlik yapacaktik, zilli? eh ulan?
sen hele bi gel buraya. ben sana yapacagimi bilirim. evden disariya adim attirmiycam sana. ilk isteyenle de evlendiricem.
- o is zor be baba. biliyorsun, moda oldu, artik evlenmeden önce esler birbirlerinden saglik raporu istiyorlar...pek iyi bi rapor sunacagimi zannetmiyorum ben.
- allahim, çildiracagim. bir de cinsel hastaliklar haaa. kesin o
zencidendir.
- çok pis arkadaslari vardi. bilmem artik hangisinden kapmisimdir..
güm diye bir ses duyulur. adam kisa bir süre için kendinden geçmistir; ancak
hemen kendisini toparlayip tekrar telefonu alir.
- hemen bu aksam dayini yolluyorum oraya. seni alip gelecek. adresini ver
bakiyim.
- mahmutpasa karakolu'ndayim. gelirken kefalet için de biraz para getirsin yaninda.
- karakol mu? bi de karakola mi düstün layyynnn? ne yaptin?
- dün kafam çok bozuktu, çok içmisim. araba kiralayip dolasmaya çiktim. o kafayla arnavutköy'de kokoreççi dükkanina girdim. ama neyse ki kimse ölmedi. dükkan sahibiyle kiralik araba firmasina biraz para vermek
gerekir sanirim.
adam artik iyice fenalasmistir. hatta fenalasmak ne kelime; adeta
kahrolmustur. telefonda kisa bir sessizlik olur. kiz tekrar konusmaya
baslar:
- babacigim. sakin üzülme. bütün bunlar bir sakaydi. ben sadece sinifta
kaldigimi söylemek için aramistim...
bunun üzerine adam sevinçle ve mutlulukla haykirir:
-cCanin sagolsun be güzelim, bosveeerrr. okul da neymis? hiç mühim degil,
tatli canin sagolsun senin..
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:04 PM
Bir gün adamın biri yeni aldığı Ferrari'si ile gezintiye çıkmıştı.kırmızı ışık ona rastgelmişti ve arkasından kocaman bir kamyon geliyordu. Kamyon fren yapamayıp ferrariye çarpmıştı.arbanın sahibi ve kamyonun sürücüsü arabadan çıktılar. kamyon sürücüsü yalvar yakar "abi ben yapmadım " diye adamı ikna etmeye çalışıyordu adamı. adam sinirli bir biçimde "tamam git ya "dedi ve arabasını tamire götürdü.ertesi gün yine arabaı ile dolaşırken bir kamyon gelip arkadan vurdu. kamyondan bir el çıktı ve "abi benim tanıdık "diye önceki gün çarpan adam bağırıyordu
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:05 PM
Bir gün derste öğrencisi öğretmenine bi soru sorar öğrenci derki: Hocam benim dedemle ,babannem çocuk yapabilirlermi? Öğretmen açıklar yapamazlar oğlum bi yaştan sonra insanlar yapamaz der öğretmeni.Çocuk bişey daha sorar peki babamla,annem yapabilirmi?
Öğretmeni tabi oğlum daha onlar genç der çocuk öğretmenine peki biz yapabilirmiyiz? Yapamassınız der çünkü daha çocuksunuz der arkadan çocukta bağırır: Ben size demiştim bişey olmaz diye:=))))
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:05 PM
Bu okuyacağınız tamamen gerçek ve Trabzon da olmaktadır(inanmayanlar 02.06.1998 tarihli Radikal gazetesine bakabilirler)
Üç katlı bir tesisin sahibi Abdullah İ**n tesise AHŞAPTAN bir yangın merdiveni yaptırmış!! Bunun nedenini şöyle açıklıyor;
Binanın estetik görünümünün bozulmaması için ahşapı tercih ettik'
""Yüzyılın dumuru!""
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:05 PM
Bütün ömrünü ney iyle barışık geçiren Neyzen Tevfik e sorarlar:
-Üstat çalarken mi neşelenirsin yoksa neşeli olduğun zaman mı çalarsın?
Neyzen kaşlarını çatarak cevap verir:
-Ben hırsız mıyım ki , çaldığım zaman neşeleneyim?''demiş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:05 PM
Temel bir gün evinde otururken büyük tuvaleti gelir. Evinde tuvalet olmadığı için komşusunun evindeki tuvalete girer ama orası çok temiz olduğu için bir poşete büyük tuvaletini yapıp apartmandan aşağıya atmış, ..ok turistin kafasına gelmiş tusist parmağını ..oka batırmış demişki,
-Lokum lokum
Temel`de apartmandan,
-O benim bokum demiş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:05 PM
Temel'i elinde tuttuğu penguenlerle beraber görünce,
- Bunu hayvanat bahçesine götür, diyorlar.
Bir müddet sonra Temel'le yolda dolaştığını görünce:
- Niye hayvanat bahçesine götürmedin?
- Hayvanat bahçesine götürdüm. Şimdi sinemaya cideyruz.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:06 PM
Bir gün vezir ile padişah kavga ediyormuş.Padişah en büyük ve güclü benim diyor,vezir de hayır en güclü benim sen sadece emir veriyorsun ben ise savaşlara katılıyorum diyormuş.Tartışma uzayınca bu konuyu sokakta gördükleri ilk kişiye sormaya karar verirler.Sokakta ilk coban görürler lafa hemen girmemek için sormuşlar,söyle bakayım senin öküzün mü büyük yoksa kounun mu,coban öküzüm demiş;ya ineğin mi büyük yoksa keçin mi,coban ineğim deyince dayanamayıp sormuşlar.Söyle bakayım padişah mı büyük yoksa vezir mi.Coban biraz düşünmüş ve ben o hayvanları tanımıyorum demiş.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:06 PM
adamınbirikavehaneye gider ve kaveciyesorar:
-buzluçayınvarmıder.
kaveci şaşırır ve buzlu çayımız yok diye yanıtlar.Yine aynı adam gelirve buzluçayın varmıder.Kaveciyine yokder.Akşam olurkaveci yine bu adam gelir diye bir çay yaparak dolaba koyar.Yine bu adamgelirvebuzluçayın varmıder.Kaveci emin olarakder ki var efendimder.adamda der ki:
-o zaman ısıtta iceyim der.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:06 PM
Bir şirkete kozalanmak
(Koza: Tırtılın kelebek
oluncaya kadar misafir kaldığı korunaklı yuva.)
Yeni mezun elemanın; askerliğini beklerken, daha iyi
bir iş ararken veya yurt dışında bir master kazanana
kadar düşük profilli ve sıkıcı bir başlangıç
pozisyonunda çalışmayı kabul etmesi. Kelebek olur
olmaz da arkasına bile bakmadan o şirketten uçması...
Leblebi Profesörü
Astları ona bir şey açıklamaya çalışırken, daha leb
demeden bütün konuyu anladığını düşünüp, ikinci
kelimede söz kesen, her şeyi en iyi kendisinin
bildiğini sanan dinleme özürlü yönetici.
Bariyer Plânlaması
Çekirdekten yetişmiş alaylı yöneticinin, ileride
kendisine rakip olabilecek zehir gibi ve eğitimli genç
elemanını, "Rotasyon iyidir; satışı da öğrenirsin.
Kariyerin için faydalı olur." ayaklarıyla kandırıp
başka bir bölüme postalaması. Koltuğunu elinden almak
amacıyla gelecekte yapılabilecek olası hamlelere karşı
engel yaratması.
Hız Tümseği
En basit görevlerde bile bin bir zorluk çıkartarak
işlerinizin akışını yavaşlatan kıl meslektaş.
Iş Ingilizcesi
Türkçe cümlelerin içine Ingilizce kelimeler
serpiştirilerek konuşulan ucube şirket lisanı. Örnek,
"Ebru, benim reportu final hâle getirdim; yarın
birlikte review edelim mi?" Gerçek Ingilizce ile
ilgisi olmadığı için, bu lisan yabancılarla iletişimde
pek işe yaramaz. Az önce Amerikan aksanıyla Türkçe
konuşan kişinin, böyle bir durumda aniden nutku
tutulur. Kekelemelere gelir...
Pijama Yakalı
Mavi veya beyaz yakalıyken, işini kaybedip evde
oturmak zorunda kalan kimse.
Menopozisyon
Sittinsene olarak ifade edilebilecek uzun bir süredir
şirkette çalıştığı için işten çıkarılamayan sadık
çalışanın, emekliliğini beklerken oyalandığı,
yetkileri ve fonksiyonları azaltılmış pozisyon.
Kalite Çemberi
Kaliteyi iyileştirmek veya işin asıl sahiplerinin bile
bulaşmak istemediği kemiklikteki sorunları çözmek
hedefiyle bir araya getirilen insanların, bir dolu
mesai saati ve tonla kırtasiye malzemesi harcadıktan
sonra, bir tam daireyi tamamlayarak başladıkları
noktaya geri dönmeleri.
Kartvizit Bebeği
Çok hatırlı kişilerden torpil getirdiği için işe
alınmak zorunda kalınan, müdürlerin kendi bölümlerinde
istemediği, elemanların evlilik dışı bebek muamelesi
yaptığı vasıfsız kimse.
Masa Saati
Bütün gün ceketini çıkarmadan masasında oturan, mesai
saati bittikten sonra ofiste bir saniye bile durmayan,
suya-sabuna ve zor işlere dokunmayan kişi. Saatinizi,
hareketlerine göre ayarlayabileceğiniz dakik insan...
Ego Müzesi
Üst düzey yöneticinin odasında; diplomalarını, dandik
golf kupalarını ve önemli kişilerle çekilmiş
resimlerini sergilediği bölüm.
Ritm Saz Tamiratı
Bilgisayar, printer, fotokopi makinesi gibi elektronik
ofis ıvır zıvırından hiç çakmayan tiplerin, arıza
anında bir bileni çağırmak yerine alete vurarak tamir
etmeye çalışmaları.
Geyik Fırtınası
Ofis insanlarının bir odaya tıkılıp, saatler boyunca
akıllarına gelen her şeyi konuştukları, hazırlık
yapılmadan gelindiği için de hiçbir sonuç veya karar
alınamadan biten, litrelerce çay ve kahvenin
tüketildiği plânsız, programsız toplantılar. Iş
hayatının yüzde altmışını oluşturan akla ziyan
seanslar.
Estrojenerasyon
(Estrojen: Kadınlık hormonu)
Eğitimli, vasıflı ve ekonomik özgürlüğe sahip
kadınlardan oluşan profesyonel nesil. Sağlıklı bir
gelişme; kahvehaneleri andıran klâsik iş
ortamlarımızın panzehiri.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:06 PM
birgün istanbuldayken otobüse binmek üzere duraktaydım saat aksam 6-7 civarı idi o saatlerdede trafik malum neyse benim binecegim otobüs geldi ve bindik tam otobüs duraktan kalkacaktı ki bir tane 40-45 yaşlanrında teyze otobüse zorla yetişti ve agzından aynen şu kelimeler döküldü: "Pardon bilet bey ilerden şöför alabilirmiyim?"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:06 PM
şoförun bırı yolda ılerlerken bı tane tabelayla karsılasır
-tabelada yavas 70
-bıraz ıleride yavas 50
-bıraz daha ılerıde yavas 20
-bıraz daha ılerıdekı tabelada yavas 10
-en son tabelada "yavaş köyüne hoş geldiniz"
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:07 PM
Kelime: demeç
- ben şimdi masada oturdum veriyorum
- nası yaaa ??
- ya işte masada oturdum fotoğraf çekip yazı yazan tiplere veriyorum.
- neee???
-ya alla alla masada oturdum böyle herkese veriyorum!
- pas be pas! of.. demeçti...
Kelime: baraj
- Hani futbolcular
kalenin önüne kurar maçta..
- Pusu...
- Yuh!
Kelime: helikopter
- Savaşta yaralıları kurtarır!
- Doktor!
- Değil...
- Sıhhiye!
- Değil, yukardan gelen bir şey...
- Ee...
Allah?
Kelime: dergah
- Hani böyle insanlar ulvi bir amaç için bir araya gelir aynı mekanda
- Grup seks!
- Çarpılırsın valla!
- Ha... Tamam trafo!
Kelime: kadınbudu
- Olm sen nesin?
-Erkek!
- Tersi?
- Kadın!
- Onun yeneni?
- Çıtır
Kelime: Eskimo
- Kutupta yaşarlar...
- (Hep bir ağızdan) Ayııııııı!
-Yok insan olanları...
- Heeee... Eskimo!
Kelime: Repertuar
Anlatan, şarkı söylemeye meraklı bir hatundur ve kelimeyi görür görmez bu özelliğini iyi bilen hatun arkadaşına dönüp sorar:
- Benim neyim geniş?
- Kalçan!
Kelime: travma
- Hani düşüp kafanı kaldırım taşına vurursun da bi şey geçirirsin?
- Film şeridi?
Grup: Çüşşşşşşşş!
Kelime: terlik
- neyle yürürsün
- ayak!!!
- heh hani böyle ayakların üşür altında onlar olur böle yumuşak yumşak
- koyun!!
- yuh onun daha küçüğü ya, koyun dedi hödük!
- kuzu!!!
- allah belanı versin pas!
Kelime: diz
- pantolonu nereye giyeriz?
- bacağa?
- hah. bacaklarımızın ortasında ne vardır?
- oha!
Kelime: zebani
- allahın meleklerinden biri.
-cebrail.
-ilk üç harfi çizgili bir hayvanı çağırıştırıyor.
- zebrail?
Kelime: duvak
- kadinla erkek birlesmeden önce, erkegin
kaldirdigi sey
- oha!
Kelime: ıskalamak
- dart oynarken neye atarsın?
- hedef tahtas
- attın vuramadın
mesela noldu?
- hedefi vuramadım
- tamam da nedir yani o olay
- tutturamamak, kaçırmak
- hayır nedir başka ismi var onun
- tam 12'den vuramamak!..
- oldu...
kelime: telepati
-hani ben sana bir seyi anlatmaya çalisiyorum ama sozle degil beyin dalgalariyla falan...
-ihihih neydiiii.. teletabi..!
-tamam tele'si kalsin kedilerin eline ne denir?
-buldum telepence
-offf beee bi kere de bil be...
kelime-timsah
- abi boöle hani kertenkele nedir
-hayvan
-ne cins hayvani
-surungen
-ok abi bu kertenkelenin birkac beden buyugu
- ejderha
-?!???!!(yuhhh)
son kelime eger bilinirse oyun ve hesap girecektir. sure son 10 saniye
kelime: lambada.
ekip1 bakan kisi: aha s*çtiniz
ekip2 anlatan kisi: sen öyle san. söyle bakalim alaaddinin cini
nerede yasar.
ekip2anlayankisi: lambada
ekip1toptan: hastirr...
kelime: van gogh(KULAK tabu kelime)
-abi bu kisi bir organini kesen bir sanatci
-bülent ersoy!!!
kelime: miras
- simdi diyelim misir'da deden var, bu artik yasamiyor, sana ne birakir?
-piramit.(dedesi tutankamon ya!)
kelime: ugur dundar
anlatan: tv de program yapiyo hani yillardir
anlayan: reha muhtar? ali kirca?
anlatan: yok yok sarisin mavi gozlu
anlayan: ataturk?
biz: iptal!
Kelime: kramp
anlatan: hani futbolculara girer
dinleyen: krampon gülme sesleri kesildiginde sure coktan bitmis
Kelime: seruven
a: abi macellan nasi biriydi?
b: ne biliyim iyi biriydi heralde (birinci kopus, ama duur)
a: abi onu demiyorum neye düskündü?
b: kariya kiza bi de ickiye olabilir (pes)
kelime: misir
kiz:keops nerde??
cocuk:etiler!!
kiz:allah cezani versin emre....
kelime: okul
biz nereye gideriz hergun
-bara... diskoya... sinemaya.. cafeye...bowlinge.. alisverise...gezmeye.. ay olmuyo boole baska sekilde anlat
-ailemiz bizi nereye gidiyo biliyor
-haaa okulaaa
kelime : anneler gunu
-cennet kimin ayaklari altinda ?
-anne
-tamam , hani onlarin ozel bi zamanlari var , ne o?
- adet
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:07 PM
temel fadime ye demişki bugün bize gel evde kimse olmayacak.fadime akşam temellerin evine gitmiş.kapıyı çalmış çalmş kimse açmamış.
GooD aNd EvıL
08-23-2007, 03:07 PM
amerikada işlek bi caddede yol tameemn tıkanmış hiç oynamıyo yerinden
adam arabasından inip ne oluyor diye bi bakayıp demiş
yolada elinde kağıt arabalrın arasında dolaşan biri
- ne oluyor böyle demiş -teröristler busy kaçırdı 1 milyon dolar istiyolar vermezsek yakıcaklar demiş bende yardım topluyorum. sizde yardım etmek istermisiniz?
-ortalama ne kadar veriyolar demiş adam
-valla demiş
5 ile 10 litre arası değişiyo. ( amerikada yılın fıkrası )
vBulletin® v3.8.11, Copyright ©2000-2026, vBulletin Solutions Inc.